BİRİNCİ KISIM
Birinci Bölüm
1878 yılında Londra Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldum ve ordu cerrahlarına şart koşulan kurstan geçmek için Netley’e gittim. Kursu tamamlayınca, vakit kaybetmeden Northumberland 5. Piyade Alayı’na atandım. Alay o zamanlar Hindistan’a konuşlandırılmıştı ve daha ben katılamadan Afgan savaşı patlak verdi. Bombay’a indiğimde, birliğimin hali hazırda askeri hatları geride bıraktığını ve düşman ülkesinin tam ortasında olduğumu öğrendim. Bununla birlikte, benimle aynı durumda olan birçok başka subayı takip edip alayımı bulduğum Kandahar’a sağ salim ulaştım ve vakit kaybetmeden yeni görevime başladım.
Sefer birçoklarına onur ve terfi getirirken, bana yalnızca felaket ve talihsizlik getirdi. Tugayından çıkarılmış, ölümcül Maiwand savaşında hizmet verdiğim Berkshires’a atanmıştım. Orada omzumdan vuruldum, anlamsız bir varoluş içinde özel bir otel olan Strand’a kaldım. Maddi durumum öyle içinden çıkılmaz bir hal aldı ki, çok geçmeden ya metropolü terk edip bir köye yerleşmem ya da hayat tarzımı tümüyle değiştirmem gerektiğini fark ettim. İkinci alternatifi seçerek, otelden ayrılmak ve çeyrekliklerimi daha gösterişsiz ve daha az pahalı bir meskende harcama konusunda düşünmeye başladım.
Tam bu karara vardığım gün, Criterion Bar’da dikiliyordum ki, omzuma bir el dokundu ve geriye döndüğümde Barts’ta emrimde çalışan bir hastabakıcı olan genç Stamford’u gördüm. Yalnız bir adam için Londra’nın yabanıllığında dost bir yüzü görmek hoş bir şeydir, üstelik o da, beni gördüğüne sevinmiş görünüyordu. Neşemin heyecanı içinde onu Holborn’da öğle yemeğine davet ettim ve birlikte bir faytona atladık.
Londra’nın kalabalık sokaklarında sarsılarak ilerlerken, gizlemediği hayretiyle “Anlat bakalım, neler yapıyordun Watson?” diye sordu, “Bir çöp kadar zayıflamış, bir kömür gibi kararmışsın.”
Ona başımdan geçenlerin kısa bir hikâyesini anlattım, istikametimize vardığımızda daha sonunu getirememiştim.
Başımdan geçen talihsizlikleri dinledikten sonra, “Zavallı dostum!” dedi halime acıyarak. “Şimdi ne yapıyorsun?”
“Kalacak yer arıyorum,” diye cevapladım. “Makul bir fiyattan rahat odalar bulmanın mümkün olup olmadığı sorunun çözmeye çalışıyorum.”
“Ne tuhaf !” dedi yol arkadaşım, “bana bugün bu cümleyi söyleyen ikinci kişisin.”
“Birincisi kimdi?” diye sordum.
“Hastanede kimya laboratuvarında çalışan bir arkadaş. Bu sabah, güzel bekâr odaları bulduğundan, fakat kesesine fazla gelen bu odaları onunla yarı yarıya paylaşacak birini bulamadığından dert yanıyordu.”
“Yaşasın!” diye çığlık attım, “odaları ve masrafları paylaşacak birini gerçekten arıyorsa, ben tam aradığı kişiyim. Biriyle oturmayı yalnız kalmaya tercih ederim.” Genç Stamford bana tuhaf bir biçimde baktı. “Sherlock Holmes’u tanımıyorsun,” dedi. “Belki sürekli etrafında bulunmasını istemeyeceğin biridir,”
“Neden, ona dair manidar bir şey mi var?”
“Hey, ona karşı bir şey olduğunu söylemedim. Biraz tuhaf biri, bilimin bazı alanlarında fazla heyecanlı. Benim bildiğim kadarıyla hayli efendi biri.”
“Bir tıp öğrencisi, değil mi?” dedim.
“Hayır, hastaneye ne niyetle devam ettiğini bilmiyorum. Sanırım anatomide epey iyi, üstelik birinci sınıf bir kimyacı; ama bildiğim kadarıyla tıp derslerine devam etmiyor. Çalışmaları kendine özgü ve gayesiz, ama profesörlerini şaşırtacak epey bir çizgi dışı malumata sahip.”
“Ona neden devam ettiğini hiç sormadın mı?” “Hayır. Canı istediğinde yeterince sıcak biri olabilmesine rağmen, öyle ağzından kolay laf alınacak bir adam değil.”
“Onunla buluşmak isterdim,” dedim. “Eğer biriyle aynı evde kalacaksam, bu kişinin çalışkan ve gürültüsüz alışkanlıklar sahibi biri olmasını isterim. Henüz kuvvetim, fazla gürültü veya heyecana dayanacak kadar yerine gelmedi. Afganistan’da ömrümün geri kalanında yetecek kadarını yaşadım. Şu arkadaşınla nasıl görüşebilirim?”
Arkadaşım, “Şu anda kesinlikle laboratuvardadır,” dedi. “Bir bakarsın haftalarca gelmez, bir bakarsın sabahtan gece yarılarına kadar çalışır. İstersen, yemek bitince yürüyerek gideriz.”
“Elbette,” diye cevap verdim, sohbet tekrar bizimle ilgili konulara döndü.
Holborn’dan ayrılıp hastaneye giderken, Stamford oda arkadaşı olmayı kabul ettiğim beyefendi hakkında birkaç tuhaf söz daha etti.
“Eğer geçinemezseniz suçlusu ben değilim, ara sıra laboratuarda karşılaşmalarımız dışında onun hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu buluşmayı sen istiyorsun, dolayısıyla olacaklardan ben sorumlu değilim.”
“Geçinemezsek, ayrılırız olur biter,” diye cevapladım. Gözlerimi arkadaşımın yüzünden ayırmadan ekledim, “bana öyle geliyor ki Stamford, meseleden el çekmek için bazı sebeplerin var. Sakın bu adamın huyu çok kötü olmasın, yoksa başka bir şey mi var? Bu konuda benimle açık konuş.”
“İfade edilemez olanı ifade etmek kolay iş değil,” diye cevapladı kahkaha atarak. “Holmes benim beğenilerim için fazla bilimsel, hatta sıkıcı. Onu, kötü bir niyetle değil; ama sırf etkileri hakkında kesin bir fikir edinmek için bir arkadaşına son sebze alkalisinden bir çimdik verirken görebiliyorum. Üstelik adil davranmak için, aynı şevkle biraz da kendi alacaktır. Kesin ve tam bilgiye karşı ciddi bir tutku besliyor.”
“Çok doğru bir tutum.”
“Evet, ama aşırılığa kaçabilir. İş kadavra odasındaki cesetleri sopayla dövmeye kadar varınca, elbette biraz tuhaf bir hal alıyor.”
“Cesetleri dövmek mi!”
“Evet, ölüm sonrası ne kadar morluk oluşturulabileceğini teyit etmek için.”
“Hâlâ onun bir tıp öğrencisi olmadığını söylüyorsun?”
“Değil. Çalışmalarının konularını bir tek Allah bilir. Her neyse, zaten geldik, onun hakkında bizzat kendin bir fikir edinmelisin.”
O konuşurken, büyük bir hastanenin binalarından birine açılan küçük bir yan kapının olduğu dar bir sokağa girdik. Burası bildiğim bir yerdi ve kasvetli taş merdivenlerden inip birbiri ardına krem rengi kapıların olduğu beyaz badanalı koridora girerken, önümden yürümesine gerek yoktu. Koridorun uzak ucunda, alçak tavanlı bir pasaj ayrılıyor ve kimya laboratuarına yöneliyordu.
Burası, sıra sıra sayısız şişeyle kaplı gösterişli bir odaydı. Her tarafta alçak, geniş masalar, masaların üzerinde imbikler, test tüpleri ve küçük gaz ocakları vardı. Odada yalnızca tek bir öğrenci vardı, odanın uzak köşesinde masasının üstüne eğilmiş, yaptığı işe gömülmüştü. Ayak seslerimizi duyduğunda kafasını kaldırıp etrafına bakındı ve bizi gördüğünde bir sevinç çığlığı attı. Elinde bir test tüpüyle bize doğru koştururken arkadaşıma, “Buldum! Buldum,” diye haykırdı. “Başka bir
şeyle değil, yalnızca hemoglobinle çökeltilen bir ajan buldum.” Bir altın madeni keşfetmiş olsaydı, herhalde bu kadar sevinmezdi.
“Dr. Watson, Bay Sherlock Holmes,” dedi Stamford, bizi tanıştırarak.
Ondan beklemeyeceğim bir kuvvetle elimi sıkıp dostane bir tavırla, “Nasılsınız?” dedi. “Anladığım kadarıyla Afganistan’da bulunmuşsunuz.”
“Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordum şaşkınlık içinde.
“Boş ver,” dedi kıkırdayarak. “Şu anki meselemiz hemoglobin. Hiç şüphesiz, bu buluşumun önemini anlıyorsunuz değil mi?”
“Kimyasal olarak, elbette ilginç bir buluş,” diye cevap verdim. “Ama pratik olarak..”
“Baksanıza, bu son yıllarda tıp alanındaki en pratik buluş. Kan lekelerini hata yapmadan test edebilmemizi sağlıyor. Buraya gelin!..”
Beni heyecanla ceketimin kolundan yakalayarak
çalıştığı masanın yanına çekti.
“Biraz taze kan bulalım,” deyip parmağına uzun bir iğne batırdı ve çıkan kan damlasını kimyasal bir pipetle çekti.
“Şimdi, bu kadar az miktardaki kana bir litre su katalım. Karışımın sonucu olarak saf su elde ettiğimizi görüyorsunuz. Kanın oranı milyonda bir olamaz. Karakteristik bir tepkime elde edeceğimizden yine de hiç kuşkum yok.”
Konuşurken tüpün içine bir kaç beyaz kristal attıktan sonra saydam bir sıvıdan da bir kaç damla ekledi. Bir anda tüpün içindekiler donuk maun rengini aldı ve kahverengisi bir toz, cam tüpün dibine çöktü.
Ellerini çırpıp yeni bir oyuncağı olmuş bir çocuğun sevinciyle:
“Ha ha ha!..” diye bağırdı. “Buna ne diyeceksiniz?” “Çok dikkat gerektiren bir deney,” dedim.
“Güzel, güzel!.. Eski Guaiacum deneyi çok beceriksizce yapılmıştı ve sonuçları belirsizdi. Kan hücrelerinin mikropkosla incelenmesi deneyi de öyle. Kan lekeleri bir kaç saatlik olursa, ikinci deneyin hiç bir anlamı olmaz. Şimdi bu test, kan lekeleri ister yeni, ister eski olsun olumlu sonuç verir gibi görünüyor. Bu test daha önce icat edilmiş olsaydı dünyadaki yüzlerce insan işledikleri suçların cezasını çok uzun zaman önce çekecekti.”
“Öyle,” diye mırıldandım.
“Suç dosyaları sürekli olarak bu noktaya dayanıyor. Bir adamdan suç işlendikten aylar sonra şüphelenilir.
Çamaşırları ya da giysileri incelenir ve üzerlerinde kahverengi lekeler bulunur. Bunlar kan lekesi midir, çamur izi midir, pas lekesi midir, nedir? Bu soru pek çok uzmanın aklını karıştırmıştır. Çünkü güvenilir bir test yoktu. Şimdi elimizde Sherlock Holmes’in testi var ve artık hiç bir güçlük yaşanmayacak.”
Konuşurken gözleri parıldıyordu. Elini kalbinin
üzerine götürdü ve hayal gücünün eseri olup kendisini alkışlayan hayali bir kalabalığa selam vererek başını eğdi.
“Tebrik edilmeniz gerek,” dedim bu coşkusuna oldukça şaşırmış bir halde.
“Geçen yıl Frankfurt’ta Von Bischoff davası vardı. Bu test olsaydı suçlu olduğu ispatlanacaktı ve kesinlikle idam edilecekti. Bradfordlu Mason’ı, kötü şöhretli Muller’i, Montpellierli Lefevre’yi, New Orleans’tan Samson’u işledikleri suçlardan dolayı unutmamak gerek. Bu testin, sonucunu belirleyebileceğini inandığım daha bir
çok dava sayabilirim.”
“Ayaklı bir suç takvimi gibisiniz,” dedi Stamford gülerek. “Bu bilgilerden yola çıkarak bir yazı yazabilirsiniz. Başlığına da ‘Geçmişten Polis Haberleri’ dersiniz.”
“Çok ilginç bir yazı olabilirdi,” dedi Sherlock Holmes, parmağının üzerindeki yaraya küçük bir bandaj yapıştırarak. Yüzünde bir gülümsemeyle döndü. “Dikkatli olmalıyım,” diye devam etti. “Çünkü zehirli maddelerle çok uğraşıyorum.
Konuşurken elini kaldırmasıyla birlikte elinin her yanının aynı küçük bandajlarla kaplı olduğunu ve renginin bozulduğunu gördüm.
“Buraya iş için geldik,” dedi üç ayaklı yüksek bir tabureye oturan Stamford ve ayağıyla bana da bir tabure itti. “Bu arkadaşım kalacak bir yer arıyor, siz de evi paylaşacak kimseyi bulamıyordunuz ya, ikinizi bir araya getirmenin iyi olacağını düşündüm.”
Sherlock Holmes, dairesini benimle paylaşma fikrinden oldukça memnun görünüyordu.
“Baker sokağındaki bir daireye göz koydum,” dedi. “Baştan aşağı bize uygun bir daire. Umarım, sert tütün kokusundan rahatsız olmuyorsunuzdur?”
“Ben her zaman denizci sigarası içerim,” diye cevap verdim.
“Çok güzel. Eve genellikle kimyasal maddeler getirir ve ara sıra deneyler yaparım. Bu sizi rahatsız eder mi?”
“Hiç bir şekilde rahatsız etmez.”
“Bakalım, diğer kusurlarım neymiş? Bazen melankolik olur, günlerce ağzımı açmam. Böyle yaparsam, sakın aksiliğimin tuttuğunu düşünmeyin. Beni sadece yalnız bırakın, kısa zamanda kendime gelirim. Sizin itiraf edecek neyiniz var? İki kişinin birlikte yaşamaya başlamadan önce birbirlerinin en kötü yönlerini bilmeleri iyi olur.”
Birbirimiz sorguya çektiğimizi görünce güldüm. “Bir buldok yavrusu besliyorum,” dedim. “Ve kavga çıkmasını istemiyorum çünkü sinirlerim çok yıprandı, ayrıca çok geç saatte kalkarım ve oldukça tembelimdir.
İyi olduğum zamanda kusurlarım vardır ama şimdilik saymam gerekenler bu kadar.”
“Keman çalmayı da yapılmaması gereken hatalar kategorisine sokuyor musunuz?” diye sordu telaşla.
“Çalan kişiye bağlı,” dedim. “İyi çalınan bir keman kulaklara hoş gelir. Kötü çalınan keman ise..”
“Oh, pekala,” dedi keyifli bir gülüşle. “Sanırım, bu konuda anlaştık. Tabii, daire sizin için de uygunsa.”
“Daireyi ne zaman görebiliriz?”
“Yarın öğle saatinde burada buluşalım. Birlikte gider, her şeyi yoluna koyarız,” diye cevap verdi.
Onu kimyasal maddelerle çalışırken bırakıp, hastahaneden çıktık ve kaldığım otele doğru yürüdük.
Birden durup Stamford’a dönerek:
“Afganistan’dan geldiğimi nasıl oldu da bildi?” diye sordum.
Arkadaşım, anlaşılması çok güç bir şekilde tebessüm etti.
“Bu, onun küçük bir özelliği,” dedi. “Bir çok insan onun bazı şeyleri nereden ve nasıl bulduğunu bilmek ister.”
“Oh, işin içinde gizem mi var?” diye bağırdım ellerimi ovuşturarak. “Bu çok merak uyandırıcı. Bizi bir araya getirdiğin için sana çok şey borçluyum. Bildiğin gibi, insanoğlunun başlıca çalışma konusu yine insandır.”
“Öyleyse, onu çalışmalısın,” dedi Stamford bana veda ederken. “Onun çözülmesi güç bir bilmece olduğunu göreceksin. Bahse girerim o senin hakkında, senin onun hakkında öğreneceğinden çok daha fazlasını öğrenecektir. Hoşçakal.”
“Hoşçakal,” diyerek karşılık verdim ve yeni arkadaşımı oldukça merak ederek otelime doğru yürümeye devam ettim.
İkinci Bölüm
Ertesi günü, kararlaştırdığı gibi buluştuk ve Baker Sokağı’ndaki 221B numaralı daireye baktık. Bir çift konforlu yatak odası hoş bir şekilde döşenmiş ve iki geniş pencereyle aydınlatılmış büyük ve havadar oturma odası vardı. Daire her açıdan hoşumuza gitmişti ve şartlar aramızda bölüştürüldüğü zaman öyle uygundu ki hemen oracıkta anlaşma yapıp bir an önce daireye yerleşmeye karar verdik. Aynı akşam otelden eşyalarımı getirdim.
Ertesi sabah Sherlock Holmes birkaç kutu valizle beni takip etti. Bir kaç gün kendimizi yoğun bir şekilde eşyalarımızın bulunduğu kutuları boşaltmaya verdik. Bu işi de bitirdikten sonra yavaş yavaş yerleşip yeni çevremize ayak uydurmaya başladık.
Sherlock Holmes, kesinlikle birlikte yaşanması güç birisi değildi. İş yaparken sessizdi ve muntazam alışkanlıkları vardı. Geceleri yatma ve sabahları kalkma saatlerini aksattığı pek nadir olurdu ve her sabah ben kalkmadan önce kahvaltısını edip çıkardı. Bazen gününü kimya labaratuvarında, bazen teşrih odalarında ve bazen de kentin en düşük yerlerinde yaptığı yürüyüşlerle geçiriyordu. Çalışma azmi geldi mi hiç bir şey gücünü azaltamazdı ama ara sıra bir hal olur, oturma odasındaki kanepede neredeyse tek bir kelime etmeden ve kılını kıpırdatmadan saatlerce otururdu. Bu tür durumlarda, gözlerinden hayallere daldığını ve boş boş baktığını fark ederdim. Tüm hayatının ölçülülüğü ve iradesi yasaklamamış olsaydı, uyuşturucu bağımlısı olduğundan şüphelenebilirdim.
Haftalar ilerledikçe ona duyduğum ilgi ve hayattaki amaçlarına beslediğim merak yavaş yavaş derinleşerek arttı. Kişiliği ve görünüşü en dikkatsiz kişinin bile gözünden kaçmazdı. Boyu bir sekseni geçiyordu, öyle ki eğildiğinde bile oldukça uzun boylu görünüyordu. Zeka pırıltıları okunan gözleri etkileyiciydi. Yukarıda sözünü ettiğim uyuşukluk dönemleri dışında, şahin gagasına benzeyen ince burnu tüm yüz görünüşüne atiklik ve kararlılık ifadesi veriyor, çıkık ve sivri çenesi de bir adamın kararlılığına işaret ediyordu. Ellerinde her zaman kurumuş mürekkep ve kimyasal madde lekeleri vardı. Kolay kırılabilir tıbbi araç gereçlerini kullanırken onu sık sık gözlemleme fırsatı bulduğum için, olağanüstü hassasiyete sahip olan parmaklarının, nasıl bir dokunuşa sahip olduğunu biliyordum.