JULES VERNE
1828'de Fransa'da doğdu. Denizcilik geleneği olan bir ailenin çocuğuydu ve bu durum, onun yazın hayatını da derinden etkiledi. Küçük bir çocukken, gemilerde tayfalık yapmak için evden kaçtı ama yakalanıp ailesine teslim edildi.
1847'de, hukuk öğrenimi görmesi için Paris'e gönderildi. Ancak Paris'teyken tiyatroya ilgisi derinleşti. 1850'lerin sonunda, ilk oyunu yayımlandı. Babası hukuk öğrenimini bıraktığını duyduğunda, aralarında büyük bir tartışma çıktı ve harcamaları için gönderilen para kesildi. Bu durum Jules Verne'yi öykülerini satarak para kazanmaya zorladı.
Paris'in kütüphanelerinde jeoloji, mühendislik ve astronomi okunarak geçirilen uzun saatlerden sonra, ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yı yayımladı. Bu romanı, Dünya'nın Merkezine Seyahat, Dünya'dan Ay'a Seyahat ve Denizler Altında Yirmi Bin Fersah gibi romanları izledi.
Romanlarının büyük beğeni toplaması, Jules Verne'i zengin bir adam yaptı. 1876'da büyük bir yat aldı ve Avrupa'nın çevresini yatıyla dolaştı.
BİRİNCİ BÖLÜM
İki direkli hafif bir yelkenli olan Pilgrim, 2 Şubat 1873'de, Greenwich meridyenine göre 43°57' güney enlemiyle 165°19' batı boylamında bulunuyordu.
Güney denizlerinde uzun bir süre avlanmak üzere San Francisco'da donanmış olan dört yüz tonluk bu gemi, Kaliforniyalı zengin armatör James W. Weldon'a ait olup yıllardır Kaptan Hull tarafından idare ediliyordu.
Hızlı ve sağlam bir gemi olan Pilgrim, James W. Wel
don'un her mevsim Güney Kutbu'ndan, kuzey denizlerine kadar, dünyanın her tarafına gönderdiği balıkçı filosunun en küçük gemilerinden biriydi.
Kaptan Hull'un emrinde beş tayfayla bir de acemi tayfa vardı. Böyle uzun süreli büyük bir balina avı için, bu mürettebat çok azdı.
Güney denizlerindeki av mevsimi sona erdiği hâlde, Pilgrim, fıçılarını yağla dolduramamıştı. Av zorlaşmıştı. İnsanlardan kaçan balinalar, tehlikeli bölgelere sığınmışlardı.
Bu yüzden Kaptan Hull av bölgesinden ayrılmaya karar vermiş, Yeni Zelanda'ya doğru yol almaya başlamıştı. 15 Ocakta, Okland'ın limanı olan Vaitemata'ya demir atmış, gemicileri karaya bırakmıştı.
Mürettebatın hepsi neşesizdi. Şimdiye dek bu kadar kötü bir av mevsimi geçirmemişlerdi. Limandan demir alacakları sırada, Okland'da bulunan Misis Weldon, San Francisco'ya Pilgrim'le dönmeye karar verdi. Kaptan Hull, patronunun karısını gemiye almamazlık edemezdi. Buna rağmen, Pilgrim'le yapılacak yolculuğun rahat geçmeyeceğini Misis Weldon'a anlatmaya çalışarak vazgeçirmek istedi.
Misis Weldon otuz yaşında, cesur bir kadındı. Küçük bir gemiyle koskoca okyanusu aşmaktan asla korkmuyordu. Zaten uzun zamandan beri Pilgrim'le böyle bir seyahat yapmayı düşünüyordu. Bu fırsat karşısına çıkınca, kaçırmak istememişti.
Misis Weldon yalnız değildi. Çok yakın akrabası olan Mister Benedict de onunla beraberdi. Mister Benedict, elli yaşlarında, iyi kalpli bir adamdı. Uzun boylu, zayıf, kocaman kafalı, sık saçlı, dalgın mizaçlı, çocuk ruhlu bir adamdı. Misis Weldon'un gözünde Mister Benedict, Jack'in ağabeyi gibiydi.
Mister Benedict, böceklerle uğraşan tanınmış bir biyoloji bilginiydi. Yeni Zelanda'ya da böcek koleksiyonunu zenginleştirmek için gelmişti.
Pilgrim üç gün içinde demir alacaktı. Bu üç gün içinde Misis Weldon bütün hazırlıklarını tamamladı ve 22 Ocak’ta Pilgrim'e bindi. Yanında Mister Benedict, oğlu Jack ve ihtiyar zenci bir kadın olan Nan vardı. Mister Benedict, özel bir kutu içinde böcek koleksiyonunu özenle taşıyordu.
Pilgrim demir alacağı sırada Kaptan Hull, Misis Weldon’a saygılı bir tavırla:
“Eşinizin emri olmadan sizi Pilgrim’e almamalıydım,” dedi. “Israr ettiniz ve bindiniz. Bütün sorumluluk size ait. Bunu bir kez daha hatırlatmayı uygun buluyorum.”
Misis Weldon:
“Kocam burada olsaydı aynı şeyi yapardı,” diye cevap verdi. “Bunu tekrar bana hatırlatmanızın nedenini anlayamadım.”
“Gayet basit madam. Pilgrim küçük bir gemidir. Alışık olduğunuz konforu burada bulamayacağınızdan korkuyorum.”
“Bütün sorun konforsa, üzerinde durmaya değmez. Bulabildiğim kadarıyla yetinirim. Bir an önce hareket edelim Mister Hull.”
Bu konuşmadan sonra Kaptan Hull, gerekli emirleri verdi. Pilgrim demir aldı. Rüzgâr yelkenleri doldurdu. Amerika’ya doğru hareket edildi. Fakat, üç gün sonra, doğudan şiddetle esen bir rüzgâr, Kaptan Hull’u geminin rotasını biraz değiştirmek zorunda bıraktı. İşte bu nedenle 2 Şubat 1873 günü Pilgrim, normal yolundan uzaklaşmış bir durumda bulunuyordu. Sonraları deniz düzeldiğinde Kaptan Hull, Horn Burnu’n dan geçmenin yollarını aramaya başladı.
İKİNCİ BÖLÜM
Kaptan Hull elinden geleni yapmış, Misis Weldon’un rahat etmesi için geminin arka tarafındaki kendi kamarasını ona vermişti. Genç kadın, bu daracık kamaraya çocuğu ve ihtiyar zenci hizmetçisiyle yerleşmişti. Kaptan Hull da tayfalardan birinin kamarasını almıştı.
Pilgrim; tayfalarıyla, Kaptanıyla, yolcularıyla tam bir uyum içindeydi. Hepsi de Kaliforniyalı oldukları için, birbirlerini uzun zamandan beri tanıyorlardı. Aralarında sadece bir yabancı vardı. Bu da, gemide aşçılık yapan, Negoro adında ki bir Portekizliydi. İngilizceyi ana dili gibi konuşuyordu. Pilgrim’in aşçısı, Yeni Zelanda’da gemiyi terk ettiği için, yerine Negoro alınmıştı.
Negoro, çok az konuşan, arkadaşlıktan hoşlanmayan, fakat işini çok iyi yapan bir adamdı. Daha ilk karşılaşmada Kaptan Hull, Negoro’dan pek hoşlanmamıştı. Fakat, başka birisini aramaya da zaman bulamamıştı.
Pilgrim’de beş tayfayla bir de acemi tayfa vardı. Bu acemi tayfa henüz on beş yaşındaydı. Doğduğu gün, annesi ve babası tarafından terk edilmişti. Bir hayır kurumu onu bağrına basmış ve büyütmüştü. Dick Sand hakkında bilinen tek şey, New York eyaletinden gelmiş olduğuydu.
Richard’ın kısaltılmış şekli olan Dick adı, onu yolda bulan kişinin anısına saygı olsun diye verilmişti. Sand adı ise bulunmuş olduğu yeri hatırlatmak için takılmıştı. Dick Sand, New York’ta, Hudson Nehri’nin ağzında ki Sandy Hook mevkiinde bulunmuştu.
Dick Sand, sağlam yapılı bir çocuktu. Gemicilik mesleği, vücudunun gelişmesine ve hayatın güçlüklerine alışmasına oldukça yardım etmişti. Zeki, enerjik, soğukkanlı ve cesurdu.
Kaptan Hull, Dick Sand’e bir ticaret gemisini yönetirken rastlamıştı. Çocuk o gemide miçoluk yapıyordu. Zekâ ve cesaretiyle Kaptan Hull’un dikkatini çekmişti. Daha sonra Kaptan Hull, Dick Sand’i James W. Weldon’a tanıtmıştı.
Zengin armatör, çocuktan hoşlanarak himayesine almıştı. Misis Weldon, bir kaç yıl Dick Sand’e annelik yapmıştı. Bu yüzden çocuk, Jack’i kendi kardeşi olarak kabul ediyordu.
Bu çocuk da Weldon ailesine karşı özel bir ilgi duyuyordu. Kısa zamanda Misis Weldon ona iyi bir anne, oğlu Jack de kardeş olmuştu. Dick Sand onlar için canını bile verebilirdi. Jack ile kardeş gibi oynuyorlar ve birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı.
Bu sırada Kaptan Hull zor durumdaydı. Esen sert rüzgârlar yüzünden rotasını yoluna koyamıyordu. Geminin batıya doğru sürüklenmesinden çekiniyordu. Aslında bu olanlardan sorumlu değildi ama Misis Weldon için endişeleniyordu. Karşılarına bir gemi çıksa kadını ve oğlunu ona bindirmek için öneride bulunabilirdi.
Günler çok hareketsiz geçiyordu. Fakat, 2 Şubat 1873 günü olan bir olay, ilerisi için büyük önem taşıyacaktı.
O sabah saat dokuzda, Dick Sand’le Jack, orta direğin dibinde oynuyorlardı. Bulundukları yerden geminin ve denizin her tarafı görünüyordu. Birden bire Jack, parmağını denize doğru uzatarak:
“Orada bir şey var!” diye bağırdı.
Ayağa kalkıp etrafına bakan Dick Sand:
“Nerede?” diye sordu.
Jack, parmağıyla tekrar işaret etti. Oraya dikkatle bakan Dick Sand, heyecanla:
“Bir gemi enkazı!..” diye bağırdı. “Sancakta bir gemi enkazı!..”
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Dick Sand’in bağırmasıyla bütün gemiciler koşup güvertede toplandılar. Sadece Negoro mutfağından ayrılmadı. Hepsi, Pilgrim’den üç mil uzakta, dalgalarla kımıldayan kocaman cisme dikkatle baktı.
Bir tayfa:
“Acaba bu nedir?” diye sordu.
Bir başkası:
“Belki de terk edilmiş bir saldır,” dedi.
O sırada oraya gelmiş olan Misis Weldon:
“Belki bu salda kazazedeler vardır!..” dedi.
Kaptan Hull, “Bana kalırsa bu bir sala benzemiyor... Yan yatmış bir gemi olacak...” dedi. Sonra dümenciye seslendi.
“Bolton! Dümen rüzgâr altı! Mümkün olduğu kadar enkaza yanaşmaya çalış! Biraz uzağında dur!”
Yarım saat sonra enkaz, Pilgrim’den yarım mil uzaktaydı. Sancak bordasında derin bir yara görünüyordu.
Dick Sand heyecanla, “Buna daha önce yanaşılmış!..” diye bağırdı.
Kaptan Hull, “Bende öyle sanıyorum,” diye cevap verdi.
Misis Weldon:
“Eğer başkaları bu gemiye yanaşmışlarsa kazazedeleri kurtarmışlardır.” dedi.
Kaptan Hull:
“Belki de gemi sağlamken bu yara açılmıştır,” diye cevap verdi. “Korkarım, çarpan gemi kazayı yaptıktan sonra kaçmış. Denizlerde böyle olaylara sık rastlanır. Kazazedeler belki kendi imkanlarıyla kurtulmaya çalışmışlardır.”
Bu konuşmalar olurken Pilgrim biraz daha enkaza yaklaşmıştı. Artık bir kaç yüz metre uzağındaydı. İşte o anda Dick Sand:
“Dinleyin!” diye bağırdı. “Bir köpek havlaması duyar gibi oluyorum.”
Misis Weldon:
“Enkazda bulunan canlı varlık bir köpek bile olsa kurtarmalıyız!..” diye bağırdı.
Kaptan Hull, baştayfaya dönerek, “Gemiyi durdurun Howik!” dedi. “Denize bir sandal indirin!”
Pilgrim’e manevra yaptırıldı ve denize bir sandal indirildi. Kaptan Hull, Dick Sand ve iki tayfa sandala bindi. Köpek durmadan havlıyordu.
Sandal, içindekilerin güverteye çıkabilmeleri için enkazın etrafını dolaştı. Bu sırada, geminin arka kısmında ismini okuyabildiler: WALDECK. Biraz sonra da geminin burun kısmındaki derin yarayı iyice görebildiler.
Dick Sand, “Köpek, gemide yalnız değil galiba,” dedi.
Sandal, yarı yarıya suya gömülmüş olan güverteye yanaştı.
Kaptan Hull,
“Kazadan sonra bir kaç kişi gemide kaldıysa şu anda hayatta değillerdir,” dedi. “Deniz suyu, yiyecek ambarlarına girmiş, açlık ve susuzluktan ölmüşlerdir.”
Dick Sand:
“Ölmüş olsalardı köpek bu şekilde havlamazdı,” diye cevap verdi.
İşte bu sırada, Dick Sand’in çağırmasıyla köpek, eğri duran güverteden kayarak kendini denize bıraktı. Sandala kadar güçlükle yüzdü. Zavallıyı tutup sandala aldılar.
Tayfalar sandalı güverteye sağlamca bağladıktan sonra, Kaptan Hull’la Dick Sand güverteye çıktılar. İki direğin arasında açık duran ambar kapağına gittiler ve içeri girdiler. Ambar da hiç kimse yoktu.
Dışarı çıktılar. Bu sırada köpek, sandaldan denize atlayıp tekrar gemiye çıktı. Onları Kaptan köşküne doğru sürükledi. Bir kaç saniye sonra, beş kişinin hareketsiz bir hâlde yerde yattığını gördüler. Dick Sand hepsini teker teker muayene etti. Henüz yaşıyorlardı. Yarı yarıya cansız olan beş kişi sandala taşındı. Hepsi de zenciydi.
Pilgrim’de kazazedeleri ilk karşılayan Misis Weldon oldu.
“Yaşıyorlar mı?”
Dick Sand, “Yaşıyorlar!” diye cevap verdi.
Sonra mutfağa dönerek, “Negoro!” diye seslendi.
Bu ismi duyan köpek, kulaklarını dikti, sivri dişlerini göstererek hırlamaya başladı. Dick Sand’in sesini duymaması imkansız olmasına karşın aşçı görünmedi. Bu kez Kaptan Hull, tüm gücüyle bağırdı.
“Negoro!”
Köpek yine sinirli sinirli hırlamaya başladı. Bu sırada Negoro mutfağın kapısında göründü. Aynı anda da köpek, Negoro’nun gırtlağına atladı. Tayfalar, hayvanı güçlükle zaptedebildiler.
Kaptan Hull, aşçıya:
“Bu köpeği tanıyor musun?” diye sordu.
Negoro:
“Onu ilk kez görüyorum!” dedi.
Dick Sand, “İnanılır gibi değil...” diye mırıldandı.
Kurtarılan zencilere çok iyi bakılıyordu. Yalnız Kaptan Hull’un bir endişesi vardı; bu zenciler esir miydiler yoksa özgür müydüler? Eğer esir iseler şimdi özgürlüğe kavuşmuş oluyorlardı. Kaptan Hull en yaşlı zenciyle konuşup olup biteni öğrenmek istedi.
***
Zencilerin en yaşlısı, kısa zamanda konuşabilecek duruma geldi.
Kaptan Hull:
“Başka bir gemiyle çarpıştınız değil mi?” diye sordu.
İhtiyar zenci, “Evet,” dedi. “On gün önce, çok karanlık bir gecede, başka bir gemi bizimkine çarptı. Uyuyorduk...”
“Waldeck’teki diğer insanlara ne oldu?”
“Güverteye çıktığımızda hiç birisi ortada yoktu...”
“Acaba denize mi atladılar dersin? Sonra da çarpan gemi tarafından kurtarılmışlardır...”
“Belki de...”
“O gemi daha sonra, sizi kurtarmak için geri dönmedi mi?”
“Hayır.”
“Acaba battı mı?”
“Batmadı. Güverteye çıktığımızda sancak ve iskele ışıkları hızla uzaklaşıyordu.”
“Waldeck nereden geliyordu?”
“Melburn’den.”
“O halde siz esir değilsiniz...”
“Hayır efendim! Esir değiliz! Beşimiz de Pensilvanya eyaletinden, özgür Amerikan vatandaşıyız!”
Kaptan Hull, bu sırada yavaş yavaş kendilerine gelen diğer zencilere:
“Dostlarım!..” dedi. “Bir Amerikan gemisinde bulunuyorsunuz ve özgürlüğünüzden hiç bir şey kaybetmiş değilsiniz!..”
En yaşlısının adı Tom’du. Diğerlerine başkanlık ediyordu. Öteki zenciler, yirmi beşle otuz yaş arasındaydılar. Sırayla isimleri şöyleydi: Bat, Austin, Acteon ve Hercule.
Dördü de sağlam yapılı, güçlü insanlardı. Bu zavallı zenciler kurtuluşlarını, Pilgrim’in ters rüzgâr sonucu bu yöne düşmüş olmasına borçluydular.
Dingo -köpeğin adı buydu- Yeni Hollanda’da yetişen bir bekçi köpeği cinsindendi. Köpeğin durumundan, sahibini aradığı belli oluyordu. Boynundaki tasmaya bağlı küçük, demir bir yuvarlakta (S.V.) harfleri yazılıydı. Küçük Jack’in Dick Sand’dan başka bir dostu daha olmuştu şimdi.
Jack, zamanının çoğunu eski arkadaşı Dick Sand’le geçiriyordu. Misis Weldon durumdan hoşnuttu. Kaptan Hull durmadan övüyordu Dick’i. İyi bir denizci olacağını ve bilgisinin şimdiden çok iyi olduğunu söylüyordu. Misis Weldon’un eşi Dick Sand’i eğitime gönderecekti.
“İyi olur,” dedi Kaptan Hull. “Hayat onu yetiştirdi. Hayat kavgasını öğrendi ve artık yolunu çizdi.”
Dick’i övmeyi sürdürdü Hull:
“Bu çocuğun denizden başka eğlencesi yok. Denizle ilgili herşeyle ilgileniyor, miçoluktan dümenciliğe kadar. Bu da onu geliştiriyor. Zaten olağanüstü Kaptanlar, daha çocukken mesleğe atılanlardır.”
Bu arada, Mister Benedict de sürekli böcek koleksiyonu ile ilgileniyordu. Misis Weldon ile Dick Sand, Jack’a okuma yazma ile matematik öğretiyorlardı.
Bir sabah, Jack ile Tom kelime oyunu oynuyorlardı. Jack, tam bir kelime yazmaya uğraşırken Dingo kuyruğunu sallayarak yaklaştı ve “S” harfini alıp bir yana koydu, Jack şaşırdı. “Dingo, ne yapıyorsun?” diye seslendi.
Ama Dingo aldırış etmedi. Bu kez de “V” harfini alarak öteki harfin yanına koydu. Çocuğun sesini duyanlar hemen oraya koştular. Dingo, bu harfleri kimseye vermek istemiyordu. Misis Weldon ve Kaptan Hull şaşırdılar. Kaptan Hull, “Bu harfler S.V. yani Dingo’nun tasması üzerindeki harfler.” dedi. Kaptan Hull, bu köpeğin Waldeck kaptanının yanında iki yıl kaldığını Tom’dan öğrendi.
Misis Weldon’a, “Bu size bir şeyler hatırlatıyor mu?” dedi ve anlatmaya başladı:
“İki yıl kadar önce, Samuel Vernon adında bir Fransız gezgini, Kongo kıyılarından başlayarak Peldago Burnu’na ulaşacaktı. Sanırım Dingo’nun seçtiği harfler bu gezginin adının baş harfleridir. Tasmasında da yazılı. Ama daha sonra ondan hiç bir haber çıkmadı.”
“Peki ne oldu?” diye sordu Misis Weldon.
Kaptan Hull:
“Ya yerliler tarafından tutsak edilmiştir ya da ölmüştür.”
“Peki bu köpek nasıl ortaya çıktı?”
“Benim kanaatime göre, Dingo yeniden Kongo kıyılarına dönmüş ve Waldeck’in Kaptanı tarafından bulunmuştur. Şimdi kesin olarak bildiğimiz tek şey köpeğin bu iki harfi tanımasıdır.”