gridreads

1. Bölüm

İVAN SER­GE­YE­VİÇ TUR­GEN­YEV

Rus ede­bi­ya­tı­nın en büyük rea­list yazar­la­rın­dan­dır. (9 Kasım 1818, Orel, Rusya – 3 Eylül 1883, Bou­gi­val, Fransa) Rus şair, yazar, oyun yazarı, çevir­men.

Ken­di­si toprak sahibi bir asil­zâ­de olma­sı­na rağmen, toprak sahip­le­ri ile yoksul köy­lü­ler ara­sın­da­ki çeliş­ki­le­re dikkat çek­miş­tir.

Bütün eser­le­rin­de döne­mi­nin düşün­sel akım­la­rı­nı, top­lum­sal çeliş­ki­le­ri, Rus asil­le­ri ile köle­ler ara­sın­da­ki uyuş­maz­lı­ğı çok ger­çek­çi biçim­de yan­sıt­mış­tır.

Ede­bi­ya­tı sosyal geliş­me­nin bir aracı olarak görmüş; roman, öykü, tiyat­ro tür­le­rin­de yaz­mış­tır.

Eser­le­ri:

Bir Avcı­nın Not­la­rı (1852-Öykü)

Rudin (1855-Roman)

Asil­za­de Yuvası (1855-Roman)

Arefe (1858-Roman)

İlk Aşk (1860-Roman)

Baba­lar ve Oğul­lar (1862-Roman)

Ham Toprak (1876-Roman)

Duman(1870-Roman)

Boz­kır­da Bir Kral Lear (1870-Öykü)

Yıl 1859 Mayıs ayının yir­mi­si. Sır­tın­da kirli bir palto, aya­ğın­da kumaş bir pan­to­lon, kırk yaş­la­rın­da bir beye­fen­di. Şose­nin üze­rin­de­ki yolcu hanı­nın alçak eşi­ği­ne çıktı. Yanak­la­rı dolgun, çene­sin­de beya­zım­tı­rak tüyler bulu­nan, küçük göz­le­ri donuk donuk bakan genç uşa­ğı­na ses­len­di:

“Piyotr! Daha görün­me­di mi?”

Kula­ğın­da­ki parlak küpe­den bri­yan­tin sürül­müş farklı renk­te­ki saç­la­rı­na, son derece özenli dav­ra­nış­la­rı­na kadar, her haliy­le ken­di­ni kusur­suz sayan, yeni kuşak­tan olduğu her halin­den belli olan uşak, etra­fı­nı küçüm­se­yen bir tavır­la, uzayıp giden yola baktı:

“Hayır, efen­dim, göre­bil­di­ğim yer­ler­de yok,” dedi.

Beye­fen­di:

“Göre­bil­di­ğin yer­ler­de yok ha,” diye bir daha sordu.

Uşak tekrar cevap verdi:

“Yok efen­dim.”

Beye­fen­di içini çekti. Yanın­da­ki sıraya oturdu. Ayak­la­rı­nı altına aldı. O, otur­ma­ya devam eder­ken biz size onu tanı­ta­lım.

Beye­fen­di­nin adı Niko­lay Pet­ro­viç Kir­sa­nov’dur. Hanın on beş kilo­met­re öte­sin­de iki yüz kişi­lik bir köşkü, köy­lüy­le hesap­laş­tık­tan sonra ken­di­si­ne kalan iki bin dönüm­lük bir çift­li­ği var. Babası 1812 savaş­la­rı­na katıl­mış, okuma yaz­ma­sı yeter­siz, kaba görü­nüm­lü ama iyi yürek­li, dev­le­te bağlı bir adamdı. Bütün ömrün­ce sürün­müş, sonun­da bir alaya, bir tümene komu­tan olmuş­tu. Hep taş­ra­da yaşa­mış­tı. Rüt­be­si saye­sin­de önemli bir adam gibi yaşa­mış­tı.

Pet­ro­viç, daha sonra anla­ta­ca­ğı­mız kar­de­şi Pavel gibi, Rusya’nın güney ille­rin­den birin­de doğ­muş­tu. On dört yaşına kadar yeter­siz öğret­men­le­rin, cıvık kişi­le­rin ara­sın­da yetiş­miş­ti. Annesi, Kol­ya­zin soyun­dan­dı. Kızken Agetha adını taşı­yor­du. Gene­ral karısı olunca Aga­fok­le­ya Kuz­mi­niş­na Kir­sa­no­va adını almış­tı. Gene­ral hanı­man­ne­ler­den biri olmuş­tu. Başına süslü baş­lık­lar geçi­rir, sır­tı­na ipekli elbi­se­ler giyer­di. Kili­se­de haçı her­kes­ten önce o öperdi. Yüksek sesle konu­şur­du. Çenesi düşük biriy­di. Sabah­la­rı çocuk­la­ra el öptü­rür, gece­le­ri onlara haç çıka­ra­rak kut­sar­dı. Yani key­fi­ne göre yaşar­dı.

Niko­lay Pet­ro­viç, gene­ral oğlu olduğu halde pek cesa­ret­li değil­di. Hatta o kadar kor­kak­tı ki, ödlek laka­bı­nı bile almış­tı. Fakat, ağa­be­yi Pavel gibi orduya girmek zorun­da kal­mış­tı. Atan­dı­ğı yerin belli olduğu gün aya­ğı­nı kırmış, iki ay yatmak zorun­da kalmış, böy­le­ce ölün­ce­ye kadar hafif topal kal­mış­tı.

Niko­lay’ın bu dav­ra­nı­şın­dan sonra babası, onunla uğraş­mak­tan vaz­geç­miş, kendi başına kal­ma­sı­na izin ver­miş­ti. On sekiz yaşını bitir­di­ği gün Peters­burg’a götür­müş, bir üni­ver­si­te­ye yer­leş­tir­miş­ti. Ağa­be­yi de okul­dan subay çık­mış­tı. Muha­fız ala­yın­da göreve baş­la­mış­tı, iki kardeş aynı evde kal­ma­ya baş­la­mış­lar­dı. Anne­le­ri­nin amcası ve bir devlet memuru olan Uya Kol­ya­zin’in kont­ro­lü altın­da yaşı­yor­lar­dı. Baba­la­rı tüme­nin başına, karı­sı­nın yanına dön­müş­tü. Oğul­la­rı­na bazen süslü yazı­lar­la dolu, dört köşe kur­şu­ni kâğıt­lar gön­de­ri­yor­du. Bu köşeli kâğıt­la­rın altına özene bezene kıv­rım­lı harf­ler­le Tüm­ge­ne­ral Piyotr Kir­sa­nov yazı­yor­du.

1835 yılın­da Nika­loy Pet­ro­viç, üni­ver­si­te­den bir meslek sahibi olarak mezun olmuş­tu. O yıl Gene­ral Kir­sa­nov göre­vin­de başa­rı­sız­lık yüzün­den emek­li­ye ayrıl­mış­tı. Eşiyle bir­lik­te otur­mak üzere Peters­burg’a gel­miş­ti. Daha sonra Tav­ri­çes­kiy Parkı yanın­da bir ev kira­la­mış­tı, İngi­liz Kulübü’ne üye yazıl­dı­ğı sırada birden kalp sek­te­sin­den ölmüş­tü. Aga­fok­le­ya Kuz­mi­niş­na da koca­sı­nın arka­sın­dan ölmüş­tü. Kadın­ca­ğız, şehir haya­tı­na bir türlü alı­şa­ma­mış, sıkıcı hayat şart­la­rı onu bitir­miş­ti.

Bu arada Niko­lay Pet­ro­viç, daha anne­siy­le babası sağken, onlara epey üzüntü veren bir şey yapmış, otur­du­ğu evin sahibi memur Pre­po­lo­vens­kiy’in kızına âşık olmuş­tu. Genç kız sevim­li, kül­tür­lü deni­len kız­lar­dan­dı. Der­gi­le­rin bilim köşe­le­rin­de çıkan ciddi yazı­la­rı oku­mak­tan hoş­la­nır­dı.

Niko­lay Pet­ro­viç, yas süresi bitin­ce onunla evlen­miş­ti. Baba­sı­nın yar­dı­mıy­la gir­di­ği Bayın­dır­lık Bakan­lı­ğın­da­ki göre­vin­den ayrıl­mış­tı. Önce Orman Ens­ti­tü­sü’nün yakı­nın­da­ki yazlık evde, sonra şehir­de temiz bir evde, sonun­da da artık tama­men yer­leş­ti­ği köyde güzel günler geçir­miş­ti. Köye yer­leş­tik­ten bir süre sonra oğlu Arka­diy doğ­muş­tu.

Bir­bir­le­riy­le iyi geçi­ni­yor­lar, gürül­tü­süz patır­tı­sız yaşı­yor­lar­dı. Bir­bir­le­rin­den ner­dey­se hiç ayrıl­mı­yor­lar­dı. Bir­lik­te kitap oku­yor­lar, bir­lik­te piyano çalı­yor­lar, bir­lik­te şarkı söy­lü­yor­lar­dı. Karısı çiçek yetiş­ti­ri­yor, kuş­la­ra bakı­yor­du. Pet­ro­viç ise ava çıkı­yor ve çift­lik işle­riy­le uğra­şı­yor­du. Küçük Arka­diy ise o güzel ortam­da yeti­şi­yor, ser­pi­lip boy atı­yor­du.

Bir rüya gibi geçti güze­lim on yıl. 1847 yılın­da Niko­lay Pet­ro­viç’in karısı öldü. Bu sıkın­tı­ya zor da olsa daya­nan Niko­lay’ın birkaç hafta içinde saç­la­rı ağar­mış­tı. Der­di­ni biraz da olsa unut­mak için Avrupa’ya gide­cek olduy­sa da 1848 yılı geldi çattı. Bunun üze­ri­ne iste­me­ye­rek köye döndü. Uzun bir süre din­len­dik­ten sonra çift­lik­te deği­şik­lik yapa­rak ken­di­ni oya­la­ma­ya baş­la­dı.

1855 yılın­da Niko­lay, oğlunu üni­ver­si­te­ye yer­leş­tir­miş, Peters­burg’da oğluy­la üç kış geçir­miş, hiçbir yere git­me­den Arka­diy’in genç arka­daş­la­rıy­la dost olmaya çalış­mış­tı. Son kış ise oğlu­nun yanına gide­me­miş­ti. Şimdi onu 1859 yılı­nın Mayıs ayında, saç­la­rı aklaş­mış, biraz şiş­man­la­mış, biraz kam­bur­laş­mış bir şekil­de görü­yo­ruz. Ken­di­si gibi üni­ver­si­te­den dip­lo­ma almış oğlunu bek­li­yor.

Say­gı­sız­lık etmek iste­me­yen uşak, demir kapı­nın önüne geçe­rek pipo­su­nu yak­mış­tı. Niko­lay başını eğdi. Eski püskü basa­mak­la­ra bak­ma­ya baş­la­dı. Tombul, alaca bir civciv, sarı ayak­la­rı­nı vura­rak basa­mak­lar üze­rin­de dola­şı­yor­du. Pis bir kadın par­mak­lı­ğın üze­ri­ne yas­lan­mış, düş­man­ca bakı­yor­du. Kavu­ru­cu bir güneş vardı. Hanın yarı karan­lık taş­lı­ğın­dan çavdar ekmeği kokusu geli­yor­du.

Niko­lay, hayal­le­re dal­mış­tı. Zih­nin­den hep aynı düşün­ce geçi­yor­du: “Oğlum! Arka­diy! Üni­ver­si­te­den dip­lo­ma almış.” Başka şeyler düşün­mek için ken­di­ni zor­lu­yor­du ama, düşün­ce­le­ri hep aynı yere sap­la­nı­yor­du. Ölen karı­sı­nı hatır­la­dı. Üzün­tüy­le: “Bugün­le­ri göre­me­di.” diye fısıl­da­dı. Mavim­tı­rak, tombul bir güver­cin yola indi. Ace­ley­le gitti, kuyu­nun yanın­da­ki biri­kin­ti­den su içmeye baş­la­dı. Niko­lay, ona bak­ma­ya baş­la­dı. Bu arada, kula­ğı­na teker­lek ses­le­ri geldi. Uşak kapı­nın öbür yanın­dan başını çıkar­dı:

“Galiba geli­yor­lar!”

Niko­lay Pet­ro­viç yerin­den fır­la­dı. Göz­le­ri­ni yola dikti. Posta ara­ba­sı­na koşul­muş üç at gördü. Ara­ba­nın içinde bir üni­ver­si­te­li, kas­ke­ti­nin siper­li­ği ile onun yüzünü fark etti.

Niko­lay Pet­ro­viç:

“Arka­diy! Arka­diy,” diye bağır­dı. Kol­la­rı­nı sal­la­ya sal­la­ya ile­ri­ye atıldı.

Birkaç dakika sonra Niko­lay Pet­ro­viç, oğlu­nun toz­lan­mış, kir­len­miş, sakal­sız yüzünü öpmeye baş­la­mış­tı.

BABA OĞUL BULUŞ­MA­SI

Arka­diy baba­sı­nın okşa­yış­la­rı­na neşey­le kar­şı­lık veri­yor­du. Biraz yorgun, biraz uykulu, yine de genç bir adama yakı­şır şekil­de gür bir sesle:

“Müsa­a­de et de üstümü başımı temiz­le­ye­yim, sev­gi­li baba­cı­ğım, diyor­du. Elbi­se­ni kir­le­te­ce­ğim.”

Babası güle­rek cevap verdi:

“Zararı yok, zararı yok!”

Bir iki defa oğlu­nun pal­to­su­nun yaka­sı­na, bir iki defa da kendi pal­to­su­na vurdu. Biraz geri çekil­di:

“Ken­di­ni şöyle bir göster,” dedi. Sonra da acele acele hana doğru yürüdü.

“Şuraya gide­lim de atları koş­sun­lar.”

Niko­lay Pet­ro­viç oğlun­dan daha heye­can­lı görü­nü­yor­du. Ken­din­den geçmiş gibiy­di. Sanki bir şeyden kor­ku­yor­du. Arka­diy baba­sı­nı dur­dur­du:

“İzin verir­sen baba­cı­ğım, seni arka­da­şım Baza­rov’la tanış­tı­ra­yım. Mek­tup­la­rım­da sık sık sözünü etti­ğim arka­da­şım. Neza­ket gös­ter­di, misa­fi­ri­miz olmayı kabul etti.”

Niko­lay Pet­ro­viç, sır­tın­da uzun, püs­kül­lü bir palto ile ara­ba­dan inen uzun boylu adama yak­laş­tı. Elini uzattı. Baza­rov ise elini hemen uzat­ma­mış­tı. Niko­lay Pet­ro­viç yine de onun kır­mı­zı elini kuv­vet­li­ce sıktı.

Niko­lay Pet­ro­viç:

“Bütün kal­bim­le memnun oldum,” diye söze baş­la­dı. “Bizi ziya­ret etmek için gös­ter­di­ği­niz iyi niyet­ten ötürü teşek­kür ederim. Adı­nı­zı, baba adı­nı­zı öğre­ne­bi­lir miyim?”

Baza­rov, tembel ama erkek­çe bir tavır­la:

“Yev­ge­niy Vasi­li­ye­viç,” diye kar­şı­lık verdi. Pal­to­su­nun yaka­sı­nı açtı. Niko­lay Pet­ro­viç’e bütün yüzünü gös­ter­di.

Uzun boylu, zayıf yapılı, geniş alın­lıy­dı. Bur­nu­nun üstü basık, ucu ise siv­riy­di. Yeşil göz­le­ri sanki yüzünü aydın­la­tı­yor­du. Favo­ri­le­ri ise sar­kık­tı. Dudak­la­rın­da sakin bir gülüm­se­yiş vardı. Ken­di­ne güven­di­ği, zeki olduğu bakış­la­rın­dan bel­liy­di.

Niko­lay Pet­ro­viç:

“İnşal­lah bizden sıkıl­maz­sın, Sayın Yev­ge­niy Vasi­li­ye­viç,” dedi.

Yev­ge­niy Vasi­li­ye­viç Baza­rov’un ince dudak­la­rı hafif­çe tit­re­di. Bir şey söy­le­me­den kas­ke­ti­ni kal­dır­dı. Kum­ra­la çalan gür saç­la­rı gözü­nün önüne düşü­yor­du. Niko­lay Pet­ro­viç yine oğluna döndü:

“Ne diyor­sun Arka­diy, atları koşa­lım mı, ne dersin? Yoksa din­len­mek mi isti­yor­su­nuz?”

“Evde din­le­ni­riz. Söyle, atları koş­sun­lar.”

Babası:

“Hemen şimdi, şimdi söy­le­rim,” dedi. “Hey! Piyotr! İşi­ti­yor musun? Çabuk olsun­lar.”

Piyotr, iyi yetiş­ti­ril­miş bir uşaktı. Küçük beyin elini öpmedi, yal­nız­ca uzak­tan eği­le­rek selam­la­dı. Sonra da kapı­nın arka­sın­da kay­bol­du.

Arka­diy, hancı kadı­nın maş­ra­pay­la getir­di­ği suyu içi­yor­du. Baza­rov ise pipo­su­nu yakmış, atla­rın koşum­la­rı­nı çözen ara­ba­cı­ya yak­laş­mış­tı.

Niko­lay Pet­ro­viç ise mühim bir işle uğra­şı­yor­muş gibi bir tavır­la:

“Ben buraya fay­ton­la geldim. Senin araban için üç at var. Yalnız, bizim fayton iki kişi­lik­tir. Onun için arka­da­şın...”

Ara­ba­cı atları dışarı çıkar­mış­tı. Baza­rov ara­ba­cı­ya doğru döndü:

“Haydi, hare­ket et baka­lım kaba­sa­kal,” dedi.

Orada bulu­nan, elle­ri­ni pal­to­su­nun arka cebine sokmuş bir ara­ba­cı:

“İşi­ti­yor musun Mit­yu­ha, beye­fen­di sana nasıl bir ad verdi? Ger­çek­ten de kaba­sa­kal­sın hani,” dedi.

Mit­yu­ha yalnız kal­pak­lı başını sal­la­dı. Ter içinde kalan orta­da­ki atın diz­gi­ni­ni çözdü.

Niko­lay Pet­ro­viç:

“Daha çabuk, daha çabuk çocuk­lar, acele olun,” diye bağır­dı. “Size bah­şiş­ler vere­ce­ğim.”

Atlar birkaç dakika içinde hazır­lan­mış­tı. Baba oğul fay­to­na yer­leş­ti­ler. Piyotr, ara­ba­cı­nın yanına bindi. Baza­rov ise ara­ba­ya bine­rek kafa­sı­nı deri yas­tı­ğa gömdü. İki araba da yola çıktı.

YOL BOYUN­CA

HASRET GİDER­Dİ­LER

Niko­lay Pet­ro­viç, oğlu­nun bir omzuna, bir dizine vura­rak:

“Eh, artık üni­ver­si­te­yi bitir­din. Şimdi de evi­mi­ze döndün işte,” diyor­du. Kendi ken­di­ne; “Şükür­ler olsun! Şükür­ler olsun!” diye söy­le­ni­yor­du.

Bütün var­lı­ğı­nı heye­can saran Arka­diy, için­de­ki çocuk­su sevin­ce rağmen konuş­ma­yı günlük konu­la­ra getir­mek isti­yor­du:

“Amcam nasıl? İyi mi?” diye sordu.

“Amcan çok iyi… Benim­le bera­ber seni kar­şı­la­ma­ya gelmek isti­yor­du fakat, sanı­rım bir manisi çıktı.”

Arka­diy baba­sı­na:

“Beni çok bek­le­din mi?” diye sordu.

“Tabii. Aşağı yukarı beş saat…”

“Benim temiz yürek­li baba­cı­ğım!”

Arka­diy, çevik bir hare­ket­le baba­sı­na döne­rek onu yana­ğın­dan öptü. Babası ise hafif hafif güldü.

“Sana öyle güzel bir at hazır­la­dım ki,” dedi. “Göre­cek­sin! Odanı da duvar kâğıt­la­rıy­la kap­la­dım.”

“Baza­rov’un yata­ca­ğı bir oda var mı?”

“Ona da bir oda bulu­ruz.”

“Çok rica ederim baba­cı­ğım, ona karşı iyi davran. Onun arka­daş­lı­ğı­na çok önem veri­yo­rum.”

“Onunla yeni mi tanış­tın oğlum?”

“Evet, yeni tanış­tım.”

“Demek bunun için geçen kış gel­di­ğim­de onu göre­me­dim. Ne iş yapı­yor?”

“Asıl ilgi alanı doğal bilim­ler. Ama bil­me­di­ği şey yok. Dok­to­ra yap­ma­yı düşü­nü­yor.”

Niko­lay Pet­ro­viç:

“Tıp mezunu demek,” dedi. Bir an sustu. Sonra elini karşı tarafa uza­ta­rak:

“Piyotr, bu gelen­ler bizim köy­lü­ler mi?” diye sordu.

Piyotr, beye­fen­di­nin gös­ter­di­ği tarafa baktı. Köyün dar yolun­dan atlı ara­ba­lar hızla geli­yor­du. Her ara­ba­da elbi­se­le­ri­nin önü açık iki adam otu­ru­yor­du.

Piyotr, efen­di­si­ne cevap verdi:

“Evet efen­dim. Doğru söy­lü­yor­su­nuz.”

“Nereye gidi­yor­lar Piyotr. Şehre mi acaba?”

Piyotr, adam­la­rı küçüm­se­yen bir tavır­la:

“Şehre gidi­yor­lar belli ki. Mey­ha­ne­ye,” diye­rek yanın­da­ki ara­ba­cı­nın da tasdik etme­si­ni bek­li­yor­muş gibi hafif­çe ona doğru eğildi. Fakat adam kımıl­da­ma­dı bile. Ne de olsa ara­ba­cı eski kafalı bir adamdı.

Niko­lay Pet­ro­viç oğluna döne­rek anlat­ma­ya baş­la­dı:

“Bu yıl köy­lü­ler­le başım dertte. Pay­la­rı­na düşeni öde­mi­yor­lar. Ne yapar­sın?”

“Gün­de­lik­le çalış­tır­dık­la­rın­dan memnun musun bari?”

Pet­ro­viç diş­le­ri­ni sıka­rak şöyle dedi:

“Evet, fakat onları da kış­kır­tı­yor­lar. Fela­ket burada! Gerçek bir çaba da gös­ter­mi­yor­lar. Alet­le­ri bozu­yor­lar. Yine de top­ra­ğı iyi sürü­yor­lar. Hele bir buğ­da­yı öğü­te­lim, o zaman unumuz da olacak. İşe bak, sen çift­lik işle­riy­le mi ilgi­le­ni­yor­sun?”

Arka­diy son soruya cevap ver­me­den:

“İşin kötü yanı şu ki, bizim bura­lar­da hiç gölge yok,” dedi.

Babası ise:

“Evin kuzey tara­fın­da­ki bal­ko­na büyük bir güneş­lik ger­dir­dim. Artık yemek­le­ri açık havada yiye­bi­li­riz,” diye göl­ge­li­ği anlat­tı.

“Yaz­lı­ğa çıkmış gibi ola­ca­ğız demek! Neyse, bunlar boş şeyler. Ama burada ne güzel hava var! Her bir taraf ne tatlı koku­yor! Bana öyle geli­yor ki, dün­ya­nın hiçbir yerin­de bura­lar­da­ki güzel koku­lar yoktur! Bir de bura­lar­dan gök­yü­zü de...”

Arka­diy birden durdu. Yan yan arkaya baktı ve sustu.

Niko­lay Pet­ro­viç:

“Sana burada her şey bam­baş­ka görü­ne­cek elbet­te. Çünkü sen burada doğdun,” dedi.

“Hayır, baba­cı­ğım, şurada burada doğ­ma­nın önemi yok.”

“Fakat...”

“Evet, bir önemi yok.”

Niko­lay Pet­ro­viç oğluna dik dik baktı. Araba beş yüz metre daha yol aldı. Ondan sonra konuş­ma­ya yeni­den baş­la­dı­lar. Niko­lay Pet­ro­viç:

“Sana yaz­dı­ğı­mı hatır­la­mı­yo­rum, ama senin yaşlı dadın, Yego­rov­na öldü.”

“Ciddi mi söy­lü­yor­sun? Zaval­lı dadı­cı­ğım! Ya Pro­kof­yiç’e ne oldu?”

“O henüz sağ. Daha hiç değiş­me­di. Hâlâ geveze. Mar­yi­no’da da öyle pek bir deği­şik­lik bula­ma­ya­cak­sın.”

“Aynı kâhya mı duru­yor?”

“Kâh­ya­yı değiş­tir­dim. Köle­lik­ten kur­tu­lan­la­rı evde tut­ma­ma­ya, onları sorum­lu­luk iste­yen işler­de kul­lan­ma­ma­ya karar verdim.”

Arka­diy, göz­le­riy­le Piyotr’u işaret etti. Babası ise alçak sesle onu anlat­ma­ya baş­la­dı:

“Evet, artık o da ser­best. Ama o uşaktı. Şim­di­ki kâhyam şehir­den geldi. İşten iyi anla­yan bir deli­kan­lı... Ona yılda iki yüz elli ruble ücret veri­yo­rum.”

Babası bunu söy­le­dik­ten sonra, eliyle alnını, kaş­la­rı­nı ovdu. Bu onun için utan­gaç­lık işa­re­tiy­di.

Bölüm 1 · 1/27

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki