AÇILIŞ
Batıda güneş, tepelerin ardında kaybolmak üzereydi. Hava çok güzeldi. Karşı yönde kuzey doğuda ve doğuda gökle karışan denizin üstünde pek çok küçük bulut son ışınları yansıtıyordu.
Güneş, artık sadece üst kısmını gösterdiği anda, Santa Fe hücumbotunun güvertesinden bir top sesi duyuldu ve Arjantin Cumhuriyeti'nin bayrağı, meltemle dalgalanarak direğin tepesine çekildi.
O anda, Santa Fe'nin demirli bulunduğu Elgor Koyu'nun arkasından, bir tüfek menzili içinde kurulmuş olan fenerin tepesinden çok güçlü bir ışık fışkırdı.
Başka iki top sesi de karşılık verdi; savaş gemilerinin kurallarına göre hücumbotun bayrağı indirildi ve Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'un sularının birleştiği noktada bulunan Devletler Adası'na tekrar sessizlik indi.
İşçiler hemen Santa Fe gemisine alındılar ve karada üç bekçi den başka kimse kalmadı.
Bekçilerden biri nöbet odasında görevindeydi, öbür ikisiyse hemen odalarına dönmeyip, kıyı boyunca gezinerek konuşmaya başladılar. Genç olanı:
— E, Vasquez, hücumbotu yarın mı denize açılıyor? diye sordu.
Vasquez:
— Evet Felipe, diye karşılık verdi. Limana dönmek için kötü bir yolculuk yapmayacağını umarım.
— Uzak mı Vasquez?
— Pek o kadar değil, Felipe.
Felipe gülerek:
— Bundan biraz şüpheliyim, dedi.
— Gemi iyi bir makineye sahip olur ve sağlam yelkenler taşırsa, on beş bin mil bir şey değildir. Yeter ki rüzgâr düzgün olsun.
— Öyle, diye doğruladı Felipe. Fakat rüzgar değişirse...
— Bu kötü bir şanstır Felipe, Santa Fe'ye karşı ters dönmeyeceğini umuyorum. On beş gün içinde gemi bin beş yüz mili almış ve Buenos Aires limanına demirlemiş olur. Örneğin eğer rüzgar doğudan eserse...
— Kara tarafında da, açıkta da sığınacak bir liman bulamaz.
— Söylediğin gibi delikanlı; ateş ülkesi ya da Patagonya, barınılacak tek bir koya sahip değildir. Karaya vurma tehlikesinden kurtulmak için açık denize yönelmek gerekir.
— Fakat Vasquez, bana göre iyi hava devam edecek gibi.
— Bende öyle düşünüyorum Felipe. Hemen hemen yazın başındayız. Önümüzde üç ay var, bu da bir şey hani...
— Çalışmalar da tam zamanında sona erdi.
— Bunu biliyorum delikanlı, biliyorum. Bu mevsimde azgın fırtınalar nadir olur. Santa Fe bir kez limana vardı mı, rüzgar çıksın, fırtına patlasın vız gelir.
Vasquez piposundan derin bir nefes çektikten sonra ellerini ovuşturarak:
— Görüyor musun delikanlı, ben kırk yıldır hemen hemen eski dünyanın ve yeni dünyanın bütün denizlerini miço, acemi tayfa, usta gemici, lostromo olarak dolaştım. Şimdi emekliye ayrılma çağına geldim. Bir fener bekçisi olmaktan daha iyi bir şey isteyemezdim. Hem de ne fener... Dünyanın ucundaki fener.
— Moriz'in yerini saat kaçta alıyorsun?
— Saat onda.
— Güzel... Demek sabahın ikisinden gün doğuncaya kadar nöbeti senden ben alacağım.
— Öyle Felipe. Şimdi yapacağımız en akıllıca iş, hemen yatıp uyumaktır.
Vasquez ile Felipe, ortasında fenerin yükseldiği küçük hisara yollandılar, içeri girdiler ve kapı üzerlerine kapandı.
Gece sakin geçti. Ortalık ağarırken, Vasquez on iki saatten beri yanan ışığı söndürdü.
Arjantin Cumhuriyeti Deniz Kuvvetleri'nin iki yüz tonluk gemisi olan Santa Fe, yüz altmış beygirlik bir güce sahipti. Bir komutan ve bir ikinci kaptan tarafından yönetiliyordu. Usta gemiciler dahil, elli kadar tayfası vardı. Gemi, Rio de Plata ağzından, Atlantik Okyanusu üzerindeki Lemaire Boğazı'na kadar süren kıyı boyunca karakol gemisi olarak kullanılıyordu.
Santa Fe, saatte dokuz milden fazla yol alamıyordu.
Zaten bu, yalnız balıkçı teknelerinin dolaştığı Patagonya ve Ateş Ülkesi kıyıları boyunca polis görevi yapmak için yeterliydi.
O yıl hücumbot, Arjantin Hükümeti'nin Lemaire Boğazı'nın giriş yerinde yaptırmakta olduğu fenerin inşası çalışmaları için görevlendirilmişti. İşçiler ve malzeme bu gemiyle taşınmıştı.
Santa Fe, Elgor Koyu'na demirleyeli aşağı yukarı iki hafta olmuştu. Yeni fenerin bekçilerine değiştirilme gününe kadar dört aylık yiyecek bırakılmış ve hiç bir şeylerinin eksik olmadığı gözden geçirilmişti.
Şimdi Komutan Lafayete, Devletler Adası'na gönderilmiş olan işçileri geri götürecekti.
Komutan Lafayete ile ikinci kaptan Riegal, hücumbotun arkasındaki güvertenin önünde bulunan kamaralarından çıktıklarında saat yediydi. Birinci lostromo, demir alma anında her şeyin hazır olması için son emirlerini veriyordu. Yelkenlerin kılıfları çıkarılıyor, hava boruları temizleniyor, küpeştenin ve parmakların bakırları parlatılıyor, büyük filika mataforalarına çekiliyordu. Küçük filika, karaya gidip gelebilmek için henüz suda duruyordu.
Kırk beş dakika sonra, baş taraftaki çanın sesiyle nöbet değiştiren tayfalar yerlerini aldılar.
Birlikte kahvaltı ettikten sonra iki subay, güverteye çıktılar; karanın melteminden pek etkilenmeyen göğü gözden geçirdiler ve sonra lostromaya kendilerini karaya çıkarmasını emrettiler.
Sabahın bu erken saatlerinde komutan, son bir kez daha feneri ve çevresindeki yapıları, bekçilerin odalarını, yiyecek ve yakacakların saklandığı depoları gözden geçirmek, aletlerin iyi çalıştığından emin olmak istiyordu.
Komutan, ikinci kaptanla birlikte kumsala indi ve fenere doğru yollandı.
Oraya varınca, Devletler Adası'nın hüzün verici yalnızlığı içinde kalacak olan bu üç adamın durumu onu endişelendirdi:
— Gerçekten güç bir hayat, dedi. Bununla birlikte, bu yiğit adamların çoğu gemici olduklarından hep sert bir hayat sürmüşlerdir. Onlar için fenerde görev almak daha çok bir dinlenmedir.
— Şüphesiz, diye karşılık verdi Riegal. Fakat kara ile bağlantının çok kolay olduğu, sık sık uğranılan bir fenerde bekçi olmak başka şey, gemilerin oldukça uzaktan görünüp geçtiği ıssız bir adada yaşamak başka şey.
— Haklısın Riegal. Ama üç ayda bir değiştirme yapılacak. Vasquez, Felipe ve Moriz, daha az sert olan bir dönemde işe başlıyorlar.
— Doğru kaptan. Horn Burnu'nun o korkunç kışlarına hiç rastlamayacaklar.
İki subay, Vasquez'le arkadaşlarının beklediği fener duvarlarının önüne gelmişlerdi. Kapı açıldı, üç adamın asker selamına karşılık verdikten sonra durdular.
Kaptan Lafayete önce onları yukarıdan aşağıya gözden geçirdi. Bekçibaşı dönerek:
— Bu gece her şey iyi geçti mi? diye sordu.
Vasquez:
— İyi geçti komutanım, diye karşılık verdi.
— Açıkta hiç gemi gördünüz mü?
— Hayır, havada hiç sis olmadığından dört mil uzaktaki bir ışığı bile görebilirdik.
— Lambalar iyi çalıştı mı?
— Güneşin doğuşuna kadar durmadan çalıştı komutanım.
— Nöbet odasında soğuktan şikâyet ettiniz mi?
— Hayır komutanım. Pencereler sıkı sıkı kapalıydı ve çift cam, rüzgarı tamamen kesiyordu.
— Odanızı ve feneri gezeceğiz.
— Başüstüne komutanım.
Bekçilerin odası, Macellan Boğazı'nın bütün kasırgalarına göğüs gerebilecek şekilde kalın duvarlarla çevrilmişti. İki subay, uygun şekilde düzenlenmiş çeşitli kısımları gezdiler. Hemen hemen Güney Kutbu enleminde olan bu bölgenin ne yağmurlarından, ne fırtınalarından korkmanın hiç gereği yoktu.
Bu odalar, dibinde kulenin içine girilen bir kapının açıldığı koridorla birbirinden ayrılmıştı. Kaptan Lafayete:
— Çıkalım, dedi.
— Başüstüne, diye tekrarladı Vasquez.
— Bizimle sadece sizin gelmeniz yeter.
Vasquez, iki arkadaşına koridorun giriş yerinde kalmalarını işaret etti. Sonra merdivenin kapısını itti, iki subay onu izlediler.
Uçları duvarlara sokulmuş taş basamaklarıyla, dar bir burgu gibi yükselen bu merdiven karanlık değildi.
Üstüne fenerin ve aydınlatma aletlerinin yerleştirilmiş olduğu nöbet odasına çıktıklarında, iki subay duvara sabitlenmiş daire şeklindeki sıranın üzerine oturdular. İnsan, bu odadaki dört küçük pencereden ufkun her yerini görebilirdi.
Komutan Lafayete ile ikinci kaptan, adayı ve çevrelerindeki denizi daha rahat görebilmek için fenerin çevresini dolaşan balkona çıktılar.
Fenerin balkonunda bir çeyrek saat kaldıktan sonra, aralarından gelen Vasquez'le birlikte indiler ve gemiye döndüler.
Yemekten sonra Komutan Lafayete ve ikinci kaptan Riegal tekrar karaya çıktılar. Hareket zamanına kadar vakitlerini kıyıda gezinti yaparak geçirdiler.
Saat dörtte subaylar dönüyorlardı. Vasquez, Felipe ve Moriz'e veda ettikten sonra gemiye gittiler.
Bekçiler, hareket saatini beklemek üzere kıyıda kaldılar.
Saat beşte hücumbotun kazanlarında buhar basıncı artmaya başlıyor, geminin bacasından siyah bir duman yükseliyordu. Santa Fe, deniz çekilmeye başlar başlamaz demir alacaktı.
Altıya çeyrek kala, Komutan bucurgatın işlemesini ve makinenin çalışmasını emretti. Tam basınç hâlindeki buhar, eşapman borusundan fışkırıyordu. Geminin başındaki ikinci kaptan manevrayı gözetiyordu. Çok geçmeden Santa Fe yola koyuldu, üç bekçi kıyıda veda için el sallıyorlardı. Vasquez'in ne düşündüğü belli değilse de, arkadaşları hücumbotun uzaklaşmasını biraz üzüntüyle seyrediyorlardı. Gemiciler ve subaylar da, bu üç adamı Amerika'nın bu en uzak köşesinde bırakmış olmaktan dolayı içlerinde derin bir eziklik duyuyorlardı.
DEVLETLER ADASI
Devletler Ülkesi de denilen Devletler Adası, yeni kıtanın güney doğu ucunda bulunmaktadır. Burası, bu takımadaların en doğudaki parçasıdır. Her iki okyanusun suları tarafından yıkanan ada, ister kuzey doğudan ister güney batıdan gelsin birbiri ardına geçen gemilerin Horn Burnu'nu aştıktan sonra aradıkları ilk kara parçasıdır.
XVII. yüzyılda aynı adı taşıyan Hollandalı denizci Lemaire tarafından keşfedilmiş olan boğaz, gemilere daha kısa ve daha kolay bir yol sunmakta, onları Devletler Adası'nın kıyılarını döven dağ gibi dalgalardan kurtarmaktadır. Bu ada onu doğuda on millik bir uzunluk hâlinde Saint Antoine Burnu'ndan Kepme Burnu'na kadar sınırlar ve buharlı, ya da yelkenli gemiler adanın güneyinden geçerken oraya kendilerini daha az gösterirler.
Devletler Adası'nın kıyıları son derece girintili çıkıntılıdır. Koskoca kayalarla çevrilmiş bu kıyılarda ne deniz kazaları olmuştur.
Adada kimse oturmamaktadır; ancak yaz mevsimini içine alan kasım, aralık, ocak ve şubat aylarında oturulamayacak gibi de değildir. İç kesimlerdeki geniş ovalarda sürüler yeterli besin bile bulabilirler. Güney Kutbu güneşinin ışınlarıyla eriyen kalın kar örtüsünün altından yemyeşil otlar ortaya çıkar.
Ovalar adanın merkezinde bir yandan bir yana uzanır. Bazı korular zayıf dallarını bir araya toplar ve yeşil olmaktan çok sarımtrak hâldeki gelip geçici yapraklarını gösterir.
Gerçekte, bu ovanın yüzeyi ve bu koruluklar Devletler Adası'nın dörtte birini bile kaplamaz. Kalanı, çakmaktaşlarının çoğunlukta bulunduğu kayalık yaylalar, derin boğazlar, eski volkan patlamalarının dağıttığı seyrek kaya kütlelerinden ibarettir. Adanın merkezine doğru geniş bir şekilde yayılan ovalar, kışın sekiz ayı boyunca, hiç bir kabartı kendilerini kaplayan karın dümdüz şeklini bozmadığından step görünüşünü alır. Batıya doğru ilerledikçe adanın engebeleri keskinleşir, kıyı yarları daha yüksek ve daha sarptır.
Burada dik koniler, yükseklikleri deniz seviyesinden üç bin metreye kadar varan ve üzerinden bakıldığında bütün adanın görünmesini sağlayan zirveler bulunur. Bunlar, And Dağları zincirinin son halkalarıdır.
Devletler Adası'nın yüzeyinde düzenli akarsu yoktur. Bu taşlık arazide ne dere, ne de ırmak bulunmaktadır. Fakat buraya yığılan kar, sekiz ay kalır ve sıcak dönemde -az soğuk demek daha doğru olur- güneşin eğik ışınları altında erir ve sürekli bir nemliliği sürdürür. O zaman şurada burada küçük göller, su birikintileri meydana gelir ki; bunların suları ilk dona kadar kalır.
Bu adada kara hayvanları ve bitkiler yok denecek kadar az olmasına karşın, bütün kıyı boyunca bol balık bulunur. Kumsalların, çakıllı girinti çıkıntıların, kayalık kütlelerinin arka arkaya sıralandığı bütün çevrede kabuklu deniz hayvanları kaynaşır.
Uçan hayvanlarsa sayılamayacak kadar çoktur. Bunlar arasında albatroslar, su çullukları, yağmur kuşları, deniz kırlangıçları, martılar ve kulak tırmalayıcı sesleriyle çeşitli kuşlar bulunur.
Bununla birlikte Devletler Adası'nın Şili ya da Arjantin'in hırsını kabartacak nitelikte olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Kısacası, burası hemen hemen hiç oturulmayan koskoca bir kayalıktan başka bir şey değildir. Peki bu ada kimin malıdır? Bütün söylenebilecek şey buranın Macellan takımadalarının parçası olduğu ve Güney Amerika'nın bu iki Cumhuriyeti arasında bölünmeksizin durduğudur.
Şunu belirtmek uygun olur ki; Arjantin Cumhuriyeti dünyanın ucundaki bu feneri inşa etmekle mutlu bir girişime ön ayak olmuştur. Gerçekten o çağda Macellan ülkesinin bu yörelerinde, Macellan Boğazı'nın Atlantik üzerindeki Bakireler Burnu'ndan, Pasifik üzerindeki Pilar Burnu'na kadar hiç bir ışık yoktu.
Devletler Adası'nın feneri, bu berbat yörelerde gemicilik için değeri ölçülmez hizmetler sağlayacaktı. Bunun üzerine Arjantin Hükümeti bu yeni fenerin Elgor Koyu'nun gerisinde kurulmasını kararlaştırmıştı. Bir yıllık bir çalışmadan sonra, fenerin açılışı 9 aralık 1859'da yapılmıştı.
Körfezin sona erdiği küçük girintinin elli metre ötesinde, toprak dört beş metrelik bir tümsek meydana getiriyordu. yüksekliği otuz kırk metre kadar vardı. Kuru bir taş duvar, bu kayalık taraçayı çeviriyordu. Fener için bundan daha iyi bir taban olamazdı.
Bu kule şimdi bağlı binalarının ve depolarının ortasında yükseliyordu. Bağlı binalar şunları içine alıyordu: 1. Bekçilerin odası; burada eşya olarak karyolalar, dolaplar, masalar, sandalyeler, borusu damın üzerinden çıkan bir kömür sobası vardı. 2. Aynı şekilde bir soba, orta masası ve duvarlara asılmış lambalarıyla; içinde dürbün, barometre, termometre, yedek lamba ve duvara dayalı sarkaçlı bir saat bulunan gömme dolaplı oturma odası. 3. İçinde bir yıllık erzak, çeşitli konserveler, tuzlu etler, iç yağı, kuru sebzeler, deniz peksimetleri, çay, kahve, şeker, her zaman kullanılacak bazı ilaçlar saklanan depolar. 4. Fenerin lambasının yanması için gerekli yağ haznesi. 5. Bütün kutup kışları süresince yetecek miktarda yakacağın depolandığı mahzen.
Kulenin boyu otuz dört metreydi; tümseğin yüksekliği de eklenince, fener deniz yüzeyinden iki yüz yirmi üç ayak yüksekte bulunuyordu. Demek ki, on beş mil uzaklıktan görülebilirdi. Fakat gerçekte görülme menzili on mildi.
O çağda karbürlü hidrojen, ya da elektrikle çalışan fenerler yoktu. Zaten bu uzak adada en yakın devletle bile bağlantı kurmak çok zor olduğu için en basit ve en az tamir gerektiren sistemin kurulması şarttı.
Bundan dolayı, o zaman ki sanayi ve bilimin bütün ilerlemelerinden yararlanılarak yağla aydınlatma yapılması uygun görülmüştü.
Eskiden fenerlerin parabolik aynaları yoktu, bundan dolayı çıkardıkları ışığın büyük kısmı ziyan oluyordu. Her şeyde olduğu gibi bunda da ilerleme kendini gösterdi. Artık ışığın pek az kısmının ziyan olduğu çukur aynalar kullanılmaktadır.
Elbette ki, dünyanın öbür ucundaki bu fenerin sabit bir ışığı vardır. Bir gemi kaptanı, onu başka bir fenerle karıştıramazdı; çünkü bu yörelerde başka fener yoktu. Bu nedenle, fenerin sönüp yanması, ya da parlaklığının değişikliğiyle başkalarından ayırt edilmesi gerekli görülmemişti.