gridreads

1. Bölüm

Emily Brontë

Emily Jane Brontë (1818 - 1848) Roman­tizm akı­mı­nın en güçlü eser­le­rin­den birini yazmış İngi­liz ede­bi­yat­çı. Kaleme almış olduğu tek roman, Uğul­tu­lu Tepe­ler (Wut­he­ring Heights) bugün İngi­liz ede­bi­ya­tı­nın en önemli eser­le­rin­den biri olarak anıl­mak­ta­dır.

Emily Bronte 1818 yılın­da Thorn­ton, Yorks­hi­re’da doğdu. 6 çocu­ğun beşin­ci­si olan Emily, Char­lot­te Brontë’nin küçük kız kar­de­şi idi. 1820’de aile Haworth’a taşın­dı. Çocuk­luk yıl­la­rın­da, anne­le­ri­nin ölü­mü­nün ardın­dan, üç kız kardeş (Char­lot­te, Emily ve Anne) ve erkek kar­deş­le­ri Bran­well Brontë hayalî yerler düş­le­miş­ler­dir ki bun­la­rın isim­le­ri­ne hikâ­ye­le­rin­de rast­lan­mak­ta­dır.

Emily’nin şiir­de­ki yete­ne­ği­nin ailesi tara­fın­dan keş­fe­dil­me­siy­le, kız kar­deş­le­ri Char­lot­te ve Anne ile bir­lik­te, 1846’da ortak bir şiir kitabı yayım­la­mış­lar­dır.

1847’de tek romanı olan Uğul­tu­lu Tepe­ler’i yayım­la­mış­tır ki bu roman üç cilt­lik bir setin ilk iki cil­di­ni oluş­tur­mak­tay­dı. Son cilt kız kar­de­şi Anne tara­fın­dan yazı­lan Agnes Grey isimli roman­dır.

Roma­nın yeni­lik­çi yapısı eleş­tir­men­le­ri bir anlam­da şaşırt­mış­tır. Her ne kadar ilk çık­tı­ğın­da hem iyi hem de kötü yorum­lar alsa da, roman zaman­la bir İngi­liz ede­bi­ya­tı kla­si­ği haline gel­miş­tir. 1850’de Char­lot­te romanı yayına hazır­la­yıp, düzen­le­miş ve Emily’nin gerçek ismiy­le, tek başına bir eser olarak Uğul­tu­lu Tepe­ler ismiy­le yayım­la­mış­tır.

Kız kar­deş­le­ri gibi Emily’nin sağ­lı­ğı da evde ve okul­da­ki zor şart­lar sebe­biy­le zayıf­la­mış, kötü­leş­miş­tir. Erkek kar­de­şi­nin Eylül’deki cena­ze­si sıra­sın­da soğuk algın­lı­ğı kapmış, ve her türlü tıbbî müda­ha­le­yi red­det­tik­ten sonra 19 Aralık 1848’de tüber­kü­loz sebe­biy­le vefat etmiş­tir. Haworth, West Yorks­hi­re (“Batı Yorks­hi­re”), İngil­te­re’de def­ne­dil­miş­tir.

1801 SENESİ

Az önce, gele­cek­te sıkın­tı­ya gir­me­me sebep olacak, yal­nız­lık merak­lı­sı komşum olan ev sahi­bi­mi ziya­ret­ten geldim. Burası sahi­den çok güzel bir yer! Tüm İngil­te­re’de, insan­la­rın bir­bi­ri­ne böy­le­si­ne soğuk olduğu bir çevre bula­bi­le­ce­ği­mi hiç ummu­yor­dum. İnsan­lar­dan kaçan bir kişi için burası tam bir cen­net­ti. B. Heathc­liff de ben de, bu sakin­li­ği pay­laş­mak için o kadar uygun iki kişiy­dik ki!

Bu Heathc­liff doğru bir adamdı! Ben atımla ona yak­la­şır­ken kaş­la­rı­nın altın­dan siyah göz­le­riy­le beni merak­la ince­le­di­ği, ona ken­di­mi tanı­tır­ken par­mak­la­rı­nı utan­gaç­lık­la yele­ği­nin cebine sok­tu­ğu anda da ona ısın­dı­ğı­mı anla­ya­ma­dı.

— Bay Heathc­liff siz­si­niz, değil mi?

Cevabı başını eğmek oldu.

— Ben yeni kira­cı­nız Lock­wo­od, efen­dim. Buraya gelir gelmez, sizi ziya­ret etme şere­fin­de bulun­mak iste­dim. Niye­tim, Thrushc­ross Grange’e kiracı olarak gel­mem­de bu kadar ısrar­cı olma­mın sizi rahat­sız edip etme­di­ği­ni öğren­mek­ti. Dün öğren­di­ği­me göre, bazı düşün­ce­le­ri­niz varmış.

Yüz ifa­de­si­ni değiş­ti­re­rek sözümü kesti.

— Thrushc­ross Grange benim malım­dır bayım! Elim­den gel­di­ğin­ce kim­se­nin beni tedir­gin etme­si­ne müsa­a­de etmem. İçeri girin!

Daveti kabul ettim. Benden daha çekin­gen olan bu adama karşı içimde bir ilgi uyan­mış­tı. Atımın kapıyı itti­ği­ni görün­ce kapı­nın zin­ci­ri­ni çözdü, önüme düştü, avluya girer­ken de bağır­dı:

— Joseph, Bay Lock­wo­od’un atını al sonra da şarap getir.

Bu iki emir bende, bütün işle­rin tek bir hiz­met­çi tara­fın­dan görül­dü­ğü düşün­ce­si­ni uyan­dır­dı. Joseph, dinç görün­me­si­ne rağmen, olduk­ça ihti­yar bir adamdı.

Atımı biner­ken, ters bir tep­kiy­le: “Tanrı yar­dım­cı­mız olsun!” diye söy­len­di.

Uğul­tu­lu Tepe­ler, Bay Heathc­liff’in mali­kâ­ne­si­nin adıdır. Rüz­gâ­rın uğultu yapa­rak çıkar­dı­ğı sesi tanım­la­mak için kul­la­nı­lır­dı. Sahi­den de burada, hava­nın her zaman çok temiz ve sert oldu­ğu­nu kabul etmek gere­kir. İnsan burada, kuzey rüz­gâ­rı­nın gücünü, evin arka­sın­da­ki birkaç köknar ağa­cı­nın dev­ril­me­sin­den, bir dizi cılız çalı­lık dal­la­rı­nın güneş­ten sadaka ister­miş­çe­si­ne yan yat­ma­sın­dan anla­ya­bi­lir. Ne mutlu mimara ki bun­la­rı önce­den düşü­nüp binayı sağlam yapmış. Dara­cık pen­ce­re­ler duvar­la­rın içine iyice otur­tul­muş, köşe­ler ise iri taş­lar­la sağ­lam­laş­tı­rıl­mış.

Ant­re­yi geç­me­den önce durdum, ön kısma, özel­lik­le sokak kapı­sı­nın üstüne ser­piş­ti­ril­miş kabart­ma­la­rı hay­ran­lık­la izle­dim. Asık yüzlü ev sahi­bin­den bura­nın öz bir tarih­çe­si­ni öğren­mek ister­dim ama onun kapı­da­ki dav­ra­nış­la­rı, ya içe­ri­ye gir­me­mi ya da çıkıp git­me­mi ifade eder nite­lik­tey­di.

Ben ise henüz evin içini gör­me­den ev sahi­bi­nin sab­rı­nı taşır­mak niye­tin­de değil­dim.

Sofaya da kori­dor gibi bir yerden geç­me­den tek adımda oturma oda­sı­na girdik. Bu çev­re­de, böyle bir plana doğal olarak ev deni­li­yor, çünkü çoğun­luk­la mutfak ve oturma odası bir­bi­ri­ne yakın yer­ler­de bulu­nu­yor­du fakat Uğul­tu­lu Tepe­ler­de mutfak bina­nın ayrı bir bölü­mün­dey­di.

Çünkü mutfak gereç­le­ri­nin çıkar­dı­ğı sesler, mırıl­dan­ma­lar olduk­ça derin­den geli­yor­du, ayrıca büyük ocakta yemek hazır­lı­ğı yapıl­dı­ğı­na dair en küçük bir belir­ti yoktu; duvar­lar­da da bakır tava­lar, teneke süz­geç­ler asılı değil­di.

Sadece bir köşede, büyük meşe dola­bı­nın üstün­de, ışığın yanı sıra ısıyı da yan­sı­ta­rak tavana kadar sıray­la dizil­miş, gümüş maş­ra­pa­lar, ibrik­ler, kalay­lı sahan­lar bulu­nu­yor­du. Tavan, kap­lan­ma­dan olduğu gibi çıplak bıra­kıl­mış­tı, sadece bir bölü­mün­de tut­tu­rul­muş tah­ta­la­ra asılı sığır, koyun, domuz but­la­rı bulu­nu­yor­du. Ocağın üstün­de deği­şik model­ler­de antika tüfek­ler ve bir çift horoz­lu taban­ca vardı. Rafa, hoş bir görün­tü ser­gi­le­mek adına süslü çay takım­la­rı dizil­miş­ti.

Döşeme beyaz, düzgün taştan olu­şu­yor­du. Yeşil renge boyan­mış, içle­rin­de koyu renkli birkaç tane­si­nin karan­lık köşe­le­re yer­leş­ti­ril­miş olan iskem­le­ler, yüksek arka­lık­lıy­dı, kaba görü­nüm­lüy­dü. Mutfak gereç­le­ri­nin bulun­du­ğu tez­gâ­hın altın­da­ki kavis­li bölüm­de koyu kahve, iri dişi bir av köpeği mır­la­yan yav­ru­la­rı ara­sın­da uyu­yor­du.

Bu ev, bu eşya­lar, kuzey­de doğmuş büyü­müş, kısa pan­to­lon­lu, inatçı, kendi halin­de bir çift­çi­ye ait olsay­dı yad­sı­nan bir durum olmaz­dı. Zaman­la­ma­nın en iyi olduğu yani akşam yeme­ğin­den hemen sonra, şu tepe­ler­de sekiz, on kilo­met­re boyun­ca dola­şır­sa­nız, böyle bir adamı, kol­tu­ğu­na otur­muş, önün­de­ki yuvar­lak masada duran köpük­lü bira­sı­nı yudum­lar­ken göre­bi­lir­si­niz. Fakat Bay Heathc­liff, hem çev­re­siy­le, hem de yaşam tar­zıy­la tam bir tezat oluş­tur­mak­ta­dır.

Görü­nü­mü esmer bir çin­ge­ne­den fark­sız­dır ama giyi­miy­le, dav­ra­nış­la­rıy­la kibar bir beye­fen­di­yi anım­sa­tır, elbet­te ki bir köy ağası ne ölçüde kibar ola­bi­lir­se o kadar... Biraz aptal görün­se de, dik, düzgün fiziği nede­niy­le umur­sa­maz­lı­ğı göze batmaz. Bazı­la­rı onun, olduk­ça kaba, burnu havada bir adam oldu­ğu­nu düşü­ne­bi­lir­ler. Ben içten­lik­le, böyle olma­dı­ğı­nı his­se­di­yo­rum. Eminim ki onun içine kapa­nık olması, duy­gu­la­rı­nı belli etmek­ten, kar­şı­lık­lı neza­ket gös­te­ri­le­rin­de bulun­mak­tan hoş­lan­ma­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor.

Yara­dı­lış bakı­mın­dan kim­se­ye pek ben­ze­me­di­ği­me inan­mak iste­rim, sev­gi­li ana­cı­ğım da hiçbir zaman huzur­lu bir yuvaya kavu­şa­ma­ya­ca­ğı­mı söyler durur­du, böyle bir yuvaya layık olma­dı­ğı­mı da daha geçen yaz ispat­la­dım.

Deniz kena­rın­da güneş­li hava­nın tadını çıka­rır­ken, ola­ğa­nüs­tü bir var­lık­la tanış­mış­tım. O, benim­le ilgi­len­me­miş olsa da, gerçek bir tan­rı­çay­dı. Aşkımı asla dile getir­me­miş­tim ama bakış­la­rın da bir dili varsa, dün­ya­nın en aptal insanı bile benim bakış­la­rım­dan ona deli gibi âşık oldu­ğu­mu anla­ya­bi­lir­di.

Sonun­da, o da anladı, bakış­la­rıy­la kar­şı­lık verdi. Hem de bakış­la­rın en tat­lı­sıy­la, ya ben peki ne yaptım? Sıkı­la­rak itiraf edip buz kesi­lip tıpkı bir sal­yan­goz gibi kabu­ğu­ma çekil­dim. Her bakı­şım diğe­rin­den biraz daha soğuk, biraz daha uzaktı. Sonun­da, zaval­lı duy­gu­la­rın­dan şüp­he­len­me­ye baş­la­dı, yap­tı­ğı hata­nın şaş­kın­lı­ğı içe­ri­sin­de, anne­si­ni oradan uzak­laş­mak için zor­la­dı.

Ocak taşı­nın yanın­da, ev sahi­bi­min yönel­di­ği san­dal­ye­nin kar­şı­sın­da bulu­nan bir san­dal­ye­ye otur­dum, ara­mız­da­ki ses­siz­li­ği, yav­ru­la­rı­nın yanın­dan uzak­la­şan dişi köpeği okşa­ya­rak yok etmeye çalış­tım.

Heathc­liff köpe­ğin hırıl­tı­sın­dan fark­sız bir sesle:

— Hay­va­nı rahat bıra­kır­san iyi olur! dedi. Köpeğe bir tekme atarak hay­va­nın şiddet gös­ter­me­si­ni önledi. Şımar­tıl­ma­ya alış­kın değil­dir. Zaten, bir süs köpeği olarak bes­len­mi­yor, dedi.

Sonra da yan kapıya yöne­le­rek yeni­den bağır­dı:

— Joseph!

Joseph’in yukarı çık­ma­ya hiç niyeti yok gibi görü­nü­yor­du. Bunun üze­ri­ne efen­di­si beni, her hare­ke­ti­mi öfkeli bakış­lar­la izle­yen o dişi cana­var­la, baş başa bıra­kıp aşa­ğı­ya indi.

Ses çıkar­ma­dan, kımıl­da­ma­dan otur­dum, ama onla­rın ses­siz­lik­ten anla­ma­ya­cak­la­rı­nı tahmin etti­ğim için bu üçlüye baş sal­la­ma­ya, göz kırp­ma­ya baş­la­dım. Yüzü­mün aldığı şekil­ler­den biri dişi olanı rahat­sız etmiş olmalı ki birden öfkey­le kuca­ğı­ma atladı.

Onu geri itip hemen masa­nın arka­sı­na çekil­dim. Bu durum hep­si­ni hare­ket­len­dir­miş­ti. Yarım düzine, farklı boy­lar­da ve yaş­lar­da dört ayaklı cana­var, giz­len­dik­le­ri köşe­ler­den ortaya çık­tı­lar. Topuk­la­rı­ma, pal­to­mun etek kıs­mı­na sal­dır­dık­la­rı­nı his­se­di­yor­dum. Bir yandan sal­dı­rı­la­rın şid­det­li olan­la­rı­nı ocağın demi­riy­le, gücüm yet­ti­ğin­ce önle­me­ye çalı­şı­yor­dum, diğer yandan da kur­tul­mak için ev hal­kın­dan yardım iste­mek ama­cıy­la bağır­ma­ya baş­la­mış­tım.

Heathc­liff’le yar­dım­cı­sı, belir­di­ler. Ocak başın­da kıya­met kop­tu­ğu halde, onla­rın her zaman­kin­den biraz daha hızlı yürü­dük­le­ri­ni san­mı­yo­rum.

Allah’tan, ete­ği­nin bir ucu beline kıs­tı­rıl­mış, kol­la­rı çıplak, yanak­la­rı fırın ate­şin­den kızar­mış, şişman bir kadın, elinde tavayı sal­la­ya­rak geldi, zehir gibi diliy­le tava­sı­nı silah niye­ti­ne kul­lan­dı da fır­tı­na dindi.

Evin beyi beni, hele o kaba kar­şı­la­yı­şın­dan sonra daya­nıl­ma­sı güç bir tavır­la yüzüme baka­rak sordu:

— Burada neler oluyor?

— Neler olmu­yor ki! diye mırıl­dan­dım. Cin çarp­mış bir domuz sürüsü bile şu hay­van­la­rı­nız­dan daha kötü ruhlu ola­maz­lar, beye­fen­di.

Şişeyi önüme koydu ve masayı düzel­tir­ken:

— Onlar, hiçbir şeye dokun­ma­yan kişi­le­re kötü­lük yap­maz­lar, dedi. Köpek­le­re dik­kat­li olmak yakı­şır. Bir bardak şarap alır mısı­nız?

— Hayır, teşek­kür ederim.

— Isır­ma­dı­lar ya?

— Öyle olsay­dı, ısı­ra­nın hesa­bı­nı görür­düm.

Heathc­liff rahat­la­mış bir halde gülüm­se­di:

— Hadi, hadi, Bay Lock­wo­od kork­tu­nuz işte, dedi. Bir yudum şarap için, bu eve o kadar seyrek konuk gelir ki, ben ve köpek­le­rim onlara karşı nasıl dav­ran­ma­mız gerek­ti­ği­ni bil­mi­yo­ruz. Sağ­lı­ğı­nı­za, efen­dim.

Samimi bir ifa­dey­le konuş­ma­ya baş­la­mış­tı. Konu­muz da, benim her­kes­ten uzak yaşa­mak için seç­ti­ğim böl­ge­nin iyi ve kötü yan­la­rıy­dı.

Onun, değin­di­ği­miz konu­lar­da çok bil­gi­li oldu­ğu­nu fark ettim, eve dönmek üzere ayrıl­ma­dan önce de ertesi gün, onu tekrar ziya­ret ede­bi­le­ce­ği­mi söy­le­me cesa­re­ti­ni buldum. Ken­di­si­ni tekrar rahat­sız etmemi iste­me­di­ği­ni bili­yor­dum. Fakat onun yanın­da, ken­di­mi daha insan­cıl bulu­yor­dum, bu da, şaşı­la­cak bir şeydi.

***

Dün öğle­den sonra hava sis­liy­di ve soğuk­tu. Çamur­la­ra gire­rek, çalı­la­ra takı­la­rak Uğul­tu­lu Tepe­ler’e git­mek­ten­se, zama­nı­mı çalış­ma odamda, ocağın başın­da geçir­me­ye karar­lıy­dım.

Ama yemek­ten sonra, tem­bel­lik etme düşün­ce­siy­le mer­di­ven­le­ri çıkıp odaya gir­di­ğim sırada, odanın orta­sın­da bir hiz­met­çi kızın, fır­ça­lar, süpür­ge­ler ara­sın­da diz çökmüş oldu­ğu­nu gördüm. Ocağın ate­şi­ne kül atıp sön­dür­me­ye çalı­şır­ken de öyle toz çıkı­yor­du ki. Bu man­za­ra beni hemen geri dön­me­ye itti, şap­ka­mı aldım, yedi kilo­met­re­lik mesa­fe­yi yürü­dük­ten sonra, Heathc­liff’in bahçe kapı­sı­na ulaş­tım, tam o sırada lapa lapa yağ­ma­ya baş­la­yan kar tane­le­rin­den de kur­tul­muş oldum.

O çıplak tepede toprak zemin dondan sert­leş­miş­ti. Hava da beni ilik­le­ri­me kadar don­dur­du. Zin­ci­ri aça­ma­yın­ca üstün­den atla­dım, iki tara­fın­da böğürt­len­ler bulu­nan o taşlı yoldan koşa koşa kapıya geldim, par­mak­la­rım uyu­şun­ca­ya, köpek­ler hav­la­yın­ca­ya kadar da dur­ma­dan kapıya vurdum.

İçim­den, “sefil­ler!” diye mırıl­da­nı­yor­dum. “Nasıl olsa içeri gire­ce­ğim!”

Bu kararı aldık­tan sonra kapı­nın tok­ma­ğı­nı tuttum, hırsla çevir­dim. Mah­ke­me surat­lı Joseph ahırın yuvar­lak pen­ce­re­le­ri­nin birin­den başını uzattı.

— Burada ne işin var? diye bağır­dı. Efen­di­yi arı­yor­san, orada, kümes­te, ahırın az ile­ri­sin­de.

Buna kar­şı­lık ben:

— İçe­ri­de kapıyı açacak kimse yok mu? diye bağır­dım.

— Bacı­dan başka hiç kimse yok, o da sana kapıyı açmaz, akşama kadar vursan da, gene açmaz.

— Neden? Ha Joseph, benim kim oldu­ğu­mu ona söy­le­ye­mez misin?

— Ben mi? Ben bu işe karış­mam, diye söy­le­nir­ken başı pen­ce­re­den kay­bol­du.

Kar şid­de­ti­ni art­tır­mış­tı. Bir kere daha dene­mek için tok­ma­ğı kav­ra­dım. O sırada, arka avluda omzun­da başak tır­mı­ğıy­la, ceket­siz bir deli­kan­lı belir­di, peşin­den gel­me­mi işaret etti. Bir süre yürü­dük­ten sonra iç açıcı, ılık salona vardık.

Ocağın ateşi, salona girer girmez insa­nın yüzüne çar­pı­yor­du. Yemek çeşit­le­riy­le donan­mış masa­nın yanı başın­da da hanı­mın otur­du­ğu­nu görmek hoşuma gitti.

Başım­la selam verdim, bana otur­ma­mı öner­me­si­ni bek­le­dim. Kadın, kol­tu­ğu­na yas­la­na­rak bana baktı, hiç sesini çıkar­ma­dı­ğı gibi yerin­den de kıpır­da­ma­dı.

— Hava çok sert, dedim. Bayan Heathc­liff, uşak­la­rı­nı­zın vur­dum­duy­maz­lı­ğı­nın ceza­sı­nı, ne yazık ki kapı­nız çeki­yor.

Kapıyı, onlara sesimi duyur­mak için olduk­ça hır­pa­la­dım. Kadın ağzını hiç açmadı. Ben ona, o da bana baktı. Soğuk, sevim­siz, insanı utan­dı­ra­cak, canını sıka­cak bir ifa­dey­le bakı­yor­du.

Deli­kan­lı, alçak bir sesle:

— Oturun, dedi. Bey de nere­dey­se gelir.

Dedi­ği­ni yaptım, bir şeyler keke­le­dim, sonra da beni ikinci kez görün­ce tanı­dı­ğı­nı belli etmek için kuy­ru­ğu­nu sal­la­yan o alçak Juno’ya ses­len­dim.

— Çok güzel bir hayvan, diye­rek yeni­den laf attım. Yav­ru­la­rı­nı dağıt­ma­yı düşü­nü­yor musu­nuz hanı­me­fen­di?

Sevim­li ev sahibi, Heathc­liff’inkin­den bile daha sert bir tavır­la:

— Onlar bana ait değil, diye söy­len­di.

Ben de kediye ben­ze­yen hay­van­lar­la dolu yas­tı­ğa doğru döne­rek:

— Sizin göz­de­le­ri­niz şunlar olma­sın? dedim.

Kadın, öfkeli öfkeli:

— Aman! Ne de gözde olacak şeyler! dedi.

Aksi­lik bu ya, meğer bunlar bir yığın ölü tav­şan­mış. Kadın yerin­den kalkıp, ocağın rafı üstün­de­ki yal­dız­lı çay bar­dak­la­rın­dan iki­si­ni almak için uza­nır­ken:

— Dışarı çık­ma­ma­lıy­dı­nız, dedi.

Daha önce kadın göl­ge­de kal­mış­tı, şimdi ise onu daha iyi göre­bi­li­yor­dum. İnce­cik­ti, genç kızlık çağını yeni geçmiş olma­lıy­dı. Fiziği düz­gün­dü, yüzü de şim­di­ye kadar gör­dü­ğüm küçük yüz­le­rin en şiri­niy­di. Lepis­ka. Hayır, altın sarısı buk­le­ler ince­cik boy­nun­dan aşağı sar­kı­yor­du, bakış­la­rı biraz daha yumu­şak olsay­dı, onlara kimse daya­na­maz­dı. Ama küçüm­se­me ile umut­suz­luk arası bir ifade hakim­di.

Çay bar­dak­la­rı olduk­ça yük­sek­tey­di, eri­şe­me­ye­ce­ği­ni anla­yın­ca, ona yardım etmek için kalk­tım. Tıpkı, altın­la­rı­nı sayan cimri bir adamın, ken­di­si­ne yar­dım­cı olmak iste­yen birini geri çevir­mek için takın­dı­ğı bir tavır­la, hışım­la bana döndü:

— Sizden yardım iste­me­dim, diye kes­ti­rip attı.

— Affe­der­si­niz, dedim.

Kusur­suz siyah elbi­se­si­nin üstüne bir önlük bağ­la­dı, elinde bir kaşık çayla, çay­dan­lı­ğa doğru eği­lir­ken:

— Çaya davet edil­miş miy­di­niz? diye sordu.

— Bir bardak ikram eder­se­niz zevkle içerim, dedim.

Kadın soru­su­nu yine­le­di:

— Davet edil­miş miy­di­niz?

— Hayır, dedim, hafif­çe gülüm­se­ye­rek. Beni davet etmesi gere­ken siz­si­niz.

Çayı kaşı­ğıy­la bir­lik­te yerine koya­rak öfkey­le yerine oturdu, alnı buruş­muş­tu.

Bölüm 1 · 1/13

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki