gridreads

1. Bölüm

AÇILIŞ

Batıda güneş, tepe­le­rin ardın­da kay­bol­mak üze­rey­di. Hava çok güzel­di. Karşı yönde kuzey doğuda ve doğuda gökle karı­şan deni­zin üstün­de pek çok küçük bulut son ışın­la­rı yan­sı­tı­yor­du.

Güneş, artık sadece üst kıs­mı­nı gös­ter­di­ği anda, Santa Fe hücum­bo­tu­nun güver­te­sin­den bir top sesi duyul­du ve Arjan­tin Cum­hu­ri­ye­ti'nin bay­ra­ğı, mel­tem­le dal­ga­la­na­rak dire­ğin tepe­si­ne çekil­di.

O anda, Santa Fe'nin demir­li bulun­du­ğu Elgor Koyu'nun arka­sın­dan, bir tüfek men­zi­li içinde kurul­muş olan fene­rin tepe­sin­den çok güçlü bir ışık fış­kır­dı.

Başka iki top sesi de kar­şı­lık verdi; savaş gemi­le­ri­nin kural­la­rı­na göre hücum­bo­tun bay­ra­ğı indi­ril­di ve Atlas Okya­nu­su ile Büyük Okya­nus'un sula­rı­nın bir­leş­ti­ği nok­ta­da bulu­nan Dev­let­ler Adası'na tekrar ses­siz­lik indi.

İşçi­ler hemen Santa Fe gemi­si­ne alın­dı­lar ve karada üç bekçi den başka kimse kal­ma­dı.

Bek­çi­ler­den biri nöbet oda­sın­da göre­vin­dey­di, öbür iki­siy­se hemen oda­la­rı­na dön­me­yip, kıyı boyun­ca gezi­ne­rek konuş­ma­ya baş­la­dı­lar. Genç olanı:

— E, Vas­qu­ez, hücum­bo­tu yarın mı denize açı­lı­yor? diye sordu.

Vas­qu­ez:

— Evet Felipe, diye kar­şı­lık verdi. Limana dönmek için kötü bir yol­cu­luk yap­ma­ya­ca­ğı­nı umarım.

— Uzak mı Vas­qu­ez?

— Pek o kadar değil, Felipe.

Felipe güle­rek:

— Bundan biraz şüp­he­li­yim, dedi.

— Gemi iyi bir maki­ne­ye sahip olur ve sağlam yel­ken­ler taşır­sa, on beş bin mil bir şey değil­dir. Yeter ki rüzgâr düzgün olsun.

— Öyle, diye doğ­ru­la­dı Felipe. Fakat rüzgar deği­şir­se...

— Bu kötü bir şans­tır Felipe, Santa Fe'ye karşı ters dön­me­ye­ce­ği­ni umu­yo­rum. On beş gün içinde gemi bin beş yüz mili almış ve Buenos Aires lima­nı­na demir­le­miş olur. Örne­ğin eğer rüzgar doğu­dan eserse...

— Kara tara­fın­da da, açıkta da sığı­na­cak bir liman bula­maz.

— Söy­le­di­ğin gibi deli­kan­lı; ateş ülkesi ya da Pata­gon­ya, barı­nı­la­cak tek bir koya sahip değil­dir. Karaya vurma teh­li­ke­sin­den kur­tul­mak için açık denize yönel­mek gere­kir.

— Fakat Vas­qu­ez, bana göre iyi hava devam edecek gibi.

— Bende öyle düşü­nü­yo­rum Felipe. Hemen hemen yazın başın­da­yız. Önü­müz­de üç ay var, bu da bir şey hani...

— Çalış­ma­lar da tam zama­nın­da sona erdi.

— Bunu bili­yo­rum deli­kan­lı, bili­yo­rum. Bu mev­sim­de azgın fır­tı­na­lar nadir olur. Santa Fe bir kez limana vardı mı, rüzgar çıksın, fır­tı­na pat­la­sın vız gelir.

Vas­qu­ez pipo­sun­dan derin bir nefes çek­tik­ten sonra elle­ri­ni ovuş­tu­ra­rak:

— Görü­yor musun deli­kan­lı, ben kırk yıldır hemen hemen eski dün­ya­nın ve yeni dün­ya­nın bütün deniz­le­ri­ni miço, acemi tayfa, usta gemici, lost­ro­mo olarak dolaş­tım. Şimdi emek­li­ye ayrıl­ma çağına geldim. Bir fener bek­çi­si olmak­tan daha iyi bir şey iste­ye­mez­dim. Hem de ne fener... Dün­ya­nın ucun­da­ki fener.

— Moriz'in yerini saat kaçta alı­yor­sun?

— Saat onda.

— Güzel... Demek saba­hın iki­sin­den gün doğun­ca­ya kadar nöbeti senden ben ala­ca­ğım.

— Öyle Felipe. Şimdi yapa­ca­ğı­mız en akıl­lı­ca iş, hemen yatıp uyu­mak­tır.

Vas­qu­ez ile Felipe, orta­sın­da fene­rin yük­sel­di­ği küçük hisara yol­lan­dı­lar, içeri gir­di­ler ve kapı üzer­le­ri­ne kapan­dı.

Gece sakin geçti. Orta­lık ağa­rır­ken, Vas­qu­ez on iki saat­ten beri yanan ışığı sön­dür­dü.

Arjan­tin Cum­hu­ri­ye­ti Deniz Kuv­vet­le­ri'nin iki yüz tonluk gemisi olan Santa Fe, yüz altmış bey­gir­lik bir güce sahip­ti. Bir komu­tan ve bir ikinci kaptan tara­fın­dan yöne­ti­li­yor­du. Usta gemi­ci­ler dahil, elli kadar tay­fa­sı vardı. Gemi, Rio de Plata ağzın­dan, Atlan­tik Okya­nu­su üze­rin­de­ki Lema­i­re Boğazı'na kadar süren kıyı boyun­ca kara­kol gemisi olarak kul­la­nı­lı­yor­du.

Santa Fe, saatte dokuz milden fazla yol ala­mı­yor­du.

Zaten bu, yalnız balık­çı tek­ne­le­ri­nin dolaş­tı­ğı Pata­gon­ya ve Ateş Ülkesi kıyı­la­rı boyun­ca polis görevi yapmak için yeter­liy­di.

O yıl hücum­bot, Arjan­tin Hükü­me­ti'nin Lema­i­re Boğazı'nın giriş yerin­de yap­tır­mak­ta olduğu fene­rin inşası çalış­ma­la­rı için görev­len­di­ril­miş­ti. İşçi­ler ve mal­ze­me bu gemiy­le taşın­mış­tı.

Santa Fe, Elgor Koyu'na demir­le­ye­li aşağı yukarı iki hafta olmuş­tu. Yeni fene­rin bek­çi­le­ri­ne değiş­ti­ril­me gününe kadar dört aylık yiye­cek bıra­kıl­mış ve hiç bir şey­le­ri­nin eksik olma­dı­ğı gözden geçi­ril­miş­ti.

Şimdi Komu­tan Lafa­ye­te, Dev­let­ler Adası'na gön­de­ril­miş olan işçi­le­ri geri götü­re­cek­ti.

Komu­tan Lafa­ye­te ile ikinci kaptan Riegal, hücum­bo­tun arka­sın­da­ki güver­te­nin önünde bulu­nan kama­ra­la­rın­dan çık­tık­la­rın­da saat yediy­di. Birin­ci lost­ro­mo, demir alma anında her şeyin hazır olması için son emir­le­ri­ni veri­yor­du. Yel­ken­le­rin kılıf­la­rı çıka­rı­lı­yor, hava boru­la­rı temiz­le­ni­yor, küpeş­te­nin ve par­mak­la­rın bakır­la­rı par­la­tı­lı­yor, büyük filika mata­fo­ra­la­rı­na çeki­li­yor­du. Küçük filika, karaya gidip gele­bil­mek için henüz suda duru­yor­du.

Kırk beş dakika sonra, baş taraf­ta­ki çanın sesiy­le nöbet değiş­ti­ren tay­fa­lar yer­le­ri­ni aldı­lar.

Bir­lik­te kah­val­tı ettik­ten sonra iki subay, güver­te­ye çık­tı­lar; kara­nın mel­te­min­den pek etki­len­me­yen göğü gözden geçir­di­ler ve sonra lost­ro­ma­ya ken­di­le­ri­ni karaya çıkar­ma­sı­nı emret­ti­ler.

Saba­hın bu erken saat­le­rin­de komu­tan, son bir kez daha feneri ve çev­re­sin­de­ki yapı­la­rı, bek­çi­le­rin oda­la­rı­nı, yiye­cek ve yaka­cak­la­rın sak­lan­dı­ğı depo­la­rı gözden geçir­mek, alet­le­rin iyi çalış­tı­ğın­dan emin olmak isti­yor­du.

Komu­tan, ikinci kap­tan­la bir­lik­te kum­sa­la indi ve fenere doğru yol­lan­dı.

Oraya varın­ca, Dev­let­ler Adası'nın hüzün verici yal­nız­lı­ğı içinde kala­cak olan bu üç adamın durumu onu endi­şe­len­dir­di:

— Ger­çek­ten güç bir hayat, dedi. Bunun­la bir­lik­te, bu yiğit adam­la­rın çoğu gemici olduk­la­rın­dan hep sert bir hayat sür­müş­ler­dir. Onlar için fener­de görev almak daha çok bir din­len­me­dir.

— Şüp­he­siz, diye kar­şı­lık verdi Riegal. Fakat kara ile bağ­lan­tı­nın çok kolay olduğu, sık sık uğra­nı­lan bir fener­de bekçi olmak başka şey, gemi­le­rin olduk­ça uzak­tan görü­nüp geç­ti­ği ıssız bir adada yaşa­mak başka şey.

— Hak­lı­sın Riegal. Ama üç ayda bir değiş­tir­me yapı­la­cak. Vas­qu­ez, Felipe ve Moriz, daha az sert olan bir dönem­de işe baş­lı­yor­lar.

— Doğru kaptan. Horn Burnu'nun o kor­kunç kış­la­rı­na hiç rast­la­ma­ya­cak­lar.

İki subay, Vas­qu­ez'le arka­daş­la­rı­nın bek­le­di­ği fener duvar­la­rı­nın önüne gel­miş­ler­di. Kapı açıldı, üç adamın asker sela­mı­na kar­şı­lık ver­dik­ten sonra dur­du­lar.

Kaptan Lafa­ye­te önce onları yuka­rı­dan aşa­ğı­ya gözden geçir­di. Bek­çi­ba­şı döne­rek:

— Bu gece her şey iyi geçti mi? diye sordu.

Vas­qu­ez:

— İyi geçti komu­ta­nım, diye kar­şı­lık verdi.

— Açıkta hiç gemi gör­dü­nüz mü?

— Hayır, havada hiç sis olma­dı­ğın­dan dört mil uzak­ta­ki bir ışığı bile göre­bi­lir­dik.

— Lam­ba­lar iyi çalış­tı mı?

— Güne­şin doğu­şu­na kadar dur­ma­dan çalış­tı komu­ta­nım.

— Nöbet oda­sın­da soğuk­tan şikâ­yet etti­niz mi?

— Hayır komu­ta­nım. Pen­ce­re­ler sıkı sıkı kapa­lıy­dı ve çift cam, rüz­ga­rı tama­men kesi­yor­du.

— Oda­nı­zı ve feneri geze­ce­ğiz.

— Başüs­tü­ne komu­ta­nım.

Bek­çi­le­rin odası, Macel­lan Boğazı'nın bütün kasır­ga­la­rı­na göğüs gere­bi­le­cek şekil­de kalın duvar­lar­la çev­ril­miş­ti. İki subay, uygun şekil­de düzen­len­miş çeşit­li kısım­la­rı gez­di­ler. Hemen hemen Güney Kutbu enle­min­de olan bu böl­ge­nin ne yağ­mur­la­rın­dan, ne fır­tı­na­la­rın­dan kork­ma­nın hiç gereği yoktu.

Bu odalar, dibin­de kule­nin içine giri­len bir kapı­nın açıl­dı­ğı kori­dor­la bir­bi­rin­den ayrıl­mış­tı. Kaptan Lafa­ye­te:

— Çıka­lım, dedi.

— Başüs­tü­ne, diye tek­rar­la­dı Vas­qu­ez.

— Bizim­le sadece sizin gel­me­niz yeter.

Vas­qu­ez, iki arka­da­şı­na kori­do­run giriş yerin­de kal­ma­la­rı­nı işaret etti. Sonra mer­di­ve­nin kapı­sı­nı itti, iki subay onu izle­di­ler.

Uçları duvar­la­ra sokul­muş taş basa­mak­la­rıy­la, dar bir burgu gibi yük­se­len bu mer­di­ven karan­lık değil­di.

Üstüne fene­rin ve aydın­lat­ma alet­le­ri­nin yer­leş­ti­ril­miş olduğu nöbet oda­sı­na çık­tık­la­rın­da, iki subay duvara sabit­len­miş daire şek­lin­de­ki sıra­nın üze­ri­ne otur­du­lar. İnsan, bu oda­da­ki dört küçük pen­ce­re­den ufkun her yerini göre­bi­lir­di.

Komu­tan Lafa­ye­te ile ikinci kaptan, adayı ve çev­re­le­rin­de­ki denizi daha rahat göre­bil­mek için fene­rin çev­re­si­ni dola­şan bal­ko­na çık­tı­lar.

Fene­rin bal­ko­nun­da bir çeyrek saat kal­dık­tan sonra, ara­la­rın­dan gelen Vas­qu­ez'le bir­lik­te indi­ler ve gemiye dön­dü­ler.

Yemek­ten sonra Komu­tan Lafa­ye­te ve ikinci kaptan Riegal tekrar karaya çık­tı­lar. Hare­ket zama­nı­na kadar vakit­le­ri­ni kıyıda gezin­ti yapa­rak geçir­di­ler.

Saat dörtte subay­lar dönü­yor­lar­dı. Vas­qu­ez, Felipe ve Moriz'e veda ettik­ten sonra gemiye git­ti­ler.

Bek­çi­ler, hare­ket saa­ti­ni bek­le­mek üzere kıyıda kal­dı­lar.

Saat beşte hücum­bo­tun kazan­la­rın­da buhar basın­cı art­ma­ya baş­lı­yor, gemi­nin baca­sın­dan siyah bir duman yük­se­li­yor­du. Santa Fe, deniz çekil­me­ye başlar baş­la­maz demir ala­cak­tı.

Altıya çeyrek kala, Komu­tan bucur­ga­tın işle­me­si­ni ve maki­ne­nin çalış­ma­sı­nı emret­ti. Tam basınç hâlin­de­ki buhar, eşap­man boru­sun­dan fış­kı­rı­yor­du. Gemi­nin başın­da­ki ikinci kaptan manev­ra­yı göze­ti­yor­du. Çok geç­me­den Santa Fe yola koyul­du, üç bekçi kıyıda veda için el sal­lı­yor­lar­dı. Vas­qu­ez'in ne düşün­dü­ğü belli değil­se de, arka­daş­la­rı hücum­bo­tun uzak­laş­ma­sı­nı biraz üzün­tüy­le sey­re­di­yor­lar­dı. Gemi­ci­ler ve subay­lar da, bu üç adamı Ame­ri­ka'nın bu en uzak köşe­sin­de bırak­mış olmak­tan dolayı içle­rin­de derin bir ezik­lik duyu­yor­lar­dı.

DEV­LET­LER ADASI

Dev­let­ler Ülkesi de deni­len Dev­let­ler Adası, yeni kıta­nın güney doğu ucunda bulun­mak­ta­dır. Burası, bu takı­ma­da­la­rın en doğu­da­ki par­ça­sı­dır. Her iki okya­nu­sun suları tara­fın­dan yıka­nan ada, ister kuzey doğu­dan ister güney batı­dan gelsin bir­bi­ri ardına geçen gemi­le­rin Horn Burnu'nu aştık­tan sonra ara­dık­la­rı ilk kara par­ça­sı­dır.

XVII. yüz­yıl­da aynı adı taşı­yan Hol­lan­da­lı deniz­ci Lema­i­re tara­fın­dan keş­fe­dil­miş olan boğaz, gemi­le­re daha kısa ve daha kolay bir yol sun­mak­ta, onları Dev­let­ler Adası'nın kıyı­la­rı­nı döven dağ gibi dal­ga­lar­dan kur­tar­mak­ta­dır. Bu ada onu doğuda on millik bir uzun­luk hâlin­de Saint Anto­i­ne Burnu'ndan Kepme Burnu'na kadar sınır­lar ve buhar­lı, ya da yel­ken­li gemi­ler adanın güne­yin­den geçer­ken oraya ken­di­le­ri­ni daha az gös­te­rir­ler.

Dev­let­ler Adası'nın kıyı­la­rı son derece girin­ti­li çıkın­tı­lı­dır. Kos­ko­ca kaya­lar­la çev­ril­miş bu kıyı­lar­da ne deniz kaza­la­rı olmuş­tur.

Adada kimse otur­ma­mak­ta­dır; ancak yaz mev­si­mi­ni içine alan kasım, aralık, ocak ve şubat ayla­rın­da otu­ru­la­ma­ya­cak gibi de değil­dir. İç kesim­ler­de­ki geniş ova­lar­da sürü­ler yeter­li besin bile bula­bi­lir­ler. Güney Kutbu güne­şi­nin ışın­la­rıy­la eriyen kalın kar örtü­sü­nün altın­dan yem­ye­şil otlar ortaya çıkar.

Ovalar adanın mer­ke­zin­de bir yandan bir yana uzanır. Bazı koru­lar zayıf dal­la­rı­nı bir araya toplar ve yeşil olmak­tan çok sarımt­rak hâl­de­ki gelip geçici yap­rak­la­rı­nı gös­te­rir.

Ger­çek­te, bu ovanın yüzeyi ve bu koru­luk­lar Dev­let­ler Adası'nın dörtte birini bile kap­la­maz. Kalanı, çak­mak­taş­la­rı­nın çoğun­luk­ta bulun­du­ğu kaya­lık yay­la­lar, derin boğaz­lar, eski volkan pat­la­ma­la­rı­nın dağıt­tı­ğı seyrek kaya küt­le­le­rin­den iba­ret­tir. Adanın mer­ke­zi­ne doğru geniş bir şekil­de yayı­lan ovalar, kışın sekiz ayı boyun­ca, hiç bir kabar­tı ken­di­le­ri­ni kap­la­yan karın dümdüz şek­li­ni boz­ma­dı­ğın­dan step görü­nü­şü­nü alır. Batıya doğru iler­le­dik­çe adanın enge­be­le­ri kes­kin­le­şir, kıyı yar­la­rı daha yüksek ve daha sarp­tır.

Burada dik koni­ler, yük­sek­lik­le­ri deniz sevi­ye­sin­den üç bin met­re­ye kadar varan ve üze­rin­den bakıl­dı­ğın­da bütün adanın görün­me­si­ni sağ­la­yan zir­ve­ler bulu­nur. Bunlar, And Dağ­la­rı zin­ci­ri­nin son hal­ka­la­rı­dır.

Dev­let­ler Adası'nın yüze­yin­de düzen­li akarsu yoktur. Bu taşlık ara­zi­de ne dere, ne de ırmak bulun­mak­ta­dır. Fakat buraya yığı­lan kar, sekiz ay kalır ve sıcak dönem­de -az soğuk demek daha doğru olur- güne­şin eğik ışın­la­rı altın­da erir ve sürek­li bir nem­li­li­ği sür­dü­rür. O zaman şurada burada küçük göller, su biri­kin­ti­le­ri mey­da­na gelir ki; bun­la­rın suları ilk dona kadar kalır.

Bu adada kara hay­van­la­rı ve bit­ki­ler yok dene­cek kadar az olma­sı­na karşın, bütün kıyı boyun­ca bol balık bulu­nur. Kum­sal­la­rın, çakıl­lı girin­ti çıkın­tı­la­rın, kaya­lık küt­le­le­ri­nin arka arkaya sıra­lan­dı­ğı bütün çev­re­de kabuk­lu deniz hay­van­la­rı kay­na­şır.

Uçan hay­van­lar­sa sayı­la­ma­ya­cak kadar çoktur. Bunlar ara­sın­da albat­ros­lar, su çul­luk­la­rı, yağmur kuş­la­rı, deniz kır­lan­gıç­la­rı, mar­tı­lar ve kulak tır­ma­la­yı­cı ses­le­riy­le çeşit­li kuşlar bulu­nur.

Bunun­la bir­lik­te Dev­let­ler Adası'nın Şili ya da Arjan­tin'in hır­sı­nı kabar­ta­cak nite­lik­te olduğu sonucu çıka­rıl­ma­ma­lı­dır. Kısa­ca­sı, burası hemen hemen hiç otu­rul­ma­yan kos­ko­ca bir kaya­lık­tan başka bir şey değil­dir. Peki bu ada kimin malı­dır? Bütün söy­le­ne­bi­le­cek şey bura­nın Macel­lan takı­ma­da­la­rı­nın par­ça­sı olduğu ve Güney Ame­ri­ka'nın bu iki Cum­hu­ri­ye­ti ara­sın­da bölün­mek­si­zin dur­du­ğu­dur.

Şunu belirt­mek uygun olur ki; Arjan­tin Cum­hu­ri­ye­ti dün­ya­nın ucun­da­ki bu feneri inşa etmek­le mutlu bir giri­şi­me ön ayak olmuş­tur. Ger­çek­ten o çağda Macel­lan ülke­si­nin bu yöre­le­rin­de, Macel­lan Boğazı'nın Atlan­tik üze­rin­de­ki Baki­re­ler Burnu'ndan, Pasi­fik üze­rin­de­ki Pilar Burnu'na kadar hiç bir ışık yoktu.

Dev­let­ler Adası'nın feneri, bu berbat yöre­ler­de gemi­ci­lik için değeri ölçül­mez hiz­met­ler sağ­la­ya­cak­tı. Bunun üze­ri­ne Arjan­tin Hükü­me­ti bu yeni fene­rin Elgor Koyu'nun geri­sin­de kurul­ma­sı­nı karar­laş­tır­mış­tı. Bir yıllık bir çalış­ma­dan sonra, fene­rin açı­lı­şı 9 aralık 1859'da yapıl­mış­tı.

Kör­fe­zin sona erdiği küçük girin­ti­nin elli metre öte­sin­de, toprak dört beş met­re­lik bir tümsek mey­da­na geti­ri­yor­du. yük­sek­li­ği otuz kırk metre kadar vardı. Kuru bir taş duvar, bu kaya­lık tara­ça­yı çevi­ri­yor­du. Fener için bundan daha iyi bir taban ola­maz­dı.

Bu kule şimdi bağlı bina­la­rı­nın ve depo­la­rı­nın orta­sın­da yük­se­li­yor­du. Bağlı bina­lar şun­la­rı içine alı­yor­du: 1. Bek­çi­le­rin odası; burada eşya olarak kar­yo­la­lar, dolap­lar, masa­lar, san­dal­ye­ler, borusu damın üze­rin­den çıkan bir kömür sobası vardı. 2. Aynı şekil­de bir soba, orta masası ve duvar­la­ra asıl­mış lam­ba­la­rıy­la; içinde dürbün, baro­met­re, ter­mo­met­re, yedek lamba ve duvara dayalı sar­kaç­lı bir saat bulu­nan gömme dolap­lı oturma odası. 3. İçinde bir yıllık erzak, çeşit­li kon­ser­ve­ler, tuzlu etler, iç yağı, kuru seb­ze­ler, deniz pek­si­met­le­ri, çay, kahve, şeker, her zaman kul­la­nı­la­cak bazı ilaç­lar sak­la­nan depo­lar. 4. Fene­rin lam­ba­sı­nın yan­ma­sı için gerek­li yağ haz­ne­si. 5. Bütün kutup kış­la­rı süre­sin­ce yete­cek mik­tar­da yaka­ca­ğın depo­lan­dı­ğı mahzen.

Kule­nin boyu otuz dört met­rey­di; tüm­se­ğin yük­sek­li­ği de ekle­nin­ce, fener deniz yüze­yin­den iki yüz yirmi üç ayak yük­sek­te bulu­nu­yor­du. Demek ki, on beş mil uzak­lık­tan görü­le­bi­lir­di. Fakat ger­çek­te görül­me men­zi­li on mildi.

O çağda kar­bür­lü hid­ro­jen, ya da elekt­rik­le çalı­şan fener­ler yoktu. Zaten bu uzak adada en yakın dev­let­le bile bağ­lan­tı kurmak çok zor olduğu için en basit ve en az tamir gerek­ti­ren sis­te­min kurul­ma­sı şarttı.

Bundan dolayı, o zaman ki sanayi ve bili­min bütün iler­le­me­le­rin­den yarar­la­nı­la­rak yağla aydın­lat­ma yapıl­ma­sı uygun görül­müş­tü.

Eski­den fener­le­rin para­bo­lik ayna­la­rı yoktu, bundan dolayı çıkar­dık­la­rı ışığın büyük kısmı ziyan olu­yor­du. Her şeyde olduğu gibi bunda da iler­le­me ken­di­ni gös­ter­di. Artık ışığın pek az kıs­mı­nın ziyan olduğu çukur ayna­lar kul­la­nıl­mak­ta­dır.

Elbet­te ki, dün­ya­nın öbür ucun­da­ki bu fene­rin sabit bir ışığı vardır. Bir gemi kap­ta­nı, onu başka bir fener­le karış­tı­ra­maz­dı; çünkü bu yöre­ler­de başka fener yoktu. Bu neden­le, fene­rin sönüp yan­ma­sı, ya da par­lak­lı­ğı­nın deği­şik­li­ğiy­le baş­ka­la­rın­dan ayırt edil­me­si gerek­li görül­me­miş­ti.

Bölüm 1 · 1/11

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki