İVAN SERGEYEVİÇ TURGENYEV
Rus edebiyatının en büyük realist yazarlarındandır. (9 Kasım 1818, Orel, Rusya – 3 Eylül 1883, Bougival, Fransa) Rus şair, yazar, oyun yazarı, çevirmen.
Kendisi toprak sahibi bir asilzâde olmasına rağmen, toprak sahipleri ile yoksul köylüler arasındaki çelişkilere dikkat çekmiştir.
Bütün eserlerinde döneminin düşünsel akımlarını, toplumsal çelişkileri, Rus asilleri ile köleler arasındaki uyuşmazlığı çok gerçekçi biçimde yansıtmıştır.
Edebiyatı sosyal gelişmenin bir aracı olarak görmüş; roman, öykü, tiyatro türlerinde yazmıştır.
Eserleri:
Bir Avcının Notları (1852-Öykü)
Rudin (1855-Roman)
Asilzade Yuvası (1855-Roman)
Arefe (1858-Roman)
İlk Aşk (1860-Roman)
Babalar ve Oğullar (1862-Roman)
Ham Toprak (1876-Roman)
Duman(1870-Roman)
Bozkırda Bir Kral Lear (1870-Öykü)
Yıl 1859 Mayıs ayının yirmisi. Sırtında kirli bir palto, ayağında kumaş bir pantolon, kırk yaşlarında bir beyefendi. Şosenin üzerindeki yolcu hanının alçak eşiğine çıktı. Yanakları dolgun, çenesinde beyazımtırak tüyler bulunan, küçük gözleri donuk donuk bakan genç uşağına seslendi:
“Piyotr! Daha görünmedi mi?”
Kulağındaki parlak küpeden briyantin sürülmüş farklı renkteki saçlarına, son derece özenli davranışlarına kadar, her haliyle kendini kusursuz sayan, yeni kuşaktan olduğu her halinden belli olan uşak, etrafını küçümseyen bir tavırla, uzayıp giden yola baktı:
“Hayır, efendim, görebildiğim yerlerde yok,” dedi.
Beyefendi:
“Görebildiğin yerlerde yok ha,” diye bir daha sordu.
Uşak tekrar cevap verdi:
“Yok efendim.”
Beyefendi içini çekti. Yanındaki sıraya oturdu. Ayaklarını altına aldı. O, oturmaya devam ederken biz size onu tanıtalım.
Beyefendinin adı Nikolay Petroviç Kirsanov’dur. Hanın on beş kilometre ötesinde iki yüz kişilik bir köşkü, köylüyle hesaplaştıktan sonra kendisine kalan iki bin dönümlük bir çiftliği var. Babası 1812 savaşlarına katılmış, okuma yazması yetersiz, kaba görünümlü ama iyi yürekli, devlete bağlı bir adamdı. Bütün ömrünce sürünmüş, sonunda bir alaya, bir tümene komutan olmuştu. Hep taşrada yaşamıştı. Rütbesi sayesinde önemli bir adam gibi yaşamıştı.
Petroviç, daha sonra anlatacağımız kardeşi Pavel gibi, Rusya’nın güney illerinden birinde doğmuştu. On dört yaşına kadar yetersiz öğretmenlerin, cıvık kişilerin arasında yetişmişti. Annesi, Kolyazin soyundandı. Kızken Agetha adını taşıyordu. General karısı olunca Agafokleya Kuzminişna Kirsanova adını almıştı. General hanımannelerden biri olmuştu. Başına süslü başlıklar geçirir, sırtına ipekli elbiseler giyerdi. Kilisede haçı herkesten önce o öperdi. Yüksek sesle konuşurdu. Çenesi düşük biriydi. Sabahları çocuklara el öptürür, geceleri onlara haç çıkararak kutsardı. Yani keyfine göre yaşardı.
Nikolay Petroviç, general oğlu olduğu halde pek cesaretli değildi. Hatta o kadar korkaktı ki, ödlek lakabını bile almıştı. Fakat, ağabeyi Pavel gibi orduya girmek zorunda kalmıştı. Atandığı yerin belli olduğu gün ayağını kırmış, iki ay yatmak zorunda kalmış, böylece ölünceye kadar hafif topal kalmıştı.
