gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

Evimiz Ham­burg’un en eski semt­le­rin­den birin­dey­di. 24 Mayıs 1863 Pazar günü, amcam Pro­fe­sör Lin­denb­rock eve çok telaş­lı geldi.

Zaval­lı Martha, geç kal­dı­ğı­nı düşü­ne­rek telaş­lan­dı. Çünkü yemeği henüz ocağa bile koy­ma­mış­tı. Martha şaş­kın­lık­la bağır­ma­ya baş­la­dı:

“Pro­fe­sör Lin­denb­rock geldi! Bay Axel, ben mut­fa­ğa gidi­yo­rum! Siz onun sakin ve anla­yış­lı olma­sı­nı sağ­lar­sı­nız artık!”

Ben de kendi ken­di­me, “Amcam açsa kıya­me­ti kopa­ra­cak­tır. Kimse onu sakin­leş­ti­re­mez.” diye düşün­düm.

Martha mut­fa­ğa, oca­ğı­nın başına döndü. Odada tek başıma kaldım. Huysuz bir pro­fe­sö­re sakin ve man­tık­lı dav­ran­ma­sı­nı söy­le­mek, benim gibi yumu­şak yara­tı­lış­lı bir insana uygun bir iş değil­di. Bu yüzden akıl­lı­ca dav­ra­nıp üst kat­ta­ki küçük odama kaç­ma­ya hazır­lan­dım.

Bu sırada Pro­fe­sör beni çağır­dı:

“Axel! Buraya gel çabuk!..”

Hiç bek­let­me­den sinir­li bir insan olan amca­mın çalış­ma oda­sı­na koştum.

Amcam, Joan­ne­a­um Üni­ver­si­te­si’nde pro­fe­sör­dü. Maden­ci­lik konu­sun­da ders­ler veri­yor­du. Ders­ler­de ken­di­ni tuta­ma­yıp öfke­len­di­ği de olu­yor­du. Amcam bencil bir bilim ada­mıy­dı. Öğren­ci­le­rin derse girip gir­me­dik­le­ri­ne, onu din­le­yip din­le­me­dik­le­ri­ne aldır­maz­dı. Ondan bir şeyler öğren­mek çok zordu.

Amca­mın konuş­ma­sı akıcı olma­dı­ğı için, ne evde ne de dışa­rı­da kolay kolay anla­şı­la­maz­dı. Üni­ver­si­te­de­ki ders­le­ri sıra­sın­da zor keli­me­le­ri söy­le­ye­mi­yor, bu yüzden çok sinir­le­ni­yor­du.

Amca­mın bu yete­nek­siz­li­ği çev­re­sin­de­ki herkes tara­fın­dan iyi bili­nir­di. Ders ver­di­ği salon, her zaman çok kala­ba­lık olurdu. Ama pek çok kimse amca­mın öfke­si­ni sey­re­dip eğlen­mek için ders­le­re katı­lır­dı.

Bütün bun­la­ra rağmen, amca­mın gerçek bir bilim adamı oldu­ğu­nu söy­le­me­li­yim. Ken­di­si tam bir jeo­lo­ji uzmanı ve mine­ro­log­du. Her­han­gi bir mad­de­nin çat­la­ğı, görü­nü­şü, sert­li­ği, üze­ri­ne vurul­du­ğu zaman çıkar­dı­ğı sesi, kokusu veya tadı saye­sin­de bunu hiç durak­sa­ma­dan modern bilim tara­fın­dan bili­nen altı yüz tür ara­sın­da­ki yerine yer­leş­ti­rir­di. Bu yüzden bütün üni­ver­si­te­ler ve bilim der­nek­le­rin­de Pro­fe­sör Lin­denb­rock adı, say­gıy­la anı­lır­dı.

Amcam uzun boylu, zayıf, olduk­ça sağ­lık­lı bir insan­dı. Ham­burg’un bu eski sem­tin­de ken­di­si­ne ait olan küçük evde otu­ru­yor­du. Bu evde on beş yaşın­da bir kız olan Gra­ü­ben’le bir­lik­te kalı­yor­du. Gra­ü­ben, amca­mın vaftiz kızıy­dı. Evde bir de Martha ile ben vardık. Ben yetim kalmış bir yeğen olarak, amca­mın labo­ra­tu­va­rın­da asis­tan­lı­ğı­nı yapı­yor­dum.

Amca­mın sinir­li ve huysuz olma­sı­na rağmen mutlu sayı­lır­dık. Amcam, bana karşı biraz sert dav­ra­nır­dı, ama beni sev­di­ği­ni bilir­dim.

İKİNCİ BÖLÜM

Benim amca­mın çalış­ma odası, bir müze­den fark­sız­dı. Burada her türlü maden örnek­le­ri­ni bulmak müm­kün­dü. Çalış­ma oda­sı­na gir­di­ğim­de amcam büyük bir hay­ran­lık­la bir kitaba bakı­yor­du.

Elin­de­ki kitabı ince­ler­ken:

“Ne kitap ama!” diye mırıl­da­nı­yor­du.

Beni fark edince başını kal­dır­dı:

“Şuna bak! Bunun ne oldu­ğu­nu görü­yor musun? Heve­li­us’un dük­kâ­nın­da tesa­dü­fen bu eşsiz hazi­ne­yi buldum.”

Ben de sevin­miş gibi:

“Müthiş!” dedim.

Müthiş dedi­ğim kitap; cildi kaba deri­den olan, say­fa­la­rı sarar­mış, üstün­de soluk bir mühür bulu­nan bir kitap­tı. Bu eski kitap amcamı neden bu kadar heye­can­lan­dır­mış­tı acaba?

Pro­fe­sör Lin­denb­rock, hayran hayran konuş­ma­ya baş­la­dı:

“Ne harika bir şey! Görü­yor musun?.. Aradan yedi yüz yıl geç­ti­ği hâlde, kita­bın sır­tın­da tek bir çatlak bile yok!”

Ben de sanki çok merak etmiş gibi:

“Bu müthiş kita­bın adı nedir?” diye sordum.

Amca­mın heye­ca­nı art­mış­tı:

“İzlan­da­lı ünlü yazar Snorr Tır­le­son’un, Heims Kring­la­sı! Bu yazar on ikinci yüz­yıl­da yaşa­mış. İzlan­da’yı yöne­ten prens­le­rin haya­tı­nı yazmış.”

Sanki çok heye­can­lan­mış gibi:

“Ger­çek­ten mi? İna­na­mı­yo­rum!” diye bağır­dım.

Amca­mın kita­bın bas­kı­sıy­la ilgi­len­di­ği­ni san­mış­tım. Bas­kıy­la ilgili bir soru sorun­ca, amcam çok sinir­len­di.

“Bas­kıy­mış! Sen bunun bir yerde basıl­mış oldu­ğu­nu mu sanı­yor­sun? Bu kitap el yazısı ile yazıl­mış! Eski Cermen yazısı bu! Hem de Runik! Runik harf­ler eski çağda İzlan­da’da kul­la­nı­lır­mış. Şun­la­ra iyi bak, benim kafa­sız oğlum!”

Ne diye­ce­ği­mi bile­me­di­ğim için kitaba doğru eğil­dim. O sırada kirli bir kâğıt, kita­bın say­fa­la­rı ara­sın­dan kaya­rak yere düştü. Amcam heye­can­la bu kâğı­dın üze­ri­ne atıldı.

Kâğıdı masa­nın üze­rin­de açtı. Üze­rin­de anla­şıl­ma­yan birkaç sıra çizgi vardı. Pro­fe­sör Lin­denb­rock, par­şö­men kâğı­dın üze­rin­de­ki şekil­le­ri bir süre ince­le­dik­ten sonra:

“Bunlar Runik harf­ler. Ama bun­la­rın anlamı ne acaba?” diye söy­len­di.

Amcam bir süre şekil­le­ri ince­le­di. Fakat bun­la­rın anlam­la­rı­nı çöze­me­di­ği­ni, tit­re­me­ye baş­la­yan elle­rin­den fark ettim. O sırada Martha kapıyı açarak çor­ba­nın hazır oldu­ğu­nu haber verdi. Amcam bunun üze­ri­ne bütün sini­ri­ni çıkar­dı:

“Onu yapan içsin!” diye bağır­dı.

Martha kapı­dan çıkar­ken, ben de hemen arka­sın­dan gittim. Ömrüm­de ilk defa amca­mın yemeği kaçır­dı­ğı­na şahit olu­yor­dum. Üste­lik yemek o gün çok lez­zet­liy­di. Ben kar­nı­mı iyice doyur­dum. Kendi yeme­ği­mi biti­rin­ce amca­mın payını da yedim.

Tam tat­lı­mı yiye­ce­ğim sırada amca­mın beni çağır­dı­ğı­nı duydum. Koşa­rak çalış­ma oda­sı­na çıktım. Amcam hâlâ bırak­tı­ğım gibi, masa­nın başın­da kâğıdı ince­li­yor­du.

“Bu kesin­lik­le Runik yazısı!” dedi. Sonra bana döne­rek, “Hemen şuraya otur ve söy­le­dik­le­ri­mi yaz­ma­ya başla.”

Elime temiz bir kâğıt­la kalem alıp amca­mın söy­le­dik­le­ri­ni dik­kat­le yaz­ma­ya baş­la­dım. Arka arkaya söy­le­nen harf­ler, bir araya gelin­ce bir şey ifade etmi­yor­du.

Yazma işi bitin­ce amcam, elim­de­ki kâğıdı alıp bir süre ince­le­di. Sonra kendi ken­di­ne mırıl­da­nır gibi:

“Bence bu bir şifre! Harf­le­ri bile­rek karış­tı­ra­rak, anla­tı­lan olayı giz­le­miş­ler. Eğer bun­la­rı düzgün olarak yer­leş­ti­rir­sek, eminim ortaya düzgün bir cümle çıka­cak­tır.” dedi.

Pro­fe­sör Lin­denb­rock bu kez, kitap­la par­şö­me­ni yanına alıp iki­si­ni kar­şı­laş­tır­dı.

“Bu kita­bın sahip­le­rin­den biri­nin, bu şif­re­yi yaz­dı­ğı­nı düşü­nü­yo­rum. Acaba bu kitap kimin­di?” diye kendi ken­di­ne sesli olarak sordu.

Eline bir büyü­teç alarak, ince­le­me­ye devam etti. İkinci say­fa­da mürek­kep leke­le­ri­ne benzer bir şey gördü. Buna yakın­dan bakın­ca yarı silin­miş harf­ler oldu­ğu­nu anladı. Sonun­da büyü­te­cin yar­dı­mıy­la harf­le­ri oku­ya­bil­di.

Birden zafer kazan­mış gibi:

“Arne Saknus!” diye bağır­dı. “Bu bir isim. Hem de on altın­cı yüz­yıl­da yaşa­mış, ünlü sim­ya­cı ve kim­ya­cı­nın adı!”

Amcama hay­ran­lık­la baktım. Pro­fe­sör Lin­denb­rock’un uçsuz bucak­sız bir hayal gücü vardı.

“Ben bu bel­ge­nin sır­rı­nı çöze­ce­ğim! Bunu öğre­ne­ne kadar ne yemek yiye­ce­ğim ne de uyu­ya­ca­ğım! Tabii ki, sen de benim­le bir­lik­te kala­cak­sın Axel!..”

İçim­den, “İyi ki iki öğün­lük yemek yedim.” diye geçi­re­rek sevin­dim. Yoksa hâlim peri­şan olurdu.

Amcam kendi ken­di­ne konuş­ma­ya baş­la­dı:

“Bunlar ise Latin­ce... Ama harf­le­ri karış­tı­rıl­mış bir Latin­ce. 132 harf karı­şık olarak sıra­lan­mış. Bunun şif­re­si­ni çöze­bi­lir­sek yazıyı da kolay­lık­la oku­ya­bi­li­riz. Ama anah­tar ne?”

Sonra birden bana döne­rek:

“Bula­bil­din mi Axel?” diye sordu.

Bu soruya cevap vere­me­dim. Ben düşün­ce­le­re dal­mış­ken, amca­mın yum­ru­ğu­nu masaya vur­ma­sıy­la ken­di­me geldim.

“Axel, buraya bak! Bu cüm­le­de­ki harf­le­ri karış­tır­mak iste­yen kişi, bun­la­rı yatay olarak değil de dik­le­me­si­ne yazar... Şimdi bunu bir dene­ye­lim.”

Amca­mın dediği gibi cüm­le­yi yuka­rı­dan aşa­ğı­ya doğru sıra­la­dım. Bunun sonu­cun­da amcam­la beni çok şaşır­tan bir cümle ortaya çıktı:

“Seni çok sevi­yo­rum, Gra­ü­ben.”

Amcam şaş­kın­lık­la:

“Demek, Gra­ü­ben’i sevi­yor­sun! Neyse... Şimdi bu bel­ge­ye de söy­le­di­ğim şeyi yapa­lım.” dedi.

Amca­mın dedi­ği­ni yaptık. Ama bir sonuç elde ede­me­dik. Bunun üze­ri­ne amcam çok sinir­len­di. Yıl­dı­rım gibi koşa­rak odadan çıktı. Sonra onun yolda koşar­ca­sı­na yürü­yüp gözden kay­bol­du­ğu­nu gördüm.

Sokak kapı­sı­nın kapan­ma­sı­nın ardın­dan Martha, koşa­rak çalış­ma oda­sı­na geldi:

“Pro­fe­sör gitti mi? Akşam yemeği yeme­ye­cek miyiz?” diye sordu.

“Hayır Martha. Ne Pro­fe­sör, ne de biz yemek yeme­ye­ce­ğiz. Amcam çözül­me­si imkân­sız bir şif­re­yi anla­ya­na kadar bu evde yemek yemek yok!” dedim.

Bu sözler üze­ri­ne deh­şe­te kapı­lan Martha, inle­ye­rek mut­fa­ğa geri gitti.

Bu sırada gidip durumu Gra­ü­ben’e anlat­mak iste­dim. Ama bir yere ayrıl­mam mümkün değil­di. Çünkü amcam her an döne­bi­lir­di. Bunun için yerim­den ayrıl­ma­ma­ya karar verdim.

Aklım­da sadece şifre vardı. Anlam­lı birer kelime mey­da­na getir­mek için harf­le­ri ikişer, üçer, dörder bir araya getir­dim. Ama ortaya hiçbir şey çık­mı­yor­du. Sonun­da bundan çok bunal­dım. Başım ateş gibi yanı­yor­du. Hiç düşün­me­den önüm­de­ki kâğıt­la yel­pa­ze­len­me­ye baş­la­dım.

Kâğıdı elimde sal­lar­ken birden, “era­te­rem” ve “ter­rest­re” gibi anlam­lı latin­ce sözler görün­ce çok şaşır­dım. Birden ger­çe­ği anla­dım. Bu küçük ipuç­la­rı, benim ger­çe­ği gör­me­mi sağ­la­mış­tı. Yani sonun­da anah­ta­rı bul­muş­tum. Pro­fe­sö­rün var­sa­yı­mı doğru çık­mış­tı. Harf­ler, gere­ken şekil­de grup­lar hâlin­de top­lan­mış­tı. Ne kadar heye­can­lan­dı­ğı­mı anla­ta­mam.

Şif­re­yi çözmek için, kâğıdı masa­nın üze­ri­ne koydum. Derin bir soluk aldık­tan sonra masaya eği­le­rek, sıra­sıy­la her harfi par­ma­ğım­la işaret ederek ve durak­sa­ma­dan bütün cüm­le­yi okudum.

Ama oku­du­ğum şey, beni hem kor­kut­tu hem de şaşırt­tı. Ayağa fır­la­ya­rak:

“Hayır, olamaz! Bunu amcam bil­me­me­li. Böyle bir yol­cu­lu­ğu duy­ma­sı, bar­da­ğı taşı­ran son damla olur. Böyle bir şeyi ken­di­si de yap­ma­ya kal­kı­şır. Ne olursa olsun bu yol­cu­lu­ğa çıkar ve üste­lik beni de götü­rür. Bir daha asla geri döne­me­yiz!” diye bağır­dım.

Kor­kunç bir endi­şe­ye kapıl­mış­tım. Sonun­da kara­rı­mı verdim. Pro­fe­sö­rün bu ger­çe­ği anla­ma­ma­sı için elim­den geleni yapa­cak­tım. Böyle bir bel­ge­yi bir an önce orta­dan kal­dır­ma­ya karar verdim. Tit­re­yen elimle bel­ge­yi şömi­ne­ye ata­ca­ğım sırada, kapı açıldı ve amcam içe­ri­ye girdi.

Ace­ley­le bel­ge­yi bir köşeye sıkış­tır­ma­ya ancak vakit bula­bil­dim. Pro­fe­sör çok dal­gın­dı. Dur­ma­dan bel­ge­yi düşü­nü­yor­du. Amcam tekrar yerine oturup şif­re­yi çöz­me­yi denedi.

Akşam oldu­ğun­da amcam hâlâ çalı­şı­yor­du. Sabah uyan­dı­ğım­da amcamı çalış­ma oda­sın­da yine çalı­şır­ken buldum. Göz­le­ri kızar­mış, rengi solmuş, saç­la­rı karış­mış­tı. Onun bu duru­mu­na çok üzül­düm, ama yine de şif­re­yi çöz­dü­ğü­mü söy­le­me­dim.

Bu arada evde yiye­cek bir şey kal­ma­mış­tı. Benim de karnım acık­ma­ya baş­la­mış­tı. Acık­ma­ma rağmen karar­lıy­dım. Ne olursa olsun şif­re­yi çöz­dü­ğü­mü söy­le­me­ye­cek­tim. Saat öğle­den sonra ikiyi çaldı. İyice acık­mış­tım. Kendi ken­di­me, bu bel­ge­nin öne­mi­ni abart­tı­ğı­mı söy­le­dim.

Tam konuyu aça­ca­ğım sırada Pro­fe­sör, kalkıp şap­ka­sı­nı giydi. Evden çık­ma­ya hazır­la­nı­yor­du.

“Amca, anah­tar.” dedim.

Amca­mın göz­le­ri par­la­dı. Kolumu sıkıca yaka­la­dı.

“Bir rast­lan­tı sonucu anah­ta­rı buldum,” dedim ve yazıyı yazmış oldu­ğum kâğıdı ona uzat­tım. “İşte, bunu oku!” diye ekle­dim.

Kâğıdı açarak, sula­nan gözler ve tit­re­yen bir sesle sonuna kadar okudu:

“Temmuz gel­me­den üstüne Scar­ta­ris’in göl­ge­si düşen Snef­fels Yokul’un kra­te­rin­den aşağı in. Cesur yolcu, o zaman Dünya’nın mer­ke­zi­ne ine­cek­sin. Ben bunu yaptım. Arna Sak­nus­semm.”

Amcam bunu oku­yun­ca elekt­rik çarp­mış gibi oldu. Büyük bir güç har­ca­ya­rak kol­tu­ğu­na çöktü. Kısa bir ses­siz­lik­ten sonra:

“Açlık­tan ölü­yo­rum. Bir şeyler yiye­lim. Ondan sonra da... Çan­ta­mı hazır­la­ya­bi­lir­sin.” dedi.

“Ne?” diye bağır­dım.

Pro­fe­sör yerin­den kalkıp yemek oda­sı­na gider­ken:

“Sonra kendi çan­ta­nı da hazır­lar­san iyi olur.” diye ekledi.

Pro­fe­sör Lin­denb­rock’un bu söz­le­ri, beni tepe­den tır­na­ğa tit­ret­ti. Ama yine de sakin olmaya çalış­tım. Bu çıl­gın­ca fikri tar­tış­ma­yı başka bir zamana bıra­ka­rak, ken­di­mi yemeğe verdim.

Yemek­ten sonra amcam­la bir­lik­te oda­sı­na gittik. Amcam yumu­şak bir sesle:

“Axel, sen çok zeki bir genç­sin. Bana çok büyük bir yar­dım­da bulun­dun. Kaza­na­ca­ğı­mız büyük zafer­de senin de payın olacak. Ama bu arada her şeyin büyük bir giz­li­lik içinde yapıl­ma­sı­nı isti­yo­rum. Bili­yor­sun, birçok kıs­kanç raki­bim var. Biz geri dönene kadar onla­rın durumu öğren­me­le­ri­ni iste­mi­yo­rum.” dedi.

“Yani bu işe kal­kı­şa­cak kadar, cesur kim­se­ler oldu­ğu­nu mu söy­le­mek isti­yor­sun?”

“Elbet­te! Bu bel­ge­yi açık­la­ya­cak olur­sam, bir ordu kadar insan Arna Sak­nus­semm’in izin­den gider.”

“Tamam, buna ina­nı­yo­rum. Ama bel­ge­nin sahte olma­dı­ğı­nı gös­te­ren her­han­gi bir şey yok.”

“Göre­ce­ğiz!”

Aslın­da amcama sora­cak çok sorum vardı.

“Amca, Yokul, Snef­fels ve Scar­ta­ris’in anlam­la­rı­nı bilmek iste­rim.”

“Kolay bir soru. Hemen cevap vere­bi­li­riz.” Dedik­ten sonra eline bir atlas aldı ve ince­le­me­ye baş­la­dı.

“Bu İzlan­da’nın en iyi hari­ta­la­rın­dan biri­dir. Gör­dü­ğün gibi adanın her tara­fın­da yanar­dağ­lar var. Hep­si­nin üstün­de Yokul yazı­lı­dır. Bu söz, buzul anla­mı­na gel­mek­te­dir. Yanar­dağ­lar buz­la­rın ara­sın­dan lav­la­rı­nı etrafa saçar­lar. Onun için de İzlan­da’daki bütün yanar­dağ­la­ra Yokul denir.”

“Peki ya Snef­fels?”

“Par­ma­ğın­la İzlan­da’nın batı sahi­li­ni izle. Baş­kent Reyk­ja­vik’i görü­yor musun? Bura­dan birçok fiyor­du geçe­ce­ğiz ve 65. enlem­de dura­ca­ğız. Orada deni­zin için­den çıkmış gibi duran bir dağ göre­cek­sin. İşte o dağ Snef­fels’dir.”

Amca­mın sor­du­ğum her soruya cevap vere­cek durum­da oldu­ğu­nu anlı­yor­dum. Onun için böyle konuş­ma­yı bıra­ka­rak, onu bu yol­cu­luk­tan vaz­ge­çir­me­ye çalış­tım.

Bilim­sel engel­ler­den söz ede­cek­tim. Bence bunlar geçer­li sebep­ler­di.

“O bilgin Sak­nus­semm’in Snef­fels’in dibine indi­ği­ni, temmuz ayı gel­me­den önce Scar­ta­ris’in göl­ge­si­nin kra­te­rin yanına vur­du­ğu­nu gör­dü­ğü­nü kabul edelim. Ama dün­ya­nın mer­ke­zi­ne indi­ği­ne ve sağ salim geri dön­dü­ğü­ne asla inan­mam. Çünkü top­ra­ğın altına iner­ken her yirmi bir met­re­de, ısının bir derece yük­sel­di­ği bili­nir. Dünya’nın yarı­ça­pı dört bin milden daha fazla oldu­ğu­na göre, Dünya’nın mer­ke­zi yan­mak­ta olan gaz­lar­la dolu­dur. Altın, platin ve hatta kaya­lar bile bu kor­kunç ısıya daya­na­maz­lar. Bu yüzden bu kadar derine inilip ini­le­me­ye­ce­ği­ni merak edi­yo­rum.”

“Demek seni ısı endi­şe­len­di­ri­yor Axel. Yani eri­mek­ten kor­ku­yor­sun.”

“Bunun ceva­bı­nı size bıra­kı­yo­rum.”

Pro­fe­sör Lin­denb­rock:

“Peki, dinle o zaman. Dünya’nın mer­ke­zin­de iki milyon dere­ce­lik bir ısı olsay­dı eriyen mad­de­ler­den çıkan gaz öyle yoğun bir hâl alırdı ki, Dünya’nın kabuğu buna daya­na­maz ve tıpkı bir kazan gibi pat­lar­dı. Senin söy­le­di­ğin o daya­nıl­maz ısıyı kanıt­la­ya­cak bir delil bile yok. Bana kalır­sa Dünya’nın mer­ke­zin­de böyle bir sıcak­lık yok. Zaten yakın­da bunu anla­ya­ca­ğız Axel. Arna Sak­nus­semm gibi biz de bu önemli konuyu öğre­ne­ce­ğiz.”

Onun heye­ca­nı bana da geç­miş­ti:

“Eğer orada bir şey görmek mümkün olursa göre­ce­ğiz.” dedim.

“Neden mümkün olma­ya­cak­mış? Şim­di­ye kadar bizden önce kimse, Dünya’nın mer­ke­zi­ne git­me­yi düşün­me­di.”

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

O unu­tul­maz konuş­ma­dan sonra, artık gide­ce­ği­miz­den hiç kuşkum kal­ma­mış­tı. Amcam öğle­den sonra yol­cu­luk için hazır­lı­ğa baş­la­mış­tı.

Başım çok ağrı­dı­ğı için, biraz hava almak ama­cıy­la Ham­burg sokak­la­rın­da dolaş­ma­ya çıktım.

Yolda Gra­ü­ben’i gördüm. Ona ses­len­dim. Genç kız, yolda ken­di­si­ne ses­le­nil­me­si­ne şaşı­ra­rak durdu. Beni görün­ce hay­ret­le:

“Axel! Demek beni kar­şı­la­ma­ya geldin. Çok iyisin!” dedi.

Yüzüme bakın­ca endi­şe­li oldu­ğu­mu anladı. Elini uza­ta­rak:

“Ne oldu?” diye sordu.

Ona olan­la­rı kısaca anlat­tım. Genç kız bir süre ses çıkar­ma­dı. Konuş­ma­dan yürü­me­ye baş­la­dık. Sonun­da bana döne­rek:

“Axel, bu muh­te­şem bir yol­cu­luk olacak.” diye mırıl­dan­dı.

Bu söz­le­ri duyun­ca irkil­dim:

“Yoksa bu yol­cu­lu­ğa çık­ma­ma­mı söy­le­me­ye­cek misin Gra­ü­ben?”

“Hayır, Axel. Hatta kız oldu­ğum için engel­len­me­sem ben de katıl­mak ister­dim.”

Bu kız yol­cu­lu­ğa çıkmak için ısrar ediyor ve hatta buna katıl­ma­yı iste­di­ği­ni söy­lü­yor­du. Onun bu tutumu kar­şı­sın­da ken­dim­den utan­dı­ğı­mı söy­le­me­li­yim. El ele tutu­şup bir şey konuş­ma­dan eve döndük.

Bölüm 1 · 1/9

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki