ÜÇ SİLAHŞÖRLER
Gaskonya’lı delikanlı D’Aragnan 1625 yılında Fransa’dan yola çıktığında Meung Şehri’nde mola vermişti. Kulağında hala babasının söylediği sözler vardı.
Babası, “Oğlum,” demişti, “Bir gün olur da gitmek şerefine erişirsen, soyluluğunun adını, gerek kendin gerekse akrabalarınız ve dostlarınız için yücelterek taşıyın. Kardinal Hazretlerinden ve Kral’dan başka kimseye kul olmayın.
“Karşılaştığınız fırsatları kaçırmayın, serüvenlerin peşinde koşun. Size kılıç kullanmayı öğrettim; demir gibi diziniz, çelik gibi bir bileğiniz var. Her fırsatta dövüşün.
“Evlatlarım, size verecek sadece on beş gümüş liram, altınım, bir de söylediğim öğütlerimden başka şeyim yok. Annenizin de her türlü yarayı iyi edebilen merhemini alın. Bunların tümünden yararlanın, mutlu ve uzun ömürlü olun.”
Babası bunlardan başka oğluna, Kraliyet Muhafızları Komutanı olan hemşerileri Mösyö Treville’e hitaben yazılmış bir de mektup vermişti.
Silahşörlerin geleceği haberini öğrenen halk büyük bir merakla onların kaldığı hana doğru akın ediyordu. Meydanda bulunan hanın önü müthiş kalabalıktı. Orada bulunanlar birbirinin başı üstünden, hanın önünde duran delikanlıyı görmek için çabalıyorlardı.
Büyük bir ses kalabalığı ve uğultu vardı. Herkes birbirine gördükleriyle ilgili düşüncelerini söylüyordu. Olanları göremeyenler, yanındakilere,” Ne var, ne oluyor?” diye soruyorlardı.
O gün kasabaya bir genç gelmişti. Ama bu yabancı gencin bindiği at ve giysileri o denli tuhaftı ki, onu her gören dönüp dönüp kalıyordu.
Gencin bindiği at, kelimenin tam anlamıyla uyuz mu uyuzdu. Zavallı hayvan bakımsızlıktan bir deri bir kemik kalmıştı. Binicisi ise ayrı bir alemdi. Omuzuna astığı kocaman kılıcı ile giysileri, başka başka kişilerden gelişi güzel toplanmış izlenimini veriyordu.
Fakat uyuz atının üzerinde öyle bir kuruluşu vardı ki, alanda toplanmış olan insanlar, en çok yabancının bu kurumlu havasıyla eğleniyorlardı.
Yabancının adı D’Artagnan’dı. Ailesi birkaç nesil gerilere dek Gaskonya’da oturuyorlardı. Baba D’Artagnan tüm hayatı süresince kralın yanında silâhşör olarak hizmet etmeyi düşlemiş ama bu amacına ulaşamamıştı. Oğlu büyüyüp silâhşör olmak için istenilen yaşa gelince onu hemen yanına çağırıp uzun uzun konuşmuştu.
Delikanlı, babasının anlattıklarını en ince ayrıntısına dek dinlemiş, sonuç olarak şunları aklında tutmaya karar vermişti:
Kralın silahşörlerinin komutanı olan Mösyö De Treville hemşerileriydi. Babasının çocukluk arkadaşıydı. Paris’e gider gitmez onu bulacak, babasının verdiği mektubu komutana verecekti.
Her zaman hoş görülü olacak gözünü budaktan sakınmayacaktı. Hiç bir zaman haksız bir eyleme girişmeyecekti. Cesaretini ve kılıç kullanmadaki becerisini ispatlamak için her fırsattan yararlanması gerekiyordu. Asla krala karşı olmayacak, hemşerisi Mösyö De Treville’e her an bağlı kalacaktı.
Annesinin hazırlamış olduğu şu her derde iyi gelen merhemi de yanından hiç ayırmayacaktı. Çünkü bu merhem tüm kılıç yaralarına çok iyi gelirdi.
Genç D’Artagnan yol boyunca babasının bu öğütlerini düşünmüş ve kendi kendine yinelemişti. Bu kasabaya kadar kazasız belasız gelmişti ama... Burada bir şeyler olacağa benziyordu. Çünkü kasabalılar ona öyle alaycı gözlerle bakıyorlardı ki, kılıcını çekip üzerlerine saldırmamak için kendini güç tutuyordu genç adam.
D’Artagnan bunları düşünürken hana inip inmeme konusunda karar veremiyordu. Çevresine sıkıntıyla baktı. Bu esnada iki kişinin kendisine bakıp alaylı alaylı konuştuklarını gördü. Babasının öğütlerini hatırladı. Hoş görülü olması gerekiyordu, bu kuşkusuzdu. Ancak adamların kendisiyle alay ettikleri daha da kuşkusuz bir biçimde açıkça belli oluyordu. Daha fazla sabredemeyen D’Artagnan bu iki adama döndü. Siyah bıyıklı, kırk yaşları civarında görünen, siyah tenli adama:
“Güldüğünüz her neyse bize de söyleyin, birlikte gülelim,” dedi.
Giysilerinden zengin ve kibar biri olduğu anlaşılan adam alaycı tavrını sürdürdü .
“Sizi tanımıyorum ve sizinle görüşmüyorum sayın bayım,” diye cevap verdi.
Sabrı iyice taşan D’Artagnan olanca sesiyle:
“Ama ben konuşuyorum!” diye gürledi.
Bunun üzerine adamın gülümsemesi daha da fazlalaştı. D’Artagnan’a doğru birkaç adım yaklaştı. Eh, işte şenlik başlıyordu.
İnsanlar hemen D’Artagnan ile adamın çevresinde bir çember oluşturdular... Az sonra kılıçlar çekilecek, kaç gündür eğlenceye susamış kasabalılar biraz olsun eğleneceklerdi. Fakat zengin adamın böyle bir niyeti yoktu. D’Artagnan’ı alaycı gözlerle süzdükten sonra:
“İlk kez bu renkte bir at görüyorum yoksa onu boyattınız mı?” diye sordu.
D’Artagnan:
“Sahibiyle alay edemeyen, atıyla takışır,” dedi.
“Benim gülüp eğlenmeme kimse karışamaz.”
“Benim de öyledir,” dedi D’Artagnan. “Ama bana gülümsenmesine de göz yumamam. Bunu iyi bilin!”
Bunları söylerken de uzun kılıcını hızla çekmişti. Bu hareketi görmezden gelen adam, D’Artagnan’a:
“Haklısınız,” dedi.” Hiç kimse bir kimseyle alay edemez.”
Böyle diyen adam hana doğru yönelince D’Artagnan arkasından bağırdı:
“Arkadan vurmaya alışık değilim bayım. Geri dönün ve benimle erkekçe vuruşun!”
Adam durup ona baktı ve:
“Delikanlı senin aklından zorun mu var? İşim gücüm var benim. Oyun oynayacak vaktim yok doğrusu.”
Adam daha sözlerini tamamlayamadan D’Artagnan kılıcını savurdu. Eğer adam, can korkusuyla yana sıçramakta bir saniye geç kalsaydı, bir daha hiç kimseyle alay edemeyecekti kuşkusuz. Adam, işin şaka götürür tarafı olmadığını anlamıştı... Hemen kılıcını çekti. Genç adamı fiyakalı bir biçimde selâmladıktan sonra vuruşmaya hazır olduğunu bildirdi.
Ama ne yazık ki, bu vuruşma gerçekleşmedi. Çünkü o anda hancı ile yardımcıları ellerinde sopalarla öyle bir saldırdılar ki, ne zengin adam ne de genç D’Artagnan, kılıç sallayacak fırsatı bulamadılar. D’Artagnan, başına inen sopa darbeleriyle sendeledi ve birkaç adım geri çekildi.
Sonra da başından kanlar akarak yere yuvarlandı.
Hancı, yardımcılarıyla birlikte yaralıyı mutfağa taşıdı. Sonra dışarıya çıkıp zengin ve soylu baya yaklaştı.
“Şu anda baygın yatıyor,” dedi. “Ama çabuk iyileşecek.”
“Kimin nesi bu genç?”diye sordu adam,
Hancı bir sır verir gibi fısıldadı:
“Biraz tuhaf bir delikanlı,” dedi.” Sürekli Mösyö De Treville diye sayıklıyor, elini de ceketine vurup duruyor.”
“De Treville mi?” dedi adam şaşkın bir halde.” Ne işi var bu çulsuz gencin silâhşörlerin komutanı ile.”
Hancı başını salladı.
Soylu ve zengin bay kendi kendine:
“Aman Allah’ım!”diye söylendi.” Yoksa De Treville bu çocuğu mu üstüme saldı?”
Sonra hancıya dönüp sordu:
“Eşyaları nerede?”
“Neyi varsa mutfakta efendim.”
“Güzel,” dedi adam.
Sonra mutfağa doğru yürüdü ve hancıya:
“Uşağıma söyle arabayı hazırlasın, hemen gidiyoruz, ben şimdi geleceğim,” dedi.
Hancı uşağı bulmak için koşarken o da mutfağa indi. Gencin torbasındaki eşyaları teker teker inceledi. Mösyö De Treville ‘e yazılmış olan mektubu alıp cebine koydu. Sonra dışarıya çıkıp hanın önünde bekleyen arabasına yöneldi. Arabanın penceresinden görülen sarışın hanıma birkaç sözcük söyledi.
Onlar böyle konuşurlarken D’Artagnan başı sarılmış bir vaziyette dışarıya çıktı. Belli etmeden onların konuşmalarını dinlemeye koyuldu.
Sarı saçlı kadın:
“Kardinal hazretlerinin emri böyle demek ki?” dedi.
Soylu bay acele eder bir halde:
“Evet, evet,” diye mırıldandı.” Hemen İngiltere’ye döneceksiniz. Dük Londra’dan ayrılırsa derhal haber vereceksiniz.”
“Ya diğer talimat?” diye sordu kadın. “Hepsi o kutunun içinde... Fakat Manş’ı geçmeden kesinlikle açmayacaksınız.”
Kadın bir soru daha yöneltti:
“Ya siz ne yapacaksınız?”
“Hemen Paris’e döneceğim..”
“Ya o palyaço kılıklı delikanlı, onu ne yaptınız?”
“Bırakın bunları,” dedi adam atına atlarken. “İşlerimiz bundan daha önemli.”
Araba hızlı hızlı hareket etti. Ve soylu adam da karşı yöne doğru sürdü atını.
Bu sırada ayakta durmak için büyük çaba harcayan D’Artagnan, tekrar bayılıp yere yığıldı. Hancı ve adamları onu içeri taşıdılar.
Bu kez davranışları daha yumuşak ve daha saygılıydı. Soylu bay çekip gittiğine göre, bu garip delikanlıya iyi davranılırsa bol bahşiş alabileceklerini düşünüyorlardı.
D’Artagnan biraz kendine gelince annesinin verdiği merhemi torbasından çıkardı. Yaralarına sürdü. Bol yemek yedi, hiç kımıldamadan yatıp uyudu. Kısa sürede kendini toparladı.
Sonunda hancıya borcunu ödeyip handan ayrılırken torbasını yokladı. Mektubun torbada olmadığını anladı. Kılıcını çekip hancının gırtlağına dayadı... Ona sordu. Hancı fazla inat etmeden, mektubun o soylu bay tarafından alındığı söyledi. Gelgelelim bu bayın adını bilmiyordu. O nedenle bir şey söyleyemeyecekti.
*
O yıllarda Mösyö De Treville Fransa’nın en iyi kılıç kullanan adamıydı. Gaskonya’dan gelip kralın silâhşörleri arasına katıldığında adı sanı belirsiz bir silâhşördü. Ama çalışkanlığı, kılıç kullanmadaki becerisi ve cesaretiyle kısa sürede göze girdi. Sonunda kral onu yanına aldı ve silâhşörlerinin komutanı olarak görevlendirdi.
Mösyö De Treville, komutanlığa başladıktan sonra kendi isteğine uygun bir örgüt oluşturdu. Böylelikle Kral XIII. Louis’in en güvenilir birliği kurulmuş oldu...
Birliğine aldığı herkesi ayrı ayrı inceler, kendi ölçülerine uymayan kişileri kesinlikle birliğine almazdı. Bu nedenle Treville ile adamları arasında büyük bir sevgi ve saygı vardı. Mösyö De Treville silâhşörlerini bir baba gibi sever, onları korur, hemen hemen her türlü sorunlarıyla yakından ilgilenirdi.
Diğer taraftan kralın başbakanı Kardinal de kendi çevresinde gözüpek silâhşörlerden kurulu bir birlik oluşturmuştu. Böylece birbirleriyle her karşılaştıkları yerde çatışan, birbirine her an saldırmaya hazır iki birlik, Paris’in sokaklarında neredeyse her gün patırtı çıkarır olmuşlardı. Aralarında hır gür eksik olmuyordu.
D’Artagnan sora sora konağı bulmuş atını dışarıda bırakıp bahçeye girmişti. Ortalık o denli kalabalıktı ki, genç adam gösterişli silâhşör giysileri içindeki bu adamlara beğeniyle baktı. Mösyö De Treville’nin hemşerisi olduğunu, ona babasından mektup getirdiğini söyleyerek bekleme salonunda bir sandalyeye oturdu. Orada bulunan silâhşörlerle birlikte komutanın kendisini çağırmasını beklemeye koyuldu.
Herkes birbiriyle konuştuğundan salonda kimin kime ne söylediği anlaşılmıyordu.
D’Artagnan adının okunmasını sabırla bekledi. Sonunda görevli subay, ”Mösyö D’Artagnan” diye seslenince hemen ayağa fırladı. Kimsenin sırasını kapmasını istemezmiş gibi paldır küldür odaya daldı...
O sırada De Treville, öfkeli bir halde odanın içinde dolaşmaktaydı. Kendini yerlere dek eğilerek selâmlayan bu tuhaf kılıklı delikanlıya şöyle bir baktıktan sonra:
“Şimdi bekleyin. Az sonra sizinle ilgileneceğim,” dedi.
Delikanlı bir köşeye çekildi ve sessizce durdu.
O anda içeriye iki silâhşör girdi ve komutanı saygıyla selâmladılar. Onların gelişlerini sabırsızlıkla beklediği anlaşılan De Treville, hiç beklemeden konuya değindi:
“Baylar, kral hazretlerinin bana ne dediğini biliyor musunuz?”
İki silâhşör aynı anda:
“Hayır efendim, bilmiyoruz,” dediler.
D’Artagnan o sırada iki adamının kıpkırmızı olduklarını farketti.
Yalan söylediklerini anlamak için fazla zeki olmaya gerek yoktu. Yalancılıkları her davranışları ile belli oluyordu. Komutan De Treville, bunları görmezmiş gibi konuştu:
“Kral hazretleri, bundan böyle silâhşörlerini Kardinal’in adamları arasından seçeceğini bildirdi bana.”
İki silâhşör taş gibi hareketsiz duruyorlardı. Yüzlerindeki kızarma daha da artmış gibiydi.
Komutan ikisinin de gözlerinin içine bakıyordu. Yavaş yavaş konuştu:
“Kral hazretleri bunları söylemekte haklı,” dedi. “Dün akşam Kardinal hazretleri bizim adamları öyle kötüledi, öyle kötüledi ki...”
“Neler söylediler acaba, öğrenebilir miyiz efendim?”
“Ferou sokağında rezalet çıkarmışsınız. Güvenlik görevlileri sizleri tutuklamak istemişler, sizler de onlara karşı koymuşsunuz.”
“Fakat efendim...”
Komutan onların sözlerini kesti:
“Yoo... kendinizi hiç savunmayın. İsimlerinizi bile söyledi Kardinal,” dedi.
Sonra birden durakladı.
“Athos nerede?” diye sordu. “Onu da çağırmıştım.”
İki silâhşörden biri üzgün bir tavırla:
“Athos hasta, efendim,” diye karşılık verdi.
“Hasta mı? Hastalığı neymiş peki?”
“Belki de çiçek çıkarıyor.”
“Çiçek mi dediniz? Gene de deveye hendek atlatıyorsunuz Aramis ve siz Porthos. O yaştaki insan çiçeğe yakalanır mı hiç?”
Sonra birkaç adım atıp düşündü. “Beni iyi tanırsınız,” dedi. Ben adamlarımın tutuklanmasından, horlanmasından hiç hoşlanmam!.. Şimdi doğruyu söyleyin bana. Arkadaşınız yaralı değil mi?”
Olduğu yerde sıkıntılı bir durumda sallanan Porthos daha fazla dayanamadı. İçinden geçenleri açıkça söyledi:
“Komutanım, size gerçeği söyleyeceğim,”dedi. Altı kişiydik. Kalleşçe saldırıya uğradık. Kılıçlarımızı çekmeye bile fırsat bırakmadan ikimizi temizlediler. Athos vuruşurken yaralandı. Gene de yakalanmadık onlara.”
Aramis söze girdi:
“Ben ikisini temizledim.”
Mösyö De Treville söylenenleri dikkatle dinledi. Sonra iki silâhşöre:
“Bak sen,” dedi. “Bana daha başka biçimde anlattılar. Sanırım Kardinal hazretleri bu olayı epeyce abartmış olmalı.”
Bu anda içeriye oldukça iri bir silâhşör girdi. Yüzü bembeyazdı. Sallanır gibi ilerledi. Onu gören iki arkadaş:
“Athos!” diye bağırdılar.
Yeni gelen iki arkadaşı duymamış gibi gidip Mösyö De Treville’nin önünde durdu. Onu selâmladıktan sonra:
“Beni istemişsiniz, efendim,” dedi.
Mösyö De Treville ona sevecenlikle baktı. Elini omuzuna koydu:
“Sizlerin boş yere hayatlarınızı tehlikeye atmanızı istemiyorum,” dedi.
Mösyö De Treville sözlerini tamamlayamadan Athos, yere yıkıldı. O ana dek tüm enerjisini kullanarak buraya gelmiş, daha fazla dayanamamıştı. Yarası çok acı veriyordu. Üstelik çok kan kaybetmişti... Mösyö De Treville hemen yere eğildi ve:
“Çabuk bir doktor bulun!” diye bağırdı.
İki silâhşör, içeriye giren uşaklarla birlikte arkadaşları Athos’u kucaklayıp bitişik odaya götürdüler.
İşte o zaman Mösyö De Treville, D’Artagan’la konuştu:
“Hemşerim, kusura bakma,” dedi. “Candan sevdiğim arkadaşım D’Artagnan’ın yiğit oğlu için ne yapabilirim? Söylersen sevinirim.”
D’Artagnan başından geçenleri anlattı. Mektubun alınışını, o soylu bayla sarı saçlı bayanın konuşmalarını, sayıklarken De Treville adını söyleyişini, bunun üzerine soylu bayın kendisiyle ilgilenişini... Her şeyi anlattı.
Mösyö De Treville, bu soylu bayla çok ilgilendi. D’Artagnan’ı dikkatle dinledi. Sonra ona sordu:
“Bu soylu dediğin bayın yanağında hafif bir yara izi var mıydı?”
“Evet efendim, mermi izi gibi bir iz vardı.”
“Oldukça yakışıklı biriydi değil mi?”
“Doğru efendim”
“Teni nasıldı?”
“Soluk ve saçları simsiyahtı”
De Treville bu cevapları alınca kendi kendine, “Tamam o halde,” diye söylendi. D’Artagnan, bu adamın De Treville tarafından tanınıyor olmasına çok sevindi. Ve Mösyö De Treville’e şöyle dedi:
“Onu tanıyorsunuz. Bana söyleyin bu adam kimdir? Söyleyin de ondan intikamımı alayım. Benimle düello yapacak yerde kalleşçe bayılttı beni.”
“Yoo,” dedi Mösyö De Treville. “Artık onu unutun.”
“Nasıl unutabilirim? Cehenneme gitse bile arayıp bulacağım onu.”
Mösyö De Treville gencin yüzüne dikkatle baktı. “Kardinal’in gönderdiği casus bu olmasın?” diye sordu kendi kendine. Bu kuşkusunda haklı olup olmadığını anlamak amacıyla birkaç soru sordu.
D’Artagnan çok yalın bir cevap verdi: