gridreads

1. Bölüm

Sakin bir kasa­ba­da olan Mancha’da, Oui­xa­da ismin­de yaşlı bir İspan­yol asil­za­de­si yaşar­dı. Oui­xa­da’nın en sev­di­ği şey, kitap oku­mak­tı. Son zaman­lar­da, sadece eski dönem­ler­de yaşa­mış şöval­ye­le­rin mace­ra­la­rı­nı anla­tan kitap­lar oku­yor­du. Elli­si­ne ulaşan bu asil­za­de uzun boylu, zayıf, ama sağ­lık­lı bir adamdı. Mancha kasa­ba­sın­da, neza­ke­ti ve beye­fen­di­li­ği ile saygı duyu­lan bir insan­dı. Ata­la­rın­dan kalma büyük ve eski bir mali­kâ­ne­de yaşı­yor­du. Mali­kâ­ne­nin etra­fı­nı saran uçsuz, bucak­sız top­rak­la­ra ve tar­la­la­ra sahip­ti. Oui­xa­da, bu büyük mali­kâ­ne­de yirmi yaş­la­rın­da bir genç kız olan yeğeni ile bera­ber yaşı­yor­du. Evin içinde ayrıca, kırk yaş­la­rın­da bir kâhya kadın ile tar­la­lar­la ve hay­van­lar­la ilgi­le­nen bir adam ve iki uşak daha yaşı­yor­du.

Oui­xa­da, çok düzen­li ve titiz bir adamdı. Tar­la­la­rı ve işle­riy­le yakın­dan ilgi­le­nen, çok çalış­kan bir adamdı. Avlan­ma­yı da çok sever­di.

Oui­xa­da, sene­ler geç­tik­çe işle­ri­ni ve aile­si­ni ihmal etmeye baş­la­dı. Çok yakın dost­la­rıy­la bile görüş­mez olmuş­tu. Aklı başın­da, titiz ve düzen­li asil­za­de­miz, çok değiş­miş­ti. Artık dışa­rı­ya pek çık­mı­yor­du. Nere­dey­se tüm gün oda­sı­na kapa­nı­yor­du. Bütün dün­ya­sı kitap­la­rı olmuş­tu. Sabah erken­den kal­kı­yor ve oda­sı­na çeki­lip bütün gün kitap oku­yor­du. Evini çekip çevi­ren kâhya kadın da olmasa açlık­tan ölürdü her­hal­de. Çünkü ken­di­ni oku­ma­ya o kadar kap­tı­rı­yor­du ki, dün­ya­yı unu­tu­yor­du.

Bu merakı yüzün­den mal­la­rı­nın bir kıs­mı­nı satmış ve büyük bir kütüp­ha­ne­ye sahip olmuş­tu. Oui­xa­da, gün geç­tik­çe dal­gın­laş­ma­ya baş­la­mış­tı. Bütün gün kitap okuyan ve haya­tın ger­çek­le­rin­den uzak bir ömür süren asil­za­de­miz, zaman­la hayal ve ger­çe­ği karış­tır­ma­ya baş­la­dı. Artık zihni iyice bozul­muş­tu. Kitap oku­ma­yı abar­tan Oui­xa­da, oku­duk­la­rı­nın etki­sin­de kala­rak bir hayal dün­ya­sı içinde yaşa­ma­ya baş­la­dı. Şöval­ye­le­rin başın­dan geçen mace­ra­la­rı oku­duk­ça orta­çağ­da yaşa­dı­ğı­nı ve bir şöval­ye oldu­ğu­nu sanı­yor­du. Roman kah­ra­man­la­rı gibi tutsak pren­ses­le­ri kur­tar­mak, hain­le­ri ceza­lan­dır­mak ve kah­ra­man­lık­la­rıy­la dün­ya­da ün salmak isti­yor­du. İsmini bile değiş­tir­miş­ti. Ken­di­ne Don Kişot, den­me­si­ni isti­yor­du.

Don Kişot, ula­şıl­maz hayal­le­rin ve umut­la­rın peşin­den koşan bir ide­a­list­ti. Kah­ra­man­lık­lar­la dolu bir geç­mi­şin ve şanlı bir gele­ce­ğin düş­le­ri­ne kapı­la­rak haya­tın ger­çek­le­ri­ni unutan asil­za­de­miz, artık kabına sığa­maz olmuş­tu. Bir gün, asil­za­de­mi­zin aklına müthiş bir fikir geldi. Evet, şöval­ye­lik yeni­den can­lan­dı­rıl­ma­lıy­dı.

Bu işi de ancak ken­di­si yapa­bi­lir­di. Soylu atına binip, silah­la­rı­nı dona­na­cak ve zır­hı­nı giyip mace­ra­dan mace­ra­ya atı­la­cak­tı. Suç­lu­la­rı ceza­lan­dı­ra­cak, hak­sız­lık­la­rı orta­dan kal­dı­ra­cak ve bütün kötü­lük­le­re engel ola­cak­tı. O halde bu işe bir an önce baş­la­ma­lıy­dı. İlk işi dede­le­rin­den kalma paslı ve eski zırh­la­rı aramak oldu. Ver­di­ği kara­rın etki­siy­le, mer­di­ven­ler­den koşa­rak indi. Ken­di­ni otuz yaş genç his­se­di­yor­du. Eski eşya­lar­la dolu mah­zen­de eski zırh­la­rı ara­ma­ya koyul­du. Tozlu san­dık­la­rı heye­can­la açıyor, işine yara­ma­yan­la­rı bir o yana, bir bu yana fır­la­tı­yor­du. O kadar çok toz kal­dır­dı ki, bir ara hava­sız­lık­tan boğu­la­cak­tı. Yaşlı adam, bir öksü­rük nöbe­ti­ne tutul­muş­tu. Elinde paslı bir miğfer ve zırhla odadan çık­tı­ğın­da, yüzü gözü toz için­dey­di, ama göz­le­ri sevinç­le par­lı­yor­du. Oda­sı­na çeki­lip zır­hı­nı ve miğ­fe­ri­ni güzel­ce temiz­le­di. Paslı zırhı güç­lük­le giyer­ken bir çocuk gibi heye­can­la­nı­yor­du. Ayna­nın kar­şı­sı­na geçip ken­di­ni gurur­la sey­ret­ti. Evet, o doğuş­tan şöval­ye ruhu taşı­yor­du, ama bir eksik vardı.

Şöval­ye­le­rin kılıcı ve kal­ka­nı olurdu. Paslı ve kırık miğ­fe­ri başına taktı, ama miğfer başın­da dur­mu­yor­du.

Mah­ze­ne bakmak için, hemen aşa­ğı­ya koştu. Tabii, buna koşmak denir­se. Zır­hı­nın içinde güç­lük­le hare­ket edi­yor­du; oraya buraya çarp­tık­ça, tangur tungur sesler çıkı­yor­du.

Onu böyle gören kâhya kadın:

— Aman Allah’ım! Beye­fen­di sonun­da çıl­dır­dı! dedi.

Onu dur­dur­mak ve girmiş olduğu şu paslı tene­ke­den çıkart­mak için kadın­ca­ğız, ne diller döktü, ama işe yara­ma­dı. Don Kişot, onu din­le­mi­yor­du bile. Ver­di­ği kara­rın heye­ca­nı ile mah­ze­ne koş­tur­ma­ya devam etti.

Zaval­lı kâhya ne yap­tıy­sa, ne dediy­se din­le­te­me­di. Onu şöval­ye­lik sev­da­sın­dan vaz geçi­re­me­di. Don Kişot, bu haliy­le çok komik görü­nü­yor­du. Bir kılıç ve kalkan bulana kadar orta­lı­ğı kırdı, geçir­di. Gene binbir güç­lük­le oda­sı­na gitti ve hemen aynaya baktı. Evet, şimdi hazır sayı­lır­dı. Paslı kılı­cı­nı ve kal­ka­nı­nı alarak ahıra gitti. Her şöval­ye­nin ken­di­si­nin­ki gibi asil bir atı olma­lıy­dı. Ahırda bir bey­gi­ri vardı. Zaval­lı hay­van­cık canlı bir iske­le­te ben­zi­yor­du, ama onu bir de asil­za­de­mi­ze sorun. O, bey­gi­ri­ni çok gürbüz bir hayvan olarak görü­yor­du.

Atının da bir adı olma­lıy­dı. Ona güzel bir isim buldu: Ros­si­nan­te! Bu tarihi bir gündü, içi içine sığ­mı­yor­du.

Her şöval­ye­nin uğruna savaş­tı­ğı bir kadın vardır. Don Kişot, o çev­re­de yaşa­yan kaba saba bir köylü kızın­dan hoş­la­nı­yor­du. Uzun siyah saçlı bu kızı, sev­gi­si uğruna sava­şa­ca­ğı pren­se­si olarak seçti. Hiçbir şeyden haberi olma­yan kıza, Tobos­so­lu güzel Dul­ci­nea adını taktı.

Daha ne bek­li­yor­du? Acı ve sefa­let için­de­ki dünya onu çağı­rı­yor­du. Kötü­ler orta­lı­ğı kap­la­mış­tı. Fakir­ler koru­ma­sız­dı. Dul kadın­lar, genç kızlar ve çocuk­lar güçlü bir şöval­ye­yi bek­li­yor­lar­dı. Cesa­re­ti ve gücüy­le her kötü­lü­ğü yok eden, yalnız iyilik için çalı­şan ve ken­di­ni bu yola adamış olan şöval­ye­yi. Şöval­ye­lik kalk­tı­ğı için, bütün kötü­ler gemi azıya almış­tı.

Aylar­dan tem­muz­du. Hava­lar öyle sıcak, öyle sıcak­tı ki. Sabah erken­den uyandı. Uzun uğraş­lar­dan sonra, zır­hı­nı giy­me­yi başar­dı. Miğ­fe­ri­ni başına taktı.

Bir yandan da:

— Bugün, benim yeni­den doğu­şum olacak, çok mut­lu­yum! Ah, bir de bu kadar sıcak olma­say­dı. Şim­di­den piştim, bu zırhın içi de fırın gibiy­miş, diye söy­le­ni­yor­du.

Mer­di­ven­ler­den iner­ken, gürül­tü yap­ma­ma­ya çalı­şı­yor ve bir yandan da kaşı­nıp duru­yor­du. Dün­ya­yı kötü­lük­ler­den kur­tar­ma­ya giden bir şöval­ye­nin, böy­le­si­ne basit güç­lük­ler kar­şı­sın­da sabır­lı olması gerek­ti­ği­ni düşün­dü. Ros­si­nan­te’yi ahır­dan çıka­ran Don Kişot, bir eline mız­ra­ğı­nı aldı ve kal­ka­nı­nı da diğer koluna taktı.

Yine binbir güç­lük­le atına bin­me­yi başar­dı ve arka kapı­dan ses­siz­ce sıvış­tı. Köyden çıktı ve ken­di­ni kır­lar­da buldu. Ros­si­nan­te’nin üze­rin­de dimdik otu­ru­yor ve yaşa­ya­ca­ğı mace­ra­la­rın haya­li­ni kuru­yor­du.

Kal­ka­nı­nı ve mız­ra­ğı­nı havaya kal­dı­rıp, kır­la­ra doğru hay­kır­dı:

— Ey, güzel­ler güzeli Tobos­so’lu Dul­ci­nea! Şan ve şöhret dolu mace­ra­la­rım­da dua­la­rın­la yanım­da ol!

O anda aklına bir şey geldi. Daha resmen şöval­ye olma­mış­tı ki. Hâl­bu­ki oku­du­ğu kitap­la­ra göre, şöval­ye­li­ğin kutsal bir kanunu vardı. Resmen şöval­ye olma­dan, hiçbir savaşa gire­mez­di. Bunun için, kar­şı­sı­na çıka­cak ilk şöval­ye­den bu unvanı resmen alma­lıy­dı. Bu düşün­ce onun key­fi­ni yerine getir­miş­ti. Ros­si­nan­te’yi kendi key­fi­ne bırak­tı.

O, nereye götü­rür­se götür­sün fark etmez­di. Çünkü her yer kur­ta­rıl­ma­yı bek­le­yen insan­lar­la doluy­du.

İlk gün, hiçbir şey olmadı. Akşama doğru atı da, ken­di­si de açlık­tan bitkin düş­müş­tü. Don Kişot sığı­na­cak bir şato veya bir çoban kulü­be­si aradı, ama etraf­ta böyle bir yer yoktu. Biraz daha yol aldı ve bir hana vardı.

Atını oraya doğru sürdü. Hanın kapı­sı­nın önünde iki genç kız duru­yor­du. Bunlar, katır­cı­lar­la bera­ber hana gelen yol­cu­lar­dan­dı. Şöval­ye­miz oku­du­ğu kitap­lar­da yaşa­dı­ğı için, bu hanı hen­dek­le­ri, hare­ket eden köp­rü­le­ri, dört burcu, gümüş maz­gal­la­rı ile muh­te­şem bir şatoya ben­zet­ti. Gurur­la şatoya yak­laş­tı ve kapı­sı­nın kar­şı­sın­da bek­le­me­ye baş­la­dı. Çünkü oku­du­ğu kitap­la­ra göre, şato­nun cücesi bir şöval­ye­nin gel­di­ği­ni bil­di­ren boru­su­nu öttür­me­liy­di. Bek­le­di, bek­le­di, ama orta­lık­ta ne cüce, ne de boru sesi vardı. O sırada, Ros­si­nan­te huzur­suz­laş­ma­ya baş­la­dı. Mec­bu­ren kız­la­ra doğru yak­laş­tı. Bu kız­la­rın, şatoda yaşa­yan asil­za­de­le­rin kız­la­rı oldu­ğu­nu düşü­nü­yor­du. Tam o sırada bir çoban, sürü­sü­nü top­la­mak için kava­lı­nı çaldı. Don Kişot, kava­lın sesini duyun­ca cüce­nin çal­dı­ğı­nı sana­rak sevin­di.

Genç kızlar, ken­di­le­ri­ne doğru gelen acayip kıya­fet­li bu adamı görün­ce gül­me­ye baş­la­dı­lar.

Don Kişot bu duruma çok sinir­len­di:

— Hanı­me­fen­di­ler, lütfen ciddi olunuz! Sizin gibi bayan­la­ra şıma­rık­ça hare­ket­ler hiç yakış­mı­yor! Hele bütün haya­tı­nı size hizmet için adamış, benim gibi bir adamın kar­şı­sın­da gülmek çok ayıp doğ­ru­su!

Genç kızlar böyle kibar konuş­ma­la­ra büs­bü­tün gül­dü­ler. Onlar kah­ka­ha­la­rı­na devam eder­ken hancı geldi. Hancı, çok hile­baz ve açık­göz bir adamdı. Zırh­lar için­de­ki Don Kişot’u görün­ce nere­dey­se kah­ka­ha­yı basa­cak­tı, ama ken­di­ni çabuk top­la­dı.

— Oo, bir şöval­ye! Buyu­run asil­za­dem. Burada ihti­ya­cı­nız olan her şey var.

Don Kişot han­cı­yı şato­nun sahibi zan­net­ti.

Ona:

— Teşek­kür ederim asil şöval­ye. Ben silah­la­rı­mı arka­daş, savaşı eğlen­ce olarak gören bir adamım.

Hancı, ken­di­si­ne asil şöval­yem den­me­si­ne çok şaşır­dı:

— Buyu­run cesur şöval­ye, şato­nun iste­di­ği­niz yerin­de gece­le­yin.

Don Kişot, güç­lük­le atın­dan indi. Hancı, atın diz­gi­ni­ni tutup ahıra götü­rür­ken:

— Dikkat et! Dün­ya­nın en üstün atını götü­rü­yor­sun! dedi.

Hancı, Ros­si­nan­te’ye şöyle bir baktı ve gül­me­mek için dudak­la­rı­nı ısırıp ahırın yolunu tuttu. Hancı ahırda atla meş­gul­ken, genç kızlar zır­hı­nı çıkar­ma­ya çalı­şan Don Kişot’a yardım edi­yor­lar­dı.

O gün, handa katır­cı­la­ra veri­len tuzsuz, berbat, kuru morina balı­ğın­dan başka bir şey yoktu.

Hancı:

— Şöval­yem, taze balık arzu eder misi­niz? Diye sordu.

Şöval­ye ise:

— Hem de nasıl? Hemen geti­rin, diye cevap verdi.

Hancı, az sonra kap­ka­ra bir ekmek ve bayat balık­la geri döndü. Don Kişot, bayat balığı yemeye çalış­tı, ama zır­hı­nın yaka­lı­ğı ona engel olu­yor­du. Genç kız­lar­dan biri, onun bu haline güle­rek yanına geldi. Ona bir bebek gibi yemek yedir­me­ye baş­la­dı. Su içmek iste­yen yaşlı şöval­ye, bunu da başa­ra­ma­dı. Han­da­ki­ler, onu merak­la sey­re­di­yor, haline gülü­yor­lar­dı. Hancı, bu duruma bir çare buldu. Uzun bir kamışı ağzına koyup, suyu boşalt­tı. Eğer hancı kamış işini akıl etme­sey­di. Don Kişot şöval­ye­lik uğruna susuz da kala­cak­tı.

Don Kişot, resmen şöval­ye unva­nı­nı kazan­ma­mış­tı.

Bu durum ona acı veri­yor, içini kemi­ri­yor­du. Ne yapıp edip şato sahi­bin­den şöval­ye­lik unva­nı­nı almaya çalı­şa­cak­tı. Han­cı­yı yanına çağır­dı ve çok önemli bir konuda, gizli bir yerde konuş­mak iste­di­ği­ni söy­le­di.

Şaş­kın­lık için­de­ki hancı, onu ahıra götür­dü. Ahıra girer girmez Don Kişot, adamın diz­le­ri­ne kapa­na­rak yal­var­ma­ya baş­la­dı:

— Bu eşsiz şato­nun sahibi asil şöval­yem, yal­va­rı­rım bana yardım edin! İçimi kemi­ren bu acıyı din­di­rin!

Hancı ayak­la­rı­na kapa­nan şöval­ye­yi kal­dır­ma­ya çalı­şı­yor­du,ama o kalk­mı­yor ve göz­le­ri yaşlar içinde:

— Söz verin, söz verin ki kal­ka­yım! diye dire­ti­yor­du.

Hancı, çare­siz söz verdi.

— Zaten asil kişi­li­ği­niz­den böyle bir dav­ra­nış bek­le­ne­bi­lir­di. Sizden ricam, bütün dün­ya­yı ilgi­len­di­ren ve insan­lık tari­hi­ne şeref­le yazı­la­cak kutsal bir görev. Önce şato­nu­zun kili­se­sin­de sabaha kadar savaş iba­de­ti yap­ma­ma izin ver­me­li­si­niz. Sonra, gün doğar­ken beni resmen şöval­ye ilân edin lütfen. Ben, Mancha’lı Don Kişot dünya tari­hi­ne şan ve şeref­le dolu mace­ra­la­rı­mı yaz­dır­mak, zalim­le­re kılı­cım­la ve mız­ra­ğım­la ders vermek ve fakir­le­ri koru­mak için yol­la­ra düşe­ce­ğim!

Hancı, bun­la­rı duyun­ca şöval­ye­nin zır­de­li oldu­ğu­nu düşün­dü. Bu adamla, ancak onun anla­ya­ca­ğı dilde konu­şu­la­bi­lir­di.

Hafif alayla karı­şık:

— Senyör, böy­le­si­ne asil duy­gu­lar­la dolu olmak ancak sizin gibi üstün bir kişiye yakı­şır. Ben­de­niz tam ara­dı­ğı­nız insa­nım. Zaten bütün haya­tım boyun­ca zayıf­la­rın yanın­da, zalim­le­rin kar­şı­sın­da oldum. Artık yaş­lan­dım ve işte, bu gör­dü­ğü­nüz şatoya çekil­dim.

Arada bir de sizin gibi şöval­ye­ler gel­dik­çe onları misa­fir ediyor ve kar­şı­lı­ğın­da sadece az bir para alı­yo­rum. İste­di­ği­ni­zi mem­nu­ni­yet­le kabul edi­yo­rum. Ne yazık ki, savaş iba­de­ti yapa­ca­ğı­nız kili­sem yok. Çünkü daha iyi­si­ni yapmak için yıktım. Ama bahçem bu işe olduk­ça müsa­it­tir, geniş ve kul­la­nış­lı­dır. Savaş iba­de­ti için, bah­çem­den uygun bir yer bula­maz­sı­nız. Yarın da şöval­ye­lik mera­si­mi­ni­zi yapa­rız. Yalnız şunu sora­yım. Para­nız var mı?

— Hayır, şöval­ye­le­rin hiç­bi­ri para taşı­maz ki! Oku­du­ğum şöval­ye kitap­la­rın­da böyle bir bilgi yoktu!

— Tabii olmaz, çünkü tarih­çi­ler çok iyi bilir­ler ki, her şöval­ye mut­la­ka paray­la yola çıkar. Cep­le­rin­de daima bir para kesesi, sırt­la­rın­da temiz bir gömlek, ufak bir ilaç kutusu yan­la­rın­da bulu­nur. Tabii, bir de silah­tar­la­rı olma­lı­dır. Bun­la­rı herkes bil­di­ği için, yaz­ma­ya gerek gör­mez­ler. Size söy­le­dik­le­ri­mi sakın unut­ma­yın.

Don Kişot, han­cı­ya söz verdi ve savaş iba­de­ti­ne baş­la­mak için bah­çe­ye çıktı.

Bah­çe­nin orta­sın­da bir kuyu vardı. Eşya­la­rı­nı bu kuyu­nun yanın­da­ki yalağa koydu. Kal­ka­nı­nı ve mız­ra­ğı­nı eline alarak, yala­ğın etra­fın­da dolaş­ma­ya baş­la­dı. Hava çok güzel­di. Ay ışığı geceyi aydın­la­tı­yor­du.

Han­da­ki müş­te­ri­ler, dışarı çıkmış ve bu acayip adamın yap­tık­la­rı­nı sey­ret­me­ye baş­la­mış­lar­dı. Yaşlı şöval­ye, ken­di­ni sey­re­den­le­ri gör­dü­ğü halde onlara hiç aldır­mı­yor, dolaş­ma­ya devam edi­yor­du.

Arada bir duru­yor ve düşü­nü­yor, zırh­la­rı­nı süzü­yor­du.

Seyir­ci­ler yarı şaşkın, yarı güle­rek bu man­za­ra­yı sey­re­di­yor­du.

Tam o sırada handa konak­la­yan katır­cı­lar­dan biri, hay­van­la­rı­na su içir­mek istedi. Yalağa yak­laş­tı ve için­de­ki­le­ri çıkar­ma­ya baş­la­dı. Don Kişot, zırh­la­rı­nın yalak­tan çıka­rıl­dı­ğı­nı görün­ce çok sinir­len­di.

Katır­cı­ya öfke içinde bağır­dı:

— Hey! İster bir şöval­ye, ister bir silah­tar ol, ama o zırh­la­ra elini süre­mez­sin! Onlar, cesa­ret ve yiğit­lik­te ben­ze­ri olma­yan bir insana aittir! Doku­na­nın cezası ölüm­dür!

Katır­cı­nın bu söz­le­re aldır­ma­ya niyeti yoktu. Zırh­la­rı kal­dır­dı­ğı gibi biraz uzağa fır­lat­tı. Bu man­za­ra­yı gören Don Kişot, hemen savaş vazi­ye­ti­ni aldı. Göz­le­ri­ni gök­yü­zü­ne çevir­di ve şöyle ses­len­di:

— Ey Dul­ci­nea, sana en samimi duy­gu­lar­la bağlı bu şöval­ye­yi ilk tec­rü­be­sin­de yalnız bırak­ma! Yar­dı­mı­nı ve dua­la­rı­nı gönder!

Don Kişot, mız­ra­ğı­nı iki eliyle kav­ra­dı ve katır­cı­nın başına bütün kuv­ve­tiy­le öyle bir indir­di ki, sor­ma­yın gitsin. Zaval­lı adam­ca­ğız boylu boyun­ca yere seril­di.

Sonra da zafer kazan­mış bir kuman­dan eda­sıy­la zırh­la­rı­nı top­la­dı ve hiçbir şey olma­mış gibi tekrar yalağa koydu; yeni­den dolaş­ma­ya baş­la­dı. Başka bir katır­cı, arka­da­şı gibi hay­van­la­rı­nı sula­mak için yala­ğın başına geldi. O da için­de­ki eşya­la­rı çıkar­ma­ya baş­la­dı. Yere boylu boyun­ca uzan­mış arka­da­şı­nı gör­me­miş­ti. Don Kişot, bu sefer dua falan etme­den yak­laş­tı. Mız­ra­ğı­nı katır­cı­ya öyle bir vurdu ki, zaval­lı adamın kafası yarıl­dı­ğı gibi, mızrak da kırıl­dı. Hancı ve müş­te­ri­ler, hemen şöval­ye­nin yanına koş­tu­lar. Don Kişot, bu gelen­le­rin yerde yatan­la­rın yar­dım­cı­la­rı oldu­ğu­nu zan­ne­de­rek bağır­dı:

— Ey düşman bozun­tu­la­rı, yak­laş­ma­yın!

Dul­ci­nea’sını tekrar hatır­la­dı:

— Ey Dul­ci­nea, bana dua et, kuvvet gönder, beni mahcup ettir­me!

O an, ken­di­ni dün­ya­nın en güçlü insanı sanı­yor­du. Bir ordu ile bile baş ede­bi­lir­di. Şöval­ye, kal­ka­nı­nı siper ederek ken­di­ni koru­yor ve yalağa kim­se­yi yak­laş­tır­mı­yor­du. Yara­lı­la­rın arka­daş­la­rı, yerden aldık­la­rı taş­la­rı ona fır­lat­ma­ya baş­la­dı­lar.

Don Kişot:

— Alçak hay­dut­lar! Şöval­ye düş­man­la­rı! Diye bağı­rı­yor ve yalağı düş­man­lar­dan koru­yor­du.

Hancı, bu adamın zır­de­li oldu­ğu­nu ve boş yere kavga ettik­le­ri­ni anlat­ma­ya çalı­şı­yor­du, ama boşuna.

Don Kişot, han­cı­yı hay­dut­la­rı koru­mak­la suç­lu­yor:

— Şato sahibi, bu adam­la­rı şaton­da barın­dır­dı­ğın için suç­lu­sun! Bunun hesa­bı­nı mut­la­ka öde­ye­cek­sin! Haydut bozun­tu­la­rı yak­la­şın, yak­la­şın da hepi­ni­zi yok edeyim! diye meydan oku­ma­ya devam edi­yor­du.

Bölüm 1 · 1/13

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki