gridreads

1. Bölüm

I. BÖLÜM

20 Ağus­tos 1672. Geniş ayna­la­rı andı­ran su kanal­la­rıy­la, nadide kub­be­le­riy­le, sanki her ğün pazar­mış gibi cıvıl cıvıl ve sevim­li görü­nü­müy­le Lahey yine insanı büyü­lü­yor­du. Yalnız o günü diğer­le­rin­den ayıran bam­baş­ka bir kala­ba­lık vardı ana­yol­lar­da. Endi­şey­le koşuş­tu­ran siyah ve kır­mı­zı giyin­miş insan­lar soluk soluğa kalmış şekil­de yol­la­rı dol­dur­muş­lar­dı. Bel­le­rin­de bıçak­la­rı, omuz­la­rın­da tüfek­le­ri, elle­rin­de sopa­la­rıy­la bu insan­lar; Hol­lan­da kra­lı­nın eski baş­ve­ki­li­nin, cerrah Tycke­la­er yüzün­den cina­yet­le suç­la­nan kar­de­şi Cor­ne­li­us De Witte’in ceza­sı­nı çek­ti­ği ve bugün bile demir par­mak­la­rı­nın görü­le­bil­di­ği ünlü Bui­ten­hof hapis­ha­ne­si­ne koşu­yor­lar­dı.

Hikâ­ye­mi­zi anlat­ma­ya baş­la­dı­ğı­mız bu dönem ve özel­lik­le de 1672 yılı, sözünü etti­ği­miz bu iki kişiy­le çok yakın­dan ala­ka­dar olma­say­dı hikâ­ye­ye ekle­ye­ce­ği­miz şu birkaç sayfa gerek­siz görü­ne­bi­lir­di. Eğlen­ce­li bir serü­ven vaat etti­ği­miz okura bu açık­la­ma­la­rı, hikâ­ye­nin ve içinde geç­ti­ği döne­min tam anla­mıy­la anla­şıl­ma­sı için vaz­ge­çil­mez oldu­ğu­nu söy­le­me­den de geçe­me­yiz.

Doğum yeri olan Dort su bent­le­rin­den sorum­lu müfet­tiş ve eski bele­di­ye baş­ka­nı olan Cor­ne­lu­is ya da Cor­ne­li­us De Witte, Hol­lan­da eya­let­le­ri meclis üyesi olup kırk yaşına gel­di­ğin­de Kral Baş­ve­ki­li John De Witte’in de far­kın­da olduğu gibi Hol­lan­da halkı, Cum­hu­ri­yet­le­rin­den bezmiş; Cor­ne­li­us, John De Witte’in fer­ma­nıy­la Eya­let­ler Bir­li­ği’nde tama­men kal­dı­rı­lan genel vali­lik makamı için can atmaya baş­la­mış­tı.

Halkın bir ilkeyi kişiy­le özleş­tir­me­me­si görül­müş şey olma­dı­ğın­dan, Hol­lan­da halkı Cum­hu­ri­yet­le­ri­ni, halka dal­ka­vuk­luk etmeyi küçüm­se­yen özgür­lük­le­rin ve zen­gin­li­ğin taviz vermez taraf­tar­la­rıy­ken, ahlak­sız­lık ve savur­gan­lı­ğı hoş gör­me­yen bu katı ve acı­ma­sız De Witte kar­deş­ler­le bir görü­nü­yor­du. Genel vali­lik maka­mı­nı ise ağır­baş­lı ve düşün­ce­li ifa­de­siy­le genç Oran­ge­li Wil­li­am’a uygun görü­yor­lar­dı.

De Witte kar­deş­ler, tüm Avrupa’da etki­si­ni his­set­ti­ren ve Hol­lan­da­lı­la­ra, Ren ova­sın­da üç ay içinde Eya­let­ler Bir­li­ği ordu­su­nu yerle bir ederek ağır bir yenil­gi tat­tı­ran XIV. Louis’yi küçük görü­yor­lar­dı.

Hol­lan­da­lı­lar, düşman kabul ettik­le­ri XIV. Louis ile ülke­le­rin­de­ki Fran­sız sığın­ma­cı­lar ara­cı­lı­ğıy­la alay edip krala kin­le­ri­ni kusu­yor­lar­dı.

Halkın kibri, kralı Hol­lan­da Cum­hu­ri­ye­ti için bir pan­ze­hir hâline getir­miş­ti. Böy­le­lik­le De Witte kar­deş­ler hem halkın ken­di­le­ri­ne karşı olan tep­ki­si­ne, hem de yenil­gi­ye uğra­mış ve yeni bir kah­ra­ma­nın onları yıkım­dan ve utanç­tan kur­tar­ma­sı­nı bek­le­yen insan­la­ra özgü bez­gin­lik­le müca­de­le etmek zorun­da kal­dı­lar.

Bu yeni kah­ra­man, biraz önce genel vali­li­ğe olan yakın­lı­ğın­dan bah­set­ti­ği­miz, halkın kar­şı­sı­na çık­ma­ya ve Fransa kral­lı­ğı­nın ser­ve­ti ve gücü ne kadar haş­met­li görü­nür­se, XIV. Louis ile boy ölçüş­me­ye hazır olan, II. Wil­li­am’ın oğlu, İngil­te­re kralı I. Char­les’in Hen­ri­et­te Stuart’tan olma torunu, ağır­baş­lı Orange Prensi Wil­li­am idi.

Bu deli­kan­lı henüz 22 yaş­la­rın­day­dı. Eği­ti­mi­ni üst­le­nen John De Witte, onu iyi bir vatan­daş olarak yetiş­tir­miş­ti. Vata­nı­nı tale­be­sin­den daha çok seven John De Witte, çıkar­dı­ğı fer­man­la genel vali­li­ği kal­dı­ra­rak genç Wil­li­am’ın vali­lik umut­la­rı­nı da sön­dür­müş­tü. Fakat Hol­lan­da­lı­la­rın kap­ri­si XIV. Louis’nin estir­di­ği terör­le bir­le­şin­ce John De Witte’in plan­la­rı suya düşe­cek, genel vali­lik makamı gele­cek­te anla­şı­la­ca­ğı üzere Oran­ge­lı Wil­li­am için yeni­den kuru­la­cak­tı.

Kralın baş­ve­ki­li sonun­da hal­kı­nın iste­ği­ne boyun eğmek zorun­da kaldı; fakat kar­de­şi Cor­ne­li­us De Witte buna kolay razı olmadı, Dort’taki mali­kâ­ne­si­ni kuşa­ta­rak teh­dit­ler savu­ran Orange hal­kı­na rağmen genel vali­li­ği yeni­den kuran karar­na­me­yi imza­la­ma­yı kabul etmedi.

Karı­sı­nın yal­va­rıp yakar­ma­la­rıy­la sonun­da ikna olan Cor­ne­li­us De Witte karar­na­me­nin altına yal­nız­ca V.C (Vi Coac­tus) yaza­rak bu imzayı zorla attı­ğı­nı gös­ter­di. O gün düş­man­la­rı­nın zul­mün­den kur­tul­muş olması ise bir mucize sayı­la­bi­lir.

John De Witte’nin ise hemen razı olduğu bu karar­dan kârlı çık­tı­ğı söy­le­ne­mez. Birkaç gün içinde bir sui­kas­ta uğradı ve bıçak dar­be­le­rin­den ölmese de ağır yara­lan­dı.

Ancak Oran­ge­lı­lar bunun­la da yetin­me­di. İki kar­de­şin hayatı, istek­le­ri­nin önünü kapa­dı­ğı için taktik değiş­tir­di­ler ve bir kar­de­şin yerine diğe­ri­ni tahta çıkar­mak yerine bıçak­la­ya­rak başa­ra­ma­dık­la­rı­nı, iftira yoluy­la yap­ma­ya karar ver­di­ler.

Asil amaç­lar uğruna nadir zaman­lar­da doğru kah­ra­man çıkar. İşte şans eseri oluşan koşul­lar altın­da tarih, ken­di­ne birini seçer ve onu gele­cek kuşak­la­rın kah­ra­ma­nı yapar.

Tabii bu rast­lan­tı­ya şeytan da karış­tı­ğı zaman, bu impa­ra­tor­lu­ğun yıkıl­ma­sı için kolay­ca bir zaval­lı bulu­nur. Bu koşul­lar­da da şey­ta­nın kötü emel­le­ri­ne alet ede­ce­ği kişi, daha önce de bah­set­miş oldu­ğum cerrah Tycke­la­er oldu.

Tycke­la­er, yay­dı­ğı ifti­ray­la Cor­ne­li­us De Witte’in karar­na­me­nin altına imza yerine yaz­dı­ğı iki harf­ten de anla­şı­la­ca­ğı üzere vali­lik kara­rı­na içten içe öfke duy­du­ğu­nu, Oran­ge­lı Wil­li­am’a duy­du­ğu nef­ret­le Cum­hu­ri­ye­ti bu deli­kan­lı­dan kur­tar­mak üzere bir katil tut­tu­ğu­nu, ken­di­si­nin de bu cina­yet­le görev­len­di­ril­di­ği­ni; ancak çek­ti­ği vicdan azabı yüzün­den Wil­li­am’ı öldür­mek yerine iti­raf­ta bulun­mak iste­di­ği­ni söy­le­di.

Tabii bu komplo, Oran­ge­lı­la­rın da öfke ve tep­ki­si­ne neden ola­cak­tı. Sonun­da baş­sav­cı, 16 Ağus­tos 1672’de Cor­ne­li­us’in tutuk­lan­ma­sı­na karar verdi ve Bui­ten­hof hapis­ha­ne­si­nin bir hüc­re­si­ne kapa­tı­lan Cor­ne­li­us De Witte, Wil­li­am’a karşı plan­la­dı­ğı suçu itiraf etmesi için en aşa­ğı­lık suç­lu­la­ra uygu­la­nan işken­ce­le­re maruz kaldı.

Cor­ne­li­us’in hem yüce fikir­le­ri hem de gözü­pek bir karak­te­ri vardı. Siyasi inanç­la­rı­na olan bağ­lı­lı­ğıy­la din­le­ri uğruna yaşam­la­rı­nı feda eden şehit ata­la­rı­nı andı­ran bu adam, yapı­lan işken­ce­le­re gülüm­se­ye­rek cevap veri­yor; hiçbir iti­raf­ta bulun­ma­dı­ğı gibi cel­lat­la­rın kuv­ve­ti­ni ve karar­lı­lık­la­rı­nı tüke­ti­yor­du.

Yine de hâkim­ler Tycke­lar’ın bütün suç­la­rı­nı affe­der­ken Cor­ne­li­us De Witte’in, tüm kra­li­yet soyun­dan ve tüm resmî görev­le­rin­den çıka­rıl­ma­sı­na, dava mas­raf­la­rı­nı öde­me­si­ne ve bir daha dön­me­mek üzere Hol­lan­da top­rak­la­rın­dan sürül­me­si­ne karar verdi.

Bu karar masum ve yüce bir insanı ceza­lan­dır­mak­la kal­ma­mış aynı zaman­da Cor­ne­li­us De Witte’in ken­di­ni men­fa­at­le­ri­ne ada­dı­ğı halkı da memnun etmiş­ti. Ancak olay­lar bunun­la da kal­ma­dı. Hol­lan­da­lı­la­rın nan­kör­lük­le­riy­le tanı­nan Ati­na­lı­lar­dan eksik kalır yan­la­rı yoktu.

John De Witte, kar­de­şi­nin suçlu bulu­na­ca­ğı haber­le­ri­ni duyar duymaz göre­vin­den istifa etti. O da ken­di­ni ülke­si­ne ada­ma­nın ödü­lü­nü birçok insa­nın nef­re­ti­ni kaza­na­rak ve henüz iyi­leş­me­yen bıçak yara­la­rıy­la aldı. Çıkar­la­rı­nı bir kenara koya­rak vatanı için çalı­şan dürüst insan­la­rın tek kazan­cı olan dert ve yara­lar­dan o da payına düşeni aldı.

Oran­ge­lı Wil­li­am’a gelin­ce, olay­la­rın gidi­şa­tın­dan cesa­ret alarak ken­di­ni ilah­laş­tı­ran hal­kı­nın ayak­la­rı­nın altına iki basa­mak olarak sere­ce­ği De Witte kar­deş­ler saye­sin­de genel vali­li­ğe yük­se­le­ce­ği gün­le­ri sabır­sız­lık­la bek­li­yor­du.

Hikâ­ye­mi­zin başına döner­sek, 29 Ağus­tos 1672’de kent­te­ki herkes, Cor­ne­li­us De Witte’in hapis­ha­ne­den çıka­rak sür­gü­ne gidi­şi­ni ve işken­ce­nin bu asil vücut­ta bırak­tı­ğı izleri görmek için Bui­ten­hof’a akın edi­yor­du.

Ancak bu kala­ba­lı­ğın içinde sadece ola­cak­la­rı izle­me­ye giden­ler olduğu gibi, olay­dan pay kapmak veya cel­lat­la­rın yapa­ma­dık­la­rı­nı düşün­dük­le­ri görevi bitir­mek iste­yen­ler de vardı.

Ara­la­rın­da daha az düş­man­ca niyet­le giden­ler de yok değil­di. Onla­rın da tek isteği, ayak­ta­kı­mı için her zaman izlen­me­ye değer olan ve önce­le­ri dimdik ayakta gör­dük­le­ri biri­nin şimdi tozlar içinde yerde yuvar­lan­dı­ğı­nı izle­ye­rek gurur­la­rı­nın okşan­dı­ğı bu gös­te­ri­yi kaçır­ma­mak­tı.

“Bu korku bilmez Cor­ne­li­us De Witte miydi?” diye­cek­ler­di, “Hüc­re­ye kapa­tı­lan ve çek­ti­ği acı­lar­la güçsüz düşen?” “Onu solgun, kanlar ve utanç içinde mi göre­ce­ğiz? Kıs­kanç­lık­la­rıy­la avam­dan geri kal­ma­yan Lahey bur­ju­va­zi­si için bu bir zafer demek değil miydi?”

“Ayrıca” diyor­lar­dı Oran­ge­lı kış­kır­tı­cı­lar içine karış­tık­la­rı kala­ba­lı­ğı hem keskin hem de gülle gibi bir silah olarak kul­lan­ma­yı umarak “Bui­ten­hof hapis­ha­ne­sin­den kentin kapı­sı­na kadar yürür­ken Orange pren­si­ne genel vali­li­ği ancak vi coac­tus layık gören ve onu öldürt­me­ye kal­kı­şan Cor­ne­lu­is De Witte’e birkaç avuç çamur atma, birkaç taş fır­lat­ma fır­sa­tı­nı elde etme­ye­cek miyiz?”

İşte böyle durum­lar­da bili­nir ki, izle­yi­ci­ler yürü­mek­ten ziyade hızla koşar. İşte bu yüzden bu neden­le de Lahey halkı Bui­ten­hof’a doğru hızlı adım­lar­la iler­li­yor­du.

Bu kala­ba­lık içinde öfke ve kin dolu yüre­ğiy­le hiçbir şey plan­la­ma­dan en telaş­lı koşan­la­rın başın­da, Orange halkı tara­fın­dan bir dürüst­lük abi­de­si, onur tim­sa­li ve Hrıs­ti­yan mer­ha­me­ti­nin bir tem­sil­ci­si gibi dolaş­tı­rı­lan Tycke­la­er geli­yor­du.

Bu cesur ve aşa­ğı­lık adam, Cor­ne­li­us De Witte’in ken­di­si­ni yoldan çıkar­mak için yap­tı­ğı giri­şim­le­ri, öner­di­ği yüklü mik­tar­da­ki para­la­rı ve Tycke­la­er’ın sui­kast plan­la­rı­nı kolay­laş­tır­mak için önce­den hazır­la­dı­ğı şey­tan­ca tez­gâh­la­rı gad­dar­ca çalı­şan hayal gücü­nün el ver­di­ğin­ce tüm detay­la­rıy­la anla­tı­yor­du.

Tycke­la­er’ın kala­ba­lı­ğın can kula­ğıy­la din­le­di­ği her bir cüm­le­si Prens Wil­li­am için atılan sevinç çığ­lık­la­rıy­la kesi­li­yor, De Witte kar­deş­ler içinse kör bir öfkey­le ağza alınan yuha­la­ma­lar duyu­lu­yor­du.

Sonra kala­ba­lık bir anda Cor­ne­lu­is denen o suç­lu­nun böyle kolay­ca kur­tul­ma­sı­na izin veren ada­let­siz yar­gıç­la­ra lanet­ler yağ­dır­ma­ya baş­la­dı. İçle­rin­den bir­ka­çı kış­kır­tı­cı alçak sesle tek­rar­lı­yor­lar­dı:

“Kaça­cak! Kur­tu­la­cak eli­miz­den!”

Diğer­le­ri de cevap veri­yor­du:

“Bir gemi onu Sche­ve­ning’de bek­li­yor, bir Fran­sız gemisi, Tycke­le­ar görmüş.”

“Cesur Tyckle­a­er! Dürüst Tycke­la­er!” diye bağı­rı­yor­du kala­ba­lık hep bir ağız­dan.

“Şunu da unut­ma­ya­lım ki,” diye bağır­dı kala­ba­lı­ğın için­den bir ses:

“Cor­ne­li­us kaçar­ken hain­lik­ten ondan geri kal­ma­yan kar­de­şi John da kaçıp kur­tu­la­cak.”

“Ve iki namus­suz kardeş, Fransa’da bizim para­la­rı­mı­zı yiye­cek, bizim gemi­le­ri­mi­zin para­sı­nı, bizim silah­la­rı­mı­zın para­sı­nı, XIV. Louis’ye sat­tık­la­rı ter­sa­ne­le­ri­mi­zin para­sı­nı.”

“Git­me­le­ri­ne engel olalım!” diye bağır­dı ara­la­rın­dan bir vatan­se­ver.

“Haydi hapis­ha­ne­ye! Haydi hapis­ha­ne­ye!” diye bağır­dı kala­ba­lık.

Tüm bu bağ­rış­la­rın ara­sın­da insan­lar daha hızlı koş­ma­ya, tüfek­ler kuşan­ma­ya baş­la­yı­ver­di. Fakat şid­de­te baş­vu­rul­ma­mış­tı henüz. Bui­ten­hof civa­rı­nı koru­mak­la görev­li süva­ri­ler, bağ­rış­la­rı, kıpır­dan­ma­la­rı ve teh­dit­le­riy­le bu bir­li­ğin komu­ta­nı olan Kont Tilly’nin göze­ti­min­de­ki atlı asker­ler birer heykel gibi duru­yor­lar­dı.

Hapis­ha­ne­yi koru­yan bu tek bölük, sert tav­rıy­la hem bu kar­ma­şık insan top­lu­lu­ğu­nun, hem de ken­di­le­ri­ne destek ver­me­si için hapis­ha­ne­nin kar­şı­sı­na yer­leş­ti­ril­di­ği hâlde:

“Çok yaşa Orange! Kah­rol­sun hain­ler!” diye bağı­ra­rak halkı âdeta cesa­ret­len­di­ren bir grup, muha­fı­zın gözünü kor­kut­tu.

İşte tam o anda atını kala­ba­lı­ğın önüne doğru süren Kont Tilly bir eli kılı­cın­da kaş­la­rı­nı çata­rak sesini yük­selt­ti:

“Pekâlâ, muha­fız­lar, ne diye yürü­yor­su­nuz ve ne iste­mek­te­si­niz?”

Muha­fız­lar kılıç­la­rı­na dav­ra­na­rak bir kez daha bağır­dı­lar:

“Çok yaşa Orange! Hain­le­re ölüm!”

“Çok yaşa Orange’mış!” diye kar­şı­lık verdi. “Hain­le­re ölüm”müş. Ölme­le­ri için iste­di­ği­niz kadar yır­tı­nın, bağ­rı­şın. Ne zaman ki onları ger­çek­ten öldür­me­ye kal­kı­şır­sı­nız, ben bunu önle­mek için bura­da­yım ve önle­ye­ce­ğim de!”

Sonra asker­le­ri­ne döne­rek:

“Silah omuza!” diye komut verdi.

Asker­ler bu emre o kadar karar­lı itaat etti­ler ki muha­fız­lar ve halk derhâl geri adım atmak zorun­da kal­dı­lar. Kar­şı­sın­da­ki­le­rin yüzün­de­ki şaş­kın­lık komu­ta­nın hafif­çe gülüm­se­me­si­ne yola açtı.

“İşte böyle!” dedi. Tilly mes­le­ği­ne özgü o alaycı ifa­dey­le, “Sakin olun beyler, asker­le­rim tek bir kurşun sık­ma­ya­cak size; ama siz de hapis­ha­ne­ye doğru iler­le­me­ye­cek­si­niz artık.”

“Bili­yor musu­nuz alba­yım?” dedi muha­fız komu­ta­nı öfke­den tit­re­yen sesiy­le, “Bizim de tüfek­le­ri­miz var.”

“Görü­yo­rum tabii tüfek­le­ri­ni­zi,” diye cevap verdi Tilly, “Onları o kadar pay­laş­tır­mış­sı­nız ki. Ama şunu da unut­ma­yı­nız ki bizim de taban­ca­la­rı­mız var. Taban­ca­lar 45 met­re­ye kadar ateş ede­bi­lir ve siz bizden yal­nız­ca 23 metre uzak­ta­sı­nız.”

“Hain­le­re ölüm!” diye bağır­dı çile­den çıkan muha­fız­lar.

“Demek öyle!” diye homur­dan­dı, “Aynı şeyi tek­rar­la­yıp duru­yor­su­nuz. Bu çok sıkıcı!”

Tilly, hapis­ha­ne­nin çev­re­sin­de­ki uğultu git­gi­de artar­ken bir­li­ği­nin başın­da­ki yerini yeni­den aldı. Ancak bir türlü sakin­leş­me­yen kala­ba­lı­ğın, kur­ban­la­rın­dan biri­nin peşin­dey­ken diğe­ri­nin ece­li­ne susa­mış gibi yığı­nın ve asker­le­rin doksan metre kadar arka­sın­dan geçip, Bui­ten­hof’a gir­me­ye hazır­lan­dı­ğı­nı fark ede­me­di.

Tam o sırada John De Witte, at ara­ba­sın­dan uşa­ğı­nın yar­dı­mıy­la inmiş, sakin adım­lar­la hapis­ha­ne­nin avlu­sun­da iler­li­yor­du.

Kapı­da­ki görev­li­nin onu tanı­ma­sı­na rağmen ona ismini hatır­la­tan John:

“Günay­dın Gryphus!” dedi, “Kar­de­şi­mi alıp kent­ten çıkar­ma­ya geldim, bili­yor­su­nuz, sür­gü­ne gide­cek.”

Bunun üze­ri­ne kor­kunç bir yara­tı­ğı andı­ran görev­li, hapis­ha­ne­nin kapı­sı­nı açtı, misa­fir­le­ri selam­la­dı ve kapıyı tekrar John’un ardın­dan kilit­le­di.

John birkaç adım iler­le­miş­ti ki on yedi on sekiz yaş­la­rın­da sevim­li bir kızla kar­şı­laş­tı. Frez­ya­lı kadın­lar gibi giyin­miş bu genç kız, John’u kibar­ca selam­la­dı.

“Günay­dın benim güzel ve iyi yürek­li Rosa’m, kar­de­şim nasıl?” diye sordu.

“Mösyö John, ona yap­tık­la­rı kötü­lük­ler­den kork­mu­yo­rum artık. Her şey geride kaldı. Ama yapa­bi­le­cek­le­ri kötü­lük­ler­den kor­ku­yo­rum.”

“Evet, şu aşa­ğı­da bek­le­yen kala­ba­lık­tan bah­se­di­yor­sun değil mi?”

“Onları duyu­yor musu­nuz?”

“Esa­sın­da şu anda faz­la­sıy­la heye­can­lı­lar. Ama bizi kar­şı­la­rın­da gör­dük­le­rin­de sakin­le­şe­cek­ler­dir; biz, ülke­miz için hiç bir kötü­lük yap­ma­dık ki!”

“Bu onları yatış­tı­ra­cak bir neden olamaz ne yazık ki!” diye mırıl­dan­dı genç kız baba­sı­nın bir el işa­re­tiy­le oradan uzak­laş­ma­ya hazır­la­nır­ken.

“Evet evla­dım, sanı­rım söy­le­dik­le­rin faz­la­sıy­la doğru.”

Yoluna devam eder­ken kendi ken­di­ne mırıl­dan­dı:

“İşte okuma yazma bil­me­yen ve şim­di­ye kadar da hiçbir şey oku­ma­mış bir kız. Ama tek bir keli­mey­le tüm dünya tari­hi­ni özet­le­di bile.”

Her zaman­ki sakin tavır, birkaç dakika önce­si­ne göre karam­sar hâliy­le John, kar­de­şi­nin hüc­re­si­ne doğru yürüdü.

II. BÖLÜM

Rosa’nın şüp­he­le­ne­rek tahmin ettiği ve söy­le­di­ği olay ger­çek­leş­ti. John De Witte, kar­de­şi Cor­ne­li­us’un hüc­re­si­ne giden dar ve dolam­baç­lı mer­di­ven­le­ri tır­ma­nır­ken, kasa­ba­lı­lar da hapis­ha­ne­ye giden yolun üze­rin­de­ki Tilly’nin bölü­ğü­nün kal­dı­rıl­ma­sı için elle­rin­den geleni yap­tı­lar.

Kendi taraf­tar­la­rı­nın övgüye değer niyet­le­ri­ni derin tak­dir­le kar­şı­la­yan kala­ba­lı­ğın lideri, yol üze­rin­de asker­le­ri görün­ce büyük bir heye­can­la bağır­dı:

“Yaşa­sın kasa­ba­lı­lar!”

Katı olduğu kadar ted­bir­li de olan Kont Tilly’e gelin­ce, süva­ri­le­ri­nin ateşe hazır taban­ca­la­rı­nın koru­ma­sı altın­da, kasa­ba­lı­lar­la görüş­me­ye baş­la­dı. Cesur kasa­ba­lı­la­ra Eya­let­ler Bir­li­ği tara­fın­dan ken­di­si­ne hapis­ha­ne­yi ve hapis­ha­ne­ye giden yol­la­rı üç bölük­le koru­ma­sı­nın emre­dil­di­ği­ni anla­tı­yor­du.

“Böyle bir emir neden veril­di? Neden hapis­ha­ne­yi koru­mak gere­ki­yor?” diye bağır­dı asker­ler. Kont:

“Siz bana söy­le­ye­bi­le­ce­ğim­den çok daha faz­la­sı­nı soru­yor­su­nuz. Bana hapis­ha­ne­yi koru­ma­mı emret­ti­ler ve ben de koru­yo­rum. Siz baylar, siz de birer asker sayı­lır­sı­nız ve siz de bilir­si­niz ki emre asla ita­at­siz­lik edil­me­me­li.”

“Ancak bu emir size hain­le­rin şehri terk etme­le­ri­ne olanak sağ­la­mak için veril­di.”

“Evet bu mümkün, çünkü hain­ler sür­gü­ne mahkûm edil­di­ler.” Diye cevap verdi Tilly.

“Ama bu emri kim verdi?”

“Eya­let­ler Bir­li­ği tara­fın­dan veril­di.”

Bölüm 1 · 1/23

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki