gridreads

1. Bölüm

İNSAN NE İLE YAŞAR

I

Simon adlı kun­du­ra­cı, karısı ve çocuk­la­rıy­la bir köy­lü­nün evinde otu­ru­yor­du. Başka adam­lar gibi ne evi vardı, ne de tar­la­sı.

Kun­du­ra­cı­lık yapa­rak geçi­mi­ni sağ­lar­dı. Kazan­cı az, ekmek­se paha­lıy­dı; kazan­dı­ğı ancak boğaz­la­rı­na yeti­yor­du. Karı koca­nın koyun deri­sin­den bir tek pal­to­la­rı vardı, ortak­la­şa giyi­ni­yor­lar­dı.

Fakat o da artık lime lime olmuş­tu. İki yıldır Simon palto yapmak için yeni bir koyun derisi almak isti­yor­du. Kışa doğru az da olsa para birik­tir­miş­ti. Karı­sı­nın san­dı­ğın­da üç rub­le­lik bir bank­not saklı duru­yor­du, köy­de­ki müş­te­ri­le­rin­den de beş ruble yirmi kopek (Bir kopek rub­le­nin yüzde biri) ala­ca­ğı vardı.

Bir sabah koyun deri­si­ni almak için köye gitmek üzere hazır­lan­dı. Göm­le­ği­nin üstün­den, karı­sı­nın Nankin kuma­şın­dan yapıl­mış pamuk­lu­su­nu, onun üstüne de çuha bir kaftan giydi. Üç rub­le­lik bank­no­tu cebine koydu, ağaç­tan bir dal kese­rek eline bir baston yaptı ve kah­val­tı­sı­nı yap­tık­tan sonra yola koyul­du. “Ala­cak­lı­la­rım­dan beş rub­le­yi top­la­rım,” diye düşü­nü­yor­du, “Üze­ri­ne ben­de­ki üç rub­le­yi de ekle­rim, kürk için lazım olan deriyi alırım.”

Köye ula­şın­ca ala­cak­lı­sı olduğu köy­lü­ler­den biri­nin kulü­be­si­ne gitti. Fakat adam evde yoktu. Köy­lü­nün karısı parayı hafta içe­ri­sin­de öde­ye­cek­le­ri­ne söz verdi. Ken­di­si o an öde­ye­me­ye­ce­ği­ni söy­le­di.

Simon diğer borç­lu­ya gitti. Köylü parası olma­dı­ğı­na yemin ediyor, yal­nız­ca Simon’un tamir ettiği ayak­ka­bı­la­rın bor­cu­nu öde­ye­bi­le­ce­ği­ni söy­lü­yor­du; o da yirmi kopek edi­yor­du. Bunun üze­ri­ne Simon koyun deri­si­ni vere­si­ye almaya çalış­tı, fakat satıcı ona güven­me­di­ği için ver­me­di.

“Parayı geti­rir, koyun deri­si­ni alır­sın,” dedi. “Alacak peşin­de koş­ma­nın ne demek oldu­ğu­nu iyi bili­rim.”

Kun­du­ra­cı­nın o gün yapa­bil­di­ği tek iş tamir ettiği ayak­ka­bı­lar için yirmi kopeği ve pençe vuru­la­rak sat­ma­sı için ken­di­si­ne veri­len keçe­den yapıl­mış çiz­me­le­ri almak olmuş­tu.

Simon’un canı sıkıl­mış­tı. Aldığı yirmi kopeği vot­ka­ya har­ca­dı ve eli boş olarak evin yolunu tuttu. Sabah­le­yin evden çıkar­ken soğuk bul­du­ğu hava, içtik­ten sonra artık ona, kürk­süz olma­sı­na rağmen, sıcak geli­yor­du. Gider­ken bir eliyle değ­ne­ği­ni buz tutmuş yer­le­re vuru­yor, öbür eliyle de satmak için köy­lü­nün ver­di­ği eski kun­du­ra­la­rı sal­la­ya sal­la­ya kendi ken­di­ne konu­şu­yor­du:

“Üşü­mü­yo­rum. Üze­rim­de kürk yok ama yine de üşü­mü­yo­rum. Bir şişe votka bütün damar­la­rı­mı hare­ke­te getir­di. Koyun derisi pal­to­ya ihti­ya­cım yok. Yürü­yo­rum ve hiçbir şeyin tasa­sı­nı çek­mi­yo­rum. Ben böyle bir adamım işte! Dert etti­ğim şeye bak! Koyun derisi paltom olma­dan da yaşa­ya­bi­li­rim! İhti­ya­cım yok! Karım kıza­cak, bili­yo­rum. Doğ­ru­su... ayıp bir şey, akşama kadar canın çıka­sı­ya çalış, sonra da elin oğlu bor­cu­nu öde­me­sin. Hele dur baka­lım sen! Parayı getir­mez­sen derini yüze­ce­ğim. Bu nasıl şey böyle, böyle iş olur mu hiç? Her defa­sın­da yirmi kopek ödüyor. Yirmi kopek­le ne yapa­bi­lir­sin ki? Ben de içkiye har­ca­dım. Başka ne yapa­bi­li­rim ki? Para sıkın­tım var diyor. Öyle­dir belki, fakat ben ne yapa­yım? Senin evin var, hay­van­la­rın var, her şeyin var, ya benim neyim var? Sen her türlü hubu­ba­tı yetiş­ti­ri­yor­sun, bense, buğday, arpa, mısır, hep­si­ni satın almak zorun­da­yım. Ne yapsam, gene haf­ta­da üç ruble sırf ekmeğe har­ca­mam gere­ki­yor. Eve gidi­yo­rum, ekmek bitmiş, haydi baka­lım gene bir buçuk ruble harca. İşte böyle, ne yapar eder bor­cu­nu öder­sin. Fazla lakır­dı duymak iste­mi­yo­rum.”

Bu sırada soka­ğın biti­şi­ğin­de­ki mabede yak­laş­mış­tı. Başını kal­dı­rın­ca tam mabe­din arka­sın­da beya­zım­sı bir şey gözüne çarptı.

Orta­lık karar­ma­ya baş­la­mış­tı. Simon dik­kat­li­ce bak­tıy­sa da gör­dü­ğü şeyin ne oldu­ğu­nu anla­ya­ma­dı. “Daha önce burada hiç beyaz taş yoktu” diye düşün­dü. “Bir öküz olma­sın? Ama öküze ben­ze­mi­yor. Başı adam başına ben­zi­yor ama çok beyaz. Hem insa­nın burada ne işi var?”

İyice göre­bil­sin diye yakına geldi. Canlı veya ölü olduğu ilk bakış­ta anla­şıl­ma­yan, anadan doğma çırıl­çıp­lak bir adam tür­be­nin duva­rı­na yas­lan­mış hiç kımıl­da­ma­dan otu­ru­yor­du. Kun­du­ra­cı dehşet içinde kal­mış­tı. Kendi ken­di­ne: “Birisi adamı öldü­rüp soya­rak buraya atmış” diye düşün­dü. “Bu işe karı­şır­sam başım kesin belaya girer.”

Böyle düşü­ne­rek yoluna devam etti. Tür­be­nin ön tara­fı­na geçin­ce adam artık görün­mez oldu. Biraz ileri gidin­ce dönüp ardına baktı. Adamın artık duvara yas­lan­ma­dı­ğı­nı, ken­di­si­ne doğru bakı­yor­muş gibi kımıl­da­dı­ğı­nı gördü. Bu defa daha çok korktu, kendi ken­di­ne söy­len­me­ye baş­la­dı: “Geri dönüp yanına mı gitsem, yoksa yoluma mı devam etsem? Yak­la­şın­ca bir aksak­lık çıkmaz mı acaba, kim bilir ne biçim bir insan acaba? İyi bir sebep­ten bura­la­ra gel­me­miş­tir. Yanına yak­la­şın­ca ya atla­yıp boğa­zı­ma yapı­şır­sa? Nasıl kur­tu­lu­rum sonra? Haydi onu yap­ma­sa, gene insa­nın başına ancak bela ola­bi­lir. Çırıl­çıp­lak bir herifi ben ne yapa­yım? Sır­tım­da­ki giy­si­le­ri de çıka­rıp vere­mem ya. Allah koru­sun!”

Kun­du­ra­cı tekrar yoluna devam etti. Ama vicdan azabı onun mabet­ten uzak­la­şıp git­me­si­ne engel oldu. Yolun orta­sın­da bir­den­bi­re durdu.

“Ne yapı­yor­sun Simon?” dedi kendi ken­di­ne. “Adam orada ıstı­rap içinde kıv­ra­nı­yor, sense kor­kun­dan bir an evvel kaç­ma­ya çalı­şı­yor­sun. Zengin oldun da artık hır­sız­dan kork­ma­ya baş­la­dın? Yazık­lar olsun sana, Simon!”

Simon geri döndü ve adamın yanına gitti.

II

Simon adama yak­laş­tı. Dik­kat­le ona baktı. Sapa­sağ­lam bir deli­kan­lıy­dı. Hiçbir yerin­de yara bere yoktu. Yalnız üşümüş, kork­muş görü­nü­yor­du. Orada arka­sı­na yas­lan­mış otu­ru­yor­du. Bitkin bir hale gelmiş gibi göz­le­ri­ni bile kal­dır­mı­yor­du. Simon genç adama iyice yak­laş­tı. Adam ancak o zaman uyanır gibi oldu. Başını çevir­di, göz­le­ri­ni açtı ve Simon’un yüzüne baktı. Bu tek bakış Simon’un ruhun­da sıcak bir his uyan­dır­ma­ya yet­miş­ti. Elin­de­ki keçe çiz­me­le­ri yere attı, kuşa­ğı­nı çözdü, çiz­me­le­rin üstüne koydu ve kumaş ceke­ti­ni çıkar­dı.

“Lafın sırası değil, kalk giy şu ceketi” dedi ve adamı dir­sek­le­rin­den tuta­rak kalk­ma­sı­na yardım etti. Genç adamın temiz ve yakı­şık­lı vücu­du­na, biçim­li elle­ri­ne ayak­la­rı­na baktı, onun iyi ve nazik bir insa­nın yüzüne sahip oldu­ğu­nu gördü. Simon ceke­ti­ni hemen gencin omuz­la­rı­na attı, ceketi giy­me­si­ne yardım etti, ceketi onun üze­ri­ne sıkıca oturt­tuk­tan sonra kendi kuşa­ğı­nı çıkar­dı, onun beline bağ­la­dı.

Simon yırtık şap­ka­sı­nı da çıka­rıp adamın başına giy­dir­mek istedi, fakat başı­nın üşü­dü­ğü­nü his­set­ti: “Benim başım­da nere­dey­se saç yok, hal­bu­ki onun gür kıvır­cık saç­la­rı var” diye düşün­dü ve şap­ka­yı geri kendi başına geçir­di. “Ona şu keçe çiz­me­le­ri giy­di­re­yim daha iyi” diye düşün­dü. Adama otur­ma­sı­nı söy­le­di. Çiz­me­le­ri giy­me­si­ne yardım ederek: “İşte, arka­da­şım, şimdi hare­ket et ve ısın. Diğer sorun­lar sonra hal­lo­lur. Yürü­ye­bi­li­yor musun?”

Adam ayağa kalktı, min­net­tar­lık­la Simon’a baktı fakat hiçbir şey söy­le­me­di.

Simon:

“Neden konuş­mu­yor­sun?” diye sordu. “Burada durul­maz, çok soğuk, haydi eve gide­lim. Al şu değ­ne­ği­mi, der­ma­nın kesil­diy­se dayana dayana yürür­sün. Haydi gide­lim”

Genç adam yürü­me­ye baş­la­dı. Yürü­mek­te zor­lan­mı­yor, kal­mı­yor­du. Yolda gider­ler­ken Simon:

“Nere­li­sin?” diye sordu.

“Buralı deği­lim.”

“Bana da öyle geldi. Bu civar­da­ki insan­la­rı tanı­rım. Peki ya mabe­din arka­sın­da ne yapı­yor­sun?”

“Bunu söy­le­ye­mem”

“Biri sana bir kötü­lük mü yaptı?”

“Bana kimse bir kötü­lük yap­ma­dı. Beni Allah ceza­lan­dır­dı.”

“Elbet­te, her şeyin başı Allah, ama, gene de bir lokma ekmek­le başını soka­cak bir yer bulman lazım. Ne tarafa gitmek isti­yor­sun?”

“Benim için hepsi bir.”

Simon şaşır­mış­tı. Adam ser­se­ri birine ben­ze­mi­yor­du. Sesi yumu­şak ve nazik­ti. Ama ken­di­si ile ilgili hiçbir şey anlat­mı­yor­du. Simon kendi ken­di­ne: “Kim bilir başına ne gel­miş­tir?” diye düşün­dü ve yaban­cı­ya: “O halde bize gide­lim, en azın­dan ısın­mış olur­sun,” dedi.

Böy­le­ce Simon evin yolunu tuttu. Yaban­cı da ses­siz­ce onun yanı sıra yürü­yor­du. Şid­det­li bir rüzgar esi­yor­du ve Simon göm­le­ği­nin altın­da üşü­yor­du. İçki­nin tesiri artık geç­miş­ti ve artık soğuğu kemik­le­rin­de his­se­di­yor­du. Dur­ma­dan bur­nu­nu çeki­yor, karı­sı­nın ceke­ti­ne sarı­nı­yor­du. “Eh Simon, bu da koyun derisi” diye geçir­di için­den. “Koyun derisi almak için gittim, pal­to­suz dönü­yo­rum. İş bu kada­rıy­la kalsa bari, üste­lik yanım­da eve çıplak biri­si­ni götü­rü­yo­rum. Matr­yo­na’nın hiç de hoşuna git­me­ye­cek.”

Karısı aklına gelin­ce keder­len­di. Fakat yanın­da­ki adama bakıp da onun mabe­din yanına ken­di­si­ne nasıl bak­tı­ğı­nı gözü­nün önüne geti­rin­ce yüreği ferah­la­dı.

III

Simon’un karısı o gün her işini erken­den bitir­miş­ti. Odun kırmış, su getir­miş, çocuk­la­rın kar­nı­nı doyur­muş, ken­di­si de yeme­ği­ni yemiş ve şimdi de otur­muş düşü­nü­yor­du. “Acaba hamuru ne zaman yoğur­sam, bugün mü yarın mı?” diye soru­yor­du kendi ken­di­ne. Çünkü eski ekmek­ten daha büyük bir parça vardı.

“Eğer Simon kasa­ba­da yemek yediy­se ve akşam eve gelin­ce de az yerse o zaman ekmek yarına da yeti­şir” diye düşün­dü. Ekmek par­ça­sı­nı eliyle tar­ta­rak: “Bugün ekmek yap­ma­ya­yım. Zaten bir ekmek­lik unumuz kaldı. Bunun­la cumaya kadar idare edelim” diye düşün­dü.

Böy­le­ce Matr­yo­na ekmeği kal­dır­dı, masa­nın başına geçe­rek koca­sı­nın göm­le­ği­ni yama­ma­ya koyul­du. Bir yandan dikiş diki­yor, bir yandan da koyun derisi almaya giden koca­sı­nı düşü­nü­yor­du.

“Satıcı bizim­ki­ni aldat­ma­sa bari. Koca­cı­ğım fazla saftır. Ken­di­si kim­se­yi aldat­maz ama küçük bir çocuk bile onu alda­ta­bi­lir. Sekiz ruble çok para. O fiyata iyi bir palto alı­na­bi­lir. Koyu deri­sin­den, işlen­me­miş de olsa, yine iyi bir palto yapı­la­bi­lir. Geçen kış pal­to­suz neler çektik. Ne nehre ine­bi­li­yor, ne de bir yere çıka­bi­li­yor­dum. Sokağa çık­tı­ğı zaman bütün giy­si­le­ri giyi­yor­du, bana bir şeycik kal­mı­yor­du. Bugün pek erken git­me­di ama, artık dön­me­liy­di, nerede kaldı acaba? Gezip tozar­ken inşal­lah ken­di­ni içkiye kap­tır­ma­mış­tır.”

Matr­yo­na tam bun­la­rı aklın­dan geçi­ri­yor­du ki, avlu­dan ayak ses­le­ri gel­me­ye baş­la­dı içeri biri­le­ri girdi. Matr­yo­na iğne­si­ni diki­şi­ne iliş­ti­re­rek kori­do­ra çıktı. Eşikte iki adam duru­yor­du. Bun­lar­dan bir Simon’du. Arka­sın­da da şap­ka­sız ve keçe çiz­me­li bir adam vardı.

Matr­yo­na koca­sı­nın ispir­to kok­tu­ğu­nu hemen fark etti. “Düşün­dü­ğüm doğru çıktı, ken­di­si­ni içkiye kap­tır­mış,” diye düşün­dü. Koca­sı­nın pal­to­suz, arka­sın­da tek bir ceket, eli boş ve sessiz seda­sız, boynu bükük görün­ce içi sız­la­dı. “Para­la­rı içkiye vermiş,” diye düşün­dü. “Ser­se­ri­nin tekiy­le bütün para­la­rı yemiş. Üste­lik de onu peşine takmış, eve getir­miş.”

Matr­yo­na onları içeri aldı, ken­di­si de arka­la­rın­dan içe­ri­ye girdi. Yaban­cı adama baktı. İnce yapılı, genç bir adamdı. Üstün­de koca­sı­nın pal­to­su vardı, pal­to­nun altın­da gömlek yoktu, başı şap­ka­sız­dı. İçeri gir­dik­ten sonra genç adam kımıl­da­ma­dan sessiz seda­sız duru­yor, göz­le­ri­ni bile kal­dır­mı­yor­du. Matr­yo­na: “Kork­tu­ğu­na göre kötü bir adam olmalı” diye düşün­dü.

Sonra kaş­la­rı­nı çattı ve fırı­nın yanına çekil­di. Ne yapa­cak­lar diye onları gözet­le­me­ye baş­la­dı.

Simon şap­ka­sı­nı çıkar­dı, hiçbir şey olma­mış gibi kane­pe­ye oturdu.

“Haydi Matr­yo­na, yemek hazır­sa, koy da yiye­lim,” dedi.

Matr­yo­na kendi ken­di­ne bir şeyler mırıl­dan­dı, fakat yerin­den kımıl­da­ma­dı. Fırı­nın başın­da olduğu yerde kaldı. Bir koca­sı­na baktı, bir öte­ki­ne baktı, başını sal­la­dı. Simon karı­sı­nın öfkeli oldu­ğu­nu anla­mış­tı, fakat bunu gör­mez­den geldi. Hiçbir şeyin far­kın­da değil­miş gibi yaban­cı­yı kolun­dan tuta­rak:

“Otur kar­de­şim,” dedi. “Otur da yemek yiye­lim.”

Yaban­cı kane­pe­ye oturdu.

Simon karı­sı­na.

“Bize yemek yap­ma­dın mı?” diye sordu.

Matr­yo­na köpür­dü:

“Yaptım, yaptım ama sizin için değil. Sen aklını da içkiye verdin her­hal­de. Koyun derisi palto almak için evden çıktın, eve ceket­le dönü­yor­sun. Bu da yet­mi­yor­muş gibi bir de eve çıplak bir ser­se­ri geti­ri­yor­sun. Sizin gibi sar­hoş­la­ra vere­cek yeme­ğim yok benim.”

“Yeter Matr­yo­na! Haksız yere aleme dil uzatma! Önce bir sor baka­lım nasıl bir adam...”

“Parayı ne yaptın, sen onu söyle.”

Simon ceke­ti­nin cebin­den üç rub­le­lik bank­no­tu çıkar­dı ve kat­lan­mış parayı açtı.

“İşte para! Tri­fo­nov bor­cu­nu ver­me­di. Birkaç gün sonra vere­cek­miş.”

Matr­yo­na’nın kız­gın­lı­ğı bir kat daha arttı. Kocası koyun derisi pal­to­yu alma­dı­ğı gibi kendi pal­to­su­nu da bu çıplak ser­se­ri­ye giy­dir­miş ve adamı evle­ri­ne getir­miş­ti.

Matr­yo­na masa­nın üstün­de­ki bank­no­tu hid­det­le kaptı, güven­li bir yere kal­dır­dı:

“Size vere­cek yeme­ğim yok,” dedi. “Ela­le­min çıplak ayyaş­la­rı­nı doyu­ra­cak deği­lim ya!”

“Bak Matr­yo­na, dilini kıssan iyi eder­sin. Önce bir dinle baka­lım ben ne anla­ta­ca­ğım...”

“Artık senin gibi bir aptal sar­ho­şu din­le­mek iste­mi­yo­rum. Senin gibi sarhoş bir herif­le evlen­mek iste­me­mek­te ne kadar hak­lıy­mı­şım. Anne­min ver­di­ği çeyizi içkiye verdin, şimdi de palto almaya gittin, onun da para­sı­nı içkiye verdin.”

Simon içkiye yal­nız­ca yirmi kopek sar­fet­ti­ği­ni ve bu adamı nasıl bul­du­ğu­nu izah etmeye çalış­tıy­sa da karısı onun sözünü kesi­yor, onu bir sözüne on söy­lü­yor, on yıl evvel olan şey­le­ri sayıp dökü­yor­du.

Matr­yo­na hiç dur­mak­sı­zın konuş­tu, niha­yet Simon’a hücum ederek kolun­dan yaka­la­dı:

“Ver ceke­ti­mi. Bir ceke­tim kaldı, onu da sır­tım­dan alıp kendin giydin. Ver dedim sana, seni uyuz köpek. Allah senin belanı versin!”

Simon ceketi çıkar­ma­ya baş­la­dı. Fakat ceke­tin bir kolu­nun içi dışına çıktı. Kadın ceketi ken­di­ne doğru çelin­ce ceket dikişi yer­le­rin­den sökül­dü. Bu sefer öfke ile ceketi kaptı ve sır­tı­na geçir­di, kapıya doğru yürüdü. Dışarı çıkmak isti­yor­du ama bir an tered­düt etti, durak­sa­dı. Hem öfke­si­ni yatış­tır­mak isti­yor, hem de bu yaban­cı­nın ne biçim bir adam oldu­ğu­nu merak edi­yor­du.

IV

Matr­yo­na durdu:

“Eğer iyi bir adam olsay­dı böyle çırıl­çıp­lak gez­mez­di. Bak­sa­na heri­fin göm­le­ği bile yok. Eğer iyi biri olsay­dı onunla nerede kar­şı­laş­tı­ğı­nı söy­ler­din.”

Simon:

“Ben de sana bunu anlat­mak için uğra­şı­yo­rum, din­le­mi­yor­sun ki!” diye kar­şı­lık verdi. “Mabe­din yanın­da çırıl­çıp­lak otu­ru­yor­du. Soğuk­tan tir tir tit­ri­yor­du. Çıplak otu­ru­la­cak hava mı? Beni ona Allah gön­der­di, yoksa orada ölüp kala­cak­tı. Ne yap­say­dım sence? Orada başına ne gele­bi­le­ce­ği­ni bile­bi­lir miyiz? Ben de onu aldım, giy­dir­dim, eve getir­dim. Bu kadar öfke­len­me, Matr­yo­na. Günaha giri­yor­sun. Hepi­miz bir gün öle­ce­ğiz, unutma”

Matr­yo­na bir takım acı sözler söy­le­mek isti­yor­du ki, gözü yaban­cı­ya ilişti, sustu. Adam kane­pe­nin üze­rin­de ses­siz­ce otu­ru­yor­du. Elle­ri­ni diz­le­ri­nin üze­rin­de kavuş­tur­muş, başı göğ­sü­ne düş­müş­tü. Göz­le­ri kapa­lıy­dı. Istı­rap içinde kıv­ra­nı­yor­muş gibi kaş­la­rı çatıl­mış­tı.

Matr­yo­na hâlâ susu­yor­du. Simon:

“Matr­yo­na, sende hiç mi Allah sev­gi­si yok?” dedi.

Matr­yo­na bu söz­le­ri duyun­ca yine yaban­cı­ya baktı, bir­den­bi­re kal­bi­nin ona karşı yumu­şa­dı­ğı­nı his­set­ti. Kapı­nın yanın­dan ayrı­la­rak fırına doğru gitti. Yemek getir­di. Masaya bir bardak koydu ve içine kvas (kvas: buğ­day­dan yapıl­mış bir tür içki) dol­dur­du. Evde kalan son ekmek par­ça­sı­nı getir­di, sof­ra­ya çatal bıçak koydu.

“Yiyin yiye­cek­se­niz,” dedi.

Simon yaban­cı­yı sof­ra­ya doğru çeke­rek:

“Otur baka­lım deli­kan­lı,” dedi.

Simon ekmeği kesti, et suyu­nun içine doğ­ra­dı. Yemeğe baş­la­dı­lar. Matr­yo­na masa­nın bir köşe­si­ne otur­muş, başını avu­cu­na daya­mış yaban­cı­yı sey­re­di­yor­du. Matr­yo­na’nın yüre­ğin­de yaban­cı­ya karşı bir mer­ha­met hissi uyan­mış­tı. Ona ısın­ma­ya baş­lı­yor­du.

Yaban­cı­nın da bir­den­bi­re durumu değiş­miş, sevin­mi­şe ben­zi­yor­du. Artık kaş­la­rı­nı çat­mı­yor­du. Bir ara başını kal­dır­dı, Matr­yo­na’ya bakıp gülüm­se­di.

Yemek bitin­ce Matr­yo­na sof­ra­yı kal­dır­dı ve yaban­cı­ya soru sor­ma­ya baş­la­dı:

“Nere­den­sin?”

“Bu taraf­lar­dan deği­lim.”

“Peki yol üstün­de ne işin vardı?”

Bölüm 1 · 1/9

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki