gridreads

1. Bölüm

OKYA­NU­SA DOĞRU

Benim adım Ish­ma­el. Birkaç yıl önce cebim­de ken­di­me yete­cek kadar param ve liman­da ilgimi çeke­cek bir iş yoktu. Gemi­le­re binip dün­ya­nın deniz­le­ri­ni bir göre­yim diye düşün­düm. Canı­mın sıkıl­dı­ğı zaman­lar­da ken­di­mi hare­ket­len­dir­mek için böyle yapa­rım. Bir gemiye bindim. Bunda şaşı­la­cak bir şey yoktu. Her­han­gi bir zaman­da, ne iş yapar­sa yapsın, hemen her erkek bir gemiy­le okya­nus­la­ra doğru açıl­dı­ğın­da, aynı duy­gu­la­rı his­se­der.

Ben gemiy­le denize açıl­dı­ğım­da tay­fa­lık yapa­rım. Dönüş­te bana çalış­ma­mın kar­şı­lı­ğın­da para verir­ler. Şim­di­ye kadar genel­lik­le tica­ret gemi­le­rin­de çalış­mış­tım. Bu kez bir balina gemi­siy­le git­me­yi kafama koy­muş­tum. Büyük bali­na­lar mera­kı­mı uyan­dır­mış­tı. Bali­na­la­rın koca göv­de­le­riy­le gezin­di­ği hırçın ve engin deniz­ler, avcı­lı­ğın teh­li­ke­le­ri, bali­na­la­rın uzak­tan görü­nüş­le­ri git­me­ye karar ver­me­me sebep oldu. Yanıma birkaç giye­cek eşya alarak, Pasi­fik Okya­nu­sun­da Keyp Horn'a doğru yola çıktım.

Bir cumar­te­si akşamı Atlan­tik kıyı­sın­da insan­la­rın çoğu­nun balina avcı­lı­ğı yap­tı­ğı New Bed­ford'a var­dı­ğım­da, Nen­ta­kıt ada­sı­na giden yolcu gemi­si­nin kalk­mış oldu­ğu­nu öğre­nin­ce üzül­düm. Bir Nen­ta­kıt gemi­si­ne bin­me­ye karar­lıy­dım ve pazar­te­si günün­den önce adaya gitmek imkân­sız­dı. Olduk­ça soğuk ve fır­tı­na­lı bir gecey­di. Etraf­ta kim­se­ler yoktu. Cebim­de az bir para vardı. Kendi ken­di­me, "Kala­cak bir yere gider­sen, fiya­tı­nı sor­ma­yı unutma." dedim. Gece­nin bu saa­tin­de sokak­lar bom­boş­tu ve iki taraf­ta evler yerine, kara duvar­lar görü­nü­yor­du. Liman­dan az ötede ışıklı bir yere geldim ve binaya baktım. Kapı­nın üstün­de sal­la­nan lev­ha­da bura­nın han olduğu yazı­yor­du. İçeri girdim. Ken­di­mi eski bir gemi­de­ki gibi loş, alçak tavan­lı bir holde buldum. İlerde tepe­den gelen ışık­lar­la ve yer­de­ki tahta döşe­mey­le gemiye ben­ze­yen oturma salonu vardı. Han­cı­dan bir oda iste­dim fakat hanın tama­men dolu oldu­ğu­nu söy­le­di. Tek bir yatak yoktu. Hancı:

- Ama dur baka­yım, bir zıp­kın­cı­nın yata­ğı­nı pay­laş­ma­ya itiraz etmez­sin, değil mi, dedi. Yanıl­mı­yor­sam sen de balina avına gidi­yor­sun.

Han­cı­ya, kim­se­nin yata­ğı­nı pay­laş­mak­tan hoş­lan­ma­dı­ğı­mı ama eğer zıp­kın­cı temiz ve nazik biriy­se böyle soğuk bir ha­vada ve yaban­cı bir şehir­de dolaş­mak yerine bu tek­li­fi kabul bile ede­ce­ği­mi söy­le­dim. Hancı:

- Sanı­rım öyle birisi, dedi. Tamam, şimdi bir yere otur, akşam yemeği ister misin?

Gece geç saat­ler­de öteki adam­la­rın hana gelip oda­la­rı­na çık­ma­sı­na rağmen benim oda arka­da­şım görün­me­di.

- Hancı, dedim. Bu ne biçim adam, her zaman böyle geç mi gelir?

Hancı gülüm­se­di.

- Hayır, dedi. Genel­lik­le erken­ci­dir ama ne oldu bil­mi­yo­rum, belki kafa­sı­nı sata­ma­mış­tır.

- Kafa­sı­nı mı sata­ma­mış? Neler söy­lü­yor­sun? Bu zıp­kın­cı kafa­sı­nı satmak üzere gece şehre mi gitti demek isti­yor­sun?

- Evet aynen öyle, diye cevap verdi hancı. Onu sata­ma­ya­ca­ğı­nı söy­le­dim. Çünkü çar­şı­da çok var.

- Ne çok var?

- Dün­ya­da birçok kafa yok mu? Sakin ol! Sana sözünü etti­ğim bu zıp­kın­cı güney deniz­le­rin­den yeni geldi. Ora­lar­dan birçok kuru­tul­muş insan kafası almış. Çok acayip şeyler, bilir­sin. Zaten bir tanesi hariç hep­si­ni sattı. Bu gece de kalan birini sat­ma­ya çalı­şı­yor, çünkü yarın pazar, insan­lar kili­se­ye gider­ken o, sokak­ta insan kafası sat­ma­ma­lı. Geçen pazar sat­ma­ya kal­kış­tı fakat ona engel oldum.

İşin aslı anla­şıl­dı ama ben ne yapa­cak­tım?

- Teh­li­ke­li birine ben­zi­yor, dedim.Hancı:

- Ama hesa­bı­nı bana düzen­li olarak öder, dedi. Sonra da vakit çok geç oldu­ğu­nu ve gidip yat­ma­nın iyi ola­ca­ğı­nı söy­le­di.

Bir­lik­te yukarı çıktık, bana küçük bir oda gös­ter­di. İçe­ri­si soğuk­tu ve dört kişi­nin yan yana yata­bi­le­ce­ği büyük bir yatak vardı. Yatağa gir­dik­ten sonra uzun süre uyu­ya­ma­dım. Sonun­da kori­dor­da sert ayak ses­le­ri duydum. Gelen zıp­kın­cı olma­lıy­dı, yani şu garip kafa satı­cı­sı! Fakat hiç kıpır­da­ma­dan yattım ve konu­şan ilk kişi olma­ma­ya karar verdim. Yüzümü dön­dü­ğüm­de ne göre­yim? Suratı morum­su sarı renkte kara nok­ta­lar­la doluy­du. Şap­ka­sı­nı çıkar­dı­ğın­da şaş­kın­lı­ğım­dan az daha bağı­ra­cak­tım. Kafa­sın­da hiç saç yoktu, yal­nız­ca tepe­sin­de ufak bir topuz vardı. Soyun­du­ğun­da, göğ­sü­nün, sır­tı­nın, kol­la­rı­nın ve bacak­la­rı­nın yüzü gibi kara nok­ta­lar­la kaplı oldu­ğu­nu gördüm. Az sonra masa­dan bir Kızıl­de­ri­li piposu aldı. Ağzına koy­du­ğu pipoyu lam­ba­ya uzatıp yaktı ve büyük duman­lar çıka­ra­rak üfledi. Lam­ba­yı sön­dü­re­rek, diş­le­ri­nin ara­sın­da­ki pipoy­la yatağa atladı. Ken­di­mi tuta­ma­dım ve bağır­dım. Bana,

- Kimsin, dedi. Konuş­maz­san seni öldü­rü­rüm.

- Hancı! Yetiş! Beni kurtar, diye bağır­dım.

- Konuş! Kim oldu­ğu­nu söyle, yoksa seni öldü­rü­rüm.

O sırada hancı elinde lam­bay­la çıka­gel­di. Güle­rek,

- Korkma, dedi. Kuvi­ku­vek burada senin saçı­nın bir teline bile zarar vermez.

- Gülme, diye bağır­dım. Neden zıp­kın­cı­nın böyle biri oldu­ğu­nu bana söy­le­me­din?

- Tahmin ede­ce­ği­ni sandım. Onun şehir­de kafa sat­tı­ğı­nı söy­le­me­dim mi? Şimdi uyu­ma­ya bak. Hey Kuvi­ku­vek! Sen beni tanır­sın, ben de seni. Bu adam senin­le yata­cak. Onu beğen­din mi?

Kuvi­ku­vek:

- Çok beğen­dim, diye cevap verdi.

Sonra öbür yana döndü. Onun da benim gibi bir insan oldu­ğu­nu düşün­düm. Aslın­da ondan kork­mam gere­ken­den daha kor­kunç bir görü­nü­şü vardı.

- İyi gece­ler hancı, dedim. Gide­bi­lir­sin.

Ben de öbür yanıma döndüm ve derin bir uykuya daldım.

Ertesi sabah gün ışı­ğıy­la uyan­dı­ğım­da, Kuvi­ku­vek'in kolunu üstüm­de buldum. O da uyandı ve bir köpek gibi sil­ki­ne­rek yatak­ta doğ­rul­du. Oraya nasıl gel­di­ği­ni anla­ma­mış gibi göz­le­ri­ni ovuş­tur­du ve yatak­tan indi. Anla­dı­ğım kada­rıy­la önce giyi­nip odayı bana bıra­ka­cak­tı. Giyin­me­ye önce şap­ka­sın­dan baş­la­dı, sonra çiz­me­le­ri­ni aradı. Elbi­se­le­ri­ni de giy­dik­ten sonra yıkan­ma­ya baş­la­dı. İnsan önce yüzünü yıkar fakat Kuvi­ku­vek göğ­sü­nü, kol­la­rı­nı ve elle­ri­ni yıkadı. Sonra yüzünü sabun­la­dı. Tıraş bıça­ğı­nı alma­sı­nı bek­ler­ken o eşya­la­rı­nın ara­sın­da bulu­nan bir zıp­kı­nı aldı. Uzun tahta sapını çıkar­dık­tan sonra zıp­kı­nın oka ben­ze­yen keskin ucunu çiz­me­le­ri­ne sür­te­rek biledi sonra ayna­nın önüne gide­rek zıp­kın­la­ma­ya, daha doğ­ru­su tıraş olmaya baş­la­dı. Bir zıp­kı­nın ucunun böy­le­si­ne iyi bir çelik­ten yapıl­ma­sı­na ve keskin olma­sı­na hayret ettim. Az sonra hazır­lan­mış­tı ve zıp­kı­nı­nı alarak gurur­la odadan çıktı.

Ertesi gün ve gece Kuvi­ku­vek'i daha iyi tanı­dım. Her ne kadar yüzü çirkin, kara nok­ta­lı görü­nü­yor­sa da için­de­ki duy­gu­la­rı­nı giz­le­ye­mi­yor­du. Sade ve asil bir kalbi; bin­ler­ce şey­ta­na meydan oku­ya­cak cesur bir ruhu vardı. Güney­ba­tı yönün­de uzak bir ada olan Roko­vo­ko'luydu. Babası bir reis, amcası da bir rahip­ti. Hal­kı­nın daha mutlu ve iyi olma­sı­nın yol­la­rı­nı öğren­mek arzu­suy­la bir balina avı tek­ne­si­ne katıl­mış­tı.

Ertesi sabah arka­da­şım­la bir­lik­te Nen­ta­kıt ada­sı­na yolcu taşı­yan küçük yel­ken­li gemiyi bulmak için limana gittik. Gemi, Akuş­net neh­rin­de yol alır­ken, bir yanı­mız­da New Bed­ford kenti, sokak­la­rın­da buz tutmuş ağaç­la­rıy­la güneş­li fakat soğuk havada parıl­dı­yor­du. Liman­da dağ gibi yığıl­mış fıçı­lar, dün­ya­yı dola­şan balina gemi­le­ri, ses­siz­ce duru­yor­du. Ama bazı­la­rın­dan, yakın­da yola çıka­cak­la­rı­nı gös­te­ren hazır­lık ve çekiç ses­le­ri geli­yor­du. Uzun ve teh­li­ke­li yol­cu­luk­la­rı biter bitmez, bir ikin­ci­si başlar, onu üçüncü yol­cu­luk izler ve böy­le­ce sürüp gider. Bu, hayat­ta çalış­ma­nın son­suz­lu­ğu­dur.

Nen­ta­kıt'ta da uzun süren dolaş­ma ve araş­tır­ma­lar­dan sonra "Pikvod" adlı gemi­nin yakın­da üç yıl süre­cek bir yol­cu­lu­ğa çıka­ca­ğı­nı öğren­dim. Liman­da duran gemiye şöyle bir göz gez­dir­dik­ten sonra tam bize göre oldu­ğu­na karar verdim.

Olduk­ça küçük bir gemiy­di. Dört okya­nu­sun sakin ve hırçın deniz­le­rin­de uzun zaman­dan beri dolaş­tı­ğı için tah­ta­la­rı, yaşlı bir deniz­ci­nin derisi gibi karar­mış­tı. Eski güver­te­si düz­gün­lü­ğü­nü kay­bet­miş­ti. Çev­re­sin­de­ki eski iple­ri­ni bir­bi­ri­ne bağ­la­yan par­mak­lık­la­rı, koca bir bali­na­nın çene kemi­ğin­den yapıl­ma uzun bir sapla tutu­lu­yor­du.

Etra­fı­ma bakın­dım ve gemi yöne­ti­ci­le­rin­den birini gördüm. Kuvi­ku­vek'le bir­lik­te sefere çıkmak iste­di­ği­mi­zi söy­le­dim. İşlem­le­ri­miz yapıl­dı. Kap­ta­nı nerede bula­bi­le­ce­ği­mi­zi sordum. Adam bana,

- Kaptan Ahab'tan ne isti­yor­sun, kâğıt­la­rı­nız hazır, sefere çıkmak için imza­la­dı­nız, dedi.

- Evet ama onu mut­la­ka görmek isti­yo­rum.

- Göre­bi­le­ce­ği­ni san­mı­yo­rum. Ona ne oldu bil­mi­yo­rum ama evin­den çık­mı­yor. Bir çeşit has­ta­lık fakat hasta gibi görün­mü­yor. Ger­çek­te o hasta değil ama iyi de değil. Tuhaf bir adam­dır Kaptan Ahab. Çok konuş­maz ama konu­şur­sa din­le­mek­ten ken­di­ni ala­maz­sın. Dikkat edin, Ahab, kim­se­ye ben­ze­mez. Bili­yor­sun, Ahab, eski zaman­lar­da tacı olan bir kralın adıdır.

- Ama çok da kötü bir kral, değil mi?

- Bak deli­kan­lı, bu gemide sakın böyle konuş­ma. Bir daha başka bir yerde böyle söy­le­me. Kaptan Ahab’ı iyi tanı­rım. Onunla çok sefere çıktım. Nasıl biri oldu­ğu­nu bili­rim. İyi adam­dır. Evet, hiçbir zaman çok neşeli olma­mış­tır. Sefer­de bazen aklı başın­dan gider fakat buna sebep çek­ti­ği acı­lar­dır. Bir baca­ğı­nı dev bir balina kopar­dı­ğın­dan beri çok acayip biri olup çıktı. Ama bütün bunlar geçe­cek. Deli­kan­lı, şunu söy­le­ye­yim ki öfkeli, iyi bir kap­tan­la denize çıkmak, güler yüzlü, kötü bir kap­tan­dan daha iyidir. Haydi, şim­di­lik hoşça kalın.

Birkaç gün geçti. Pikvod gemi­sin­de büyük bir hazır­lık vardı. Eski yel­ken­ler tamir edi­lir­ken, bir yandan da yeni yel­ken­ler geti­ri­li­yor­du. Herkes gemide yaşa­ya­bil­mek için ne gibi eşya­lar gerek­ti­ği­ni bili­yor­du. Yatak­lar, saplı ten­ce­re­ler, bıçak­lar, çatal­lar, hav­lu­lar ve daha bir sürü şey... Balina avı, koca okya­nus­ta alış­ve­riş edecek dük­kân­lar­dan uzakta üç yıl geçir­mek demek­ti. Yük gemi­le­ri­nin de böyle şey­le­re ihti­ya­cı vardır ama balina gemi­le­ri daha çok kaza­lar­la karşı kar­şı­ya­dır. Onun için gemiye yedek san­dal­lar, direk­ler, ipler ve zıp­kın­lar getir­di­ler. Kap­tan­la gemi dışın­da her şeyin yedeği vardı.

İkinci kaptan, Nen­ta­kıt'lı Star­bak adında bir deniz­ciy­di. Uzun boylu, ciddi biriy­di. Soğuk iklim­de doğmuş olma­sı­na karşın, sıcak iklim­le­re daha uygun gibiy­di. Çünkü teni çok yanık­tı. Zayıf­tı fakat çirkin değil­di. Sakin ve karar­lı görü­nü­yor­du.

- Ben gemim­de bali­na­dan kork­ma­yan bir kimse iste­mem, diyor­du.

Bunun­la en yarar­lı cesa­ret, teh­li­ke­yi iyi tanı­mak­tır demek isti­yor­du. Çünkü hiç kor­ku­su olma­yan kimse bir kor­kak­tan daha teh­li­ke­li bir arka­daş­tır. Star­bak, gün bat­tık­tan sonra balık avla­mak­tan ve onu uzun süre uğraş­tı­ran balığı avla­mak­tan hoş­lan­maz. Çünkü Star­bak, "Ben yaşa­mak için okya­nus­ta balina avla­mak­ta­yım fakat bali­na­lar yaşa­sın diye onlar tara­fın­dan öldü­rül­mek iste­mem." diye düşü­nür. O, yüz­ler­ce kişi­nin bali­na­lar tara­fın­dan öldü­rül­dü­ğü­nü iyi bilir.

Üçüncü kaptan Keyp Kodlu Stab'dı. İyi huylu, ağır hare­ket­le­ri ve umur­sa­maz­lı­ğıy­la bili­ni­yor­du. Piposu onun sakin olma­sı­nı sağ­lar­dı. Yatak­tan kalkar kalk­maz pipo­su­nu ağzına koyar­dı.

Dör­dün­cü kap­ta­nın adı Flesk'di. Kısa boylu, şiş­man­ca, kır­mı­zı yüzlü bir arka­daş­tı. Bali­na­la­ra karşı kin bes­li­yor­du. Bali­na­lar sanki onun şere­fiy­le oyna­mış­lar­dı. Onun için bu koca yara­tık­la­rı nerede görse yok etmek isti­yor­du.

Bu üç kaptan; Star­bak, Stab ve Flesk, önemli kişi­ler­di. Gele­nek­le­re göre Pikvod gemi­si­nin üç balina san­da­lı onla­rın emrin­dey­di. Her biri kendi zıp­kın­cı­sıy­la çalı­şır­dı ve bu üç kişi ara­la­rın­da iyi anla­şır­lar­dı.

İlk önce ikinci kaptan Star­bak, arka­da­şım Kuvi­ku­vek'i zıp­kın­cı­sı olarak seçti.

Öteki zıp­kın­cı Nen­ta­kıt ada­sı­na komşu bir yer olan Gey Hed'li Kızıl­de­ri­li Taş­te­go oldu. Gey Hed'de en cesur zıp­kın­cı­lar bulu­nur­du. Geniş yüzü, uzun siyah saç­la­rı ve siyah parlak göz­le­ri, onun Ame­ri­ka orman­la­rın­da­ki gurur­lu avcı­la­rın kanın­dan oldu­ğu­nu gös­te­ri­yor­du.

Zıp­kın­cı­la­rın üçün­cü­sü Degu, kulak­la­rın­da altın hal­ka­lar asılı olan sim­si­yah bir yer­liy­di. Uzun boylu olduğu için gemi sanki onun impa­ra­tor­lu­ğuy­muş­ça­sı­na beyaz adam­la­ra tepe­den bakı­yor­du.

Nen­ta­kıt'ten ayrı­la­lı birkaç gün geç­ti­ği hâlde Kaptan Ahab orta­lık­ta görün­me­di. Öteki kap­tan­lar sıray­la nöbet alı­yor­lar, Ahab orada olduğu hâlde gemi­nin tek yöne­ti­ci­siy­miş gibi görü­nü­yor­lar­dı.

Hava­nın bulut­lu olduğu bir sabah, gemi arka­dan esen rüz­gar­la iler­ler­ken, görevi dev­ral­dı­ğım bir sırada Kaptan Ahab, güver­te­ye çıktı. Hiç hasta gibi bir hâli yoktu. İri yapı­sıy­la ciddi ve karar­lı görü­nü­yor­du. Kır saç­la­rın­dan aşağı, esmer yüzü­nün bir yanın­dan boy­nu­na doğru beyaz ince bir iz vardı. Bu iz doğ­du­ğun­dan beri mi vardı, yoksa bir kazada mı yara­lan­mış­tı kimse bil­mi­yor­du. Ahab'ın görü­nü­şü öyle dikkat çeki­ciy­di ki ilk anda baca­ğı­nın takma oldu­ğu­nu anla­ya­ma­dım. Daha önce, bu baca­ğı­nın bir bali­na­nın çene kemi­ğin­den yapıl­mış oldu­ğu­nu duy­muş­tum. Duru­şu­na hayret ettim. Pikvod'un ana dire­ği­ni tutan iple­rin yanın­da güver­te­nin her iki yanın­da yere delik­ler oyul­muş­tu. Takma baca­ğı­nı bu delik­ler­den birine soka­rak ve bir eliyle ipleri tuta­rak duru­yor­du ve uzak­la­ra doğru bakı­yor­du. Ne kadar arzulu olduğu, azmi ve gücü, kor­ku­suz ve kıpır­da­ma­yan görü­nü­şün­den oku­nu­yor­du. O sabah­tan sonra her gün görün­me­ye baş­la­dı. Bazen balina kemi­ğin­den beyaz takma baca­ğıy­la duru­yor, bazen güver­te­de dur­ma­dan dola­şı­yor­du.

Günler geçti, kar ve buz geride kaldı. Pikvod artık okya­nu­sun orta­sın­da, parlak güne­şin altın­da yol alı­yor­du. Gemi­nin üç dire­ği­nin tepe­sin­de üç gözcü, gün doğu­şun­dan batı­şı­na kadar bek­li­yor­du. Gemi­ci­ler, iki saatte bir nöbet değiş­ti­re­rek dümen tutu­yor­lar­dı. Ilık hava­lar­da, otuz metre yük­sek­lik­te­ki direk tepe­sin­de rüzgâr yol­la­rı­nı hafif hafif yalı­yor, engin deni­zin mavi­li­ği onları düşün­ce­le­re dal­dı­rı­yor­du. Kısa­ca­sı olay­sız ve sakin geçen zaman insanı alıp götü­rü­yor­du. Gazete oku­mu­yor­su­nuz, haber almı­yor­su­nuz, evdeki prob­lem­ler yok. Ne parayı düşü­nü­yor­su­nuz ne de yemek­te ne yiye­ce­ği­ni­zi. Üç yıl boyun­ca yiye­cek­le­ri­miz fıçı­la­rın içinde duru­yor ve hiç değiş­mi­yor. Güneye doğru giden böyle bir balina gemi­sin­de üç dört yıl süren hayat boyun­ca dire­ğin tepe­sin­de geçir­di­ği­miz saat­le­ri bir­bi­ri­ne ekler­se­niz, birkaç ay tutar. Söy­le­me­li­yim ki ben dire­ğin tepe­sin­de etrafı çok iyi göz­le­ye­mi­yo­rum. Böyle yüksek bir yerde ken­dim­le baş başa, düşü­ne­cek o kadar çok şey varken, emir­le­re nasıl uya­bi­lir­dim. Balina gemi­le­rin­de, "Her zaman etrafı çok iyi gözle ve bağır." derler.

Bir gün kaptan Ahab, her zaman­kin­den daha fazla düşün­ce­le­re dalmış, güver­te­de yürü­yor­du. Her akşam gün­ba­tı­mı­na yakın par­mak­lık­la­rın yanın­da olurdu. O akşam da ora­day­dı ve takma baca­ğı­nı yer­de­ki deliğe yer­leş­ti­re­rek, bir eliyle ipi tuttu. Star­bak'a bütün her­ke­si çağır­ma­sı­nı emret­ti.

Deniz­de çok önemli durum­lar dışın­da çok seyrek veri­len bu emir kar­şı­sın­da şaşı­ran birin­ci kaptan,

- Efen­dim, dedi. Her­ke­si buraya top­la­ya­ca­ğım. Hey, dire­ğin tepe­sin­de­ki­ler aşağı gelin!

Gemi­de­ki herkes top­la­nın­ca kaptan bağır­dı.

- Bir balina görün­ce ne yapar­sı­nız? Hepsi birden,

- İşte su fış­kır­tı­yor diye bağı­rı­rız, dedi­ler.

- Güzel. Şu elim­de­ki İspan­yol altı­nı­nı görü­yor musu­nuz? Star­bak şu çekici ver.

İkinci kaptan çekici geti­rir­ken, Ahab konuş­mak­sı­zın, altın parayı ceke­ti­ne süre­rek par­la­tı­yor­du. Star­bak'tan çekici alıp ana direğe doğru yürüdü. Bir elinde çekici öteki elinde altını gös­te­re­rek, yüksek sesle konuş­tu.

- Ara­nız­da kim çenesi kıvrık, yüz­ge­cin­de üç delik olan, beyaz başlı bir bali­na­yı görüp haber verir­se bu altını alacak!

Gemi­ci­ler:

- Yaşa­sın! Yaşa­sın, diye bağı­ra­rak şap­ka­la­rı­nı sal­la­dı­lar.

Ahab altını direğe çivi­le­di. Çekici yere atar­ken Kaptan Ahab,

- Unut­ma­yın bu beyaz bir bali­na­dır, dedi. Onu iyi göz­le­yin çocuk­lar, görür görmez bağı­rıp haber verin.

Taş­te­go, Degu ve Kuvi­ku­vek öteki gemi­ci­ler­den daha ilgili ve şaşkın bak­tı­lar. Kıvrık çeneli balina sözü onlara bir olayı hatır­lat­mış­tı sanki.

Bölüm 1 · 1/7

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki