OKYANUSA DOĞRU
Benim adım Ishmael. Birkaç yıl önce cebimde kendime yetecek kadar param ve limanda ilgimi çekecek bir iş yoktu. Gemilere binip dünyanın denizlerini bir göreyim diye düşündüm. Canımın sıkıldığı zamanlarda kendimi hareketlendirmek için böyle yaparım. Bir gemiye bindim. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Herhangi bir zamanda, ne iş yaparsa yapsın, hemen her erkek bir gemiyle okyanuslara doğru açıldığında, aynı duyguları hisseder.
Ben gemiyle denize açıldığımda tayfalık yaparım. Dönüşte bana çalışmamın karşılığında para verirler. Şimdiye kadar genellikle ticaret gemilerinde çalışmıştım. Bu kez bir balina gemisiyle gitmeyi kafama koymuştum. Büyük balinalar merakımı uyandırmıştı. Balinaların koca gövdeleriyle gezindiği hırçın ve engin denizler, avcılığın tehlikeleri, balinaların uzaktan görünüşleri gitmeye karar vermeme sebep oldu. Yanıma birkaç giyecek eşya alarak, Pasifik Okyanusunda Keyp Horn'a doğru yola çıktım.
Bir cumartesi akşamı Atlantik kıyısında insanların çoğunun balina avcılığı yaptığı New Bedford'a vardığımda, Nentakıt adasına giden yolcu gemisinin kalkmış olduğunu öğrenince üzüldüm. Bir Nentakıt gemisine binmeye kararlıydım ve pazartesi gününden önce adaya gitmek imkânsızdı. Oldukça soğuk ve fırtınalı bir geceydi. Etrafta kimseler yoktu. Cebimde az bir para vardı. Kendi kendime, "Kalacak bir yere gidersen, fiyatını sormayı unutma." dedim. Gecenin bu saatinde sokaklar bomboştu ve iki tarafta evler yerine, kara duvarlar görünüyordu. Limandan az ötede ışıklı bir yere geldim ve binaya baktım. Kapının üstünde sallanan levhada buranın han olduğu yazıyordu. İçeri girdim. Kendimi eski bir gemideki gibi loş, alçak tavanlı bir holde buldum. İlerde tepeden gelen ışıklarla ve yerdeki tahta döşemeyle gemiye benzeyen oturma salonu vardı. Hancıdan bir oda istedim fakat hanın tamamen dolu olduğunu söyledi. Tek bir yatak yoktu. Hancı:
- Ama dur bakayım, bir zıpkıncının yatağını paylaşmaya itiraz etmezsin, değil mi, dedi. Yanılmıyorsam sen de balina avına gidiyorsun.
Hancıya, kimsenin yatağını paylaşmaktan hoşlanmadığımı ama eğer zıpkıncı temiz ve nazik biriyse böyle soğuk bir havada ve yabancı bir şehirde dolaşmak yerine bu teklifi kabul bile edeceğimi söyledim. Hancı:
- Sanırım öyle birisi, dedi. Tamam, şimdi bir yere otur, akşam yemeği ister misin?
Gece geç saatlerde öteki adamların hana gelip odalarına çıkmasına rağmen benim oda arkadaşım görünmedi.
- Hancı, dedim. Bu ne biçim adam, her zaman böyle geç mi gelir?
Hancı gülümsedi.
- Hayır, dedi. Genellikle erkencidir ama ne oldu bilmiyorum, belki kafasını satamamıştır.
- Kafasını mı satamamış? Neler söylüyorsun? Bu zıpkıncı kafasını satmak üzere gece şehre mi gitti demek istiyorsun?
- Evet aynen öyle, diye cevap verdi hancı. Onu satamayacağını söyledim. Çünkü çarşıda çok var.
- Ne çok var?
- Dünyada birçok kafa yok mu? Sakin ol! Sana sözünü ettiğim bu zıpkıncı güney denizlerinden yeni geldi. Oralardan birçok kurutulmuş insan kafası almış. Çok acayip şeyler, bilirsin. Zaten bir tanesi hariç hepsini sattı. Bu gece de kalan birini satmaya çalışıyor, çünkü yarın pazar, insanlar kiliseye giderken o, sokakta insan kafası satmamalı. Geçen pazar satmaya kalkıştı fakat ona engel oldum.
İşin aslı anlaşıldı ama ben ne yapacaktım?
- Tehlikeli birine benziyor, dedim.Hancı:
- Ama hesabını bana düzenli olarak öder, dedi. Sonra da vakit çok geç olduğunu ve gidip yatmanın iyi olacağını söyledi.
Birlikte yukarı çıktık, bana küçük bir oda gösterdi. İçerisi soğuktu ve dört kişinin yan yana yatabileceği büyük bir yatak vardı. Yatağa girdikten sonra uzun süre uyuyamadım. Sonunda koridorda sert ayak sesleri duydum. Gelen zıpkıncı olmalıydı, yani şu garip kafa satıcısı! Fakat hiç kıpırdamadan yattım ve konuşan ilk kişi olmamaya karar verdim. Yüzümü döndüğümde ne göreyim? Suratı morumsu sarı renkte kara noktalarla doluydu. Şapkasını çıkardığında şaşkınlığımdan az daha bağıracaktım. Kafasında hiç saç yoktu, yalnızca tepesinde ufak bir topuz vardı. Soyunduğunda, göğsünün, sırtının, kollarının ve bacaklarının yüzü gibi kara noktalarla kaplı olduğunu gördüm. Az sonra masadan bir Kızılderili piposu aldı. Ağzına koyduğu pipoyu lambaya uzatıp yaktı ve büyük dumanlar çıkararak üfledi. Lambayı söndürerek, dişlerinin arasındaki pipoyla yatağa atladı. Kendimi tutamadım ve bağırdım. Bana,
- Kimsin, dedi. Konuşmazsan seni öldürürüm.
- Hancı! Yetiş! Beni kurtar, diye bağırdım.
- Konuş! Kim olduğunu söyle, yoksa seni öldürürüm.
O sırada hancı elinde lambayla çıkageldi. Gülerek,
- Korkma, dedi. Kuvikuvek burada senin saçının bir teline bile zarar vermez.
- Gülme, diye bağırdım. Neden zıpkıncının böyle biri olduğunu bana söylemedin?
- Tahmin edeceğini sandım. Onun şehirde kafa sattığını söylemedim mi? Şimdi uyumaya bak. Hey Kuvikuvek! Sen beni tanırsın, ben de seni. Bu adam seninle yatacak. Onu beğendin mi?
Kuvikuvek:
- Çok beğendim, diye cevap verdi.
Sonra öbür yana döndü. Onun da benim gibi bir insan olduğunu düşündüm. Aslında ondan korkmam gerekenden daha korkunç bir görünüşü vardı.
- İyi geceler hancı, dedim. Gidebilirsin.
Ben de öbür yanıma döndüm ve derin bir uykuya daldım.
Ertesi sabah gün ışığıyla uyandığımda, Kuvikuvek'in kolunu üstümde buldum. O da uyandı ve bir köpek gibi silkinerek yatakta doğruldu. Oraya nasıl geldiğini anlamamış gibi gözlerini ovuşturdu ve yataktan indi. Anladığım kadarıyla önce giyinip odayı bana bırakacaktı. Giyinmeye önce şapkasından başladı, sonra çizmelerini aradı. Elbiselerini de giydikten sonra yıkanmaya başladı. İnsan önce yüzünü yıkar fakat Kuvikuvek göğsünü, kollarını ve ellerini yıkadı. Sonra yüzünü sabunladı. Tıraş bıçağını almasını beklerken o eşyalarının arasında bulunan bir zıpkını aldı. Uzun tahta sapını çıkardıktan sonra zıpkının oka benzeyen keskin ucunu çizmelerine sürterek biledi sonra aynanın önüne giderek zıpkınlamaya, daha doğrusu tıraş olmaya başladı. Bir zıpkının ucunun böylesine iyi bir çelikten yapılmasına ve keskin olmasına hayret ettim. Az sonra hazırlanmıştı ve zıpkınını alarak gururla odadan çıktı.
Ertesi gün ve gece Kuvikuvek'i daha iyi tanıdım. Her ne kadar yüzü çirkin, kara noktalı görünüyorsa da içindeki duygularını gizleyemiyordu. Sade ve asil bir kalbi; binlerce şeytana meydan okuyacak cesur bir ruhu vardı. Güneybatı yönünde uzak bir ada olan Rokovoko'luydu. Babası bir reis, amcası da bir rahipti. Halkının daha mutlu ve iyi olmasının yollarını öğrenmek arzusuyla bir balina avı teknesine katılmıştı.
Ertesi sabah arkadaşımla birlikte Nentakıt adasına yolcu taşıyan küçük yelkenli gemiyi bulmak için limana gittik. Gemi, Akuşnet nehrinde yol alırken, bir yanımızda New Bedford kenti, sokaklarında buz tutmuş ağaçlarıyla güneşli fakat soğuk havada parıldıyordu. Limanda dağ gibi yığılmış fıçılar, dünyayı dolaşan balina gemileri, sessizce duruyordu. Ama bazılarından, yakında yola çıkacaklarını gösteren hazırlık ve çekiç sesleri geliyordu. Uzun ve tehlikeli yolculukları biter bitmez, bir ikincisi başlar, onu üçüncü yolculuk izler ve böylece sürüp gider. Bu, hayatta çalışmanın sonsuzluğudur.
Nentakıt'ta da uzun süren dolaşma ve araştırmalardan sonra "Pikvod" adlı geminin yakında üç yıl sürecek bir yolculuğa çıkacağını öğrendim. Limanda duran gemiye şöyle bir göz gezdirdikten sonra tam bize göre olduğuna karar verdim.
Oldukça küçük bir gemiydi. Dört okyanusun sakin ve hırçın denizlerinde uzun zamandan beri dolaştığı için tahtaları, yaşlı bir denizcinin derisi gibi kararmıştı. Eski güvertesi düzgünlüğünü kaybetmişti. Çevresindeki eski iplerini birbirine bağlayan parmaklıkları, koca bir balinanın çene kemiğinden yapılma uzun bir sapla tutuluyordu.
Etrafıma bakındım ve gemi yöneticilerinden birini gördüm. Kuvikuvek'le birlikte sefere çıkmak istediğimizi söyledim. İşlemlerimiz yapıldı. Kaptanı nerede bulabileceğimizi sordum. Adam bana,
- Kaptan Ahab'tan ne istiyorsun, kâğıtlarınız hazır, sefere çıkmak için imzaladınız, dedi.
- Evet ama onu mutlaka görmek istiyorum.
- Görebileceğini sanmıyorum. Ona ne oldu bilmiyorum ama evinden çıkmıyor. Bir çeşit hastalık fakat hasta gibi görünmüyor. Gerçekte o hasta değil ama iyi de değil. Tuhaf bir adamdır Kaptan Ahab. Çok konuşmaz ama konuşursa dinlemekten kendini alamazsın. Dikkat edin, Ahab, kimseye benzemez. Biliyorsun, Ahab, eski zamanlarda tacı olan bir kralın adıdır.
- Ama çok da kötü bir kral, değil mi?
- Bak delikanlı, bu gemide sakın böyle konuşma. Bir daha başka bir yerde böyle söyleme. Kaptan Ahab’ı iyi tanırım. Onunla çok sefere çıktım. Nasıl biri olduğunu bilirim. İyi adamdır. Evet, hiçbir zaman çok neşeli olmamıştır. Seferde bazen aklı başından gider fakat buna sebep çektiği acılardır. Bir bacağını dev bir balina kopardığından beri çok acayip biri olup çıktı. Ama bütün bunlar geçecek. Delikanlı, şunu söyleyeyim ki öfkeli, iyi bir kaptanla denize çıkmak, güler yüzlü, kötü bir kaptandan daha iyidir. Haydi, şimdilik hoşça kalın.
Birkaç gün geçti. Pikvod gemisinde büyük bir hazırlık vardı. Eski yelkenler tamir edilirken, bir yandan da yeni yelkenler getiriliyordu. Herkes gemide yaşayabilmek için ne gibi eşyalar gerektiğini biliyordu. Yataklar, saplı tencereler, bıçaklar, çatallar, havlular ve daha bir sürü şey... Balina avı, koca okyanusta alışveriş edecek dükkânlardan uzakta üç yıl geçirmek demekti. Yük gemilerinin de böyle şeylere ihtiyacı vardır ama balina gemileri daha çok kazalarla karşı karşıyadır. Onun için gemiye yedek sandallar, direkler, ipler ve zıpkınlar getirdiler. Kaptanla gemi dışında her şeyin yedeği vardı.
İkinci kaptan, Nentakıt'lı Starbak adında bir denizciydi. Uzun boylu, ciddi biriydi. Soğuk iklimde doğmuş olmasına karşın, sıcak iklimlere daha uygun gibiydi. Çünkü teni çok yanıktı. Zayıftı fakat çirkin değildi. Sakin ve kararlı görünüyordu.
- Ben gemimde balinadan korkmayan bir kimse istemem, diyordu.
Bununla en yararlı cesaret, tehlikeyi iyi tanımaktır demek istiyordu. Çünkü hiç korkusu olmayan kimse bir korkaktan daha tehlikeli bir arkadaştır. Starbak, gün battıktan sonra balık avlamaktan ve onu uzun süre uğraştıran balığı avlamaktan hoşlanmaz. Çünkü Starbak, "Ben yaşamak için okyanusta balina avlamaktayım fakat balinalar yaşasın diye onlar tarafından öldürülmek istemem." diye düşünür. O, yüzlerce kişinin balinalar tarafından öldürüldüğünü iyi bilir.
Üçüncü kaptan Keyp Kodlu Stab'dı. İyi huylu, ağır hareketleri ve umursamazlığıyla biliniyordu. Piposu onun sakin olmasını sağlardı. Yataktan kalkar kalkmaz piposunu ağzına koyardı.
Dördüncü kaptanın adı Flesk'di. Kısa boylu, şişmanca, kırmızı yüzlü bir arkadaştı. Balinalara karşı kin besliyordu. Balinalar sanki onun şerefiyle oynamışlardı. Onun için bu koca yaratıkları nerede görse yok etmek istiyordu.
Bu üç kaptan; Starbak, Stab ve Flesk, önemli kişilerdi. Geleneklere göre Pikvod gemisinin üç balina sandalı onların emrindeydi. Her biri kendi zıpkıncısıyla çalışırdı ve bu üç kişi aralarında iyi anlaşırlardı.
İlk önce ikinci kaptan Starbak, arkadaşım Kuvikuvek'i zıpkıncısı olarak seçti.
Öteki zıpkıncı Nentakıt adasına komşu bir yer olan Gey Hed'li Kızılderili Taştego oldu. Gey Hed'de en cesur zıpkıncılar bulunurdu. Geniş yüzü, uzun siyah saçları ve siyah parlak gözleri, onun Amerika ormanlarındaki gururlu avcıların kanından olduğunu gösteriyordu.
Zıpkıncıların üçüncüsü Degu, kulaklarında altın halkalar asılı olan simsiyah bir yerliydi. Uzun boylu olduğu için gemi sanki onun imparatorluğuymuşçasına beyaz adamlara tepeden bakıyordu.
Nentakıt'ten ayrılalı birkaç gün geçtiği hâlde Kaptan Ahab ortalıkta görünmedi. Öteki kaptanlar sırayla nöbet alıyorlar, Ahab orada olduğu hâlde geminin tek yöneticisiymiş gibi görünüyorlardı.
Havanın bulutlu olduğu bir sabah, gemi arkadan esen rüzgarla ilerlerken, görevi devraldığım bir sırada Kaptan Ahab, güverteye çıktı. Hiç hasta gibi bir hâli yoktu. İri yapısıyla ciddi ve kararlı görünüyordu. Kır saçlarından aşağı, esmer yüzünün bir yanından boynuna doğru beyaz ince bir iz vardı. Bu iz doğduğundan beri mi vardı, yoksa bir kazada mı yaralanmıştı kimse bilmiyordu. Ahab'ın görünüşü öyle dikkat çekiciydi ki ilk anda bacağının takma olduğunu anlayamadım. Daha önce, bu bacağının bir balinanın çene kemiğinden yapılmış olduğunu duymuştum. Duruşuna hayret ettim. Pikvod'un ana direğini tutan iplerin yanında güvertenin her iki yanında yere delikler oyulmuştu. Takma bacağını bu deliklerden birine sokarak ve bir eliyle ipleri tutarak duruyordu ve uzaklara doğru bakıyordu. Ne kadar arzulu olduğu, azmi ve gücü, korkusuz ve kıpırdamayan görünüşünden okunuyordu. O sabahtan sonra her gün görünmeye başladı. Bazen balina kemiğinden beyaz takma bacağıyla duruyor, bazen güvertede durmadan dolaşıyordu.
Günler geçti, kar ve buz geride kaldı. Pikvod artık okyanusun ortasında, parlak güneşin altında yol alıyordu. Geminin üç direğinin tepesinde üç gözcü, gün doğuşundan batışına kadar bekliyordu. Gemiciler, iki saatte bir nöbet değiştirerek dümen tutuyorlardı. Ilık havalarda, otuz metre yükseklikteki direk tepesinde rüzgâr yollarını hafif hafif yalıyor, engin denizin maviliği onları düşüncelere daldırıyordu. Kısacası olaysız ve sakin geçen zaman insanı alıp götürüyordu. Gazete okumuyorsunuz, haber almıyorsunuz, evdeki problemler yok. Ne parayı düşünüyorsunuz ne de yemekte ne yiyeceğinizi. Üç yıl boyunca yiyeceklerimiz fıçıların içinde duruyor ve hiç değişmiyor. Güneye doğru giden böyle bir balina gemisinde üç dört yıl süren hayat boyunca direğin tepesinde geçirdiğimiz saatleri birbirine eklerseniz, birkaç ay tutar. Söylemeliyim ki ben direğin tepesinde etrafı çok iyi gözleyemiyorum. Böyle yüksek bir yerde kendimle baş başa, düşünecek o kadar çok şey varken, emirlere nasıl uyabilirdim. Balina gemilerinde, "Her zaman etrafı çok iyi gözle ve bağır." derler.
Bir gün kaptan Ahab, her zamankinden daha fazla düşüncelere dalmış, güvertede yürüyordu. Her akşam günbatımına yakın parmaklıkların yanında olurdu. O akşam da oradaydı ve takma bacağını yerdeki deliğe yerleştirerek, bir eliyle ipi tuttu. Starbak'a bütün herkesi çağırmasını emretti.
Denizde çok önemli durumlar dışında çok seyrek verilen bu emir karşısında şaşıran birinci kaptan,
- Efendim, dedi. Herkesi buraya toplayacağım. Hey, direğin tepesindekiler aşağı gelin!
Gemideki herkes toplanınca kaptan bağırdı.
- Bir balina görünce ne yaparsınız? Hepsi birden,
- İşte su fışkırtıyor diye bağırırız, dediler.
- Güzel. Şu elimdeki İspanyol altınını görüyor musunuz? Starbak şu çekici ver.
İkinci kaptan çekici getirirken, Ahab konuşmaksızın, altın parayı ceketine sürerek parlatıyordu. Starbak'tan çekici alıp ana direğe doğru yürüdü. Bir elinde çekici öteki elinde altını göstererek, yüksek sesle konuştu.
- Aranızda kim çenesi kıvrık, yüzgecinde üç delik olan, beyaz başlı bir balinayı görüp haber verirse bu altını alacak!
Gemiciler:
- Yaşasın! Yaşasın, diye bağırarak şapkalarını salladılar.
Ahab altını direğe çiviledi. Çekici yere atarken Kaptan Ahab,
- Unutmayın bu beyaz bir balinadır, dedi. Onu iyi gözleyin çocuklar, görür görmez bağırıp haber verin.
Taştego, Degu ve Kuvikuvek öteki gemicilerden daha ilgili ve şaşkın baktılar. Kıvrık çeneli balina sözü onlara bir olayı hatırlatmıştı sanki.