Emily Brontë
Emily Jane Brontë (1818 - 1848) Romantizm akımının en güçlü eserlerinden birini yazmış İngiliz edebiyatçı. Kaleme almış olduğu tek roman, Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) bugün İngiliz edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak anılmaktadır.
Emily Bronte 1818 yılında Thornton, Yorkshire’da doğdu. 6 çocuğun beşincisi olan Emily, Charlotte Brontë’nin küçük kız kardeşi idi. 1820’de aile Haworth’a taşındı. Çocukluk yıllarında, annelerinin ölümünün ardından, üç kız kardeş (Charlotte, Emily ve Anne) ve erkek kardeşleri Branwell Brontë hayalî yerler düşlemişlerdir ki bunların isimlerine hikâyelerinde rastlanmaktadır.
Emily’nin şiirdeki yeteneğinin ailesi tarafından keşfedilmesiyle, kız kardeşleri Charlotte ve Anne ile birlikte, 1846’da ortak bir şiir kitabı yayımlamışlardır.
1847’de tek romanı olan Uğultulu Tepeler’i yayımlamıştır ki bu roman üç ciltlik bir setin ilk iki cildini oluşturmaktaydı. Son cilt kız kardeşi Anne tarafından yazılan Agnes Grey isimli romandır.
Romanın yenilikçi yapısı eleştirmenleri bir anlamda şaşırtmıştır. Her ne kadar ilk çıktığında hem iyi hem de kötü yorumlar alsa da, roman zamanla bir İngiliz edebiyatı klasiği haline gelmiştir. 1850’de Charlotte romanı yayına hazırlayıp, düzenlemiş ve Emily’nin gerçek ismiyle, tek başına bir eser olarak Uğultulu Tepeler ismiyle yayımlamıştır.
Kız kardeşleri gibi Emily’nin sağlığı da evde ve okuldaki zor şartlar sebebiyle zayıflamış, kötüleşmiştir. Erkek kardeşinin Eylül’deki cenazesi sırasında soğuk algınlığı kapmış, ve her türlü tıbbî müdahaleyi reddettikten sonra 19 Aralık 1848’de tüberküloz sebebiyle vefat etmiştir. Haworth, West Yorkshire (“Batı Yorkshire”), İngiltere’de defnedilmiştir.
1801 SENESİ
Az önce, gelecekte sıkıntıya girmeme sebep olacak, yalnızlık meraklısı komşum olan ev sahibimi ziyaretten geldim. Burası sahiden çok güzel bir yer! Tüm İngiltere’de, insanların birbirine böylesine soğuk olduğu bir çevre bulabileceğimi hiç ummuyordum. İnsanlardan kaçan bir kişi için burası tam bir cennetti. B. Heathcliff de ben de, bu sakinliği paylaşmak için o kadar uygun iki kişiydik ki!
Bu Heathcliff doğru bir adamdı! Ben atımla ona yaklaşırken kaşlarının altından siyah gözleriyle beni merakla incelediği, ona kendimi tanıtırken parmaklarını utangaçlıkla yeleğinin cebine soktuğu anda da ona ısındığımı anlayamadı.
— Bay Heathcliff sizsiniz, değil mi?
Cevabı başını eğmek oldu.
— Ben yeni kiracınız Lockwood, efendim. Buraya gelir gelmez, sizi ziyaret etme şerefinde bulunmak istedim. Niyetim, Thrushcross Grange’e kiracı olarak gelmemde bu kadar ısrarcı olmamın sizi rahatsız edip etmediğini öğrenmekti. Dün öğrendiğime göre, bazı düşünceleriniz varmış.
Yüz ifadesini değiştirerek sözümü kesti.
— Thrushcross Grange benim malımdır bayım! Elimden geldiğince kimsenin beni tedirgin etmesine müsaade etmem. İçeri girin!
Daveti kabul ettim. Benden daha çekingen olan bu adama karşı içimde bir ilgi uyanmıştı. Atımın kapıyı ittiğini görünce kapının zincirini çözdü, önüme düştü, avluya girerken de bağırdı:
— Joseph, Bay Lockwood’un atını al sonra da şarap getir.
Bu iki emir bende, bütün işlerin tek bir hizmetçi tarafından görüldüğü düşüncesini uyandırdı. Joseph, dinç görünmesine rağmen, oldukça ihtiyar bir adamdı.
Atımı binerken, ters bir tepkiyle: “Tanrı yardımcımız olsun!” diye söylendi.
Uğultulu Tepeler, Bay Heathcliff’in malikânesinin adıdır. Rüzgârın uğultu yaparak çıkardığı sesi tanımlamak için kullanılırdı. Sahiden de burada, havanın her zaman çok temiz ve sert olduğunu kabul etmek gerekir. İnsan burada, kuzey rüzgârının gücünü, evin arkasındaki birkaç köknar ağacının devrilmesinden, bir dizi cılız çalılık dallarının güneşten sadaka istermişçesine yan yatmasından anlayabilir. Ne mutlu mimara ki bunları önceden düşünüp binayı sağlam yapmış. Daracık pencereler duvarların içine iyice oturtulmuş, köşeler ise iri taşlarla sağlamlaştırılmış.
Antreyi geçmeden önce durdum, ön kısma, özellikle sokak kapısının üstüne serpiştirilmiş kabartmaları hayranlıkla izledim. Asık yüzlü ev sahibinden buranın öz bir tarihçesini öğrenmek isterdim ama onun kapıdaki davranışları, ya içeriye girmemi ya da çıkıp gitmemi ifade eder nitelikteydi.
Ben ise henüz evin içini görmeden ev sahibinin sabrını taşırmak niyetinde değildim.
Sofaya da koridor gibi bir yerden geçmeden tek adımda oturma odasına girdik. Bu çevrede, böyle bir plana doğal olarak ev deniliyor, çünkü çoğunlukla mutfak ve oturma odası birbirine yakın yerlerde bulunuyordu fakat Uğultulu Tepelerde mutfak binanın ayrı bir bölümündeydi.
Çünkü mutfak gereçlerinin çıkardığı sesler, mırıldanmalar oldukça derinden geliyordu, ayrıca büyük ocakta yemek hazırlığı yapıldığına dair en küçük bir belirti yoktu; duvarlarda da bakır tavalar, teneke süzgeçler asılı değildi.
Sadece bir köşede, büyük meşe dolabının üstünde, ışığın yanı sıra ısıyı da yansıtarak tavana kadar sırayla dizilmiş, gümüş maşrapalar, ibrikler, kalaylı sahanlar bulunuyordu. Tavan, kaplanmadan olduğu gibi çıplak bırakılmıştı, sadece bir bölümünde tutturulmuş tahtalara asılı sığır, koyun, domuz butları bulunuyordu. Ocağın üstünde değişik modellerde antika tüfekler ve bir çift horozlu tabanca vardı. Rafa, hoş bir görüntü sergilemek adına süslü çay takımları dizilmişti.
Döşeme beyaz, düzgün taştan oluşuyordu. Yeşil renge boyanmış, içlerinde koyu renkli birkaç tanesinin karanlık köşelere yerleştirilmiş olan iskemleler, yüksek arkalıklıydı, kaba görünümlüydü. Mutfak gereçlerinin bulunduğu tezgâhın altındaki kavisli bölümde koyu kahve, iri dişi bir av köpeği mırlayan yavruları arasında uyuyordu.
Bu ev, bu eşyalar, kuzeyde doğmuş büyümüş, kısa pantolonlu, inatçı, kendi halinde bir çiftçiye ait olsaydı yadsınan bir durum olmazdı. Zamanlamanın en iyi olduğu yani akşam yemeğinden hemen sonra, şu tepelerde sekiz, on kilometre boyunca dolaşırsanız, böyle bir adamı, koltuğuna oturmuş, önündeki yuvarlak masada duran köpüklü birasını yudumlarken görebilirsiniz. Fakat Bay Heathcliff, hem çevresiyle, hem de yaşam tarzıyla tam bir tezat oluşturmaktadır.
Görünümü esmer bir çingeneden farksızdır ama giyimiyle, davranışlarıyla kibar bir beyefendiyi anımsatır, elbette ki bir köy ağası ne ölçüde kibar olabilirse o kadar... Biraz aptal görünse de, dik, düzgün fiziği nedeniyle umursamazlığı göze batmaz. Bazıları onun, oldukça kaba, burnu havada bir adam olduğunu düşünebilirler. Ben içtenlikle, böyle olmadığını hissediyorum. Eminim ki onun içine kapanık olması, duygularını belli etmekten, karşılıklı nezaket gösterilerinde bulunmaktan hoşlanmamasından kaynaklanıyor.
Yaradılış bakımından kimseye pek benzemediğime inanmak isterim, sevgili anacığım da hiçbir zaman huzurlu bir yuvaya kavuşamayacağımı söyler dururdu, böyle bir yuvaya layık olmadığımı da daha geçen yaz ispatladım.
Deniz kenarında güneşli havanın tadını çıkarırken, olağanüstü bir varlıkla tanışmıştım. O, benimle ilgilenmemiş olsa da, gerçek bir tanrıçaydı. Aşkımı asla dile getirmemiştim ama bakışların da bir dili varsa, dünyanın en aptal insanı bile benim bakışlarımdan ona deli gibi âşık olduğumu anlayabilirdi.
Sonunda, o da anladı, bakışlarıyla karşılık verdi. Hem de bakışların en tatlısıyla, ya ben peki ne yaptım? Sıkılarak itiraf edip buz kesilip tıpkı bir salyangoz gibi kabuğuma çekildim. Her bakışım diğerinden biraz daha soğuk, biraz daha uzaktı. Sonunda, zavallı duygularından şüphelenmeye başladı, yaptığı hatanın şaşkınlığı içerisinde, annesini oradan uzaklaşmak için zorladı.
Ocak taşının yanında, ev sahibimin yöneldiği sandalyenin karşısında bulunan bir sandalyeye oturdum, aramızdaki sessizliği, yavrularının yanından uzaklaşan dişi köpeği okşayarak yok etmeye çalıştım.
Heathcliff köpeğin hırıltısından farksız bir sesle:
— Hayvanı rahat bırakırsan iyi olur! dedi. Köpeğe bir tekme atarak hayvanın şiddet göstermesini önledi. Şımartılmaya alışkın değildir. Zaten, bir süs köpeği olarak beslenmiyor, dedi.
Sonra da yan kapıya yönelerek yeniden bağırdı:
— Joseph!
Joseph’in yukarı çıkmaya hiç niyeti yok gibi görünüyordu. Bunun üzerine efendisi beni, her hareketimi öfkeli bakışlarla izleyen o dişi canavarla, baş başa bırakıp aşağıya indi.
Ses çıkarmadan, kımıldamadan oturdum, ama onların sessizlikten anlamayacaklarını tahmin ettiğim için bu üçlüye baş sallamaya, göz kırpmaya başladım. Yüzümün aldığı şekillerden biri dişi olanı rahatsız etmiş olmalı ki birden öfkeyle kucağıma atladı.
Onu geri itip hemen masanın arkasına çekildim. Bu durum hepsini hareketlendirmişti. Yarım düzine, farklı boylarda ve yaşlarda dört ayaklı canavar, gizlendikleri köşelerden ortaya çıktılar. Topuklarıma, paltomun etek kısmına saldırdıklarını hissediyordum. Bir yandan saldırıların şiddetli olanlarını ocağın demiriyle, gücüm yettiğince önlemeye çalışıyordum, diğer yandan da kurtulmak için ev halkından yardım istemek amacıyla bağırmaya başlamıştım.
Heathcliff’le yardımcısı, belirdiler. Ocak başında kıyamet koptuğu halde, onların her zamankinden biraz daha hızlı yürüdüklerini sanmıyorum.
Allah’tan, eteğinin bir ucu beline kıstırılmış, kolları çıplak, yanakları fırın ateşinden kızarmış, şişman bir kadın, elinde tavayı sallayarak geldi, zehir gibi diliyle tavasını silah niyetine kullandı da fırtına dindi.
Evin beyi beni, hele o kaba karşılayışından sonra dayanılması güç bir tavırla yüzüme bakarak sordu:
— Burada neler oluyor?
— Neler olmuyor ki! diye mırıldandım. Cin çarpmış bir domuz sürüsü bile şu hayvanlarınızdan daha kötü ruhlu olamazlar, beyefendi.
Şişeyi önüme koydu ve masayı düzeltirken:
— Onlar, hiçbir şeye dokunmayan kişilere kötülük yapmazlar, dedi. Köpeklere dikkatli olmak yakışır. Bir bardak şarap alır mısınız?
— Hayır, teşekkür ederim.
— Isırmadılar ya?
— Öyle olsaydı, ısıranın hesabını görürdüm.
Heathcliff rahatlamış bir halde gülümsedi:
— Hadi, hadi, Bay Lockwood korktunuz işte, dedi. Bir yudum şarap için, bu eve o kadar seyrek konuk gelir ki, ben ve köpeklerim onlara karşı nasıl davranmamız gerektiğini bilmiyoruz. Sağlığınıza, efendim.
Samimi bir ifadeyle konuşmaya başlamıştı. Konumuz da, benim herkesten uzak yaşamak için seçtiğim bölgenin iyi ve kötü yanlarıydı.
Onun, değindiğimiz konularda çok bilgili olduğunu fark ettim, eve dönmek üzere ayrılmadan önce de ertesi gün, onu tekrar ziyaret edebileceğimi söyleme cesaretini buldum. Kendisini tekrar rahatsız etmemi istemediğini biliyordum. Fakat onun yanında, kendimi daha insancıl buluyordum, bu da, şaşılacak bir şeydi.
***
Dün öğleden sonra hava sisliydi ve soğuktu. Çamurlara girerek, çalılara takılarak Uğultulu Tepeler’e gitmektense, zamanımı çalışma odamda, ocağın başında geçirmeye kararlıydım.
Ama yemekten sonra, tembellik etme düşüncesiyle merdivenleri çıkıp odaya girdiğim sırada, odanın ortasında bir hizmetçi kızın, fırçalar, süpürgeler arasında diz çökmüş olduğunu gördüm. Ocağın ateşine kül atıp söndürmeye çalışırken de öyle toz çıkıyordu ki. Bu manzara beni hemen geri dönmeye itti, şapkamı aldım, yedi kilometrelik mesafeyi yürüdükten sonra, Heathcliff’in bahçe kapısına ulaştım, tam o sırada lapa lapa yağmaya başlayan kar tanelerinden de kurtulmuş oldum.
O çıplak tepede toprak zemin dondan sertleşmişti. Hava da beni iliklerime kadar dondurdu. Zinciri açamayınca üstünden atladım, iki tarafında böğürtlenler bulunan o taşlı yoldan koşa koşa kapıya geldim, parmaklarım uyuşuncaya, köpekler havlayıncaya kadar da durmadan kapıya vurdum.
İçimden, “sefiller!” diye mırıldanıyordum. “Nasıl olsa içeri gireceğim!”
Bu kararı aldıktan sonra kapının tokmağını tuttum, hırsla çevirdim. Mahkeme suratlı Joseph ahırın yuvarlak pencerelerinin birinden başını uzattı.
— Burada ne işin var? diye bağırdı. Efendiyi arıyorsan, orada, kümeste, ahırın az ilerisinde.
Buna karşılık ben:
— İçeride kapıyı açacak kimse yok mu? diye bağırdım.
— Bacıdan başka hiç kimse yok, o da sana kapıyı açmaz, akşama kadar vursan da, gene açmaz.
— Neden? Ha Joseph, benim kim olduğumu ona söyleyemez misin?
— Ben mi? Ben bu işe karışmam, diye söylenirken başı pencereden kayboldu.
Kar şiddetini arttırmıştı. Bir kere daha denemek için tokmağı kavradım. O sırada, arka avluda omzunda başak tırmığıyla, ceketsiz bir delikanlı belirdi, peşinden gelmemi işaret etti. Bir süre yürüdükten sonra iç açıcı, ılık salona vardık.
Ocağın ateşi, salona girer girmez insanın yüzüne çarpıyordu. Yemek çeşitleriyle donanmış masanın yanı başında da hanımın oturduğunu görmek hoşuma gitti.
Başımla selam verdim, bana oturmamı önermesini bekledim. Kadın, koltuğuna yaslanarak bana baktı, hiç sesini çıkarmadığı gibi yerinden de kıpırdamadı.
— Hava çok sert, dedim. Bayan Heathcliff, uşaklarınızın vurdumduymazlığının cezasını, ne yazık ki kapınız çekiyor.
Kapıyı, onlara sesimi duyurmak için oldukça hırpaladım. Kadın ağzını hiç açmadı. Ben ona, o da bana baktı. Soğuk, sevimsiz, insanı utandıracak, canını sıkacak bir ifadeyle bakıyordu.
Delikanlı, alçak bir sesle:
— Oturun, dedi. Bey de neredeyse gelir.
Dediğini yaptım, bir şeyler kekeledim, sonra da beni ikinci kez görünce tanıdığını belli etmek için kuyruğunu sallayan o alçak Juno’ya seslendim.
— Çok güzel bir hayvan, diyerek yeniden laf attım. Yavrularını dağıtmayı düşünüyor musunuz hanımefendi?
Sevimli ev sahibi, Heathcliff’inkinden bile daha sert bir tavırla:
— Onlar bana ait değil, diye söylendi.
Ben de kediye benzeyen hayvanlarla dolu yastığa doğru dönerek:
— Sizin gözdeleriniz şunlar olmasın? dedim.
Kadın, öfkeli öfkeli:
— Aman! Ne de gözde olacak şeyler! dedi.
Aksilik bu ya, meğer bunlar bir yığın ölü tavşanmış. Kadın yerinden kalkıp, ocağın rafı üstündeki yaldızlı çay bardaklarından ikisini almak için uzanırken:
— Dışarı çıkmamalıydınız, dedi.
Daha önce kadın gölgede kalmıştı, şimdi ise onu daha iyi görebiliyordum. İncecikti, genç kızlık çağını yeni geçmiş olmalıydı. Fiziği düzgündü, yüzü de şimdiye kadar gördüğüm küçük yüzlerin en şiriniydi. Lepiska. Hayır, altın sarısı bukleler incecik boynundan aşağı sarkıyordu, bakışları biraz daha yumuşak olsaydı, onlara kimse dayanamazdı. Ama küçümseme ile umutsuzluk arası bir ifade hakimdi.
Çay bardakları oldukça yüksekteydi, erişemeyeceğini anlayınca, ona yardım etmek için kalktım. Tıpkı, altınlarını sayan cimri bir adamın, kendisine yardımcı olmak isteyen birini geri çevirmek için takındığı bir tavırla, hışımla bana döndü:
— Sizden yardım istemedim, diye kestirip attı.
— Affedersiniz, dedim.
Kusursuz siyah elbisesinin üstüne bir önlük bağladı, elinde bir kaşık çayla, çaydanlığa doğru eğilirken:
— Çaya davet edilmiş miydiniz? diye sordu.
— Bir bardak ikram ederseniz zevkle içerim, dedim.
Kadın sorusunu yineledi:
— Davet edilmiş miydiniz?
— Hayır, dedim, hafifçe gülümseyerek. Beni davet etmesi gereken sizsiniz.
Çayı kaşığıyla birlikte yerine koyarak öfkeyle yerine oturdu, alnı buruşmuştu.