gridreads

1. Bölüm

MAKSİM GORKİ

Ünlü Rus yazarı Alek­sey Mak­si­mo­viç Peşkov ya da her­ke­sin bil­di­ği adıyla Maksim Gorki, 1868'de Nov­go­rod'da doğdu. Küçük yaşta yetim kaldı, oku­ya­ma­dı. Uzun süre başı­boş, yoksul bir hayat sürdü. 'Acı' anla­mı­na gelen Gorki takma adını alması bu yüz­den­dir.

Yazar­lı­ğa roman­tik öykü­ler­le baş­la­dı; öykü­le­rin­de gurur­lu, özgür­lü­ğü seçmiş kah­ra­man­la­rın baş­kal­dı­rış­la­rı anla­tı­lır. İlk romanı Foma (1899) ve özel­lik­le Ayak Takımı Ara­sın­da (1902) adlı oyunu ona dünya çapın­da ün sağ­la­dı. Daha sonra Çar yöne­ti­miy­le uyuş­maz­lı­ğa düş­tü­ğü için hap­se­dil­di; hapis­ten çıkın­ca en büyük dev­rim­ci yapıtı olan Ana'yı yazdı.

1917'deki Büyük Rus Dev­ri­mi'nden sonra, sağlık sorun­la­rı nede­niy­le bir süre İtalya'ya gön­de­ril­di. Kendi haya­tı­nı anla­tan kitap­lar yazdı: Çocuk­lu­ğum (1913-14), Ekme­ği­mi Kaza­nır­ken (1915-16), Benim Üni­ver­si­te­le­rim (1923). 1936 yılın­da dün­ya­ca ünlü bir yazar olarak Mos­ko­va'da ölen Maksim Gorki'nin adı, doğ­du­ğu kente veril­di.

BİRİN­Cİ BÖLÜM

Saba­hın erken saat­le­rin­de, fab­ri­ka­nın sireni işçi mahal­le­si­nin ağır duman­lı hava­sı­nı keskin bir çığ­lık­la çal­ka­la­yın­ca; ufacık kara evler­den henüz gev­şek­lik­ten kur­tu­la­ma­mış asık yüzlü insan­lar çıkar, kor­ku­dan kaçı­şan hamam­bö­cek­le­ri gibi koşuş­ma­ya başlar, saba­hın o soğu­ğun­da dar sokak­lar­dan geçe­rek, pen­ce­re­le­rin­den süzü­len sarı ışıkla çamur­lu şoseyi aydın­la­tan fab­ri­ka­nın güven­li, yüksek duvar­la­rı­na doğru gider­ler­di. Çamur ayak­la­rı­nın altın­da vıcık­la­şır­dı. Uykulu sesler, boğuk hay­kı­rış­lar halin­de yük­se­lir, küfür­ler, sövüş­me­ler ayyuka çıkar­dı. İşçi­le­ri fab­ri­ka­da, maki­na­la­rın ağır takır­tı­sıy­la, buhar uğul­tu­la­rı­nın homur­tu­lu gürül­tü­le­ri kar­şı­lar­dı. Karan­lık ve asık surat­lı heyu­lam­sı baca­lar, bir muha­fız eda­sıy­la bütün işçi mahal­le­si­ne egemen olurdu.

Akşam güneş batıp da kızıl­lı­ğı evle­rin pen­ce­re­le­ri­ni yal­dız­la­dı­ğı zaman, fab­ri­ka bütün bu insan­la­rı yer altın­dan çıka­rı­lan maden artık­la­rı gibi dışarı döker ve onlar duman­dan kap­ka­ra kesi­lir, geç­tik­le­ri yer­le­re bir yağ kokusu saça­rak, açlık­tan par­la­yan göz­le­riy­le sokağa yayı­lır­lar­dı. O zaman ses­le­rin­de bir can­lı­lık, bir sevinç far­ke­di­lir­di; çünkü o ağır işler birkaç saat­li­ği­ne son bulur, evde ken­di­le­ri­ni bir kap sıcak çorba ve rahat bek­ler­di.

Fab­ri­ka, onla­rın bütün gün­le­ri­ni öldü­rü­yor; maki­na­lar vücut­la­rı­na gerek­li bütün kas gücünü, ener­ji­yi emip, biti­ri­yor­du. Günler arkada hiçbir iz bırak­mak­sı­zın ardı­sı­ra akıp gidi­yor­du. Her geçen gün far­kı­na var­ma­dan mezara bir adım daha yak­laş­mış bulu­nu­yor­lar­dı. Bunun­la bera­ber onlar yine de sevinç­li idiler... Çünkü; hiç olmaz­sa akşam­la­rı huzur ve raha­tın tatlı kuca­ğı­na, hiç olmaz­sa bir mey­ha­ne­nin rezil tat­la­rı­na ken­di­le­ri­ni bıra­ka­bi­li­yor­lar­dı.

Yortu gün­le­ri saba­hın onuna dek uyur­lar­dı. Uya­nın­ca evli ve ciddi adam­lar en iyi giy­si­le­ri­ni giye­rek, genç­le­rin din konu­sun­da­ki kay­gı­sız­lık­la­rı­nı çekiş­ti­re­rek kili­se­ye gider­ler, dönüş­te biraz börek yedik­ten sonra yine akşama kadar yatar­lar­dı.

Uzun yıl­la­rın birik­miş yor­gun­luk­la­rı iştah­la­rı­nı kes­miş­ti; yemek yiye­bil­mek için çok içme­le­ri ve gev­şe­yen mide­le­ri­ni içki­nin yakıcı etkisi ile can­lan­dır­ma­la­rı gere­kir­di.

Akşam oldu mu, sokak­lar­da tembel tembel gez­me­ye koyu­lur­lar, bir çift lastik ayak­ka­bı olan­lar hava kuru bile olsa giyer­ler­di. Bir çift lastik ayak­ka­bı, bir şem­si­ye sahibi olmak her­ke­se nasip olan şey­ler­den değil­di. Ne var ki herkes kom­şu­su­na nasıl olursa olsun üstün olmak heve­sin­dey­di.

Sokak­ta rast­la­şır­lar­sa durur, fab­ri­ka­dan, konu­şu­lur, usta­ba­şı­la­rı çekiş­ti­ri­lir­di. Düşün­ce­ler, konuş­ma­lar işe iliş­kin şey­ler­den dışarı çıka­maz­dı, bece­rik­siz, aciz zeka­la­rı, yaşa­mın tek­dü­ze akı­mı­na küçük bir kıvıl­cım, zayıf bir ışık saç­ma­ya yet­mez­di.

Erkek­ler evle­ri­ne gir­dik­le­ri zaman birer bahane bula­rak karı­la­rı ile hır çıka­rır, çok defa acı­mak­sı­zın onları döver­ler­di.

Deli­kan­lı­lar, ya bir mey­ha­ne­de sızar kalır ya da içle­rin­den biri­nin evinde küçük oyun­lar tertip eder; akor­de­on çalar, kaba, çirkin şar­kı­lar­la oyna­ya­rak, iğrenç açık saçık hika­ye­ler söy­le­ye­rek ve dur­ma­dan içerek vakit geçi­rir­ler­di. Çalış­mak­tan bitkin düşen bu adam­lar pek çabuk sarhoş olur, has­ta­lık­lı bir coş­kun­luk ile ve ufak bir neden­le yır­tı­cı hay­van­lar gibi bir­bi­ri­nin üstüne sal­dı­rır­lar, o vakit bir­ta­kım kanlı kav­ga­lar olurdu.

Her zaman uygun bir fırsat bek­le­yen bir düş­man­lık duy­gu­su ege­men­di işçi­le­rin iliş­ki­le­rin­de. Kas­la­rın­da­ki yor­gun­luk gibi bu duygu da onlar­da kök­leş­miş­ti. Onlar, baba­la­rın­dan miras aldık­la­rı bu ruh has­ta­lı­ğı ile doğar­lar, bu has­ta­lık bir kara gölge gibi yan­la­rın­dan ayrıl­ma­ya­rak onlar­la bera­ber mezara kadar gider, kaba bir vah­şet­le onları en çirkin dav­ra­nış­la­ra sürük­ler­di.

Yortu gün­le­ri, deli­kan­lı­lar geç vakit eve dön­dük­le­rin­de giy­si­le­ri par­ça­lan­mış, üst­le­ri baş­la­rı çamura, top­ra­ğa batmış, yüz­le­ri göz­le­ri bere­len­miş olurdu. Bir kısmı arka­daş­la­rı ile ettiği kav­ga­da ne kadar dayak attı­ğı­nı anlat­mak­la övünür, kimisi de yediği dayak­lar­dan kudu­ra­rak öfke­sin­den ağlar­dı.

Hepsi acı­na­cak dere­ce­de sarhoş, iğre­ni­le­cek kadar mut­suz­du. Kimi zaman bu genç­ler ya bir sokak orta­sın­da ya da bir mey­ha­ne­de bir ölü gibi sızar­lar; o vakit baba­la­rı, ana­la­rı gelip bun­la­rı alır, vot­ka­nın hem coş­tu­rup, hem hay­van­lı­ğa indir­di­ği bu zaval­lı­la­rı döve­rek, söve­rek eve götü­rür­ler yatak­la­rı­na yatı­rır­lar ancak sabah olup da fab­ri­ka­nın keskin düdüğü havayı çın­la­tın­ca uyan­dı­rır­lar­dı.

Baba­lar çocuk­la­rı­na böyle dövüp söv­mek­le bera­ber, o kav­ga­lar sar­hoş­luk­lar onlara olağan gelir­di; çünkü onlar da genç­lik­le­rin­de içmiş­ler, döğüş­müş­ler­di; onları da ana­la­rı, baba­la­rı böyle eğit­miş­ti. Yaşam hep böyle idi. Çamur­lu bula­nık bir su gibi ağır ve düzgün bir akıntı ile bili­nen yoldan geçip gidi­yor­du. Kimi zaman mahal­le­ye yaban­cı kişi­ler gelir­di. Bunlar yaban­cı olduk­la­rı için ilkin dik­ka­ti çeker­ler; fakat bir süre sonra gözler alı­şın­ca dikkat çekmez olur­lar­dı. Bunlar, anla­tır­lar­dı. Her yanda işçi­le­rin yaşa­yı­şı bura­da­ki gibiy­di. O halde oturup da yine bu yaşa­yış­tan söz etmek neye yarar­dı?

Bunun­la bir­lik­te kimi zaman bu yaban­cı­lar­dan biri o zamana kadar mahal­le­nin bil­me­di­ği duy­ma­dı­ğı bir­ta­kım şeyler anla­tır­dı. İnan­mak iste­ye­nin can kulağı ile din­le­di­ği bu garip sözler, kimi­sin­de körü körüne bir öfke, kimi­sin­de kor­ku­ya benzer duy­gu­lar uyan­dı­rır, bir­ta­kı­mı da belir­siz bir umut ile kafa­la­rı bula­na­rak bu heye­ca­nı defet­mek için eski­sin­den daha çok içerdi. Eğer yaban­cı fazla ileri gidip, had­di­ni aşarsa herkes buna karşı koyar, yaşa­yış­la­rı­nın değiş­mez ve sakin akı­şı­nı bu yaban­cı­nın dav­ra­nış­la­rı­nın boza­ca­ğı kor­ku­su ve içgü­dü­süy­le ona karşı tik­sin­ti duyar­dı. Yaşa­yış­la­rı­nı baskı altın­da gör­me­ye alış­mış olan bu adam­lar, her yeni deği­şik­li­ğin boyun­la­rı­na geçen boyun­du­ru­ğu bir kat daha ağır­laş­tı­ra­ca­ğı­na ina­nır­lar­dı.

O zaman o yaban­cı­lar ya nereye git­tik­le­ri bilin­me­den kaçar ya da fab­ri­ka­da kala­cak olur­lar­sa hepsi bir­bi­ri­ne ben­ze­yen bu işçi sını­fı­na karış­ma­ya­rak ayrı yaşar­lar­dı.

Çilin­gir Mihail Vlasof böyle yaşa­yan­lar­dan biriy­di. Kalın kir­pik­le­rin altın­da­ki ufak göz­le­ri­nin kötü bakış­la­rıy­la fab­ri­ka­nın en iyi çilin­gi­ri, mahal­le­nin en yiğit ada­mıy­dı. Ne var ki şef­le­ri­ne karşı her zaman kaba­lık ederdi. Onun için az para kaza­nır, her pazar arka­daş­la­rın­dan birini döver, herkes ondan korkar, kimse tara­fın­da sevil­mez­di. Bir çok defa­lar onu dövmek iste­miş­ler­di de başa­ra­ma­mış­lar­dı. O, böyle bir sal­dı­rı­yı sez­di­ğin­de hemen eline bir taş, bir demir par­ça­sı alır ve bacak­la­rı­nı ayı­ra­rak sağ­lam­ca düş­ma­nı­nı bek­ler­di. Göz­le­ri­nin kena­rın­dan boy­nu­na kadar bütün yüzünü örten kıl­lar­la, tüylü elle­riy­le her­ke­se korku sal­mış­tı. Onun en çok sivri bir demir gibi kalbi delen keskin ve içe işle­yen bakış­la­rın­dan kor­ku­lur­du. Bu bakışa yaka­la­nan­lar ken­di­le­ri­ni korku bilmez, vahşi, acı­ma­sız, sal­dı­rı­ya hazır bir gücün kar­şı­sın­da sanır­lar­dı.

Göz­le­ri bir ok gibi alayla par­lar­dı. Biraz sonra başını havaya kal­dı­ra­rak öfkeli bir duruş­la düş­man­la­rı­nı izler ve ara sıra:

“İçi­niz­den han­gi­niz ölmek ister?” derdi.

Elbet­te hiç kimse iste­mez­di.

Pek az konu­şur­du. En çok kul­lan­dı­ğı, en beğen­di­ği söz “İtler” söz­cü­ğü idi. Fab­ri­ka­da­ki amir­le­ri­ni, güven­lik memur­la­rı­nı bu sıfat­la nite­ler, karı­sı­na ses­le­nir­ken de bu söz­cü­ğü kul­la­nır­dı:

“Gör­mü­yor musun it, pan­to­lu­num yır­tıl­mış?”

Oğlu Pavel ondört yaşına gel­dik­ten sonra bir gün Vlasof onu eski­den yap­tı­ğı gibi saç­la­rın­dan yaka­la­mak iste­diy­se de çocuk eline koca­man bir çekiç alarak sert bir sesle:

“Çek elini!” dedi.

Vlasof, şaşkın ve öfkeli ağır bir gölge gibi ve iri­ya­rı vücudu ile kar­şı­sın­da diki­len deli­kan­lı­nın üstüne doğru iler­le­ye­rek:

“Ne dedin sen?” dedi:

“Yeter artık, bütün bunlar paydos!”

İri kara göz­le­ri git­tik­çe büyü­yor, bir eliyle de çekici sal­lı­yor­du.

Vlasof, tüylü elle­ri­ni arka­sı­na götü­rür­ken oğluna baktı, alaylı alaylı güle­rek:

“Öyle olsun baka­lım,” dedi. Ve derin bir soluk aldık­tan sonra ekledi:

“Ah, it herif!”

O ara karı­sı­nı gördü.

“Bak sana birşey söy­le­ye­yim. Bundan sonra ne kendin için, ne Pavel için benden para iste­me­ye­cek­sin.”

“Bütün kazan­dı­ğı­nı içkiye mi vere­cek­sin?” dedi karısı.

Yum­ru­ğu ile masaya vura­rak bağır­dı:

“O senin bile­ce­ğin bir iş değil, it! Ken­di­me bir metres tuta­ca­ğım! Dahası var mı?”

Metres tut­ma­dı ise de, o günden sonra da ölün­ce­ye kadar, hemen hemen iki yıl, ne oğlu­nun yüzüne baktı, ne de bir defa olsun ona bir çift söz söy­le­di.

Vlasof’un ken­di­si gibi tüylü, büyük bir köpeği vardı. Köpek her sabah onunla fab­ri­ka­nın kapı­sı­na kadar gelir, akşam­la­rı kapı­nın önünde onu bek­ler­di. Bayram gün­le­ri Vlasof mey­ha­ne­ye gider­di. Yolda hiç konuş­ma­dan, sanki bir bela arı­yor­muş gibi rast­gel­di­ği adam­la­rı bakış­la­rı ile tır­ma­la­ya­rak yürür­dü. Köpek, iri tüylü kuy­ru­ğu yerde bütün gün sahi­bi­nin arka­sın­dan ayrıl­maz­dı. Akşam eve dönüp yemeğe otu­run­ca köpeğe de kendi taba­ğın­dan yiye­cek yedi­rir­di. Köpe­ği­ni hiç döv­mez­di, hiç azar­la­maz­dı, okşa­maz­dı da. Yemek­ten sonra karısı sof­ra­nın örtü­sü­nü vak­tin­de kal­dır­maz­sa tabak­la­rı yere savu­rur, önüne bir votka şişesi alır, arka­sı­nı duvara daya­ya­rak ağzı açık, göz­le­ri kapalı bozuk bir sesle acıklı bir şarkı tut­tu­rur­du.

Bir ara has­ta­lan­dı ve yatağa düştü. Kasığı pat­la­ya­rak uzun bir can çekiş­me dönemi geçir­dik­ten sonra öldü. Beş gün ağrı­lar içinde kap­ka­ra kesil­miş, göz­le­ri kapalı, diş­le­ri­ni gıcır­da­ta­rak ara­lık­sız çır­pın­mış­tı. Arada bir karı­sı­na:

“Bana biraz arse­nik ver, beni zehir­le artık!” diyor­du. Zaval­lı kadın, doktor getir­di. Doktor, kesin olarak ame­li­yat gerek­ti­ği­ni, has­ta­nın hemen o gün has­ta­ne­ye yatı­rıl­ma­sı­nı söy­le­di.

Vlasof red­det­ti:

“Haydi defol oradan... İt herif! Ben burada dok­tor­suz da öle­bi­li­rim. Kim­se­ye ihti­ya­cım yok.”

Doktor git­tik­ten sonra karısı ağla­ya­rak yal­var­dı. Koca­sı­nı ame­li­ya­ta razı etmeye çalış­tı. O, yum­ru­ğu ile zaval­lı­yı kor­ku­ta­rak:

“Uğraş­ma, karı...” diyor­du; “iyi olur kal­kar­sam pes­ti­li­ni çıka­rı­rım!”

Bir sabah fab­ri­ka­nın düdüğü işçi­le­ri çağı­rır­ken Vlasof öldü. Onu tabu­tu­na yatır­dı­lar; kaş­la­rı çatık, ağzı açıktı. Karısı, oğlu, köpeği, fab­ri­ka­dan koğul­muş hırsız takı­mın­dan yaşlı bir adam Danilo Vesof­çi­kof, mahal­le­nin sefil adam­la­rın­dan bir­ka­çı, bu ölüyü meza­rı­na götür­dü­ler. Karısı biraz ağladı.

Pavel’in göz­le­ri kup­ku­ru idi, yolda cena­ze­ye rast­ge­len­ler dura­rak haç çıka­rır­ken bir yandan da:

“Kuş­ku­suz. Pelage koca­sı­nın ölü­mü­ne çok sevin­miş­tir,” diyor­lar­dı.

Öteden biri düzelt­ti:

“O ölmedi, geber­di.”

Tabut mezara indi­ril­dik­ten sonra herkes döndü ise de köpek dön­me­di. Taze top­ra­ğın üze­ri­ne uza­na­rak uzun uzun kok­la­dı. Birkaç gün sonra bilin­mez kimin eliyle zaval­lı köpeği orada öldü­rül­müş bul­du­lar.

İKİNCİ BÖLÜM

Baba­sı­nın ölü­mün­den onbeş gün sonra bir pazar günü; Pavel, eve sarhoş geldi, sen­de­le­ye sen­de­le­ye odadan içeri girdi. Tıpkı baba­sı­nın yap­tı­ğı gibi yum­ru­ğu­nu masaya vura­rak ana­sı­na bağır­dı.

“Yemek!”

Pelage, oğluna yak­laş­tı, yanına oturdu. Onu kucak­la­ya­rak başını göğ­sü­ne çekti. O, kolu ile ana­sı­nı omuz­la­rın­dan iterek:

“Hadi, çabuk olsana anne!” dedi.

Kadın, acılı ve okşa­yı­cı bir sesle:

“Ah, aptal seni!” dedi.

Pavel dili dola­ya­rak mırıl­dan­dı:

“Ben de tütün içe­ce­ğim. Baba­mın pipo­su­nu ver bana...”

İlk defa sarhoş olmuş­tu. İspir­to vücu­du­na dokun­muş­sa da vic­da­nı­nı sön­dü­re­me­miş­ti. Kendi ken­di­ne söy­le­ni­yor­du:

“Ben sarhoş muyum acaba? Acaba sarhoş muyum?”

Anne­si­nin okşa­yış­la­rı onu sıkı­yor, üzgün anne bakış­la­rı onu keder­len­di­ri­yor­du, ağla­ya­sı geli­yor­du. Bu arzuyu yenmek için ken­di­ni oldu­ğun­dan daha çok sarhoş gös­ter­me­ye çalı­şı­yor­du.

Annesi, oğlu­nun ter içinde kalmış, dağı­nık, saç­la­rı­nı okşa­ya­rak yumu­şak ve durgun bir sesle:

“Bunu yap­ma­ma­lıy­dın oğlum,” dedi.

Bulan­tı­lar baş­la­mış­tı. Kus­ma­lar­dan sonra annesi onu yata­ğı­na yatır­dı, sarar­mış alnına ıslak bir havlu koydu. Pavel, biraz ken­di­ne gel­miş­ti. Başı­nın üstün­de, ayak­la­rı­nın altın­da herşey dönü­yor, göz­ka­pak­la­rı ağır­la­şı­yor­du, ağzın­da acı, iğrenç bir tat vardı. Anne­si­nin yüzüne bakı­yor, düşün­ce­le­ri­nin arkası gel­mi­yor­du:

“Ben baş­ka­la­rı gibi deği­lim galiba, midem feci bula­nı­yor.”

Anne­si­nin tatlı sesi sanki uzak­tan geli­yor­muş gibi kulak­la­rı­na çar­pı­yor­du:

“Sen böyle içecek olur­san bana nasıl baka­cak­sın?”

Çocuk, göz­le­ri­ni kapa­ya­rak cevap verdi:

“Herkes içiyor.”

Pelage, derin bir hıç­kı­rık­la içini çekti. Çocu­ğun hakkı vardı, erkek­le­rin mey­ha­ne­den başka eğlen­ce­le­ri olma­dı­ğı­nı o da bili­yor­du. Bunun­la bera­ber yine yanıt verdi:

“İçmene ne gerek var? Baban senin için de içti. Ondan çok sıkın­tı çektim, çok eziyet gördüm. Bari sen annene acı!”

Pavel dik­kat­le anne­si­ne baktı. Pelage uzun boylu idi, beli biraz kam­bur­laş­mış­tı. Ara­lık­sız bir çalış­ma, kötü bes­len­me ile yıp­ran­mış güçsüz bir vücut sanki yolu­nun üstün­de bir­şe­ye çarp­mak­tan kor­ku­yor­muş gibi her zaman kam­bur­ca ses­siz­ce yürür­dü. Ak ve geniş yüzün­de derin çiz­gi­ler, hafif şiş­kin­lik­ler vardı. Mahal­le­nin bütün kadın­la­rı gibi onun da kara göz­le­ri bir üzüntü ve korku ile par­lı­yor­du. Alnı­nın üstün­de­ki derin bir yara izi sağ kaşını biraz kal­dır­mış olduğu için sağ kula­ğı­da sol kula­ğın­dan yüksek görü­nü­yor­du. Bu hal yüzüne kor­kunç bir görü­nüş veri­yor­du. Kara ve sık saç­la­rı­nın ara­sın­da­ki demet demet ağar­mış teller, kor­kunç dar­be­le­rin işa­re­tiy­di. Bütün var­lı­ğın­da bir yumu­şak­lık, bir acı, bir ken­di­ni bırak­mış­lık vardı.

Şimdi göz­le­rin­den ağır ağır yaşlar süzü­lü­yor­du. Pavel, alçak bir sesle yal­var­ma­ya baş­la­dı.

“Dur, anne, ağlama... Bana bir bardak su ver.”

“Peki, oğlum, su da geti­re­yim, buz da...”

Bölüm 1 · 1/43

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki