gridreads

1. Bölüm

ÜÇ SİLAH­ŞÖR­LER

Gas­kon­ya’lı deli­kan­lı D’Arag­nan 1625 yılın­da Fransa’dan yola çık­tı­ğın­da Meung Şehri’nde mola ver­miş­ti. Kula­ğın­da hala baba­sı­nın söy­le­di­ği sözler vardı.

Babası, “Oğlum,” demiş­ti, “Bir gün olur da gitmek şere­fi­ne eri­şir­sen, soy­lu­lu­ğu­nun adını, gerek kendin gerek­se akra­ba­la­rı­nız ve dost­la­rı­nız için yücel­te­rek taşı­yın. Kar­di­nal Haz­ret­le­rin­den ve Kral’dan başka kim­se­ye kul olma­yın.

“Kar­şı­laş­tı­ğı­nız fır­sat­la­rı kaçır­ma­yın, serü­ven­le­rin peşin­de koşun. Size kılıç kul­lan­ma­yı öğret­tim; demir gibi dizi­niz, çelik gibi bir bile­ği­niz var. Her fır­sat­ta dövü­şün.

“Evlat­la­rım, size vere­cek sadece on beş gümüş liram, altı­nım, bir de söy­le­di­ğim öğüt­le­rim­den başka şeyim yok. Anne­ni­zin de her türlü yarayı iyi ede­bi­len mer­he­mi­ni alın. Bun­la­rın tümün­den yarar­la­nın, mutlu ve uzun ömürlü olun.”

Babası bun­lar­dan başka oğluna, Kra­li­yet Muha­fız­la­rı Komu­ta­nı olan hem­şe­ri­le­ri Mösyö Tre­vil­le’e hita­ben yazıl­mış bir de mektup ver­miş­ti.

Silah­şör­le­rin gele­ce­ği habe­ri­ni öğre­nen halk büyük bir merak­la onla­rın kal­dı­ğı hana doğru akın edi­yor­du. Mey­dan­da bulu­nan hanın önü müthiş kala­ba­lık­tı. Orada bulu­nan­lar bir­bi­ri­nin başı üstün­den, hanın önünde duran deli­kan­lı­yı görmek için çaba­lı­yor­lar­dı.

Büyük bir ses kala­ba­lı­ğı ve uğultu vardı. Herkes bir­bi­ri­ne gör­dük­le­riy­le ilgili düşün­ce­le­ri­ni söy­lü­yor­du. Olan­la­rı göre­me­yen­ler, yanın­da­ki­le­re,” Ne var, ne oluyor?” diye soru­yor­lar­dı.

O gün kasa­ba­ya bir genç gel­miş­ti. Ama bu yaban­cı gencin bin­di­ği at ve giy­si­le­ri o denli tuhaf­tı ki, onu her gören dönüp dönüp kalı­yor­du.

Gencin bin­di­ği at, keli­me­nin tam anla­mıy­la uyuz mu uyuzdu. Zaval­lı hayvan bakım­sız­lık­tan bir deri bir kemik kal­mış­tı. Bini­ci­si ise ayrı bir alemdi. Omu­zu­na astığı koca­man kılıcı ile giy­si­le­ri, başka başka kişi­ler­den gelişi güzel top­lan­mış izle­ni­mi­ni veri­yor­du.

Fakat uyuz atının üze­rin­de öyle bir kuru­lu­şu vardı ki, alanda top­lan­mış olan insan­lar, en çok yaban­cı­nın bu kurum­lu hava­sıy­la eğle­ni­yor­lar­dı.

Yaban­cı­nın adı D’Artag­nan’dı. Ailesi birkaç nesil geri­le­re dek Gas­kon­ya’da otu­ru­yor­lar­dı. Baba D’Artag­nan tüm hayatı süre­sin­ce kralın yanın­da silâh­şör olarak hizmet etmeyi düş­le­miş ama bu ama­cı­na ula­şa­ma­mış­tı. Oğlu büyü­yüp silâh­şör olmak için iste­ni­len yaşa gelin­ce onu hemen yanına çağı­rıp uzun uzun konuş­muş­tu.

Deli­kan­lı, baba­sı­nın anlat­tık­la­rı­nı en ince ayrın­tı­sı­na dek din­le­miş, sonuç olarak şun­la­rı aklın­da tut­ma­ya karar ver­miş­ti:

Kralın silah­şör­le­ri­nin komu­ta­nı olan Mösyö De Tre­vil­le hem­şe­ri­le­riy­di. Baba­sı­nın çocuk­luk arka­da­şıy­dı. Paris’e gider gitmez onu bula­cak, baba­sı­nın ver­di­ği mek­tu­bu komu­ta­na vere­cek­ti.

Her zaman hoş görülü olacak gözünü budak­tan sakın­ma­ya­cak­tı. Hiç bir zaman haksız bir eyleme giriş­me­ye­cek­ti. Cesa­re­ti­ni ve kılıç kul­lan­ma­da­ki bece­ri­si­ni ispat­la­mak için her fır­sat­tan yarar­lan­ma­sı gere­ki­yor­du. Asla krala karşı olma­ya­cak, hem­şe­ri­si Mösyö De Tre­vil­le’e her an bağlı kala­cak­tı.

Anne­si­nin hazır­la­mış olduğu şu her derde iyi gelen mer­he­mi de yanın­dan hiç ayır­ma­ya­cak­tı. Çünkü bu merhem tüm kılıç yara­la­rı­na çok iyi gelir­di.

Genç D’Artag­nan yol boyun­ca baba­sı­nın bu öğüt­le­ri­ni düşün­müş ve kendi ken­di­ne yine­le­miş­ti. Bu kasa­ba­ya kadar kaza­sız bela­sız gel­miş­ti ama... Burada bir şeyler ola­ca­ğa ben­zi­yor­du. Çünkü kasa­ba­lı­lar ona öyle alaycı göz­ler­le bakı­yor­lar­dı ki, kılı­cı­nı çekip üzer­le­ri­ne sal­dır­ma­mak için ken­di­ni güç tutu­yor­du genç adam.

D’Artag­nan bun­la­rı düşü­nür­ken hana inip inmeme konu­sun­da karar vere­mi­yor­du. Çev­re­si­ne sıkın­tıy­la baktı. Bu esnada iki kişi­nin ken­di­si­ne bakıp alaylı alaylı konuş­tuk­la­rı­nı gördü. Baba­sı­nın öğüt­le­ri­ni hatır­la­dı. Hoş görülü olması gere­ki­yor­du, bu kuş­ku­suz­du. Ancak adam­la­rın ken­di­siy­le alay ettik­le­ri daha da kuş­ku­suz bir biçim­de açıkça belli olu­yor­du. Daha fazla sab­re­de­me­yen D’Artag­nan bu iki adama döndü. Siyah bıyık­lı, kırk yaş­la­rı civa­rın­da görü­nen, siyah tenli adama:

“Gül­dü­ğü­nüz her neyse bize de söy­le­yin, bir­lik­te güle­lim,” dedi.

Giy­si­le­rin­den zengin ve kibar biri olduğu anla­şı­lan adam alaycı tav­rı­nı sür­dür­dü .

“Sizi tanı­mı­yo­rum ve sizin­le görüş­mü­yo­rum sayın bayım,” diye cevap verdi.

Sabrı iyice taşan D’Artag­nan olanca sesiy­le:

“Ama ben konu­şu­yo­rum!” diye gür­le­di.

Bunun üze­ri­ne adamın gülüm­se­me­si daha da faz­la­laş­tı. D’Artag­nan’a doğru birkaç adım yak­laş­tı. Eh, işte şenlik baş­lı­yor­du.

İnsan­lar hemen D’Artag­nan ile adamın çev­re­sin­de bir çember oluş­tur­du­lar... Az sonra kılıç­lar çeki­le­cek, kaç gündür eğlen­ce­ye susa­mış kasa­ba­lı­lar biraz olsun eğle­ne­cek­ler­di. Fakat zengin adamın böyle bir niyeti yoktu. D’Artag­nan’ı alaycı göz­ler­le süz­dük­ten sonra:

“İlk kez bu renkte bir at görü­yo­rum yoksa onu boyat­tı­nız mı?” diye sordu.

D’Artag­nan:

“Sahi­biy­le alay ede­me­yen, atıyla takı­şır,” dedi.

“Benim gülüp eğlen­me­me kimse karı­şa­maz.”

“Benim de öyle­dir,” dedi D’Artag­nan. “Ama bana gülüm­sen­me­si­ne de göz yuma­mam. Bunu iyi bilin!”

Bun­la­rı söy­ler­ken de uzun kılı­cı­nı hızla çek­miş­ti. Bu hare­ke­ti gör­mez­den gelen adam, D’Artag­nan’a:

“Hak­lı­sı­nız,” dedi.” Hiç kimse bir kim­sey­le alay edemez.”

Böyle diyen adam hana doğru yöne­lin­ce D’Artag­nan arka­sın­dan bağır­dı:

“Arka­dan vur­ma­ya alışık deği­lim bayım. Geri dönün ve benim­le erkek­çe vuru­şun!”

Adam durup ona baktı ve:

“Deli­kan­lı senin aklın­dan zorun mu var? İşim gücüm var benim. Oyun oyna­ya­cak vaktim yok doğ­ru­su.”

Adam daha söz­le­ri­ni tamam­la­ya­ma­dan D’Artag­nan kılı­cı­nı savur­du. Eğer adam, can kor­ku­suy­la yana sıç­ra­mak­ta bir saniye geç kal­say­dı, bir daha hiç kim­sey­le alay ede­me­ye­cek­ti kuş­ku­suz. Adam, işin şaka götü­rür tarafı olma­dı­ğı­nı anla­mış­tı... Hemen kılı­cı­nı çekti. Genç adamı fiya­ka­lı bir biçim­de selâm­la­dık­tan sonra vuruş­ma­ya hazır oldu­ğu­nu bil­dir­di.

Ama ne yazık ki, bu vuruş­ma ger­çek­leş­me­di. Çünkü o anda hancı ile yar­dım­cı­la­rı elle­rin­de sopa­lar­la öyle bir sal­dır­dı­lar ki, ne zengin adam ne de genç D’Artag­nan, kılıç sal­la­ya­cak fır­sa­tı bula­ma­dı­lar. D’Artag­nan, başına inen sopa dar­be­le­riy­le sen­de­le­di ve birkaç adım geri çekil­di.

Sonra da başın­dan kanlar akarak yere yuvar­lan­dı.

Hancı, yar­dım­cı­la­rıy­la bir­lik­te yara­lı­yı mut­fa­ğa taşıdı. Sonra dışa­rı­ya çıkıp zengin ve soylu baya yak­laş­tı.

“Şu anda baygın yatı­yor,” dedi. “Ama çabuk iyi­le­şe­cek.”

“Kimin nesi bu genç?”diye sordu adam,

Hancı bir sır verir gibi fısıl­da­dı:

“Biraz tuhaf bir deli­kan­lı,” dedi.” Sürek­li Mösyö De Tre­vil­le diye sayık­lı­yor, elini de ceke­ti­ne vurup duru­yor.”

“De Tre­vil­le mi?” dedi adam şaşkın bir halde.” Ne işi var bu çulsuz gencin silâh­şör­le­rin komu­ta­nı ile.”

Hancı başını sal­la­dı.

Soylu ve zengin bay kendi ken­di­ne:

“Aman Allah’ım!”diye söy­len­di.” Yoksa De Tre­vil­le bu çocuğu mu üstüme saldı?”

Sonra han­cı­ya dönüp sordu:

“Eşya­la­rı nerede?”

“Neyi varsa mut­fak­ta efen­dim.”

“Güzel,” dedi adam.

Sonra mut­fa­ğa doğru yürüdü ve han­cı­ya:

“Uşa­ğı­ma söyle ara­ba­yı hazır­la­sın, hemen gidi­yo­ruz, ben şimdi gele­ce­ğim,” dedi.

Hancı uşağı bulmak için koşar­ken o da mut­fa­ğa indi. Gencin tor­ba­sın­da­ki eşya­la­rı teker teker ince­le­di. Mösyö De Tre­vil­le ‘e yazıl­mış olan mek­tu­bu alıp cebine koydu. Sonra dışa­rı­ya çıkıp hanın önünde bek­le­yen ara­ba­sı­na yönel­di. Ara­ba­nın pen­ce­re­sin­den görü­len sarı­şın hanıma birkaç sözcük söy­le­di.

Onlar böyle konu­şur­lar­ken D’Artag­nan başı sarıl­mış bir vazi­yet­te dışa­rı­ya çıktı. Belli etme­den onla­rın konuş­ma­la­rı­nı din­le­me­ye koyul­du.

Sarı saçlı kadın:

“Kar­di­nal haz­ret­le­ri­nin emri böyle demek ki?” dedi.

Soylu bay acele eder bir halde:

“Evet, evet,” diye mırıl­dan­dı.” Hemen İngil­te­re’ye döne­cek­si­niz. Dük Londra’dan ayrı­lır­sa derhal haber vere­cek­si­niz.”

“Ya diğer tali­mat?” diye sordu kadın. “Hepsi o kutu­nun içinde... Fakat Manş’ı geç­me­den kesin­lik­le açma­ya­cak­sı­nız.”

Kadın bir soru daha yönelt­ti:

“Ya siz ne yapa­cak­sı­nız?”

“Hemen Paris’e döne­ce­ğim..”

“Ya o pal­ya­ço kılık­lı deli­kan­lı, onu ne yap­tı­nız?”

“Bıra­kın bun­la­rı,” dedi adam atına atlar­ken. “İşle­ri­miz bundan daha önemli.”

Araba hızlı hızlı hare­ket etti. Ve soylu adam da karşı yöne doğru sürdü atını.

Bu sırada ayakta durmak için büyük çaba har­ca­yan D’Artag­nan, tekrar bayı­lıp yere yığıl­dı. Hancı ve adam­la­rı onu içeri taşı­dı­lar.

Bu kez dav­ra­nış­la­rı daha yumu­şak ve daha say­gı­lıy­dı. Soylu bay çekip git­ti­ği­ne göre, bu garip deli­kan­lı­ya iyi dav­ra­nı­lır­sa bol bahşiş ala­bi­le­cek­le­ri­ni düşü­nü­yor­lar­dı.

D’Artag­nan biraz ken­di­ne gelin­ce anne­si­nin ver­di­ği mer­he­mi tor­ba­sın­dan çıkar­dı. Yara­la­rı­na sürdü. Bol yemek yedi, hiç kımıl­da­ma­dan yatıp uyudu. Kısa sürede ken­di­ni topar­la­dı.

Sonun­da han­cı­ya bor­cu­nu ödeyip handan ayrı­lır­ken tor­ba­sı­nı yok­la­dı. Mek­tu­bun tor­ba­da olma­dı­ğı­nı anladı. Kılı­cı­nı çekip han­cı­nın gırt­la­ğı­na dayadı... Ona sordu. Hancı fazla inat etme­den, mek­tu­bun o soylu bay tara­fın­dan alın­dı­ğı söy­le­di. Gel­ge­le­lim bu bayın adını bil­mi­yor­du. O neden­le bir şey söy­le­ye­me­ye­cek­ti.

*

O yıl­lar­da Mösyö De Tre­vil­le Fransa’nın en iyi kılıç kul­la­nan ada­mıy­dı. Gas­kon­ya’dan gelip kralın silâh­şör­le­ri ara­sı­na katıl­dı­ğın­da adı sanı belir­siz bir silâh­şör­dü. Ama çalış­kan­lı­ğı, kılıç kul­lan­ma­da­ki bece­ri­si ve cesa­re­tiy­le kısa sürede göze girdi. Sonun­da kral onu yanına aldı ve silâh­şör­le­ri­nin komu­ta­nı olarak görev­len­dir­di.

Mösyö De Tre­vil­le, komu­tan­lı­ğa baş­la­dık­tan sonra kendi iste­ği­ne uygun bir örgüt oluş­tur­du. Böy­le­lik­le Kral XIII. Louis’in en güve­ni­lir bir­li­ği kurul­muş oldu...

Bir­li­ği­ne aldığı her­ke­si ayrı ayrı ince­ler, kendi ölçü­le­ri­ne uyma­yan kişi­le­ri kesin­lik­le bir­li­ği­ne almaz­dı. Bu neden­le Tre­vil­le ile adam­la­rı ara­sın­da büyük bir sevgi ve saygı vardı. Mösyö De Tre­vil­le silâh­şör­le­ri­ni bir baba gibi sever, onları korur, hemen hemen her türlü sorun­la­rıy­la yakın­dan ilgi­le­nir­di.

Diğer taraf­tan kralın baş­ba­ka­nı Kar­di­nal de kendi çev­re­sin­de gözü­pek silâh­şör­ler­den kurulu bir birlik oluş­tur­muş­tu. Böy­le­ce bir­bir­le­riy­le her kar­şı­laş­tık­la­rı yerde çatı­şan, bir­bi­ri­ne her an sal­dır­ma­ya hazır iki birlik, Paris’in sokak­la­rın­da nere­dey­se her gün patır­tı çıka­rır olmuş­lar­dı. Ara­la­rın­da hır gür eksik olmu­yor­du.

D’Artag­nan sora sora konağı bulmuş atını dışa­rı­da bıra­kıp bah­çe­ye gir­miş­ti. Orta­lık o denli kala­ba­lık­tı ki, genç adam gös­te­riş­li silâh­şör giy­si­le­ri için­de­ki bu adam­la­ra beğe­niy­le baktı. Mösyö De Tre­vil­le’nin hem­şe­ri­si oldu­ğu­nu, ona baba­sın­dan mektup getir­di­ği­ni söy­le­ye­rek bek­le­me salo­nun­da bir san­dal­ye­ye oturdu. Orada bulu­nan silâh­şör­ler­le bir­lik­te komu­ta­nın ken­di­si­ni çağır­ma­sı­nı bek­le­me­ye koyul­du.

Herkes bir­bi­riy­le konuş­tu­ğun­dan salon­da kimin kime ne söy­le­di­ği anla­şıl­mı­yor­du.

D’Artag­nan adının okun­ma­sı­nı sabır­la bek­le­di. Sonun­da görev­li subay, ”Mösyö D’Artag­nan” diye ses­le­nin­ce hemen ayağa fır­la­dı. Kim­se­nin sıra­sı­nı kap­ma­sı­nı iste­mez­miş gibi paldır küldür odaya daldı...

O sırada De Tre­vil­le, öfkeli bir halde odanın içinde dolaş­mak­tay­dı. Ken­di­ni yer­le­re dek eği­le­rek selâm­la­yan bu tuhaf kılık­lı deli­kan­lı­ya şöyle bir bak­tık­tan sonra:

“Şimdi bek­le­yin. Az sonra sizin­le ilgi­le­ne­ce­ğim,” dedi.

Deli­kan­lı bir köşeye çekil­di ve ses­siz­ce durdu.

O anda içe­ri­ye iki silâh­şör girdi ve komu­ta­nı say­gıy­la selâm­la­dı­lar. Onla­rın geliş­le­ri­ni sabır­sız­lık­la bek­le­di­ği anla­şı­lan De Tre­vil­le, hiç bek­le­me­den konuya değin­di:

“Baylar, kral haz­ret­le­ri­nin bana ne dedi­ği­ni bili­yor musu­nuz?”

İki silâh­şör aynı anda:

“Hayır efen­dim, bil­mi­yo­ruz,” dedi­ler.

D’Artag­nan o sırada iki ada­mı­nın kıp­kır­mı­zı olduk­la­rı­nı far­ket­ti.

Yalan söy­le­dik­le­ri­ni anla­mak için fazla zeki olmaya gerek yoktu. Yalan­cı­lık­la­rı her dav­ra­nış­la­rı ile belli olu­yor­du. Komu­tan De Tre­vil­le, bun­la­rı gör­mez­miş gibi konuş­tu:

“Kral haz­ret­le­ri, bundan böyle silâh­şör­le­ri­ni Kar­di­nal’in adam­la­rı ara­sın­dan seçe­ce­ği­ni bil­dir­di bana.”

İki silâh­şör taş gibi hare­ket­siz duru­yor­lar­dı. Yüz­le­rin­de­ki kızar­ma daha da artmış gibiy­di.

Komu­tan iki­si­nin de göz­le­ri­nin içine bakı­yor­du. Yavaş yavaş konuş­tu:

“Kral haz­ret­le­ri bun­la­rı söy­le­mek­te haklı,” dedi. “Dün akşam Kar­di­nal haz­ret­le­ri bizim adam­la­rı öyle kötü­le­di, öyle kötü­le­di ki...”

“Neler söy­le­di­ler acaba, öğre­ne­bi­lir miyiz efen­dim?”

“Ferou soka­ğın­da reza­let çıkar­mış­sı­nız. Güven­lik görev­li­le­ri siz­le­ri tutuk­la­mak iste­miş­ler, sizler de onlara karşı koy­muş­su­nuz.”

“Fakat efen­dim...”

Komu­tan onla­rın söz­le­ri­ni kesti:

“Yoo... ken­di­ni­zi hiç savun­ma­yın. İsim­le­ri­ni­zi bile söy­le­di Kar­di­nal,” dedi.

Sonra birden durak­la­dı.

“Athos nerede?” diye sordu. “Onu da çağır­mış­tım.”

İki silâh­şör­den biri üzgün bir tavır­la:

“Athos hasta, efen­dim,” diye kar­şı­lık verdi.

“Hasta mı? Has­ta­lı­ğı neymiş peki?”

“Belki de çiçek çıka­rı­yor.”

“Çiçek mi dedi­niz? Gene de deveye hendek atla­tı­yor­su­nuz Aramis ve siz Port­hos. O yaş­ta­ki insan çiçeğe yaka­la­nır mı hiç?”

Sonra birkaç adım atıp düşün­dü. “Beni iyi tanır­sı­nız,” dedi. Ben adam­la­rı­mın tutuk­lan­ma­sın­dan, hor­lan­ma­sın­dan hiç hoş­lan­mam!.. Şimdi doğ­ru­yu söy­le­yin bana. Arka­da­şı­nız yaralı değil mi?”

Olduğu yerde sıkın­tı­lı bir durum­da sal­la­nan Port­hos daha fazla daya­na­ma­dı. İçin­den geçen­le­ri açıkça söy­le­di:

“Komu­ta­nım, size ger­çe­ği söy­le­ye­ce­ğim,”dedi. Altı kişiy­dik. Kal­leş­çe sal­dı­rı­ya uğra­dık. Kılıç­la­rı­mı­zı çek­me­ye bile fırsat bırak­ma­dan iki­mi­zi temiz­le­di­ler. Athos vuru­şur­ken yara­lan­dı. Gene de yaka­lan­ma­dık onlara.”

Aramis söze girdi:

“Ben iki­si­ni temiz­le­dim.”

Mösyö De Tre­vil­le söy­le­nen­le­ri dik­kat­le din­le­di. Sonra iki silâh­şö­re:

“Bak sen,” dedi. “Bana daha başka biçim­de anlat­tı­lar. Sanı­rım Kar­di­nal haz­ret­le­ri bu olayı epeyce abart­mış olmalı.”

Bu anda içe­ri­ye olduk­ça iri bir silâh­şör girdi. Yüzü bem­be­yaz­dı. Sal­la­nır gibi iler­le­di. Onu gören iki arka­daş:

“Athos!” diye bağır­dı­lar.

Yeni gelen iki arka­da­şı duy­ma­mış gibi gidip Mösyö De Tre­vil­le’nin önünde durdu. Onu selâm­la­dık­tan sonra:

“Beni iste­miş­si­niz, efen­dim,” dedi.

Mösyö De Tre­vil­le ona seve­cen­lik­le baktı. Elini omu­zu­na koydu:

“Siz­le­rin boş yere hayat­la­rı­nı­zı teh­li­ke­ye atma­nı­zı iste­mi­yo­rum,” dedi.

Mösyö De Tre­vil­le söz­le­ri­ni tamam­la­ya­ma­dan Athos, yere yıkıl­dı. O ana dek tüm ener­ji­si­ni kul­la­na­rak buraya gelmiş, daha fazla daya­na­ma­mış­tı. Yarası çok acı veri­yor­du. Üste­lik çok kan kay­bet­miş­ti... Mösyö De Tre­vil­le hemen yere eğildi ve:

“Çabuk bir doktor bulun!” diye bağır­dı.

İki silâh­şör, içe­ri­ye giren uşak­lar­la bir­lik­te arka­daş­la­rı Athos’u kucak­la­yıp biti­şik odaya götür­dü­ler.

İşte o zaman Mösyö De Tre­vil­le, D’Arta­gan’la konuş­tu:

“Hem­şe­rim, kusura bakma,” dedi. “Candan sev­di­ğim arka­da­şım D’Artag­nan’ın yiğit oğlu için ne yapa­bi­li­rim? Söy­ler­sen sevi­ni­rim.”

D’Artag­nan başın­dan geçen­le­ri anlat­tı. Mek­tu­bun alı­nı­şı­nı, o soylu bayla sarı saçlı baya­nın konuş­ma­la­rı­nı, sayık­lar­ken De Tre­vil­le adını söy­le­yi­şi­ni, bunun üze­ri­ne soylu bayın ken­di­siy­le ilgi­le­ni­şi­ni... Her şeyi anlat­tı.

Mösyö De Tre­vil­le, bu soylu bayla çok ilgi­len­di. D’Artag­nan’ı dik­kat­le din­le­di. Sonra ona sordu:

“Bu soylu dedi­ğin bayın yana­ğın­da hafif bir yara izi var mıydı?”

“Evet efen­dim, mermi izi gibi bir iz vardı.”

“Olduk­ça yakı­şık­lı biriy­di değil mi?”

“Doğru efen­dim”

“Teni nasıl­dı?”

“Soluk ve saç­la­rı sim­si­yah­tı”

De Tre­vil­le bu cevap­la­rı alınca kendi ken­di­ne, “Tamam o halde,” diye söy­len­di. D’Artag­nan, bu adamın De Tre­vil­le tara­fın­dan tanı­nı­yor olma­sı­na çok sevin­di. Ve Mösyö De Tre­vil­le’e şöyle dedi:

“Onu tanı­yor­su­nuz. Bana söy­le­yin bu adam kimdir? Söy­le­yin de ondan inti­ka­mı­mı alayım. Benim­le düello yapa­cak yerde kal­leş­çe bayılt­tı beni.”

“Yoo,” dedi Mösyö De Tre­vil­le. “Artık onu unutun.”

“Nasıl unu­ta­bi­li­rim? Cehen­ne­me gitse bile arayıp bula­ca­ğım onu.”

Mösyö De Tre­vil­le gencin yüzüne dik­kat­le baktı. “Kar­di­nal’in gön­der­di­ği casus bu olma­sın?” diye sordu kendi ken­di­ne. Bu kuş­ku­sun­da haklı olup olma­dı­ğı­nı anla­mak ama­cıy­la birkaç soru sordu.

D’Artag­nan çok yalın bir cevap verdi:

Bölüm 1 · 1/7

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki