gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

İşte böyle! Kazan Üni­ver­si­te­si’nde oku­ya­ca­ğım, daha aşa­ğı­sı kur­tar­mı­yor.

Üni­ver­si­te düşün­ce­si­ni kafama sokan, bir kadı­nın­ki kadar yumu­şak bakış­lı, sevim­li, bir o kadar da yakı­şık­lı bir deli­kan­lı olan lise öğren­ci­si N. Yev­re­i­nov’du.

Benim­le aynı evde, tavan ara­sın­da­ki odada kalı­yor­du. Sık sık beni elimde kitap­lar­la gör­dü­ğü için ilgi­si­ni çek­miş­tim. Bir süre sonra da tanış­tık. Zaman­la Yev­re­i­nov öğren­mek için ola­ğa­nüs­tü bir yete­ne­ğim oldu­ğu­na dair beni de inan­dır­ma­yı başar­mış­tı.

Uzun saç­la­rı­nın kakül­le­ri­ni zarif bir biçim­de sal­la­ya­rak, “Siz bilime hizmet etmek için yara­tıl­mış­sı­nız!” derdi.

Ben o dönem­de bir tavşan olarak da bilime hizmet edi­le­bi­le­ce­ği­ni henüz bil­mi­yor­dum. Yev­re­i­nov ise üni­ver­si­te­le­rin özel­lik­le benim gibi genç­le­re ihti­yaç­la­rı olduğu konu­sun­da beni öyle ikna ederdi ki!... Tabii bu arada Miha­yil Lomo­no­sov’un anı­sı­nı da parlak bir örnek olarak öne sürer­di.

Yev­re­i­nov Kazan’da onunla bera­ber otu­ra­ca­ğı­mı, son-bahar ve kış boyun­ca lise ders­le­ri­me çalı­şa­ca­ğı­mı, “Bir­ta­kım” sınav­lar vere­ce­ği­mi -o aynen “Bir­ta­kım” diyor­du- üni­ver­si­te süre­sin­ce bütün gider­le­ri­min devlet tara­fın­dan kar­şı­la­na­ca­ğı­nı, beş yıl sonra da “Bir bilgin” olarak mezun ola­ca­ğı­mı söy­lü­yor­du. Bütün bunlar olduk­ça kolay görü­nü­yor­du; çünkü Yev­re­i­nov çok iyi yürek­liy­di ve on dokuz yaşın­day­dı.

Yev­re­i­nov sınav­la­rı­nı ver­dik­ten sonra yola çıktı. İki hafta sonra, ardın­dan ben de hare­ket ettim.

Ninem beni uğur­lar­ken,

“Sakın kim­se­ye sinir­len­me! Sen her şeye kızı­yor­sun, sert ve ukala oldun! Tıpkı dedene çek­miş­sin. Deden ne oldu? Ne geçti ki eline? Bunca yıl yaşadı, sonun­da hiçbir ama­cı­na ula­şa­ma­dan ölüp gitti. Zaval­lı ihti­yar! Kula­ğı­na küpe olsun diye sadece şunu söy­le­ye­ce­ğim: insan­la­rı mahkum eden Tanrı değil­dir; bundan sadece şeytan hoş­la­nır. Hadi, yolun açık olsun!”

Esmer, solgun yanak­la­rın­dan süzü­len yaş­la­rı sile­rek konuş­ma­ya devam etti:

“Bir daha bir­bi­ri­mi­zi göre­me­ye­ce­ğiz! Sen çok uzak­la­ra gidi­yor­sun, bense burada öle­ce­ğim!”

Son gün­ler­de bu sevim­li ihti­yar­dan uzak­laş­mış­tım. Onu sık gör­mü­yor­dum. Şimdi ise aniden bu kadar yakın, bu kadar içten bir insanı bir daha göre­me­ye­ce­ği­mi büyük bir acı ile his­se­de­bi­li­yor­dum.

Gemi­nin arka­sın­da duru­yor, nine­min iske­le­nin üze­rin­de bir eli ile nasıl istav­roz çıkar­dı­ğı­nı, diğer eli ile de yıp­ran­mış şalı­nın ucun­dan tuta­rak yüzünü bütün insan-lara karşı bitmek tüken­mek bil­me­yen sevgi ışıl­tı­la­rıy­la dolu kara göz­le­ri­ni nasıl sil­di­ği­ni izli­yor­dum.

Sonun­da yarı Tatar bir şehir­de, tek katlı bir evin küçük oda­sın­day­dım. Bu küçük ev bir tepe­nin üze­rin­de, dar ve fakir olduğu belli olan bir soka­ğın sonun­day­dı. Evin duvar­la­rın­dan biri eski bir yan­gı­nın man­za­ra­sı yabani otla­rın sar­dı­ğı bir bah­çe­ye bakı­yor­du. Daha yaşlı ağaç­la­rın çev­re­le­di­ği pelit otları, kuzu­ku­lak­la­rı­nın ara­sın­dan tuğla bir bina­nın hara­be­le­ri görü­nü­yor­du. Hara­be­le­rin altın­da başı­boş köpek­le­re hem ev, hem mezar geniş bir mahzen vardı. Üni­ver­si­te­le­ri­min ara­sın­da yer alan bu mah­ze­ni hiç unut­mam.

Bir anne ve iki oğlun­dan oluşan Yev­re­i­nov ailesi zor şart­lar­da geçi­ni­yor­lar­dı. Beyaz saçlı minyon dulun pazar­dan gelip aldığı şey­le­ri mut­fak­ta­ki masa­nın üstüne sere­rek az ve kötü bir et par­ça­sın­dan, ken­di­si­ni say­ma­dan, genç, kuv­vet­li üç deli­kan­lı­yı doyu­ra­bil­mek için iyi bir yemek yapa­bil­mek gibi zor bir konuyu acı bir hüzün­le nasıl çöz­me­ye çalış­tı­ğı­nı ilk gün­ler­de gördüm.

Çok sessiz bir kadın­dı. Gri göz­le­rin­de bütün gücünü har­ca­mış bir bey­gi­rin yorgun ve ümit­siz çabası görü­le­bi­li­yor­du. Zaval­lı beygir yoku­şun sonuna kadar çıka­ma­ya­ca­ğı­nı bil­me­si­ne rağmen, yine de yükünü çek­me­ye devam edi­yor­du.

Geli­şi­min üçüncü günüy­dü. Bir sabah çocuk­lar daha uyku­day­ken, mut­fak­ta ona yardım ederek seb­ze­le­ri ayık­lı­yor­dum. Kadın ses­siz­ce ve tedir­gin­lik­le,

“Siz ne için bura­da­sı­nız?” diye sordu.

“Üni­ver­si­te­de okumak için geldim.”

Sap­sa­rı alnı­nın derisi ile bir­lik­te kaş­la­rı yukarı doğru kalktı. Elin­de­ki bıçak­la par­mak­la­rın­dan birini kesti.

Akan kanını emerek ken­di­ni bir san­dal­ye­ye bırak­tı ama hemen yerin­den fır­la­ya­rak,

“Hay aksi şeytan!” diye mırıl­dan­dı.

Kesi­len par­ma­ğı­nı men­dil­le sara­rak beğen­di­ği­ni belli eden bir sesle:

“Pata­te­si çok iyi soyu­yor­sun,” dedi.

İyi artık, pata­tes soy­ma­sı­nı da mı bil­me­ye­cek­tim yani! Kadına gemide çalış­tı­ğı­mı anlat­tım. Kadın bana,

“Üni­ver­si­te­ye gire­bil­mek için bunun yeter­li oldu­ğu­nu mu düşü­nü­yor­su­nuz?” diye sordu.

O zaman­lar esp­ri­den pek anla­maz­dım. Kadı­nın soru­su­nu cid­di­ye alarak, bilim yolu­nun kapı­sı­nı bana açacak olan plan­la­rı­mı uzun uza­dı­ya ona anlat­tım.

Kadın içini çeke­rek,

“Ah Niko­lay ah!” diye mırıl­dan­dı.

Niko­lay tam o sırada, uykulu göz­ler­le, saç­la­rı dar­ma­da­ğı­nık ve her zaman olduğu gibi neşeli bir şekil­de yüzünü yıka­mak için mut­fa­ğa girdi. Anne­si­ne döne­rek,

“Anne­ci­ğim, tatar böreği yapsan iyi olur!”

Kadın,

“Tamam, yapa­rım,” diye­rek bu iste­ği­ni kabul etti.

Aşçı­lık sana­tın­da­ki yete­nek­le­ri­mi gös­ter­mek iste­ye­rek, tatar böreği için etin hem az, hem de kötü oldu­ğu­nu söy­le­dim.

Ben bun­la­rı söy­le­yin­ce Var­va­ra iva­nov­na alındı, bana öyle­si­ne ağır birkaç söz söy­le­di ki kulak­la­rı­ma dek kızar­dım. Kadın elin­de­ki havuç deme­ti­ni masa­nın üze­ri­ne atarak mut­fak­tan çıktı. Niko­lay bana göz kır­pa­rak kadı­nın bu tav­rı­nı,

“Canı çok sıkkın,” diye­rek açık­la­ma­ya çalış­tı.

Sonra bir sıra­nın üze­ri­ne otu­ra­rak, genel­lik­le kadın­la­rın erkek­ler­den daha sinir­li olduk­la­rı­nı, yara­dı­lış­la­rı­nın böyle oldu­ğu­nu, bu hal­le­ri­nin tar­tış­ma­sız bir şekil­de tanın­mış İsviç­re­li bir bilgin tara­fın­dan kanıt­lan­dı­ğı­nı anlat­tı. John Stuart Mill adın­da­ki İngi­liz’in de bu konu hak­kın­da bir şeyler söy­le­miş oldu­ğu­nu söz­le­ri­ne ekledi.

Bana bir şeyler öğret­mek Niko­lay’ın çok hoşuna gidi­yor­du. Her fır­sat­tan yarar­la­na­rak, bil­me­den yaşana-bil­me­si olası olma­yan çok gerek­li bazı şey­le­ri kafama yer­leş­tir­me­ye çalı­şır­dı. Onu büyük bir içten­lik­le dinler, Fou­ca­ult, La Roc­he­fo­u­ca­uld, La Roc­he­jac­qu­el kafam­da kişi­lik halin­de yeni­lik­le­ri şekil­len­di­rir­ler, ben Lavo­i­si­er mi, Duma­u­ri­ez’in, yoksa Duma­u­ri­ez mi, Lavo­i­si­er’in kafa­sı­nı kes­ti­ği­ni bir türlü ayı­ra­maz­dım!

Bu iyi yürek­li genç, beni adam etmeyi bütün kal­biy­le ister, bunu büyük bir inanç­la söy­ler­di fakat benim­le ciddi olarak ilgi­le­ne­bil­me­si için ne zamanı, ne de gerek­li imkanı vardı. Genç­li­ği­ne özgü ben­cil­lik evi idare ede­bil­mek için anne­si­nin ne büyük güç­lük­ler­le uğraş­mak zorun­da kal­dı­ğı­nı gör­me­si­ni engel­li­yor­du. Sessiz ve ağır bir lise öğren­ci­si olan kar­de­şi ise bun­la­rı onun kadar da his­set­mi­yor­du. Oysa ben mut­fak­ta mey­da­na gelen karı­şık kimya ve eko­no­mi hile­le­ri­ni en ince deta­yı­na kadar çoktan öğren­miş­tim. Çocuk­la­rı­nın mide­le­ri­ni her gün kan­dır­mak, üste­lik de çirkin surat­lı, garip tavır­lı benim gibi bir ekle­me­yi doyu­ra­bil­mek için kadın­ca­ğı­zın ne gibi el çabuk­luk­la­rı­na baş­vur­mak zorun­da kal­dı­ğı­nı pekala göre­bi­li­yor­dum. Payıma düşen her lokma, doğal olarak, mideme bir taş par­ça­sı gibi otu­ru­yor­du.

Ken­di­me bir iş ara­ma­ya baş­la­dım. Öğle yeme­ğin­de bulun­ma­mak için saba­hın erken saat­le­rin­de evden çıkı­yor, kötü hava­lar­da ise bah­çe­de­ki mah­zen­de otu­ru­yor­dum. Orada, kedi ve köpek leş­le­ri­nin iğrenç koku­la­rı içinde, yağmur ve rüzgar uğul­tu­su ara­sın­da üni­ver­si­te­nin benim için hayal­den başka bir şey olma­dı­ğı­nı, İran’a git­mek­le çok daha akıl­lı­ca dav­ran­mış ola­ca­ğı­mı kısa bir sürede anla­dım. Ben artık ken­di­mi elma büyük­lü­ğün­de buğday tane­le­ri, birer pud ağır­lı­ğın­da pata­tes­ler yetiş­tir­mek yolunu keş­fe­den ve genel­lik­le benden baş­ka­la­rı­nın da üze­rin­de bu kadar zor­luk­la yürü­dük­le­ri şu toprak için bir sürü iyi işler yapan ak sakal­lı bir sihir­baz olarak görü­yor­dum.

Artık ola­ğa­nüs­tü mace­ra­lar, büyük pro­je­ler hayal etme­si­ni öğren­miş­tim. Haya­tı­mın çok zor gün­le­rin­de bunun bana çok fay­da­sı oldu. Oysa, böyle günler nere­dey­se haya­tım­dan hiç eksik olma­dı­ğı için, hayal kur­ma­ya gün geç­tik­çe daha da alış­tım. Baş­ka­la­rın­dan bir yardım bek­le­mi­yor­dum. Hiçbir ola­ğa­nüs­tü rast­lan­tı­ya da bel bağ­la­mı­yor­dum fakat ira­de­min git­tik­çe kuv­vet­len­di­ği­ni de fark edi­yor­dum. Yaşam koşul­la­rı benim için ne kadar güç­le­şir­se, o oranda ken­di­mi daha güçlü, daha akıllı his­se­di­yor­dum. İnsanı insan yapa­nın ken­di­ni saran çev­re­ye gös­ter­di­ği direnç oldu­ğu­nu fark edeli epey zaman olmuş­tu.

Aç kal­ma­mak için günde on beş-yirmi kapik kazan­ma­nın kolay olduğu Volga kıyı­la­rın­da­ki liman ve iske­le­le­re gittim. Ken­di­mi orada hamal­lar, ser­se­ri­ler, yan­ke­si­ci­ler ara­sın­da ısıdan bem­be­yaz olmuş kömür­le­rin için­de­ki bir demir par­ça­sı gibi his­se­di­yor­dum. Her geçen gün bir yığın keskin ve yakıcı izle­nim­ler­le dop­do­lu bir hale geli­yor­dum. Ora­da­ki sınır­sız hırs için­de­ki toplum dışın­da kalan insan­lar bir gir­da­ba yaka­lan­mış­ça­sı­na yuvar­la­nı­yor­lar­dı önümde. Onla­rın hayata karşı his­set­tik­le­ri kin ve nefret; dün­ya­da var olan her şeye gös­ter­dik­le­ri alaycı düş­man­lık ve ken­di­le­ri­ne olan ilgi­siz­lik­le­ri hoşuma gidi­yor­du. Başım­dan geçen olay­lar beni bu insan­la­ra doğru itiyor, içimde bun­la­rın yok edici çev­re­le­ri­ne karış­mak isteği uyan­dı­rı­yor­du.

Bret-Hart ve oku­du­ğum bir sürü diğer “Bulvar” roman­la­rı bu çev­re­ye duy­du­ğum sem­pa­ti­yi büs­bü­tün artı­rı­yor­du. Eski­den öğret­men oku­lun­da okuyan, şimdi ise pro­fes­yo­nel bir hırsız olan ve insaf­sız­ca dayak yiyen verem­li Başkin bana büyük bir kur­naz­lık­la şun­la­rı benim­set­me­ye çalı­şır­dı:

“Neden böyle bir kız gibi ezilip büzü­lü­yor­sun? Yoksa namu­su­nu kay­bet­mek­ten mi kor­ku­yor­sun? Bir kız için namusu onun her şeyi­dir. Oysa senin için bir boyun­du­ruk­tan başka bir şey değil­dir. Öküz namus­lu olduğu için kar­nı­nı saman­la doyur­ma­ya mah­kûm­dur.”

Kızı­lım­sı saç­la­rı, aktör tarzı tıraşı ile ufacık vücu­du­nun çevik ve yumu­şak hare­ket­le­riy­le genç bir kediyi anım­sa­tır­dı Başkin. Bana karşı koru­yu­cu bir öğret­men havası ile yak­la­şır­dı. Bütün içten­li­ği ile bana başarı ve mut­lu­luk dile­di­ği­ni his­se­de­bi­li­yor­dum.

Çok zeki olan Başkin epeyce de kitap oku­muş­tu. Bun­la­rın içinde, en çok “Monte Kristo Kontu”nu sever­di.

“Bu kitap­ta hem duygu, hem de düşün­ce var!” derdi.

Kadın­la­rı çok sever­di. Onlar­dan söz eder­ken ağzını şapır­da­tır, büyük bir ihti­ras­la ken­din­den geçer­di. Bu ken­din­den geç­me­de has­ta­lı­ğı çağ­rış­tı­ran bir şeyler vardı ve bu da bende tik­sin­ti uyan­dı­rı­yor­du; ancak söz­le­ri­nin güzel­li­ği­ni duya­rak onu dik­kat­le din­ler­dim.

Yüzü­nün sarım­sı derisi pem­be­le­şe­rek ve hüzün­lü göz­le­ri sevinç­le ışıl­da­ya­rak,

“Kadın, kadın!...” diye bir şarkı mırıl­dan­ma­ya baş­lar­dı. “Kadın için ben her şeyi yapa­rım. Şeytan için günah olma­dı­ğı gibi, kadın için de günah yoktur. Sev­da­lı olarak yaşa, dün­ya­da bundan daha güzel bir şey henüz bulun­ma­mış­tır.”

Çok güzel hikaye anla­tır­dı.

Fahi­şe­ler için şans­sız bir aşkın acı­la­rı­nı hay­kı­ran doku­nak­lı şar­kı­lar yazar­dı. Onun şar­kı­la­rı bütün Volga şehir­le­rin­de söy­le­nir­di. Hatta çok meşhur olan şu şarkı da sanı­rım onundu:

Bir kız gös­te­riş­siz ve yok­sul­sa

Süklüm püklüm giyi­nip dola­şı­yor­sa,

Kim evle­nir onunla, yer­yü­zün­de

Yaşa­yan bir yara­tık bile değil­se.

Müzis­yen­le­re özgü ince uzun par­mak­lı, havalı, şık ve şüp­he­li bir adam olan Trusov da sever­di beni. Deniz­ci­ler varo­şun­da, üze­rin­de “Saat Tamir­ci­si” yazılı bir dük­ka­nı vardı fakat aslın­da çalın­tı mal­la­rı alıp-sat­mak­la geçi­nir­di.

Yarı ağar­mış sakal­la­rı­nı gurur­la sıvaz­la­yıp, kes­ta­ne renkli hile­kar göz­le­ri­ni kır­pış­tı­ra­rak,

“Mak­si­miç, sen hır­sız­lı­ğa alışma! Görü­yo­rum ki senin yolun başka. Sen mane­vi­yat ada­mı­sın!” derdi.

“Mane­vi­yat ne demek?”

“Yani hiçbir şeyi kıs­kan­ma­yan, yal­nız­ca merak duyan bir insan.”

Hak­kım­da­ki bu düşün­ce­ler doğru değil­di; çünkü benim de çok şeyde gözüm kalmış, bir çok kişiyi de kıs­kan­mış­tım. Belirt­me­li­yim ki, benim kıs­kanç­lı­ğı­mı art­tı­ran nok­ta­lar­dan biri, Başkin’in ken­di­ne özgü, adeta şiir okur­ca­sı­na, bek­len­me­dik ve kar­şı­laş­tır­ma­lar­la dolu konuş­ma yete­ne­ğiy­di.

Onun bir aşk mace­ra­sı ile ilgili anlat­tı­ğı bir hika­ye­nin baş kıs­mı­nı bugün bile hatır­la­rım:

“Bula­nık bir gecey­di. Fakir Svi­ya­jesk şeh­ri­nin bir otel oda­sın­da, delik­te bir baykuş gibi otu­ru­yo­rum. Mevsim kış, aylar­dan aralık; tembel bir yağmur yağı­yor; rüzgar, haka­ret görmüş bir Tata­rın bitmek bil­me­yen, ‘Oy, oy, oy’ diye uzayıp giden şar­kı­sı gibi inli­yor...”

“...Ve işte o kadın geldi. Gün doğu­şun­da­ki bulut­lar misali pembe, bir o kadar hafif... Göz­le­rin­de ise ruhu­nun yanıl­tı­cı saf­lı­ğı var. Masu­mi­yet dolu bir sesle: ‘Sev­gi­lim, sana karşı hiçbir güna­hım yok. Yalan söy­le­di­ğin­den eminim ama yine de söz­le­ri­nin doğ­ru­lu­ğu­na ina­nı­yo­rum. Aklım yalan söy­le­di­ğin­den kesin­lik­le emin fakat kalbim buna inan­mak iste­mi­yor!...”

Anla­tır­ken edalı bir tavır­la sal­la­nır, göz­le­ri­ni kapa­tır; sık sık, yumu­şak bir-iki tavır­la elini kal­bi­nin olduğu yere, göğ­sü­ne götü­rür­dü.

Sesi boğuk ve kısık­tı fakat anla­tı­mı adeta bir bülbül nağ­me­si gibiy­di.

Trusov’u da kıs­ka­nır­dım. Bu adam Sibir­ya, Hive, Buhara’ya ait çok ilginç şeyler anla­tır, papaz­la­rın yaşan­tı­la­rı ile ilgili komik şey­ler­den söz ederdi. Bir sefe­rin­de ise Çar III. Alek­sandr hak­kın­da esrar­lı bir hava ile,

“Bu Çar, işini bilen biri!” demiş­ti.

Trusov bana roman­la­rın sonun­da -oku­yu­cu­lar için bir sürp­riz oluş­tu­ra­cak şekil­de- aniden iyi kalpli kah­ra­man­lar haline dönü­şen cani­ler­den biri gibi görü­nür­dü.

Bu adam­lar bazen sıkın­tı­lı ve boğucu gece­ler­de, Kazan­ka ırma­ğı­nı geçe­rek nehrin karşı kıyı­sın­da­ki çayır­la­ra gider­ler, yiyip içerek kendi işle­rin­den, özel­lik­le haya­tın keş­me­ke­şin­den, insan iliş­ki­le­ri­nin tuhaf­lı­ğın­dan, hep­sin­den daha çok da kadın­lar­dan konu­şur­lar­dı. Onlar­la ilgili konu­şur­lar­ken öfkey­le, üzün­tü­lü ve acıklı bir ifa­dey­le, nere­dey­se çoğu zaman kor­kunç sürp­riz­ler­le dolu bir karan­lı­ğa bakı­yor­muş gibi bir hisle söz eder­ler­di. Ben de iki-üç defa onlar­la donuk yıl­dız­lı karan­lık kub­be­nin altın­da sık söğüt ağaç­la­rıy­la kaplı vadi­nin boğucu sıca­ğın­da bera­ber oldum. Volga’nın yakın­lı­ğıy­la nem­le­nen karan­lık­ta, gemi­le­rin direk­le­rin­de­ki ışık­lar altın örüm­cek­ler halin­de her tarafa kayı­yor, dağlık kıyı­la­rın koyu karan­lı­ğın­da ateş­ten yuvar­lak kak­ma­lar görü­nü­yor­du. Bu ışıl­tı­lar zengin İslon köyü mey­ha­ne ve evle­ri­nin pen­ce­re­le­rin­den yan­sı­yan ışık­lar­dı. Vapur­la­rın çark­la­rı boğuk sesler çıkar­ta­rak suya çar­pı­yor, bir sal kafi­le­sin­de­ki gemi­ci­ler boğaz­la­rı­nı yır­tar­ca­sı­na kurt­lar gibi uluyor, uzak bir yerde, bir çeki­cin demire vuru­şu­nun çıkar­dı­ğı ses duyu­lu­yor, biri­nin ruhu yavaş­ça yanı­yor­muş­ça­sı­na hazin bir şarkı perde perde yük­se­li­yor, yürek­le­re hüzün salı­yor­du.

Hayatı düşü­nen ve sanki bir­bir­le­ri­ni din­le­mek­si­zin her biri sadece ken­di­si­ni ilgi­len­di­ren şey­ler­den konu­şan bu insan­la­rın yavaş­ça kayan konuş­ma­la­rı­nı duymak bundan daha çok üzüntü veri­ciy­di. Bunlar fun­da­lık­la­rın altına otur­muş ya da yatmış bir şekil­de sigara, nadi­ren de -o da iştah­sız halde- votka veya bira içiyor; geç­mi­şi, eski anı­la­rı taze­li­yor­lar­dı.

“Bakın, benim başım­dan da böyle bir şey geç­miş­ti. Ken­di­si­ni yer­yü­zü­ne bas­tı­ran karan­lı­ğın için­den biri” diye anlat­ma­ya baş­lar­dı.

Hika­ye­yi din­le­dik­ten sonra,

“Böy­le­si de olur, her şey olur!” diye onu onay­lı­yor­lar­dı.

“Oldu”, “Olur”, “Olmuş­tu” söz­cük­le­ri kulak­la­rım­da çın­lı­yor­du. Bana öyle geli­yor ki, bu adam­lar bu gece hayat­la­rı­nın son dem­le­ri­ni yaşı­yor­lar. Olan olmuş, bundan sonra artık hiçbir şey olma­ya­cak!

Bölüm 1 · 1/18

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki