1. Bölüm
Her Şeyi Büyütmeyi Bırak
Bazen hayat yorucu olduğu için yorulmayız. Kafamızın içinde hayatı olduğundan daha büyük, daha kalabalık, daha acil hale getirdiğimiz için yoruluruz.
Bir mesaj geç gelir, hemen bir anlam çıkarırız. Biri kısa cevap verir, “Bana mı bozuldu?” diye düşünürüz. İşte küçük bir hata yaparız, akşam eve gelene kadar zihnimizde üç ayrı felaket senaryosu kurulur. Bir arkadaşımız planı iptal eder, kendimizi değersiz hissederiz. Bir fotoğraf görürüz, herkesin hayatı yolundaymış da sadece biz geride kalmışız gibi gelir.
Olay çoğu zaman küçüktür. Ama kafanın içinde büyümeye müsaittir.
İnsanın zihni bazen iyi bir yardımcı değil, fazla mesai yapan kötü bir senaristtir. Elinde iki cümlelik bilgi vardır, ondan üç sezonluk dizi çıkarır. Üstelik finali de genelde kötü yazar.
“Kesin benden sıkıldı.”
“Bu iş kesin batacak.”
“Ben zaten hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.”
“Herkes bir yere vardı, ben hâlâ aynı yerdeyim.”
“Bunu söyledim ya, şimdi herkes saçma buldu.”
“Cevap vermedi, demek ki bitti.”
Bunların çoğu gerçek değildir. Ama gerçek gibi hissettirir. Zaten insanı yoran da budur. Düşünce ile gerçek arasındaki çizgi bulanır. Sen artık yaşanan olaya değil, kafanda büyüyen versiyonuna tepki vermeye başlarsın.
Birinin sana geç dönmesi başka bir şeydir. “Ben önemsizim” sonucuna varmak başka bir şeydir.
Bir işin yolunda gitmemesi başka bir şeydir. “Ben başarısız bir insanım” demek başka bir şeydir.
Birinin seni anlamaması başka bir şeydir. “Kimse beni anlamıyor” diye bütün dünyayı aynı sepete koymak başka bir şeydir.
Zihin genellemeyi sever. Çünkü genelleme kolaydır. Bir olaydan karakter analizi çıkarır. Bir günden hayat sonucu üretir. Bir kötü sabahtan “benim hayatım böyle” cümlesine koşar. Oysa çoğu zaman yaşadığın şey hayatının tamamı değil, sadece kötü bir andır.
Bunu fark etmek hafifletir.
Her şeyi büyütmeyi bırakmak, hiçbir şeyi önemsememek değildir. Bu yanlış anlaşılmasın. Duygusuz olmak, umursamaz görünmek, “boş ver ya” diye her şeyi halının altına süpürmek değil. Tam tersine, neyin gerçekten önemli olduğunu ayırt etmektir.
Bazı şeyler önemlidir. Sağlığın önemlidir. Güvende olmak önemlidir. Sevdiğin insanlarla kurduğun bağ önemlidir. Geçimini sağlamak önemlidir. Kendine saygını kaybetmemek önemlidir.
Ama her bakış, her suskunluk, her gecikmiş cevap, her ufak aksilik, her yanlış anlaşılma, her eksik cümle hayatının kırılma noktası değildir.
Bazen sadece biri yoğundur.
Bazen sadece yanlış anlamıştır.
Bazen sadece gün kötü geçmiştir.
Bazen sadece yorgunsundur.
Bazen sadece kahve içip biraz susman gerekiyordur.
İnsan en çok yorgunken büyütür. Açken, uykusuzken, kırılmışken, yalnız hissederken, kendini değersiz hissettiğinde. Böyle anlarda zihin gerçekleri ölçmez; eski yaraları çağırır. Bugünkü küçük bir olay, yıllar önceki başka bir hissi tetikler. Sen sanırsın ki şu anki mesaja üzülüyorsun. Belki de yıllardır içinde duran “önemsenmiyorum” duygusu yeniden ayağa kalkmıştır.
Bu yüzden kendine hemen inanma.
Kafandaki ilk düşünce her zaman doğru değildir. Hatta çoğu zaman ilk düşünce, en panik halindir. Biraz bekleyince daha dürüst ikinci düşünce gelir.
İlk düşünce: “Beni istemiyor.”
İkinci düşünce: “Belki sadece cevap veremedi.”
İlk düşünce: “Ben mahvoldum.”
İkinci düşünce: “Zor bir dönemden geçiyorum.”
İlk düşünce: “Her şeyi batırdım.”
İkinci düşünce: “Bir hata yaptım, düzeltebilirim.”
İlk düşünce: “Herkes beni yargılıyor.”
İkinci düşünce: “Muhtemelen herkes kendi derdinde.”
İlk düşünce hızlıdır. Gürültülüdür. Kendinden emindir.
İkinci düşünce daha sakindir. Daha az gösterişlidir. Ama çoğu zaman daha doğrudur.
Her şeyi büyütmemek için önce araya mesafe koymak gerekir. Olayla tepkin arasına küçük bir boşluk. Birkaç dakika. Bir yürüyüş. Bir bardak su. Kısa bir uyku. Telefonu ters çevirip beklemek. Hemen yazmamak. Hemen karar vermemek. Hemen “bitti” dememek.
Çünkü insan panikken karar verdiğinde, çoğu zaman geleceğini değil, o anki korkusunu yönetir.
Bir ilişkiyi bir mesajla bitirmek istersin.
Bir işi bir kötü günle bırakmak istersin.
Bir dostluğu bir yanlış cümleyle silmek istersin.
Kendini bir başarısızlıkla tanımlamak istersin.
Bekle.
Her şeyin cevabı hemen verilmek zorunda değil. Her duyguya anında aksiyon almak zorunda değilsin. Bazı duygular gelip geçmek için vardır. Oturur, biraz gürültü yapar, sonra azalır. Sen o sırada hayatını onun eline verirsen, geçici bir duygu kalıcı hasar bırakabilir.
Kendine şu soruyu sormak iyi gelir:
“Bu mesele gerçekten büyük mü, yoksa ben şu an yorgun olduğum için mi büyük görünüyor?”
Bu soru basit ama işe yarar. Çünkü bazen olay değil, bedenin yorulmuştur. Uykusuz bir zihinle alınan kararların çoğu fazla serttir. Aç karnına yapılan hayat muhasebesi acımasızdır. Gece yarısından sonra gelen düşünceler de her zaman güvenilir değildir. Gece zihni biraz dramatiktir. Sabah aynı mesele çoğu zaman daha küçük görünür.
Bir de şunu sor:
“Bunu üç ay sonra hatırlayacak mıyım?”
Bazı şeylerin cevabı evettir. O zaman ciddiye al. Konuş, düzelt, karar ver, sınır koy. Ama cevabı hayırsa, o meseleye hayatının merkez odasını verme. Her düşünceye kira ödetmeden zihninde yer açarsan, içerisi kalabalıklaşır.
Küçük şeyleri büyütmenin bir nedeni de kontrol isteğidir. İnsan belirsizlikten hoşlanmaz. Cevap beklemek zordur. Birinin ne düşündüğünü bilmemek zordur. Geleceğin nasıl olacağını kestirememek zordur. Zihin bu boşluğu doldurmak ister. Bilmediği şeyi tahmin eder. Tahminini de gerçek gibi sunar.
Ama tahmin, gerçek değildir.
Birinin senden uzaklaştığını sanabilirsin.
Bir işin olmayacağını sanabilirsin.
Bir konuşmanın kötü geçtiğini sanabilirsin.
Bir fırsatı kaçırdığını sanabilirsin.
Sanmak, bilmek değildir.
Bunu kendine hatırlatmak zayıflık değil. Olgunluk. Çünkü insanın kendi zihnine karşı da adil olması gerekir. Kendine sürekli en kötü ihtimali gerçek diye anlatmak, dürüstlük değildir. Bu sadece korkuya fazla yetki vermektir.
Her şeyi büyütmeyi bırakmak için bir başka yol da olayları doğru isimlendirmektir.
“Hayatım mahvoldu” yerine “Bugün kötü bir haber aldım.”
“Kimse beni sevmiyor” yerine “Şu an yalnız hissediyorum.”
“Ben beceriksizim” yerine “Bu işi henüz istediğim gibi yapamadım.”
“Her şey üstüme geliyor” yerine “Aynı anda birkaç şeyle uğraşıyorum.”
“Dayanamıyorum” yerine “Şu an çok zorlanıyorum.”
İsim değişince yük değişir. Çünkü büyük, sisli, korkutucu cümleler insanı ezer. Daha net cümleler ise tutulabilir hale getirir. “Hayatım berbat” dediğinde elinde yapacak bir şey kalmaz. “Bu ay paramı yönetmekte zorlandım” dediğinde bir kapı açılır. “Kimse beni anlamıyor” dediğinde dünya duvar olur. “Bu kişi beni anlamadı” dediğinde konuşulacak bir alan kalır.
Netlik, insanı kurtarır.
Bir de her şeyi kişisel almama meselesi var. Bu kolay değil. Çünkü hepimiz biraz kendi merkezimizden bakarız. Biri soğuk davranır, hemen kendimizle ilgili sanırız. Biri geç cevap verir, kendimize bağlarız. Biri dalgındır, “Bana mı tavırlı?” diye düşünürüz.
Bazen insanların hali seninle ilgili değildir.
Biri yorgundur.
Biri kendi derdindedir.
Biri iletişim kurmayı bilmiyordur.
Biri zaten herkesle mesafelidir.
Biri kaba davranıyordur ama bu senin değerinle ilgili değildir.
Bu ayrımı yapmak insanı hafifletir. Çünkü dünyanın bütün davranışlarını kendi değerinin ölçüsü gibi okumak çok yorucudur. Herkesin yüz ifadesi sana rapor vermiyor. Her sessizlik senin hakkında değil. Her uzaklık senin eksikliğin değil.
Tabii bu, kötü davranışı kabul etmek anlamına gelmez. Biri sürekli seni incitiyorsa, bunu gör. Biri düzenli olarak sınırlarını eziyorsa, buna isim koy. Biri seni değersiz hissettiriyorsa, mesafe al. Ama tek bir andan bütün bir hüküm çıkarma. İnsanları da, kendini de tek sahneyle yargılama.
Kendine biraz alan ver.
Bazen de büyütmenin altında konuşulmayan bir ihtiyaç vardır. İlgi istiyorsundur ama “Bana neden yazmadı?” diye düşünürsün. Güvence istiyorsundur ama “Kesin bitti” dersin. Dinlenmek istiyorsundur ama “Hayatım çok kötü” diye genellersin. Takdir edilmek istiyorsundur ama “Ben zaten yetersizim” diye kendini vurursun.
Duygunun altındaki ihtiyacı bulmak, düşüncenin gürültüsünü azaltır.
“Ben şu an neye ihtiyaç duyuyorum?”
Belki uykuya.
Belki konuşmaya.
Belki yalnız kalmaya.
Belki netliğe.
Belki sarılmaya.
Belki plan yapmaya.
Belki sadece telefonu bırakmaya.
İnsan ihtiyacını bilmeyince, her şeyi kriz sanır.
Bir kahve süresinde bile bunu yapabilirsin. Otur. Telefonu biraz kenara koy. Kendine şu üç soruyu sor:
“Şu an olan şey ne?”
“Ben bunun üzerine ne ekledim?”
“Bana şimdi gerçekten ne iyi gelir?”
Olan şey: “Mesajıma üç saattir cevap gelmedi.”
Eklediğin şey: “Beni umursamıyor, kesin bir şey oldu.”
İyi gelecek şey: “Şimdilik beklemek, kendi işime dönmek, akşam hâlâ rahatsızsam sakin konuşmak.”
Olan şey: “Bugün işte hata yaptım.”
Eklediğin şey: “Ben bu işi yapamıyorum.”
İyi gelecek şey: “Hatayı düzeltmek, gerekirse yardım istemek, eve gidince kendimi dövmemek.”
Olan şey: “Arkadaşım buluşmayı iptal etti.”
Eklediğin şey: “Benimle vakit geçirmek istemiyor.”
İyi gelecek şey: “Bir kez daha plan önermek ya da bugün kendime güzel bir akşam yapmak.”
Bu kadar basit görünen ayrımlar, hayatın yükünü azaltır. Çünkü olayla yorum arasındaki farkı fark ettiğinde, her düşüncenin peşinden koşmak zorunda kalmazsın.
Hayat zaten yeterince karmaşık. Bir de zihnin her küçük şeyi büyütürse, yaşamak sürekli alarmda olmak gibi olur. Oysa her alarm gerçek yangın değildir. Bazıları sadece eski korkuların sesidir. Bazıları yorgunluğun. Bazıları belirsizliğin. Bazıları da alışkanlık.
Bugün kendine küçük bir iyilik yap: Her düşünceye inanma.
Bir olay olduğunda hemen sonuca koşma. Birinin davranışından kendine kimlik çıkarma. Bir kötü günü kötü hayat sanma. Bir gecikmiş cevaptan terk edilme hikayesi yazma. Bir hatadan karakter hükmü üretme.
Küçük olanı küçük bırakmak da bir güçtür.
Bazen olgunluk, büyük kararlar almak değildir. Bazen sadece şunu diyebilmektir:
“Bu canımı sıktı, ama hayatımın tamamı değil.”
O cümlenin içinde ciddi bir ferahlık var. Çünkü insan her şeyi çözemez, herkesin ne düşündüğünü bilemez, geleceği garantiye alamaz. Ama zihninde büyüyen her şeyi gerçek sanmamayı öğrenebilir.
Bir kahve iç.
Biraz bekle.
Olayı küçült demiyorum. Sadece hak ettiği boyuta getir.
Çünkü bazı şeyler gerçekten dağ değildir.
Biz onları içimizde büyüte büyüte gölge yaparız.
Bölüm 1 · 1/5
Bu bölüm sana nasıl geldi?