gridreads

1. Bölüm

HONORE DE BALZAC

Honoré de Balzac (asıl ismi Honore Balssa), (d. 20 Mayıs 1799, Tours-Fransa – ö. 18 Ağus­tos 1850). Fran­sız yazar.

Asıl adı Honore Balssa’dır. Ancak ismini Balzac olarak değiş­tir­miş ve soy­lu­luk ifade eden De’ önta­kı­sı­nı ekle­miş­tir. Köy köken­li bir aile­nin çocu­ğu­dur. Babası tüc­car­dır. 6 yıl Ven­do­me’da Col­le­ge des Ora­to­ri­ens’te öğre­nim gördü.

Napol­yon’un dev­ril­me­sin­den sonra ailesi Paris’e taşın­dı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avu­ka­tın yanın­da çalış­tı. Ama küçük yaş­lar­dan beri ede­bi­ya­ta gös­ter­di­ği eğilim ağır bastı.

Tra­je­di türünü dene­di­ği 1819’da yazıl­mış “Crom­well” başarı kaza­na­ma­yın­ca romana yönel­di. Para kazan­mak için tarih­sel, mizahi ve gotik roman­lar yazdı. Bun­la­rı deği­şik adlar­la yazdı. Basım­cı­lık, yayın­cı­lık, hatta döküm­cü­lük yaptı. Başa­rı­lı ola­ma­yın­ca tekrar ede­bi­ya­ta döndü.

Ede­bi­yat haya­tın­da çok başa­rı­lı eser­ler insan­la­ra sundu. Birçok ülkede sayı­lan roman­la­rı ve kitap­la­rı çok büyük ilgi gördü ve tep­ki­le­ri üstüne top­la­dı. Ede­bi­yat­ta başa­rı­lı olan Balzac haya­tı­nın sonuna kadar ede­bi­yat­la uğraş­tı.

Madam Vau­qu­er, genç kız­lı­ğın­da da Cof­lens ismini taşı­yan ve Paris’te, Quar­ti­er-Latin ile Saint-Marcel ara­sın­da­ki Yeni Saint-Gene­vi­e­ve Sokağı’nda, orta taba­ka­dan insan­la­ra has bir pan­si­yo­nu kırk yıldır çalış­tı­ran bir kadın­dır. Vau­qu­er Evi adıyla anılan bu pan­si­yon, insan­la­rı genç, yaşlı ayır­det­me­den kabul eder, ancak bu pan­si­yo­nun bu neden­le, cid­di­ye­ti­ne ve şere­fi­ne karşı tek bir kötü söz söy­len­me­miş­tir. Otuz yıldır burada genç biri görül­me­miş­tir ve bir deli­kan­lı­nın burada otur­ma­sı için aile­si­nin ken­di­si­ne en az bir aylık ver­me­si yeter­li­dir.

Bu faci­a­nın Vau­qu­er Pan­si­yo­nu’nda baş­la­ma tarihi olan 1819’da, burada fakir bir genç kız yaşı­yor­du. Gerçi facia keli­me­si, ede­bi­yat dün­ya­sın­da yersiz ve yanlış, abar­tı­lı, insanı işken­ce­ye atacak biçim­de kul­la­nıl­dı­ğı için bugün öne­mi­ni bir hayli yitir­miş­tir. Fakat böyle olmak­la bir­lik­te bu söz­cü­ğü burada kul­lan­mak zorun­da­yız. Ancak bu zorun­lu­luk, öykü­nün gerçek anla­mıy­la bir facia olu­şun­dan kay­nak­la­nı­yor­du. Bundan dolayı, kitap bitin­ce­ye kadar oku­ya­nın birkaç damla göz yaşı dök­me­si­ni bek­le­rim.

Bu kitap, Paris dışın­da anla­şı­lır mı? Endişe edi­le­bi­lir. Görü­len­ler ve yerli özel­lik­ler­le dolu olan bu lev­ha­nın özel­lik­le­ri, ancak Mont­mar­te tepe­cik­le­riy­le, tepe­cik­le­rin yakı­nın­da Mont­ra­u­ge sırt­la­rı ara­sın­da­ki vadide, her an dökül­me­ye hazır alçı par­ça­la­rıy­la, çamur­dan siyah dere­le­rin bu meşhur vadi­sin­de kabul edi­le­bi­lir.

Bu vadi, o kadar müthiş çal­kan­tı­lar içinde, gerçek keder­le­rin yanın­da ve çoğun­lu­ğu sahte sevinç­ler­le öyle­si­ne dolu­dur ki, birden geçip git­me­ye­cek bir üzüntü yara­ta­bil­mek için ne yapıl­ma­sı gerek­ti­ği­ni bile­mi­yo­rum.

Bunun­la bera­ber, bu vadi­nin şura­sın­da bura­sın­da, ayıp­la­rın, suç­la­rın ve fazi­let­le­rin büyük ve hey­bet­li kıl­dı­ğı ıstı­rap­lar vardır. Bu ıstı­rap­la­rın kar­şı­sın­da, ben­cil­lik­ler ve çıkar­lar sili­nip yerini mer­ha­met alır. Men­fa­at­le­re ve ben­cil­lik­le­re hakim olan mer­ha­met, hemen yeni­li­ve­ril­miş hoş bir meyve gibi­dir. Parça parça edil­me­si diğer­le­rin­den zor, Zag­ger­nat mabu­dun­ki­ne ben­ze­yen mede­ni­yet ara­ba­sı­nın teker­le­ği­ni ağır­laş­tı­ran bu kalbi hemen ezmek ve zafer yürü­yü­şü­ne devam etmek müm­kün­dür. Siz bu kitabı beyaz bir elle tutu­yor ve kendi ken­di­ni­ze “Bu kitap belki beni eğlen­di­rir” diye­rek hoş bir kol­tu­ğa gömül­mek­te ve Goriot Baba’nın gizli fela­ket­le­ri­ni oku­duk­tan sonra, duy­gu­suz­lu­ğu­nu­zu yaza­rın üstüne yük­le­ye­rek, yazarı abar­tı­cı, şai­ra­ne bula­cak ve iştah­la yeme­ği­ni­zi yiye­cek­si­niz. İyi bilin ki, facia ne hayali bir hikaye, ne de bir roman­dır. Her şey o kadar doğ­ru­dur ki, bunu herkes kendi dün­ya­sın­da ve yüre­ğin­de bula­rak ve duya­rak anla­ya­bi­lir.

Madam Vau­qu­er’e ait olan bu ev, orta taba­ka­ya özgü bir pan­si­yon olarak işle­ti­lir. Bu ev soka­ğın başın­da­dır ve soka­ğın başın­da­ki iniş, keskin ve diktir. Bura­dan atlar nadi­ren iner­ler ve çıkar­lar. Burada her şey çev­re­siy­le uyum için­de­dir. Vade Grace kub­be­siy­le Pent­ho­on kub­be­si­nin ara­sı­na sıkı­şan ses­siz­li­ğin sarı renk­ler dök­me­si ve her şeyi mah­zun­laş­tır­ma­sı gibi. Bu semtte kal­dı­rım­lar kuru­dur, dere­le­rin yatak­la­rın­da çamur ve su yoktur. Duvar­lar boyun­ca otlar yük­se­lir. En kayıt­sız insan­lar bile bura­dan geçer­ken, herkes gibi hüzün duyar. Bir ara­ba­nın gürül­tü­sü burada olay olur. Burada evler gam­lı­dır, duvar­lar hapis­ha­ne kokar. Paris’in güzel semt­le­rin­den ayrı­lıp yolu buraya düşen kimse, burada ancak orta sınıf halka özgü pan­si­yon­lar veya kurum­lar, sefa­let, iç sıkın­tı­sı, ölüme yürü­yen yaş­lı­lık, çalış­ma­ya mecbur şen bir genç­lik görür. Paris’in hiçbir semti bura­dan daha kor­kunç ve meçhul değil­dir.

Hele yeni Saint-Gene­vi­e­ve Sokağı bu hikaye için, tunç­tan bir çer­çe­ve gibi­dir; bu hikaye, böyle bir çer­çe­ve­nin içinde olu­şa­bi­lir. Gez­gi­nin Kata­comb­lar­dan aşa­ğı­la­ra ini­şin­de gün nasıl adım adım azalır ve reh­be­rin şar­kı­sı daha derin­den duyu­lur­sa, bu hikaye için de oku­yu­cu var­lı­ğı­nı esmer renk­le­re ve ciddi düşün­ce­le­re ne kadar bırak­sa, yanlış olmaz. Kim kuru­muş yürek­le­re bak­ma­nın, boş kafa­tas­la­rı­na bak­mak­tan daha müthiş oldu­ğu­nu söy­le­ye­bi­lir?

“Sen kim olur­san ol, bak işte efen­din kar­şın­da, öyle idi, öyle­dir ve öyle olacak” söz­le­ri, bu kita­bın yazı­lış tarihi olan 1777’de Paris’e dönen Vol­ta­i­re hak­kın­da gös­te­ri­len heye­can­lı bir sev­gi­nin işa­re­ti­dir.

Gece çökün­ce, par­mak­lı­ğın yerini kapalı bir kapı alır. Cep­he­nin uzun­lu­ğun­da geniş­li­ği olan küçük bah­çe­ye, yolun duva­rıy­la yan­da­ki evin ortak duvarı sınır­dır.

Evin bütün duvar­la­rı­nı kap­la­yan sar­ma­şık, onu bütü­nüy­le gizler ve Paris için güzel man­za­ra oluş­tu­ra­rak, gelen geçe­nin göz­le­ri­ni kamaş­tı­rır. Bu duvar­la­rın hepsi ağaç­lar ve üzüm sal­kım­la­rıy­la -ki bunlar Madam Vau­qu­er’in kay­gı­la­rı­nın ve kom­şu­la­rıy­la yap­tı­ğı tar­tış­ma­la­rın konu­suy­du- kap­lı­dır. Duvar­la­rın her biri­nin kenar­la­rı da ıhla­mur­la kap­lı­dır. Bu ıhla­mur­lar dar bir yol oluş­tu­rur. Madam Vau­qu­er bu ıhla­mur adının söy­le­ni­şin­de, müş­te­ri­le­rin dile olan haki­mi­yet­le­ri­ne kar­şı­lık ısrar­lı dav­ra­nır ve bu şekil­de tela­fuz eder.

İki yol ara­sın­da­ki yerde, engi­nar ekil­miş­tir ve kenar­lar­da kuzu kulağı, salata ve may­da­noz­lar vardır. Ihla­mur ağaç­la­rı­nın altın­da, etra­fı­na san­dal­ye­ler dizil­miş, yeşil bir masa vardır. Hava­nın olduk­ça sıcak olduğu gün­ler­de, kahve içecek kadar zengin olan kim­se­ler, buraya gelir, yumur­ta pişi­rir ve kahve içer­ler. Ev üç kat­lı­dır ve rengi sarı­dır. Bir de adi taştan yapıl­mış çatı katı vardır. Her kat­ta­ki pen­ce­re­le­rin cam­la­rı ve pan­cur­la­rıy­la bera­ber kar­ma­ka­rı­şık görün­tü oluş­tu­rur­lar. Evin arka­sın­da­ki her katın iki pen­ce­re­si bulun­mak­la bera­ber, zemin katın­da­ki pen­ce­re­ler, demir kafes­ler­le süs­lü­dür. Bina­nın arka­sın­da küçük bir avlu bulu­nur. Burada bütün hay­van­lar bir­bir­le­riy­le iyi geçi­nir­ler. Aynı zaman­da odun koy­ma­ya yara­yan bir ambar yük­se­lir. Bu ambar­la mut­fa­ğın pen­ce­re­si ara­sın­da bir yemek dolabı ası­lı­dır ve yağlı bula­şık suları oluk­tan bu dola­bın altına dökü­lür. Bu avlu­nun sokağa açılan taraf­la­rı süpü­rü­lür ve bol su ile yıka­nır.

Bütün orta sınıfa özgü pan­si­yon­la­rın özel­lik­le­ri burada vardır. İlk katın ön tara­fın­da sokağa bakan bir oda vardır, bu odadan yemek oda­sı­na geçi­lir. Yemek oda­sıy­la mutfak, temiz­len­miş ve zemini ovul­muş­tur. Koltuk ve iskem­le­ler­le döşeli odanın görü­nü­şü hazin­dir. Saint-Anne mer­me­rin­den ortada bir masa ve masa­nın üstün­de altın tel­ler­le süslü, beyaz por­se­len bir çanak görü­lür. Odanın duva­rı­nın bir kısmı boyan­mış tahta kap­lı­dır. Duva­rın geri kalanı, üze­rin­de Tel­ma­qu­e­nin baş­lı­ca sah­ne­le­ri­nin bulun­du­ğu kağıt­la kap­lan­mış­tır. Demir par­mak­lık­lı pen­ce­re­le­rin ara­sın­da­ki yerde, kira­cı­la­ra -Ulyes­se’nin oğluna Calyp­so tara­fın­dan veri­len ziya­fet sah­ne­si- veri­len ziya­fet lev­ha­sı bulu­nur. Bu resim genç pan­si­yo­ner­le­rin şaka­la­rı­na her zaman konu olmuş­tur. Bunlar, yok­sul­lu­ğun ken­di­le­ri­ni mahkum ettiği yemek­ler­le alay ederek, bulun­duk­la­rı duru­mun üstüne çık­tık­la­rı­nı sanır­lar. İçe­ri­de­ki, içi temiz taştan ocağın iki tara­fın­da yapma çiçek­ler­le dolu iki vazo ve adeta zevk­siz­li­ğin belir­ti­si olsun diye konul­muş bir asma saat vardır.

Bu birin­ci salon, pan­si­yon kokusu sözün­den başka bir şeyle zor ifade edilir. Bu salon kapa­lı­lık, küf, acılık, rutu­bet kokar ve insanı üşütür. Rutu­bet elbi­se­le­re siner, yemek yeni­len oda­la­ra özgü koku­lar taşır. Uşak kokusu vardır ve darü­la­ce­ze havası vardır. Bütün kira­cı­la­rın çıkar­dık­la­rı her türlü iğrenç dış­kı­lar bir araya geti­ri­lir­se, belki bu durum ifa­de­si­ni daha iyi bula­bi­lir. Fakat bütün bun­la­ra rağmen, elbet­te burası yemek oda­sıy­la kar­şı­laş­tı­rı­la­maz bile. Yemek odası, lüks bir kadı­nın odası gibi­dir. Duvar­la­rı tah­ta­lar­la örtülü yemek odası bugün için pek acayip bir şekil almış durum­da­dır. Bu duvar­la­ra dayalı pis büfe­ler­de her türlü alet, tabak­lar, soluk süra­hi­ler bulu­nur. Bir köşede bölüm­le­ri numa­ra­lan­mış bir küçük dolap, her pan­si­yo­ne­rin ya şarap ya da yemek lekeli hav­lu­la­rı­nı sak­la­mak için yapıl­mış­tır. İnsan bu odada iflah olmaz eşya­lar ve has­ta­ne­ler­de mede­ni­yet enkaz­la­rı­nı hatır­la­tan şifa bulmaz has­ta­la­rı görür gibi olur. Yağmur yağın­ca için­de­ki papaz dışarı çıkan bir baro­met­re, berbat resim­ler, bakır kam­ka­lı bir duvar saati, yeşil bir soba, tozlu asma lam­ba­lar, alaycı bir müş­te­ri­nin elini kalem gibi kul­lan­ma­sı­na meydan vere­cek dere­ce­de yağlı muşam­ba kaplı uzun bir masa, kırık iskem­le­ler, oraya buraya sav­rul­muş eski hasır par­ça­la­rı, sonra kırık delik­li, men­te­şe­le­ri bozuk, tah­ta­sı yanık sefil su ısı­tı­cı­la­rı vardır.

Bu eşya­la­rın ne kadar eski, çatlak, çürü­müş, titrek, yenmiş, kolu kırıl­mış, gözü çıkmış, malûl, can çeki­şir halde bulun­du­ğu­nu anlat­mak için bu hika­ye­nin ilgi­si­ni çok hafif­le­te­cek ve ace­le­ci kim­se­ler­ce affe­dil­me­ye­cek bir tarif yapmak gere­ki­yor. Kır­mı­zı döşeme silin­me­den, yahut boya­ma­lar­dan kay­nak­la­nan oyuk­lar­la dolu­dur. Sözün kısası, orada şuur­suz bir sefa­let; tutum­lu, içine çekil­miş, peri­şan bir sefil­lik vardır. Bura­da­ki eşya­la­rın henüz çamuru yoksa da leke­le­ri vardır; henüz deliği ve sarkan par­ça­la­rı yoksa da çürü­müş bir halde yer­le­re düş­me­si yakın­dır.

Madam Vau­qu­ed’in kedisi -hep sahi­bin­den önce içeri girer- büfe­nin üze­rin­de duran, üzeri tabak­la örtülü sütü sezin­le­yip de ilk homur­tu­la­rı­nı çıkar­dı­ğı zaman, bu oda şan ve şere­fi­ni kaza­nır. Biraz sonra altın­dan takma saç­la­rı sark­mış, tülden tak­ke­siy­le dul kadın görü­nür. Buru­şuk yüzlü, tombul, papa­ğan gagası gibi bir burun taşı­yan, bir sofu gibi vücudu tombul ve göğsü gevşek olan bu kadın ayak­la­rı­nı hep sürü­ye­rek yürür. Çok dalgın görü­nür. İçinde fela­ket saçı­lı­yor, hırs ve açgöz­lü­lük yaşa­nı­yor gibi­dir. Bütün bu özel­lik­le­riy­le de bu odayla bütün­leş­miş­tir.

Ve Madam, bura­da­ki pis ve sıcak havayı, hiç midesi bulan­ma­dan solur. Son­ba­ha­rın ilk ayazı gibi soğuk yüzüy­le dan­söz­le­rin koru­ma­ya mecbur olduk­la­rı gülüm­se­me­den, tefe­ci­le­rin asık surat­lı­lı­ğı­na kadar anlam değiş­ti­ren kısık göz­le­riy­le kısaca bütün kim­li­ğiy­le pan­si­yo­nu tarif etmek­te­dir. Nite­kim pan­si­yon­da da onun kim­li­ği­ni anla­tır. Zindan zin­dan­cı­sız olmaz, biri olma­dan öbü­rü­nü düşü­ne­mez­si­niz. Tifüs nasıl ki, her­han­gi bir has­ta­ne­nin yayın­tı­la­rı­nın sonu­cuy­sa, bu tombul kadı­nın donuk, renk­siz şiş­man­lı­ğı da bu haya­tın bir ürü­nü­dür. El örgüsü iç etek­li­ği, eski elbi­se­den bozu­la­rak yapı­lan etek­li­ği­nin altın­dan çıkar. Bunun da dağı­lan kuma­şı­nın ara­lık­la­rın­dan pamuk­la­rı sarkar. İşte bu iç etek­li­ği salonu, yemek oda­sı­nı, küçük bah­çe­yi ve mut­fa­ğı özet­ler. Ve pan­si­yon kira­cı­la­rı­nın nasıl görün­dük­le­ri­ni aşağı yukarı sez­di­rir.

Ken­di­si bu salon­da bulun­du­ğu zaman, bütün o yerler de salona gelmiş demek­tir. Yaşı elliye yak­la­şan Madam Vau­qu­er, başın­dan fela­ket geçmiş olan bütün kadın­la­ra benzer. Göz­le­ri cam­dan­mış gibi durur. Ücre­ti­ni daha art­tır­mak için öfkeli bir hâl almaya hazır­la­nan mey­ha­ne­ci bir kadı­nın masum tav­rı­nı taşır. Ama bu tav­rı­na rağmen de duru­mu­nu iyi­leş­tir­mek için her şeyi yap­ma­ya hazır­dır.

Eğer Geor­ges veya Pic­heg­ru hayat­ta olsa, onları da hemen ele ver­me­ye hazır­dır. Bunun­la bera­ber pan­si­yon kira­cı­la­rı, ken­di­le­ri gibi sız­lan­dı­ğı­nı ve öksür­dü­ğü­nü duya­rak onun aslın­da iyi kadın oldu­ğu­nu söy­ler­ler. Mösyö Vau­qu­er, ne biçim bir insan­dı, kimdi? Madam Vau­qu­er kocası hak­kın­da hiç bir açık­la­ma yap­maz­dı. Adam ser­ve­ti­ni nasıl kay­bet­miş­ti?

Madam, fela­ket­le­re uğra­dı­ğın­dan kay­bet­ti­ği­ni söy­lü­yor­du. Kocası ken­di­si­ne karşı kötü dav­ran­mış­tı. Ağla­mak için bir çift gözden, yaşa­mak için bu evden ve çekil­me­si imkan­sız olan bir sürü üzün­tü­den, hiç kim­se­nin talih­siz­li­ği­ne acı­ma­mak gibi özel­lik­ler bıra­ka­rak git­miş­ti.

Hanı­mın oda­sı­na gidip gel­di­ği­ni duyun­ca, şişman Slyve (aşçı kadın) gece pan­si­yon­da kalan­la­rın sabah kah­val­tı­la­rı­nı ver­mek­te acele ederdi. Pan­si­yon­da sürek­li kal­ma­ya­rak, sadece yemeğe gelen­ler, genel­lik­le akşam yemek­le­ri­ne devam eder­ler­di. Ve bu yemek kar­şı­lı­ğı ayda otuz frank öder­ler­di.

Bu hika­ye­nin baş­la­dı­ğı zaman­da, gece yatan kira­cı­la­rın sayısı yedi idi. İlk katta evin en iyi iki dai­re­si bulu­nu­yor­du. Daha küçük ola­nın­da Madam Vau­qu­er otu­rur­du.

Diğe­rin­de ise Fran­sız Cum­hu­ri­yet Ordusu’nun memur­la­rın­dan biri­si­nin dul karısı olan Madam Cou­tu­re vardı. Bu kadı­nın yanın­da ken­di­si­nin analık ettiği, Vic­to­ri­ne Tail­le­fer ismin­de genç bir kız vardı. Bu iki hanı­mın pan­si­yon ücret­le­ri bin sekiz yüz franga varı­yor­du.

İkinci katın iki dai­re­sin­den biri, Poiret adında yaşlı bir adamla, yak­la­şık kırk yaş­la­rın­da siyah peruk takan, favo­ri­le­ri­ni boya­yan, ken­di­si­ne eski tüccar diyen ve Mösyö Vaut­rin adını taşı­yan birisi tara­fın­dan kul­la­nı­lı­yor­du.

Üçüncü kat dört odadan ibaret olup bu oda­lar­dan biri Mat­ma­zel Mic­hon­ne­au ismin­de bir ihti­yar kız, diğeri de ken­di­si­ne Goriot Baba denil­me­si­ne izin veren eski bir makar­na ve nişas­ta fab­ri­ka­tö­rü tara­fın­dan kul­la­nıl­mak­tay­dı.

Diğer iki odada ise geçici kişi­ler kalı­yor­du. Goriot Baba ile Mat­ma­zel Mic­hon­ne­au gibi, ayda yiye­cek ve kira parası olarak ancak kırk beş frank vere­bi­len yüksek okul öğren­ci­le­ri otu­ru­yor­du. Fakat Madam Vau­qu­er onla­rın gel­me­le­ri­ni iste­mez ve ken­di­le­ri­ni ancak daha iyi kiracı bulun­maz­sa kabul ederdi. Çünkü böy­le­le­ri çok ekmek yerdi.

Anlat­tı­ğı­mız tarih­te, o iki odadan birin­de, Ango­u­le­me dolay­la­rın­dan hukuk öğre­ni­mi için Paris’e gelen bir deli­kan­lı kalı­yor­du. Bu deli­kan­lı­nın kala­ba­lık ailesi ona yılda bin iki yüz frank gön­de­re­bil­mek için en daya­nıl­maz şart­la­ra kat­la­nı­yor­du. Eugéne de Ras­tig­nac ismini taşı­yan bu genç, fela­ket­le­rin pişir­di­ği genç­ler­den biriy­di. Bunlar, aile­le­ri­nin ken­di­le­ri­ne büyük ümit­ler bağ­la­mış olduk­la­rı­nı genç iken anlar­lar, öğre­nim­le­ri­nin sağ­la­ya­cak­la­rı­nı şim­di­den hesap­la­ya­rak, bu öğre­ni­me top­lu­mun gele­cek­te­ki gidi­şi­ne uygun bir yön ver­me­ye çalı­şa­rak ken­di­le­ri­ne güzel bir gele­cek hazır­lar­lar. Bu gele­cek­te­ki top­lu­mu en çok sömü­ren­ler olmak gibi bir amaç taşır­lar. Bu duruma sebep olan­lar gibi, buna kat­la­nın­ca da büyük bir özenle saklı tutul­muş kor­kunç bir duru­mun bu hika­ye­si, onun zeka­sı­nın ve müthiş duru­mu­nun sır­la­rı­na inmek iste­ği­nin bir ürü­nü­dür. Hika­ye­nin için­de­ki gerçek renk­le­ri de ancak ken­di­si­nin dik­kat­li bakış­la­rı ve Paris salon­la­rın­da başa­rı­lı olmak için har­ca­dı­ğı beceri sağ­la­mış­tır.

Bölüm 1 · 1/28

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki