Sakin bir kasabada olan Mancha’da, Ouixada isminde yaşlı bir İspanyol asilzadesi yaşardı. Ouixada’nın en sevdiği şey, kitap okumaktı. Son zamanlarda, sadece eski dönemlerde yaşamış şövalyelerin maceralarını anlatan kitaplar okuyordu. Ellisine ulaşan bu asilzade uzun boylu, zayıf, ama sağlıklı bir adamdı. Mancha kasabasında, nezaketi ve beyefendiliği ile saygı duyulan bir insandı. Atalarından kalma büyük ve eski bir malikânede yaşıyordu. Malikânenin etrafını saran uçsuz, bucaksız topraklara ve tarlalara sahipti. Ouixada, bu büyük malikânede yirmi yaşlarında bir genç kız olan yeğeni ile beraber yaşıyordu. Evin içinde ayrıca, kırk yaşlarında bir kâhya kadın ile tarlalarla ve hayvanlarla ilgilenen bir adam ve iki uşak daha yaşıyordu.
Ouixada, çok düzenli ve titiz bir adamdı. Tarlaları ve işleriyle yakından ilgilenen, çok çalışkan bir adamdı. Avlanmayı da çok severdi.
Ouixada, seneler geçtikçe işlerini ve ailesini ihmal etmeye başladı. Çok yakın dostlarıyla bile görüşmez olmuştu. Aklı başında, titiz ve düzenli asilzademiz, çok değişmişti. Artık dışarıya pek çıkmıyordu. Neredeyse tüm gün odasına kapanıyordu. Bütün dünyası kitapları olmuştu. Sabah erkenden kalkıyor ve odasına çekilip bütün gün kitap okuyordu. Evini çekip çeviren kâhya kadın da olmasa açlıktan ölürdü herhalde. Çünkü kendini okumaya o kadar kaptırıyordu ki, dünyayı unutuyordu.
Bu merakı yüzünden mallarının bir kısmını satmış ve büyük bir kütüphaneye sahip olmuştu. Ouixada, gün geçtikçe dalgınlaşmaya başlamıştı. Bütün gün kitap okuyan ve hayatın gerçeklerinden uzak bir ömür süren asilzademiz, zamanla hayal ve gerçeği karıştırmaya başladı. Artık zihni iyice bozulmuştu. Kitap okumayı abartan Ouixada, okuduklarının etkisinde kalarak bir hayal dünyası içinde yaşamaya başladı. Şövalyelerin başından geçen maceraları okudukça ortaçağda yaşadığını ve bir şövalye olduğunu sanıyordu. Roman kahramanları gibi tutsak prensesleri kurtarmak, hainleri cezalandırmak ve kahramanlıklarıyla dünyada ün salmak istiyordu. İsmini bile değiştirmişti. Kendine Don Kişot, denmesini istiyordu.
Don Kişot, ulaşılmaz hayallerin ve umutların peşinden koşan bir idealistti. Kahramanlıklarla dolu bir geçmişin ve şanlı bir geleceğin düşlerine kapılarak hayatın gerçeklerini unutan asilzademiz, artık kabına sığamaz olmuştu. Bir gün, asilzademizin aklına müthiş bir fikir geldi. Evet, şövalyelik yeniden canlandırılmalıydı.
Bu işi de ancak kendisi yapabilirdi. Soylu atına binip, silahlarını donanacak ve zırhını giyip maceradan maceraya atılacaktı. Suçluları cezalandıracak, haksızlıkları ortadan kaldıracak ve bütün kötülüklere engel olacaktı. O halde bu işe bir an önce başlamalıydı. İlk işi dedelerinden kalma paslı ve eski zırhları aramak oldu. Verdiği kararın etkisiyle, merdivenlerden koşarak indi. Kendini otuz yaş genç hissediyordu. Eski eşyalarla dolu mahzende eski zırhları aramaya koyuldu. Tozlu sandıkları heyecanla açıyor, işine yaramayanları bir o yana, bir bu yana fırlatıyordu. O kadar çok toz kaldırdı ki, bir ara havasızlıktan boğulacaktı. Yaşlı adam, bir öksürük nöbetine tutulmuştu. Elinde paslı bir miğfer ve zırhla odadan çıktığında, yüzü gözü toz içindeydi, ama gözleri sevinçle parlıyordu. Odasına çekilip zırhını ve miğferini güzelce temizledi. Paslı zırhı güçlükle giyerken bir çocuk gibi heyecanlanıyordu. Aynanın karşısına geçip kendini gururla seyretti. Evet, o doğuştan şövalye ruhu taşıyordu, ama bir eksik vardı.
Şövalyelerin kılıcı ve kalkanı olurdu. Paslı ve kırık miğferi başına taktı, ama miğfer başında durmuyordu.
Mahzene bakmak için, hemen aşağıya koştu. Tabii, buna koşmak denirse. Zırhının içinde güçlükle hareket ediyordu; oraya buraya çarptıkça, tangur tungur sesler çıkıyordu.
Onu böyle gören kâhya kadın:
— Aman Allah’ım! Beyefendi sonunda çıldırdı! dedi.
Onu durdurmak ve girmiş olduğu şu paslı tenekeden çıkartmak için kadıncağız, ne diller döktü, ama işe yaramadı. Don Kişot, onu dinlemiyordu bile. Verdiği kararın heyecanı ile mahzene koşturmaya devam etti.
Zavallı kâhya ne yaptıysa, ne dediyse dinletemedi. Onu şövalyelik sevdasından vaz geçiremedi. Don Kişot, bu haliyle çok komik görünüyordu. Bir kılıç ve kalkan bulana kadar ortalığı kırdı, geçirdi. Gene binbir güçlükle odasına gitti ve hemen aynaya baktı. Evet, şimdi hazır sayılırdı. Paslı kılıcını ve kalkanını alarak ahıra gitti. Her şövalyenin kendisininki gibi asil bir atı olmalıydı. Ahırda bir beygiri vardı. Zavallı hayvancık canlı bir iskelete benziyordu, ama onu bir de asilzademize sorun. O, beygirini çok gürbüz bir hayvan olarak görüyordu.
Atının da bir adı olmalıydı. Ona güzel bir isim buldu: Rossinante! Bu tarihi bir gündü, içi içine sığmıyordu.
Her şövalyenin uğruna savaştığı bir kadın vardır. Don Kişot, o çevrede yaşayan kaba saba bir köylü kızından hoşlanıyordu. Uzun siyah saçlı bu kızı, sevgisi uğruna savaşacağı prensesi olarak seçti. Hiçbir şeyden haberi olmayan kıza, Tobossolu güzel Dulcinea adını taktı.
Daha ne bekliyordu? Acı ve sefalet içindeki dünya onu çağırıyordu. Kötüler ortalığı kaplamıştı. Fakirler korumasızdı. Dul kadınlar, genç kızlar ve çocuklar güçlü bir şövalyeyi bekliyorlardı. Cesareti ve gücüyle her kötülüğü yok eden, yalnız iyilik için çalışan ve kendini bu yola adamış olan şövalyeyi. Şövalyelik kalktığı için, bütün kötüler gemi azıya almıştı.
Aylardan temmuzdu. Havalar öyle sıcak, öyle sıcaktı ki. Sabah erkenden uyandı. Uzun uğraşlardan sonra, zırhını giymeyi başardı. Miğferini başına taktı.
Bir yandan da:
— Bugün, benim yeniden doğuşum olacak, çok mutluyum! Ah, bir de bu kadar sıcak olmasaydı. Şimdiden piştim, bu zırhın içi de fırın gibiymiş, diye söyleniyordu.
Merdivenlerden inerken, gürültü yapmamaya çalışıyor ve bir yandan da kaşınıp duruyordu. Dünyayı kötülüklerden kurtarmaya giden bir şövalyenin, böylesine basit güçlükler karşısında sabırlı olması gerektiğini düşündü. Rossinante’yi ahırdan çıkaran Don Kişot, bir eline mızrağını aldı ve kalkanını da diğer koluna taktı.
Yine binbir güçlükle atına binmeyi başardı ve arka kapıdan sessizce sıvıştı. Köyden çıktı ve kendini kırlarda buldu. Rossinante’nin üzerinde dimdik oturuyor ve yaşayacağı maceraların hayalini kuruyordu.
Kalkanını ve mızrağını havaya kaldırıp, kırlara doğru haykırdı:
— Ey, güzeller güzeli Tobosso’lu Dulcinea! Şan ve şöhret dolu maceralarımda dualarınla yanımda ol!
O anda aklına bir şey geldi. Daha resmen şövalye olmamıştı ki. Hâlbuki okuduğu kitaplara göre, şövalyeliğin kutsal bir kanunu vardı. Resmen şövalye olmadan, hiçbir savaşa giremezdi. Bunun için, karşısına çıkacak ilk şövalyeden bu unvanı resmen almalıydı. Bu düşünce onun keyfini yerine getirmişti. Rossinante’yi kendi keyfine bıraktı.
O, nereye götürürse götürsün fark etmezdi. Çünkü her yer kurtarılmayı bekleyen insanlarla doluydu.
İlk gün, hiçbir şey olmadı. Akşama doğru atı da, kendisi de açlıktan bitkin düşmüştü. Don Kişot sığınacak bir şato veya bir çoban kulübesi aradı, ama etrafta böyle bir yer yoktu. Biraz daha yol aldı ve bir hana vardı.
Atını oraya doğru sürdü. Hanın kapısının önünde iki genç kız duruyordu. Bunlar, katırcılarla beraber hana gelen yolculardandı. Şövalyemiz okuduğu kitaplarda yaşadığı için, bu hanı hendekleri, hareket eden köprüleri, dört burcu, gümüş mazgalları ile muhteşem bir şatoya benzetti. Gururla şatoya yaklaştı ve kapısının karşısında beklemeye başladı. Çünkü okuduğu kitaplara göre, şatonun cücesi bir şövalyenin geldiğini bildiren borusunu öttürmeliydi. Bekledi, bekledi, ama ortalıkta ne cüce, ne de boru sesi vardı. O sırada, Rossinante huzursuzlaşmaya başladı. Mecburen kızlara doğru yaklaştı. Bu kızların, şatoda yaşayan asilzadelerin kızları olduğunu düşünüyordu. Tam o sırada bir çoban, sürüsünü toplamak için kavalını çaldı. Don Kişot, kavalın sesini duyunca cücenin çaldığını sanarak sevindi.
Genç kızlar, kendilerine doğru gelen acayip kıyafetli bu adamı görünce gülmeye başladılar.
Don Kişot bu duruma çok sinirlendi:
— Hanımefendiler, lütfen ciddi olunuz! Sizin gibi bayanlara şımarıkça hareketler hiç yakışmıyor! Hele bütün hayatını size hizmet için adamış, benim gibi bir adamın karşısında gülmek çok ayıp doğrusu!
Genç kızlar böyle kibar konuşmalara büsbütün güldüler. Onlar kahkahalarına devam ederken hancı geldi. Hancı, çok hilebaz ve açıkgöz bir adamdı. Zırhlar içindeki Don Kişot’u görünce neredeyse kahkahayı basacaktı, ama kendini çabuk topladı.
— Oo, bir şövalye! Buyurun asilzadem. Burada ihtiyacınız olan her şey var.
Don Kişot hancıyı şatonun sahibi zannetti.
Ona:
— Teşekkür ederim asil şövalye. Ben silahlarımı arkadaş, savaşı eğlence olarak gören bir adamım.
Hancı, kendisine asil şövalyem denmesine çok şaşırdı:
— Buyurun cesur şövalye, şatonun istediğiniz yerinde geceleyin.
Don Kişot, güçlükle atından indi. Hancı, atın dizginini tutup ahıra götürürken:
— Dikkat et! Dünyanın en üstün atını götürüyorsun! dedi.
Hancı, Rossinante’ye şöyle bir baktı ve gülmemek için dudaklarını ısırıp ahırın yolunu tuttu. Hancı ahırda atla meşgulken, genç kızlar zırhını çıkarmaya çalışan Don Kişot’a yardım ediyorlardı.
O gün, handa katırcılara verilen tuzsuz, berbat, kuru morina balığından başka bir şey yoktu.
Hancı:
— Şövalyem, taze balık arzu eder misiniz? Diye sordu.
Şövalye ise:
— Hem de nasıl? Hemen getirin, diye cevap verdi.
Hancı, az sonra kapkara bir ekmek ve bayat balıkla geri döndü. Don Kişot, bayat balığı yemeye çalıştı, ama zırhının yakalığı ona engel oluyordu. Genç kızlardan biri, onun bu haline gülerek yanına geldi. Ona bir bebek gibi yemek yedirmeye başladı. Su içmek isteyen yaşlı şövalye, bunu da başaramadı. Handakiler, onu merakla seyrediyor, haline gülüyorlardı. Hancı, bu duruma bir çare buldu. Uzun bir kamışı ağzına koyup, suyu boşalttı. Eğer hancı kamış işini akıl etmeseydi. Don Kişot şövalyelik uğruna susuz da kalacaktı.
Don Kişot, resmen şövalye unvanını kazanmamıştı.
Bu durum ona acı veriyor, içini kemiriyordu. Ne yapıp edip şato sahibinden şövalyelik unvanını almaya çalışacaktı. Hancıyı yanına çağırdı ve çok önemli bir konuda, gizli bir yerde konuşmak istediğini söyledi.
Şaşkınlık içindeki hancı, onu ahıra götürdü. Ahıra girer girmez Don Kişot, adamın dizlerine kapanarak yalvarmaya başladı:
— Bu eşsiz şatonun sahibi asil şövalyem, yalvarırım bana yardım edin! İçimi kemiren bu acıyı dindirin!
Hancı ayaklarına kapanan şövalyeyi kaldırmaya çalışıyordu,ama o kalkmıyor ve gözleri yaşlar içinde:
— Söz verin, söz verin ki kalkayım! diye diretiyordu.
Hancı, çaresiz söz verdi.
— Zaten asil kişiliğinizden böyle bir davranış beklenebilirdi. Sizden ricam, bütün dünyayı ilgilendiren ve insanlık tarihine şerefle yazılacak kutsal bir görev. Önce şatonuzun kilisesinde sabaha kadar savaş ibadeti yapmama izin vermelisiniz. Sonra, gün doğarken beni resmen şövalye ilân edin lütfen. Ben, Mancha’lı Don Kişot dünya tarihine şan ve şerefle dolu maceralarımı yazdırmak, zalimlere kılıcımla ve mızrağımla ders vermek ve fakirleri korumak için yollara düşeceğim!
Hancı, bunları duyunca şövalyenin zırdeli olduğunu düşündü. Bu adamla, ancak onun anlayacağı dilde konuşulabilirdi.
Hafif alayla karışık:
— Senyör, böylesine asil duygularla dolu olmak ancak sizin gibi üstün bir kişiye yakışır. Bendeniz tam aradığınız insanım. Zaten bütün hayatım boyunca zayıfların yanında, zalimlerin karşısında oldum. Artık yaşlandım ve işte, bu gördüğünüz şatoya çekildim.
Arada bir de sizin gibi şövalyeler geldikçe onları misafir ediyor ve karşılığında sadece az bir para alıyorum. İstediğinizi memnuniyetle kabul ediyorum. Ne yazık ki, savaş ibadeti yapacağınız kilisem yok. Çünkü daha iyisini yapmak için yıktım. Ama bahçem bu işe oldukça müsaittir, geniş ve kullanışlıdır. Savaş ibadeti için, bahçemden uygun bir yer bulamazsınız. Yarın da şövalyelik merasiminizi yaparız. Yalnız şunu sorayım. Paranız var mı?
— Hayır, şövalyelerin hiçbiri para taşımaz ki! Okuduğum şövalye kitaplarında böyle bir bilgi yoktu!
— Tabii olmaz, çünkü tarihçiler çok iyi bilirler ki, her şövalye mutlaka parayla yola çıkar. Ceplerinde daima bir para kesesi, sırtlarında temiz bir gömlek, ufak bir ilaç kutusu yanlarında bulunur. Tabii, bir de silahtarları olmalıdır. Bunları herkes bildiği için, yazmaya gerek görmezler. Size söylediklerimi sakın unutmayın.
Don Kişot, hancıya söz verdi ve savaş ibadetine başlamak için bahçeye çıktı.
Bahçenin ortasında bir kuyu vardı. Eşyalarını bu kuyunun yanındaki yalağa koydu. Kalkanını ve mızrağını eline alarak, yalağın etrafında dolaşmaya başladı. Hava çok güzeldi. Ay ışığı geceyi aydınlatıyordu.
Handaki müşteriler, dışarı çıkmış ve bu acayip adamın yaptıklarını seyretmeye başlamışlardı. Yaşlı şövalye, kendini seyredenleri gördüğü halde onlara hiç aldırmıyor, dolaşmaya devam ediyordu.
Arada bir duruyor ve düşünüyor, zırhlarını süzüyordu.
Seyirciler yarı şaşkın, yarı gülerek bu manzarayı seyrediyordu.
Tam o sırada handa konaklayan katırcılardan biri, hayvanlarına su içirmek istedi. Yalağa yaklaştı ve içindekileri çıkarmaya başladı. Don Kişot, zırhlarının yalaktan çıkarıldığını görünce çok sinirlendi.
Katırcıya öfke içinde bağırdı:
— Hey! İster bir şövalye, ister bir silahtar ol, ama o zırhlara elini süremezsin! Onlar, cesaret ve yiğitlikte benzeri olmayan bir insana aittir! Dokunanın cezası ölümdür!
Katırcının bu sözlere aldırmaya niyeti yoktu. Zırhları kaldırdığı gibi biraz uzağa fırlattı. Bu manzarayı gören Don Kişot, hemen savaş vaziyetini aldı. Gözlerini gökyüzüne çevirdi ve şöyle seslendi:
— Ey Dulcinea, sana en samimi duygularla bağlı bu şövalyeyi ilk tecrübesinde yalnız bırakma! Yardımını ve dualarını gönder!
Don Kişot, mızrağını iki eliyle kavradı ve katırcının başına bütün kuvvetiyle öyle bir indirdi ki, sormayın gitsin. Zavallı adamcağız boylu boyunca yere serildi.
Sonra da zafer kazanmış bir kumandan edasıyla zırhlarını topladı ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar yalağa koydu; yeniden dolaşmaya başladı. Başka bir katırcı, arkadaşı gibi hayvanlarını sulamak için yalağın başına geldi. O da içindeki eşyaları çıkarmaya başladı. Yere boylu boyunca uzanmış arkadaşını görmemişti. Don Kişot, bu sefer dua falan etmeden yaklaştı. Mızrağını katırcıya öyle bir vurdu ki, zavallı adamın kafası yarıldığı gibi, mızrak da kırıldı. Hancı ve müşteriler, hemen şövalyenin yanına koştular. Don Kişot, bu gelenlerin yerde yatanların yardımcıları olduğunu zannederek bağırdı:
— Ey düşman bozuntuları, yaklaşmayın!
Dulcinea’sını tekrar hatırladı:
— Ey Dulcinea, bana dua et, kuvvet gönder, beni mahcup ettirme!
O an, kendini dünyanın en güçlü insanı sanıyordu. Bir ordu ile bile baş edebilirdi. Şövalye, kalkanını siper ederek kendini koruyor ve yalağa kimseyi yaklaştırmıyordu. Yaralıların arkadaşları, yerden aldıkları taşları ona fırlatmaya başladılar.
Don Kişot:
— Alçak haydutlar! Şövalye düşmanları! Diye bağırıyor ve yalağı düşmanlardan koruyordu.
Hancı, bu adamın zırdeli olduğunu ve boş yere kavga ettiklerini anlatmaya çalışıyordu, ama boşuna.
Don Kişot, hancıyı haydutları korumakla suçluyor:
— Şato sahibi, bu adamları şatonda barındırdığın için suçlusun! Bunun hesabını mutlaka ödeyeceksin! Haydut bozuntuları yaklaşın, yaklaşın da hepinizi yok edeyim! diye meydan okumaya devam ediyordu.