Nikolay’ın bu davranışından sonra babası, onunla uğraşmaktan vazgeçmiş, kendi başına kalmasına izin vermişti. On sekiz yaşını bitirdiği gün Petersburg’a götürmüş, bir üniversiteye yerleştirmişti. Ağabeyi de okuldan subay çıkmıştı. Muhafız alayında göreve başlamıştı, iki kardeş aynı evde kalmaya başlamışlardı. Annelerinin amcası ve bir devlet memuru olan Uya Kolyazin’in kontrolü altında yaşıyorlardı. Babaları tümenin başına, karısının yanına dönmüştü. Oğullarına bazen süslü yazılarla dolu, dört köşe kurşuni kâğıtlar gönderiyordu. Bu köşeli kâğıtların altına özene bezene kıvrımlı harflerle Tümgeneral Piyotr Kirsanov yazıyordu.
1835 yılında Nikaloy Petroviç, üniversiteden bir meslek sahibi olarak mezun olmuştu. O yıl General Kirsanov görevinde başarısızlık yüzünden emekliye ayrılmıştı. Eşiyle birlikte oturmak üzere Petersburg’a gelmişti. Daha sonra Tavriçeskiy Parkı yanında bir ev kiralamıştı, İngiliz Kulübü’ne üye yazıldığı sırada birden kalp sektesinden ölmüştü. Agafokleya Kuzminişna da kocasının arkasından ölmüştü. Kadıncağız, şehir hayatına bir türlü alışamamış, sıkıcı hayat şartları onu bitirmişti.
Bu arada Nikolay Petroviç, daha annesiyle babası sağken, onlara epey üzüntü veren bir şey yapmış, oturduğu evin sahibi memur Prepolovenskiy’in kızına âşık olmuştu. Genç kız sevimli, kültürlü denilen kızlardandı. Dergilerin bilim köşelerinde çıkan ciddi yazıları okumaktan hoşlanırdı.
Nikolay Petroviç, yas süresi bitince onunla evlenmişti. Babasının yardımıyla girdiği Bayındırlık Bakanlığındaki görevinden ayrılmıştı. Önce Orman Enstitüsü’nün yakınındaki yazlık evde, sonra şehirde temiz bir evde, sonunda da artık tamamen yerleştiği köyde güzel günler geçirmişti. Köye yerleştikten bir süre sonra oğlu Arkadiy doğmuştu.
Birbirleriyle iyi geçiniyorlar, gürültüsüz patırtısız yaşıyorlardı. Birbirlerinden nerdeyse hiç ayrılmıyorlardı. Birlikte kitap okuyorlar, birlikte piyano çalıyorlar, birlikte şarkı söylüyorlardı. Karısı çiçek yetiştiriyor, kuşlara bakıyordu. Petroviç ise ava çıkıyor ve çiftlik işleriyle uğraşıyordu. Küçük Arkadiy ise o güzel ortamda yetişiyor, serpilip boy atıyordu.
Bir rüya gibi geçti güzelim on yıl. 1847 yılında Nikolay Petroviç’in karısı öldü. Bu sıkıntıya zor da olsa dayanan Nikolay’ın birkaç hafta içinde saçları ağarmıştı. Derdini biraz da olsa unutmak için Avrupa’ya gidecek olduysa da 1848 yılı geldi çattı. Bunun üzerine istemeyerek köye döndü. Uzun bir süre dinlendikten sonra çiftlikte değişiklik yaparak kendini oyalamaya başladı.
1855 yılında Nikolay, oğlunu üniversiteye yerleştirmiş, Petersburg’da oğluyla üç kış geçirmiş, hiçbir yere gitmeden Arkadiy’in genç arkadaşlarıyla dost olmaya çalışmıştı. Son kış ise oğlunun yanına gidememişti. Şimdi onu 1859 yılının Mayıs ayında, saçları aklaşmış, biraz şişmanlamış, biraz kamburlaşmış bir şekilde görüyoruz. Kendisi gibi üniversiteden diploma almış oğlunu bekliyor.
Saygısızlık etmek istemeyen uşak, demir kapının önüne geçerek piposunu yakmıştı. Nikolay başını eğdi. Eski püskü basamaklara bakmaya başladı. Tombul, alaca bir civciv, sarı ayaklarını vurarak basamaklar üzerinde dolaşıyordu. Pis bir kadın parmaklığın üzerine yaslanmış, düşmanca bakıyordu. Kavurucu bir güneş vardı. Hanın yarı karanlık taşlığından çavdar ekmeği kokusu geliyordu.
Nikolay, hayallere dalmıştı. Zihninden hep aynı düşünce geçiyordu: “Oğlum! Arkadiy! Üniversiteden diploma almış.” Başka şeyler düşünmek için kendini zorluyordu ama, düşünceleri hep aynı yere saplanıyordu. Ölen karısını hatırladı. Üzüntüyle: “Bugünleri göremedi.” diye fısıldadı. Mavimtırak, tombul bir güvercin yola indi. Aceleyle gitti, kuyunun yanındaki birikintiden su içmeye başladı. Nikolay, ona bakmaya başladı. Bu arada, kulağına tekerlek sesleri geldi. Uşak kapının öbür yanından başını çıkardı:
“Galiba geliyorlar!”
Nikolay Petroviç yerinden fırladı. Gözlerini yola dikti. Posta arabasına koşulmuş üç at gördü. Arabanın içinde bir üniversiteli, kasketinin siperliği ile onun yüzünü fark etti.
Nikolay Petroviç:
“Arkadiy! Arkadiy,” diye bağırdı. Kollarını sallaya sallaya ileriye atıldı.
Birkaç dakika sonra Nikolay Petroviç, oğlunun tozlanmış, kirlenmiş, sakalsız yüzünü öpmeye başlamıştı.
BABA OĞUL BULUŞMASI
Arkadiy babasının okşayışlarına neşeyle karşılık veriyordu. Biraz yorgun, biraz uykulu, yine de genç bir adama yakışır şekilde gür bir sesle:
“Müsaade et de üstümü başımı temizleyeyim, sevgili babacığım, diyordu. Elbiseni kirleteceğim.”
Babası gülerek cevap verdi:
“Zararı yok, zararı yok!”
Bir iki defa oğlunun paltosunun yakasına, bir iki defa da kendi paltosuna vurdu. Biraz geri çekildi:
“Kendini şöyle bir göster,” dedi. Sonra da acele acele hana doğru yürüdü.
“Şuraya gidelim de atları koşsunlar.”
Nikolay Petroviç oğlundan daha heyecanlı görünüyordu. Kendinden geçmiş gibiydi. Sanki bir şeyden korkuyordu. Arkadiy babasını durdurdu:
“İzin verirsen babacığım, seni arkadaşım Bazarov’la tanıştırayım. Mektuplarımda sık sık sözünü ettiğim arkadaşım. Nezaket gösterdi, misafirimiz olmayı kabul etti.”
Nikolay Petroviç, sırtında uzun, püsküllü bir palto ile arabadan inen uzun boylu adama yaklaştı. Elini uzattı. Bazarov ise elini hemen uzatmamıştı. Nikolay Petroviç yine de onun kırmızı elini kuvvetlice sıktı.
Nikolay Petroviç:
“Bütün kalbimle memnun oldum,” diye söze başladı. “Bizi ziyaret etmek için gösterdiğiniz iyi niyetten ötürü teşekkür ederim. Adınızı, baba adınızı öğrenebilir miyim?”
Bazarov, tembel ama erkekçe bir tavırla:
“Yevgeniy Vasiliyeviç,” diye karşılık verdi. Paltosunun yakasını açtı. Nikolay Petroviç’e bütün yüzünü gösterdi.
Uzun boylu, zayıf yapılı, geniş alınlıydı. Burnunun üstü basık, ucu ise sivriydi. Yeşil gözleri sanki yüzünü aydınlatıyordu. Favorileri ise sarkıktı. Dudaklarında sakin bir gülümseyiş vardı. Kendine güvendiği, zeki olduğu bakışlarından belliydi.
Nikolay Petroviç:
“İnşallah bizden sıkılmazsın, Sayın Yevgeniy Vasiliyeviç,” dedi.
Yevgeniy Vasiliyeviç Bazarov’un ince dudakları hafifçe titredi. Bir şey söylemeden kasketini kaldırdı. Kumrala çalan gür saçları gözünün önüne düşüyordu. Nikolay Petroviç yine oğluna döndü:
“Ne diyorsun Arkadiy, atları koşalım mı, ne dersin? Yoksa dinlenmek mi istiyorsunuz?”
“Evde dinleniriz. Söyle, atları koşsunlar.”
Babası:
“Hemen şimdi, şimdi söylerim,” dedi. “Hey! Piyotr! İşitiyor musun? Çabuk olsunlar.”
Piyotr, iyi yetiştirilmiş bir uşaktı. Küçük beyin elini öpmedi, yalnızca uzaktan eğilerek selamladı. Sonra da kapının arkasında kayboldu.
Arkadiy, hancı kadının maşrapayla getirdiği suyu içiyordu. Bazarov ise piposunu yakmış, atların koşumlarını çözen arabacıya yaklaşmıştı.
Nikolay Petroviç ise mühim bir işle uğraşıyormuş gibi bir tavırla:
“Ben buraya faytonla geldim. Senin araban için üç at var. Yalnız, bizim fayton iki kişiliktir. Onun için arkadaşın...”
Arabacı atları dışarı çıkarmıştı. Bazarov arabacıya doğru döndü:
“Haydi, hareket et bakalım kabasakal,” dedi.
Orada bulunan, ellerini paltosunun arka cebine sokmuş bir arabacı:
“İşitiyor musun Mityuha, beyefendi sana nasıl bir ad verdi? Gerçekten de kabasakalsın hani,” dedi.
Mityuha yalnız kalpaklı başını salladı. Ter içinde kalan ortadaki atın dizginini çözdü.
Nikolay Petroviç:
“Daha çabuk, daha çabuk çocuklar, acele olun,” diye bağırdı. “Size bahşişler vereceğim.”
Atlar birkaç dakika içinde hazırlanmıştı. Baba oğul faytona yerleştiler. Piyotr, arabacının yanına bindi. Bazarov ise arabaya binerek kafasını deri yastığa gömdü. İki araba da yola çıktı.
YOL BOYUNCA
HASRET GİDERDİLER
Nikolay Petroviç, oğlunun bir omzuna, bir dizine vurarak:
“Eh, artık üniversiteyi bitirdin. Şimdi de evimize döndün işte,” diyordu. Kendi kendine; “Şükürler olsun! Şükürler olsun!” diye söyleniyordu.
Bütün varlığını heyecan saran Arkadiy, içindeki çocuksu sevince rağmen konuşmayı günlük konulara getirmek istiyordu:
“Amcam nasıl? İyi mi?” diye sordu.
“Amcan çok iyi… Benimle beraber seni karşılamaya gelmek istiyordu fakat, sanırım bir manisi çıktı.”
Arkadiy babasına:
“Beni çok bekledin mi?” diye sordu.
“Tabii. Aşağı yukarı beş saat…”
“Benim temiz yürekli babacığım!”
Arkadiy, çevik bir hareketle babasına dönerek onu yanağından öptü. Babası ise hafif hafif güldü.
“Sana öyle güzel bir at hazırladım ki,” dedi. “Göreceksin! Odanı da duvar kâğıtlarıyla kapladım.”
“Bazarov’un yatacağı bir oda var mı?”
“Ona da bir oda buluruz.”
“Çok rica ederim babacığım, ona karşı iyi davran. Onun arkadaşlığına çok önem veriyorum.”
“Onunla yeni mi tanıştın oğlum?”
“Evet, yeni tanıştım.”
“Demek bunun için geçen kış geldiğimde onu göremedim. Ne iş yapıyor?”
“Asıl ilgi alanı doğal bilimler. Ama bilmediği şey yok. Doktora yapmayı düşünüyor.”
Nikolay Petroviç:
“Tıp mezunu demek,” dedi. Bir an sustu. Sonra elini karşı tarafa uzatarak:
“Piyotr, bu gelenler bizim köylüler mi?” diye sordu.
Piyotr, beyefendinin gösterdiği tarafa baktı. Köyün dar yolundan atlı arabalar hızla geliyordu. Her arabada elbiselerinin önü açık iki adam oturuyordu.
Piyotr, efendisine cevap verdi:
“Evet efendim. Doğru söylüyorsunuz.”
“Nereye gidiyorlar Piyotr. Şehre mi acaba?”
Piyotr, adamları küçümseyen bir tavırla:
“Şehre gidiyorlar belli ki. Meyhaneye,” diyerek yanındaki arabacının da tasdik etmesini bekliyormuş gibi hafifçe ona doğru eğildi. Fakat adam kımıldamadı bile. Ne de olsa arabacı eski kafalı bir adamdı.
Nikolay Petroviç oğluna dönerek anlatmaya başladı:
“Bu yıl köylülerle başım dertte. Paylarına düşeni ödemiyorlar. Ne yaparsın?”
“Gündelikle çalıştırdıklarından memnun musun bari?”
Petroviç dişlerini sıkarak şöyle dedi:
“Evet, fakat onları da kışkırtıyorlar. Felaket burada! Gerçek bir çaba da göstermiyorlar. Aletleri bozuyorlar. Yine de toprağı iyi sürüyorlar. Hele bir buğdayı öğütelim, o zaman unumuz da olacak. İşe bak, sen çiftlik işleriyle mi ilgileniyorsun?”
Arkadiy son soruya cevap vermeden:
“İşin kötü yanı şu ki, bizim buralarda hiç gölge yok,” dedi.
Babası ise:
“Evin kuzey tarafındaki balkona büyük bir güneşlik gerdirdim. Artık yemekleri açık havada yiyebiliriz,” diye gölgeliği anlattı.
“Yazlığa çıkmış gibi olacağız demek! Neyse, bunlar boş şeyler. Ama burada ne güzel hava var! Her bir taraf ne tatlı kokuyor! Bana öyle geliyor ki, dünyanın hiçbir yerinde buralardaki güzel kokular yoktur! Bir de buralardan gökyüzü de...”
Arkadiy birden durdu. Yan yan arkaya baktı ve sustu.
Nikolay Petroviç:
“Sana burada her şey bambaşka görünecek elbette. Çünkü sen burada doğdun,” dedi.
“Hayır, babacığım, şurada burada doğmanın önemi yok.”
“Fakat...”
“Evet, bir önemi yok.”
Nikolay Petroviç oğluna dik dik baktı. Araba beş yüz metre daha yol aldı. Ondan sonra konuşmaya yeniden başladılar. Nikolay Petroviç:
“Sana yazdığımı hatırlamıyorum, ama senin yaşlı dadın, Yegorovna öldü.”
“Ciddi mi söylüyorsun? Zavallı dadıcığım! Ya Prokofyiç’e ne oldu?”
“O henüz sağ. Daha hiç değişmedi. Hâlâ geveze. Maryino’da da öyle pek bir değişiklik bulamayacaksın.”
“Aynı kâhya mı duruyor?”
“Kâhyayı değiştirdim. Kölelikten kurtulanları evde tutmamaya, onları sorumluluk isteyen işlerde kullanmamaya karar verdim.”
Arkadiy, gözleriyle Piyotr’u işaret etti. Babası ise alçak sesle onu anlatmaya başladı:
“Evet, artık o da serbest. Ama o uşaktı. Şimdiki kâhyam şehirden geldi. İşten iyi anlayan bir delikanlı... Ona yılda iki yüz elli ruble ücret veriyorum.”
Babası bunu söyledikten sonra, eliyle alnını, kaşlarını ovdu. Bu onun için utangaçlık işaretiydi.