I. BÖLÜM
20 Ağustos 1672. Geniş aynaları andıran su kanallarıyla, nadide kubbeleriyle, sanki her ğün pazarmış gibi cıvıl cıvıl ve sevimli görünümüyle Lahey yine insanı büyülüyordu. Yalnız o günü diğerlerinden ayıran bambaşka bir kalabalık vardı anayollarda. Endişeyle koşuşturan siyah ve kırmızı giyinmiş insanlar soluk soluğa kalmış şekilde yolları doldurmuşlardı. Bellerinde bıçakları, omuzlarında tüfekleri, ellerinde sopalarıyla bu insanlar; Hollanda kralının eski başvekilinin, cerrah Tyckelaer yüzünden cinayetle suçlanan kardeşi Cornelius De Witte’in cezasını çektiği ve bugün bile demir parmaklarının görülebildiği ünlü Buitenhof hapishanesine koşuyorlardı.
Hikâyemizi anlatmaya başladığımız bu dönem ve özellikle de 1672 yılı, sözünü ettiğimiz bu iki kişiyle çok yakından alakadar olmasaydı hikâyeye ekleyeceğimiz şu birkaç sayfa gereksiz görünebilirdi. Eğlenceli bir serüven vaat ettiğimiz okura bu açıklamaları, hikâyenin ve içinde geçtiği dönemin tam anlamıyla anlaşılması için vazgeçilmez olduğunu söylemeden de geçemeyiz.
Doğum yeri olan Dort su bentlerinden sorumlu müfettiş ve eski belediye başkanı olan Corneluis ya da Cornelius De Witte, Hollanda eyaletleri meclis üyesi olup kırk yaşına geldiğinde Kral Başvekili John De Witte’in de farkında olduğu gibi Hollanda halkı, Cumhuriyetlerinden bezmiş; Cornelius, John De Witte’in fermanıyla Eyaletler Birliği’nde tamamen kaldırılan genel valilik makamı için can atmaya başlamıştı.
Halkın bir ilkeyi kişiyle özleştirmemesi görülmüş şey olmadığından, Hollanda halkı Cumhuriyetlerini, halka dalkavukluk etmeyi küçümseyen özgürlüklerin ve zenginliğin taviz vermez taraftarlarıyken, ahlaksızlık ve savurganlığı hoş görmeyen bu katı ve acımasız De Witte kardeşlerle bir görünüyordu. Genel valilik makamını ise ağırbaşlı ve düşünceli ifadesiyle genç Orangeli William’a uygun görüyorlardı.
De Witte kardeşler, tüm Avrupa’da etkisini hissettiren ve Hollandalılara, Ren ovasında üç ay içinde Eyaletler Birliği ordusunu yerle bir ederek ağır bir yenilgi tattıran XIV. Louis’yi küçük görüyorlardı.
Hollandalılar, düşman kabul ettikleri XIV. Louis ile ülkelerindeki Fransız sığınmacılar aracılığıyla alay edip krala kinlerini kusuyorlardı.
Halkın kibri, kralı Hollanda Cumhuriyeti için bir panzehir hâline getirmişti. Böylelikle De Witte kardeşler hem halkın kendilerine karşı olan tepkisine, hem de yenilgiye uğramış ve yeni bir kahramanın onları yıkımdan ve utançtan kurtarmasını bekleyen insanlara özgü bezginlikle mücadele etmek zorunda kaldılar.
Bu yeni kahraman, biraz önce genel valiliğe olan yakınlığından bahsettiğimiz, halkın karşısına çıkmaya ve Fransa krallığının serveti ve gücü ne kadar haşmetli görünürse, XIV. Louis ile boy ölçüşmeye hazır olan, II. William’ın oğlu, İngiltere kralı I. Charles’in Henriette Stuart’tan olma torunu, ağırbaşlı Orange Prensi William idi.
Bu delikanlı henüz 22 yaşlarındaydı. Eğitimini üstlenen John De Witte, onu iyi bir vatandaş olarak yetiştirmişti. Vatanını talebesinden daha çok seven John De Witte, çıkardığı fermanla genel valiliği kaldırarak genç William’ın valilik umutlarını da söndürmüştü. Fakat Hollandalıların kaprisi XIV. Louis’nin estirdiği terörle birleşince John De Witte’in planları suya düşecek, genel valilik makamı gelecekte anlaşılacağı üzere Orangelı William için yeniden kurulacaktı.
Kralın başvekili sonunda halkının isteğine boyun eğmek zorunda kaldı; fakat kardeşi Cornelius De Witte buna kolay razı olmadı, Dort’taki malikânesini kuşatarak tehditler savuran Orange halkına rağmen genel valiliği yeniden kuran kararnameyi imzalamayı kabul etmedi.
Karısının yalvarıp yakarmalarıyla sonunda ikna olan Cornelius De Witte kararnamenin altına yalnızca V.C (Vi Coactus) yazarak bu imzayı zorla attığını gösterdi. O gün düşmanlarının zulmünden kurtulmuş olması ise bir mucize sayılabilir.
John De Witte’nin ise hemen razı olduğu bu karardan kârlı çıktığı söylenemez. Birkaç gün içinde bir suikasta uğradı ve bıçak darbelerinden ölmese de ağır yaralandı.
Ancak Orangelılar bununla da yetinmedi. İki kardeşin hayatı, isteklerinin önünü kapadığı için taktik değiştirdiler ve bir kardeşin yerine diğerini tahta çıkarmak yerine bıçaklayarak başaramadıklarını, iftira yoluyla yapmaya karar verdiler.
Asil amaçlar uğruna nadir zamanlarda doğru kahraman çıkar. İşte şans eseri oluşan koşullar altında tarih, kendine birini seçer ve onu gelecek kuşakların kahramanı yapar.
Tabii bu rastlantıya şeytan da karıştığı zaman, bu imparatorluğun yıkılması için kolayca bir zavallı bulunur. Bu koşullarda da şeytanın kötü emellerine alet edeceği kişi, daha önce de bahsetmiş olduğum cerrah Tyckelaer oldu.
Tyckelaer, yaydığı iftirayla Cornelius De Witte’in kararnamenin altına imza yerine yazdığı iki harften de anlaşılacağı üzere valilik kararına içten içe öfke duyduğunu, Orangelı William’a duyduğu nefretle Cumhuriyeti bu delikanlıdan kurtarmak üzere bir katil tuttuğunu, kendisinin de bu cinayetle görevlendirildiğini; ancak çektiği vicdan azabı yüzünden William’ı öldürmek yerine itirafta bulunmak istediğini söyledi.
Tabii bu komplo, Orangelıların da öfke ve tepkisine neden olacaktı. Sonunda başsavcı, 16 Ağustos 1672’de Cornelius’in tutuklanmasına karar verdi ve Buitenhof hapishanesinin bir hücresine kapatılan Cornelius De Witte, William’a karşı planladığı suçu itiraf etmesi için en aşağılık suçlulara uygulanan işkencelere maruz kaldı.
Cornelius’in hem yüce fikirleri hem de gözüpek bir karakteri vardı. Siyasi inançlarına olan bağlılığıyla dinleri uğruna yaşamlarını feda eden şehit atalarını andıran bu adam, yapılan işkencelere gülümseyerek cevap veriyor; hiçbir itirafta bulunmadığı gibi cellatların kuvvetini ve kararlılıklarını tüketiyordu.
Yine de hâkimler Tyckelar’ın bütün suçlarını affederken Cornelius De Witte’in, tüm kraliyet soyundan ve tüm resmî görevlerinden çıkarılmasına, dava masraflarını ödemesine ve bir daha dönmemek üzere Hollanda topraklarından sürülmesine karar verdi.
Bu karar masum ve yüce bir insanı cezalandırmakla kalmamış aynı zamanda Cornelius De Witte’in kendini menfaatlerine adadığı halkı da memnun etmişti. Ancak olaylar bununla da kalmadı. Hollandalıların nankörlükleriyle tanınan Atinalılardan eksik kalır yanları yoktu.
John De Witte, kardeşinin suçlu bulunacağı haberlerini duyar duymaz görevinden istifa etti. O da kendini ülkesine adamanın ödülünü birçok insanın nefretini kazanarak ve henüz iyileşmeyen bıçak yaralarıyla aldı. Çıkarlarını bir kenara koyarak vatanı için çalışan dürüst insanların tek kazancı olan dert ve yaralardan o da payına düşeni aldı.
Orangelı William’a gelince, olayların gidişatından cesaret alarak kendini ilahlaştıran halkının ayaklarının altına iki basamak olarak sereceği De Witte kardeşler sayesinde genel valiliğe yükseleceği günleri sabırsızlıkla bekliyordu.
Hikâyemizin başına dönersek, 29 Ağustos 1672’de kentteki herkes, Cornelius De Witte’in hapishaneden çıkarak sürgüne gidişini ve işkencenin bu asil vücutta bıraktığı izleri görmek için Buitenhof’a akın ediyordu.
Ancak bu kalabalığın içinde sadece olacakları izlemeye gidenler olduğu gibi, olaydan pay kapmak veya cellatların yapamadıklarını düşündükleri görevi bitirmek isteyenler de vardı.
Aralarında daha az düşmanca niyetle gidenler de yok değildi. Onların da tek isteği, ayaktakımı için her zaman izlenmeye değer olan ve önceleri dimdik ayakta gördükleri birinin şimdi tozlar içinde yerde yuvarlandığını izleyerek gururlarının okşandığı bu gösteriyi kaçırmamaktı.
“Bu korku bilmez Cornelius De Witte miydi?” diyeceklerdi, “Hücreye kapatılan ve çektiği acılarla güçsüz düşen?” “Onu solgun, kanlar ve utanç içinde mi göreceğiz? Kıskançlıklarıyla avamdan geri kalmayan Lahey burjuvazisi için bu bir zafer demek değil miydi?”
“Ayrıca” diyorlardı Orangelı kışkırtıcılar içine karıştıkları kalabalığı hem keskin hem de gülle gibi bir silah olarak kullanmayı umarak “Buitenhof hapishanesinden kentin kapısına kadar yürürken Orange prensine genel valiliği ancak vi coactus layık gören ve onu öldürtmeye kalkışan Corneluis De Witte’e birkaç avuç çamur atma, birkaç taş fırlatma fırsatını elde etmeyecek miyiz?”
İşte böyle durumlarda bilinir ki, izleyiciler yürümekten ziyade hızla koşar. İşte bu yüzden bu nedenle de Lahey halkı Buitenhof’a doğru hızlı adımlarla ilerliyordu.
Bu kalabalık içinde öfke ve kin dolu yüreğiyle hiçbir şey planlamadan en telaşlı koşanların başında, Orange halkı tarafından bir dürüstlük abidesi, onur timsali ve Hrıstiyan merhametinin bir temsilcisi gibi dolaştırılan Tyckelaer geliyordu.
Bu cesur ve aşağılık adam, Cornelius De Witte’in kendisini yoldan çıkarmak için yaptığı girişimleri, önerdiği yüklü miktardaki paraları ve Tyckelaer’ın suikast planlarını kolaylaştırmak için önceden hazırladığı şeytanca tezgâhları gaddarca çalışan hayal gücünün el verdiğince tüm detaylarıyla anlatıyordu.
Tyckelaer’ın kalabalığın can kulağıyla dinlediği her bir cümlesi Prens William için atılan sevinç çığlıklarıyla kesiliyor, De Witte kardeşler içinse kör bir öfkeyle ağza alınan yuhalamalar duyuluyordu.
Sonra kalabalık bir anda Corneluis denen o suçlunun böyle kolayca kurtulmasına izin veren adaletsiz yargıçlara lanetler yağdırmaya başladı. İçlerinden birkaçı kışkırtıcı alçak sesle tekrarlıyorlardı:
“Kaçacak! Kurtulacak elimizden!”
Diğerleri de cevap veriyordu:
“Bir gemi onu Schevening’de bekliyor, bir Fransız gemisi, Tyckelear görmüş.”
“Cesur Tyckleaer! Dürüst Tyckelaer!” diye bağırıyordu kalabalık hep bir ağızdan.
“Şunu da unutmayalım ki,” diye bağırdı kalabalığın içinden bir ses:
“Cornelius kaçarken hainlikten ondan geri kalmayan kardeşi John da kaçıp kurtulacak.”
“Ve iki namussuz kardeş, Fransa’da bizim paralarımızı yiyecek, bizim gemilerimizin parasını, bizim silahlarımızın parasını, XIV. Louis’ye sattıkları tersanelerimizin parasını.”
“Gitmelerine engel olalım!” diye bağırdı aralarından bir vatansever.
“Haydi hapishaneye! Haydi hapishaneye!” diye bağırdı kalabalık.
Tüm bu bağrışların arasında insanlar daha hızlı koşmaya, tüfekler kuşanmaya başlayıverdi. Fakat şiddete başvurulmamıştı henüz. Buitenhof civarını korumakla görevli süvariler, bağrışları, kıpırdanmaları ve tehditleriyle bu birliğin komutanı olan Kont Tilly’nin gözetimindeki atlı askerler birer heykel gibi duruyorlardı.
Hapishaneyi koruyan bu tek bölük, sert tavrıyla hem bu karmaşık insan topluluğunun, hem de kendilerine destek vermesi için hapishanenin karşısına yerleştirildiği hâlde:
“Çok yaşa Orange! Kahrolsun hainler!” diye bağırarak halkı âdeta cesaretlendiren bir grup, muhafızın gözünü korkuttu.
İşte tam o anda atını kalabalığın önüne doğru süren Kont Tilly bir eli kılıcında kaşlarını çatarak sesini yükseltti:
“Pekâlâ, muhafızlar, ne diye yürüyorsunuz ve ne istemektesiniz?”
Muhafızlar kılıçlarına davranarak bir kez daha bağırdılar:
“Çok yaşa Orange! Hainlere ölüm!”
“Çok yaşa Orange’mış!” diye karşılık verdi. “Hainlere ölüm”müş. Ölmeleri için istediğiniz kadar yırtının, bağrışın. Ne zaman ki onları gerçekten öldürmeye kalkışırsınız, ben bunu önlemek için buradayım ve önleyeceğim de!”
Sonra askerlerine dönerek:
“Silah omuza!” diye komut verdi.
Askerler bu emre o kadar kararlı itaat ettiler ki muhafızlar ve halk derhâl geri adım atmak zorunda kaldılar. Karşısındakilerin yüzündeki şaşkınlık komutanın hafifçe gülümsemesine yola açtı.
“İşte böyle!” dedi. Tilly mesleğine özgü o alaycı ifadeyle, “Sakin olun beyler, askerlerim tek bir kurşun sıkmayacak size; ama siz de hapishaneye doğru ilerlemeyeceksiniz artık.”
“Biliyor musunuz albayım?” dedi muhafız komutanı öfkeden titreyen sesiyle, “Bizim de tüfeklerimiz var.”
“Görüyorum tabii tüfeklerinizi,” diye cevap verdi Tilly, “Onları o kadar paylaştırmışsınız ki. Ama şunu da unutmayınız ki bizim de tabancalarımız var. Tabancalar 45 metreye kadar ateş edebilir ve siz bizden yalnızca 23 metre uzaktasınız.”
“Hainlere ölüm!” diye bağırdı çileden çıkan muhafızlar.
“Demek öyle!” diye homurdandı, “Aynı şeyi tekrarlayıp duruyorsunuz. Bu çok sıkıcı!”
Tilly, hapishanenin çevresindeki uğultu gitgide artarken birliğinin başındaki yerini yeniden aldı. Ancak bir türlü sakinleşmeyen kalabalığın, kurbanlarından birinin peşindeyken diğerinin eceline susamış gibi yığının ve askerlerin doksan metre kadar arkasından geçip, Buitenhof’a girmeye hazırlandığını fark edemedi.
Tam o sırada John De Witte, at arabasından uşağının yardımıyla inmiş, sakin adımlarla hapishanenin avlusunda ilerliyordu.
Kapıdaki görevlinin onu tanımasına rağmen ona ismini hatırlatan John:
“Günaydın Gryphus!” dedi, “Kardeşimi alıp kentten çıkarmaya geldim, biliyorsunuz, sürgüne gidecek.”
Bunun üzerine korkunç bir yaratığı andıran görevli, hapishanenin kapısını açtı, misafirleri selamladı ve kapıyı tekrar John’un ardından kilitledi.
John birkaç adım ilerlemişti ki on yedi on sekiz yaşlarında sevimli bir kızla karşılaştı. Frezyalı kadınlar gibi giyinmiş bu genç kız, John’u kibarca selamladı.
“Günaydın benim güzel ve iyi yürekli Rosa’m, kardeşim nasıl?” diye sordu.
“Mösyö John, ona yaptıkları kötülüklerden korkmuyorum artık. Her şey geride kaldı. Ama yapabilecekleri kötülüklerden korkuyorum.”
“Evet, şu aşağıda bekleyen kalabalıktan bahsediyorsun değil mi?”
“Onları duyuyor musunuz?”
“Esasında şu anda fazlasıyla heyecanlılar. Ama bizi karşılarında gördüklerinde sakinleşeceklerdir; biz, ülkemiz için hiç bir kötülük yapmadık ki!”
“Bu onları yatıştıracak bir neden olamaz ne yazık ki!” diye mırıldandı genç kız babasının bir el işaretiyle oradan uzaklaşmaya hazırlanırken.
“Evet evladım, sanırım söylediklerin fazlasıyla doğru.”
Yoluna devam ederken kendi kendine mırıldandı:
“İşte okuma yazma bilmeyen ve şimdiye kadar da hiçbir şey okumamış bir kız. Ama tek bir kelimeyle tüm dünya tarihini özetledi bile.”
Her zamanki sakin tavır, birkaç dakika öncesine göre karamsar hâliyle John, kardeşinin hücresine doğru yürüdü.
II. BÖLÜM
Rosa’nın şüphelenerek tahmin ettiği ve söylediği olay gerçekleşti. John De Witte, kardeşi Cornelius’un hücresine giden dar ve dolambaçlı merdivenleri tırmanırken, kasabalılar da hapishaneye giden yolun üzerindeki Tilly’nin bölüğünün kaldırılması için ellerinden geleni yaptılar.
Kendi taraftarlarının övgüye değer niyetlerini derin takdirle karşılayan kalabalığın lideri, yol üzerinde askerleri görünce büyük bir heyecanla bağırdı:
“Yaşasın kasabalılar!”
Katı olduğu kadar tedbirli de olan Kont Tilly’e gelince, süvarilerinin ateşe hazır tabancalarının koruması altında, kasabalılarla görüşmeye başladı. Cesur kasabalılara Eyaletler Birliği tarafından kendisine hapishaneyi ve hapishaneye giden yolları üç bölükle korumasının emredildiğini anlatıyordu.
“Böyle bir emir neden verildi? Neden hapishaneyi korumak gerekiyor?” diye bağırdı askerler. Kont:
“Siz bana söyleyebileceğimden çok daha fazlasını soruyorsunuz. Bana hapishaneyi korumamı emrettiler ve ben de koruyorum. Siz baylar, siz de birer asker sayılırsınız ve siz de bilirsiniz ki emre asla itaatsizlik edilmemeli.”
“Ancak bu emir size hainlerin şehri terk etmelerine olanak sağlamak için verildi.”
“Evet bu mümkün, çünkü hainler sürgüne mahkûm edildiler.” Diye cevap verdi Tilly.
“Ama bu emri kim verdi?”
“Eyaletler Birliği tarafından verildi.”