gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ KISIM

Birin­ci Bölüm

1878 yılın­da Londra Üni­ver­si­te­si Tıp Fakül­te­sin­den mezun oldum ve ordu cer­rah­la­rı­na şart koşu­lan kurs­tan geçmek için Netley’e gittim. Kursu tamam­la­yın­ca, vakit kay­bet­me­den Nort­hum­ber­land 5. Piyade Alayı’na atan­dım. Alay o zaman­lar Hin­dis­tan’a konuş­lan­dı­rıl­mış­tı ve daha ben katı­la­ma­dan Afgan savaşı patlak verdi. Bombay’a indi­ğim­de, bir­li­ği­min hali hazır­da askeri hat­la­rı geride bırak­tı­ğı­nı ve düşman ülke­si­nin tam orta­sın­da oldu­ğu­mu öğren­dim. Bunun­la bir­lik­te, benim­le aynı durum­da olan birçok başka subayı takip edip ala­yı­mı bul­du­ğum Kan­da­har’a sağ salim ulaş­tım ve vakit kay­bet­me­den yeni göre­vi­me baş­la­dım.

Sefer bir­çok­la­rı­na onur ve terfi geti­rir­ken, bana yal­nız­ca fela­ket ve talih­siz­lik getir­di. Tuga­yın­dan çıka­rıl­mış, ölüm­cül Mai­wand sava­şın­da hizmet ver­di­ğim Berks­hi­res’a atan­mış­tım. Orada omzum­dan vurul­dum, anlam­sız bir varo­luş içinde özel bir otel olan Strand’a kaldım. Maddi duru­mum öyle için­den çıkıl­maz bir hal aldı ki, çok geç­me­den ya met­ro­po­lü terk edip bir köye yer­leş­mem ya da hayat tar­zı­mı tümüy­le değiş­tir­mem gerek­ti­ği­ni fark ettim. İkinci alter­na­ti­fi seçe­rek, otel­den ayrıl­mak ve çey­rek­lik­le­ri­mi daha gös­te­riş­siz ve daha az pahalı bir mes­ken­de har­ca­ma konu­sun­da düşün­me­ye baş­la­dım.

Tam bu karara var­dı­ğım gün, Cri­te­ri­on Bar’da diki­li­yor­dum ki, omzuma bir el dokun­du ve geriye dön­dü­ğüm­de Barts’ta emrim­de çalı­şan bir has­ta­ba­kı­cı olan genç Stam­ford’u gördüm. Yalnız bir adam için Londra’nın yaba­nıl­lı­ğın­da dost bir yüzü görmek hoş bir şeydir, üste­lik o da, beni gör­dü­ğü­ne sevin­miş görü­nü­yor­du. Neşe­min heye­ca­nı içinde onu Hol­born’da öğle yeme­ği­ne davet ettim ve bir­lik­te bir fay­to­na atla­dık.

Londra’nın kala­ba­lık sokak­la­rın­da sar­sı­la­rak iler­ler­ken, giz­le­me­di­ği hay­re­tiy­le “Anlat baka­lım, neler yapı­yor­dun Watson?” diye sordu, “Bir çöp kadar zayıf­la­mış, bir kömür gibi karar­mış­sın.”

Ona başım­dan geçen­le­rin kısa bir hikâ­ye­si­ni anlat­tım, isti­ka­me­ti­mi­ze var­dı­ğı­mız­da daha sonunu geti­re­me­miş­tim.

Başım­dan geçen talih­siz­lik­le­ri din­le­dik­ten sonra, “Zaval­lı dostum!” dedi halime acı­ya­rak. “Şimdi ne yapı­yor­sun?”

“Kala­cak yer arı­yo­rum,” diye cevap­la­dım. “Makul bir fiyat­tan rahat odalar bul­ma­nın mümkün olup olma­dı­ğı soru­nun çöz­me­ye çalı­şı­yo­rum.”

“Ne tuhaf !” dedi yol arka­da­şım, “bana bugün bu cüm­le­yi söy­le­yen ikinci kişi­sin.”

“Birin­ci­si kimdi?” diye sordum.

“Has­ta­ne­de kimya labo­ra­tu­va­rın­da çalı­şan bir arka­daş. Bu sabah, güzel bekâr oda­la­rı bul­du­ğun­dan, fakat kese­si­ne fazla gelen bu oda­la­rı onunla yarı yarıya pay­la­şa­cak birini bula­ma­dı­ğın­dan dert yanı­yor­du.”

“Yaşa­sın!” diye çığlık attım, “oda­la­rı ve mas­raf­la­rı pay­la­şa­cak birini ger­çek­ten arı­yor­sa, ben tam ara­dı­ğı kişi­yim. Biriy­le otur­ma­yı yalnız kal­ma­ya tercih ederim.” Genç Stam­ford bana tuhaf bir biçim­de baktı. “Sher­lock Holmes’u tanı­mı­yor­sun,” dedi. “Belki sürek­li etra­fın­da bulun­ma­sı­nı iste­me­ye­ce­ğin biri­dir,”

“Neden, ona dair mani­dar bir şey mi var?”

“Hey, ona karşı bir şey oldu­ğu­nu söy­le­me­dim. Biraz tuhaf biri, bili­min bazı alan­la­rın­da fazla heye­can­lı. Benim bil­di­ğim kada­rıy­la hayli efendi biri.”

“Bir tıp öğren­ci­si, değil mi?” dedim.

“Hayır, has­ta­ne­ye ne niyet­le devam etti­ği­ni bil­mi­yo­rum. Sanı­rım ana­to­mi­de epey iyi, üste­lik birin­ci sınıf bir kim­ya­cı; ama bil­di­ğim kada­rıy­la tıp ders­le­ri­ne devam etmi­yor. Çalış­ma­la­rı ken­di­ne özgü ve gaye­siz, ama pro­fe­sör­le­ri­ni şaşır­ta­cak epey bir çizgi dışı malu­ma­ta sahip.”

“Ona neden devam etti­ği­ni hiç sor­ma­dın mı?” “Hayır. Canı iste­di­ğin­de yete­rin­ce sıcak biri ola­bil­me­si­ne rağmen, öyle ağzın­dan kolay laf alı­na­cak bir adam değil.”

“Onunla buluş­mak ister­dim,” dedim. “Eğer biriy­le aynı evde kala­cak­sam, bu kişi­nin çalış­kan ve gürül­tü­süz alış­kan­lık­lar sahibi biri olma­sı­nı iste­rim. Henüz kuv­ve­tim, fazla gürül­tü veya heye­ca­na daya­na­cak kadar yerine gel­me­di. Afga­nis­tan’da ömrü­mün geri kala­nın­da yete­cek kada­rı­nı yaşa­dım. Şu arka­da­şın­la nasıl görü­şe­bi­li­rim?”

Arka­da­şım, “Şu anda kesin­lik­le labo­ra­tu­var­da­dır,” dedi. “Bir bakar­sın haf­ta­lar­ca gelmez, bir bakar­sın sabah­tan gece yarı­la­rı­na kadar çalı­şır. İster­sen, yemek bitin­ce yürü­ye­rek gide­riz.”

“Elbet­te,” diye cevap verdim, sohbet tekrar bizim­le ilgili konu­la­ra döndü.

Hol­born’dan ayrı­lıp has­ta­ne­ye gider­ken, Stam­ford oda arka­da­şı olmayı kabul etti­ğim beye­fen­di hak­kın­da birkaç tuhaf söz daha etti.

“Eğer geçi­ne­mez­se­niz suç­lu­su ben deği­lim, ara sıra labo­ra­tu­ar­da kar­şı­laş­ma­la­rı­mız dışın­da onun hak­kın­da hiçbir şey bil­mi­yo­rum. Bu buluş­ma­yı sen isti­yor­sun, dola­yı­sıy­la ola­cak­lar­dan ben sorum­lu deği­lim.”

“Geçi­ne­mez­sek, ayrı­lı­rız olur biter,” diye cevap­la­dım. Göz­le­ri­mi arka­da­şı­mın yüzün­den ayır­ma­dan ekle­dim, “bana öyle geli­yor ki Stam­ford, mese­le­den el çekmek için bazı sebep­le­rin var. Sakın bu adamın huyu çok kötü olma­sın, yoksa başka bir şey mi var? Bu konuda benim­le açık konuş.”

“İfade edi­le­mez olanı ifade etmek kolay iş değil,” diye cevap­la­dı kah­ka­ha atarak. “Holmes benim beğe­ni­le­rim için fazla bilim­sel, hatta sıkıcı. Onu, kötü bir niyet­le değil; ama sırf etki­le­ri hak­kın­da kesin bir fikir edin­mek için bir arka­da­şı­na son sebze alka­li­sin­den bir çimdik verir­ken göre­bi­li­yo­rum. Üste­lik adil dav­ran­mak için, aynı şevkle biraz da kendi ala­cak­tır. Kesin ve tam bil­gi­ye karşı ciddi bir tutku bes­li­yor.”

“Çok doğru bir tutum.”

“Evet, ama aşı­rı­lı­ğa kaça­bi­lir. İş kadav­ra oda­sın­da­ki ceset­le­ri sopay­la döv­me­ye kadar varın­ca, elbet­te biraz tuhaf bir hal alıyor.”

“Ceset­le­ri dövmek mi!”

“Evet, ölüm son­ra­sı ne kadar morluk oluş­tu­ru­la­bi­le­ce­ği­ni teyit etmek için.”

“Hâlâ onun bir tıp öğren­ci­si olma­dı­ğı­nı söy­lü­yor­sun?”

“Değil. Çalış­ma­la­rı­nın konu­la­rı­nı bir tek Allah bilir. Her neyse, zaten geldik, onun hak­kın­da bizzat kendin bir fikir edin­me­li­sin.”

O konu­şur­ken, büyük bir has­ta­ne­nin bina­la­rın­dan birine açılan küçük bir yan kapı­nın olduğu dar bir sokağa girdik. Burası bil­di­ğim bir yerdi ve kas­vet­li taş mer­di­ven­ler­den inip bir­bi­ri ardına krem rengi kapı­la­rın olduğu beyaz bada­na­lı kori­do­ra girer­ken, önüm­den yürü­me­si­ne gerek yoktu. Kori­do­run uzak ucunda, alçak tavan­lı bir pasaj ayrı­lı­yor ve kimya labo­ra­tu­a­rı­na yöne­li­yor­du.

Burası, sıra sıra sayı­sız şişey­le kaplı gös­te­riş­li bir odaydı. Her taraf­ta alçak, geniş masa­lar, masa­la­rın üze­rin­de imbik­ler, test tüp­le­ri ve küçük gaz ocak­la­rı vardı. Odada yal­nız­ca tek bir öğren­ci vardı, odanın uzak köşe­sin­de masa­sı­nın üstüne eğil­miş, yap­tı­ğı işe gömül­müş­tü. Ayak ses­le­ri­mi­zi duy­du­ğun­da kafa­sı­nı kal­dı­rıp etra­fı­na bakın­dı ve bizi gör­dü­ğün­de bir sevinç çığ­lı­ğı attı. Elinde bir test tüpüy­le bize doğru koş­tu­rur­ken arka­da­şı­ma, “Buldum! Buldum,” diye hay­kır­dı. “Başka bir

şeyle değil, yal­nız­ca hemog­lo­bin­le çökel­ti­len bir ajan buldum.” Bir altın madeni keş­fet­miş olsay­dı, her­hal­de bu kadar sevin­mez­di.

“Dr. Watson, Bay Sher­lock Holmes,” dedi Stam­ford, bizi tanış­tı­ra­rak.

Ondan bek­le­me­ye­ce­ğim bir kuv­vet­le elimi sıkıp dos­ta­ne bir tavır­la, “Nasıl­sı­nız?” dedi. “Anla­dı­ğım kada­rıy­la Afga­nis­tan’da bulun­muş­su­nuz.”

“Bunu nere­den bili­yor­su­nuz?” diye sordum şaş­kın­lık içinde.

“Boş ver,” dedi kıkır­da­ya­rak. “Şu anki mese­le­miz hemog­lo­bin. Hiç şüp­he­siz, bu bulu­şu­mun öne­mi­ni anlı­yor­su­nuz değil mi?”

“Kim­ya­sal olarak, elbet­te ilginç bir buluş,” diye cevap verdim. “Ama pratik olarak..”

“Bak­sa­nı­za, bu son yıl­lar­da tıp ala­nın­da­ki en pratik buluş. Kan leke­le­ri­ni hata yap­ma­dan test ede­bil­me­mi­zi sağ­lı­yor. Buraya gelin!..”

Beni heye­can­la ceke­ti­min kolun­dan yaka­la­ya­rak

çalış­tı­ğı masa­nın yanına çekti.

“Biraz taze kan bula­lım,” deyip par­ma­ğı­na uzun bir iğne batır­dı ve çıkan kan dam­la­sı­nı kim­ya­sal bir pipet­le çekti.

“Şimdi, bu kadar az mik­tar­da­ki kana bir litre su kata­lım. Karı­şı­mın sonucu olarak saf su elde etti­ği­mi­zi görü­yor­su­nuz. Kanın oranı mil­yon­da bir olamaz. Karak­te­ris­tik bir tep­ki­me elde ede­ce­ği­miz­den yine de hiç kuşkum yok.”

Konu­şur­ken tüpün içine bir kaç beyaz kris­tal attık­tan sonra saydam bir sıvı­dan da bir kaç damla ekledi. Bir anda tüpün için­de­ki­ler donuk maun ren­gi­ni aldı ve kah­ve­ren­gi­si bir toz, cam tüpün dibine çöktü.

Elle­ri­ni çırpıp yeni bir oyun­ca­ğı olmuş bir çocu­ğun sevin­ciy­le:

“Ha ha ha!..” diye bağır­dı. “Buna ne diye­cek­si­niz?” “Çok dikkat gerek­ti­ren bir deney,” dedim.

“Güzel, güzel!.. Eski Gua­i­a­cum deneyi çok bece­rik­siz­ce yapıl­mış­tı ve sonuç­la­rı belir­siz­di. Kan hüc­re­le­ri­nin mik­rop­kos­la ince­len­me­si deneyi de öyle. Kan leke­le­ri bir kaç saat­lik olursa, ikinci dene­yin hiç bir anlamı olmaz. Şimdi bu test, kan leke­le­ri ister yeni, ister eski olsun olumlu sonuç verir gibi görü­nü­yor. Bu test daha önce icat edil­miş olsay­dı dün­ya­da­ki yüz­ler­ce insan işle­dik­le­ri suç­la­rın ceza­sı­nı çok uzun zaman önce çeke­cek­ti.”

“Öyle,” diye mırıl­dan­dım.

“Suç dos­ya­la­rı sürek­li olarak bu nok­ta­ya daya­nı­yor. Bir adam­dan suç işlen­dik­ten aylar sonra şüp­he­le­ni­lir.

Çama­şır­la­rı ya da giy­si­le­ri ince­le­nir ve üzer­le­rin­de kah­ve­ren­gi leke­ler bulu­nur. Bunlar kan lekesi midir, çamur izi midir, pas lekesi midir, nedir? Bu soru pek çok uzma­nın aklını karış­tır­mış­tır. Çünkü güve­ni­lir bir test yoktu. Şimdi eli­miz­de Sher­lock Holmes’in testi var ve artık hiç bir güçlük yaşan­ma­ya­cak.”

Konu­şur­ken göz­le­ri parıl­dı­yor­du. Elini kal­bi­nin

üze­ri­ne götür­dü ve hayal gücü­nün eseri olup ken­di­si­ni alkış­la­yan hayali bir kala­ba­lı­ğa selam vere­rek başını eğdi.

“Tebrik edil­me­niz gerek,” dedim bu coş­ku­su­na olduk­ça şaşır­mış bir halde.

“Geçen yıl Frank­furt’ta Von Bisc­hoff davası vardı. Bu test olsay­dı suçlu olduğu ispat­la­na­cak­tı ve kesin­lik­le idam edi­le­cek­ti. Brad­ford­lu Mason’ı, kötü şöh­ret­li Muller’i, Mont­pel­li­er­li Lefev­re’yi, New Orle­ans’tan Samson’u işle­dik­le­ri suç­lar­dan dolayı unut­ma­mak gerek. Bu testin, sonu­cu­nu belir­le­ye­bi­le­ce­ği­ni inan­dı­ğım daha bir

çok dava saya­bi­li­rim.”

“Ayaklı bir suç tak­vi­mi gibi­si­niz,” dedi Stam­ford güle­rek. “Bu bil­gi­ler­den yola çıka­rak bir yazı yaza­bi­lir­si­niz. Baş­lı­ğı­na da ‘Geç­miş­ten Polis Haber­le­ri’ der­si­niz.”

“Çok ilginç bir yazı ola­bi­lir­di,” dedi Sher­lock Holmes, par­ma­ğı­nın üze­rin­de­ki yaraya küçük bir bandaj yapış­tı­ra­rak. Yüzün­de bir gülüm­se­mey­le döndü. “Dik­kat­li olma­lı­yım,” diye devam etti. “Çünkü zehir­li mad­de­ler­le çok uğra­şı­yo­rum.

Konu­şur­ken elini kal­dır­ma­sıy­la bir­lik­te elinin her yanı­nın aynı küçük ban­daj­lar­la kaplı oldu­ğu­nu ve ren­gi­nin bozul­du­ğu­nu gördüm.

“Buraya iş için geldik,” dedi üç ayaklı yüksek bir tabu­re­ye oturan Stam­ford ve aya­ğıy­la bana da bir tabure itti. “Bu arka­da­şım kala­cak bir yer arıyor, siz de evi pay­la­şa­cak kim­se­yi bula­mı­yor­du­nuz ya, iki­ni­zi bir araya getir­me­nin iyi ola­ca­ğı­nı düşün­düm.”

Sher­lock Holmes, dai­re­si­ni benim­le pay­laş­ma fik­rin­den olduk­ça memnun görü­nü­yor­du.

“Baker soka­ğın­da­ki bir dai­re­ye göz koydum,” dedi. “Baştan aşağı bize uygun bir daire. Umarım, sert tütün koku­sun­dan rahat­sız olmu­yor­su­nuz­dur?”

“Ben her zaman deniz­ci siga­ra­sı içerim,” diye cevap verdim.

“Çok güzel. Eve genel­lik­le kim­ya­sal mad­de­ler geti­rir ve ara sıra deney­ler yapa­rım. Bu sizi rahat­sız eder mi?”

“Hiç bir şekil­de rahat­sız etmez.”

“Baka­lım, diğer kusur­la­rım neymiş? Bazen melan­ko­lik olur, gün­ler­ce ağzımı açmam. Böyle yapar­sam, sakın aksi­li­ği­min tut­tu­ğu­nu düşün­me­yin. Beni sadece yalnız bıra­kın, kısa zaman­da ken­di­me geli­rim. Sizin itiraf edecek neyi­niz var? İki kişi­nin bir­lik­te yaşa­ma­ya baş­la­ma­dan önce bir­bir­le­ri­nin en kötü yön­le­ri­ni bil­me­le­ri iyi olur.”

Bir­bi­ri­miz sor­gu­ya çek­ti­ği­mi­zi görün­ce güldüm. “Bir buldok yav­ru­su bes­li­yo­rum,” dedim. “Ve kavga çık­ma­sı­nı iste­mi­yo­rum çünkü sinir­le­rim çok yıp­ran­dı, ayrıca çok geç saatte kal­ka­rım ve olduk­ça tem­be­lim­dir.

İyi oldu­ğum zaman­da kusur­la­rım vardır ama şim­di­lik saymam gere­ken­ler bu kadar.”

“Keman çal­ma­yı da yapıl­ma­ma­sı gere­ken hata­lar kate­go­ri­si­ne soku­yor musu­nuz?” diye sordu telaş­la.

“Çalan kişiye bağlı,” dedim. “İyi çalı­nan bir keman kulak­la­ra hoş gelir. Kötü çalı­nan keman ise..”

“Oh, pekala,” dedi keyif­li bir gülüş­le. “Sanı­rım, bu konuda anlaş­tık. Tabii, daire sizin için de uygun­sa.”

“Dai­re­yi ne zaman göre­bi­li­riz?”

“Yarın öğle saa­tin­de burada bulu­şa­lım. Bir­lik­te gider, her şeyi yoluna koya­rız,” diye cevap verdi.

Onu kim­ya­sal mad­de­ler­le çalı­şır­ken bıra­kıp, has­ta­ha­ne­den çıktık ve kal­dı­ğım otele doğru yürü­dük.

Birden durup Stam­ford’a döne­rek:

“Afga­nis­tan’dan gel­di­ği­mi nasıl oldu da bildi?” diye sordum.

Arka­da­şım, anla­şıl­ma­sı çok güç bir şekil­de tebes­süm etti.

“Bu, onun küçük bir özel­li­ği,” dedi. “Bir çok insan onun bazı şey­le­ri nere­den ve nasıl bul­du­ğu­nu bilmek ister.”

“Oh, işin içinde gizem mi var?” diye bağır­dım elle­ri­mi ovuş­tu­ra­rak. “Bu çok merak uyan­dı­rı­cı. Bizi bir araya getir­di­ğin için sana çok şey borç­lu­yum. Bil­di­ğin gibi, insa­noğ­lu­nun baş­lı­ca çalış­ma konusu yine insan­dır.”

“Öyley­se, onu çalış­ma­lı­sın,” dedi Stam­ford bana veda eder­ken. “Onun çözül­me­si güç bir bil­me­ce oldu­ğu­nu göre­cek­sin. Bahse gire­rim o senin hak­kın­da, senin onun hak­kın­da öğre­ne­ce­ğin­den çok daha faz­la­sı­nı öğre­ne­cek­tir. Hoş­ça­kal.”

“Hoş­ça­kal,” diye­rek kar­şı­lık verdim ve yeni arka­da­şı­mı olduk­ça merak ederek ote­li­me doğru yürü­me­ye devam ettim.

İkinci Bölüm

Ertesi günü, karar­laş­tır­dı­ğı gibi buluş­tuk ve Baker Sokağı’ndaki 221B numa­ra­lı dai­re­ye baktık. Bir çift kon­for­lu yatak odası hoş bir şekil­de döşen­miş ve iki geniş pen­ce­rey­le aydın­la­tıl­mış büyük ve hava­dar oturma odası vardı. Daire her açıdan hoşu­mu­za git­miş­ti ve şart­lar ara­mız­da bölüş­tü­rül­dü­ğü zaman öyle uygun­du ki hemen ora­cık­ta anlaş­ma yapıp bir an önce dai­re­ye yer­leş­me­ye karar verdik. Aynı akşam otel­den eşya­la­rı­mı getir­dim.

Ertesi sabah Sher­lock Holmes birkaç kutu valiz­le beni takip etti. Bir kaç gün ken­di­mi­zi yoğun bir şekil­de eşya­la­rı­mı­zın bulun­du­ğu kutu­la­rı boşalt­ma­ya verdik. Bu işi de bitir­dik­ten sonra yavaş yavaş yer­le­şip yeni çev­re­mi­ze ayak uydur­ma­ya baş­la­dık.

Sher­lock Holmes, kesin­lik­le bir­lik­te yaşan­ma­sı güç birisi değil­di. İş yapar­ken ses­siz­di ve mun­ta­zam alış­kan­lık­la­rı vardı. Gece­le­ri yatma ve sabah­la­rı kalkma saat­le­ri­ni aksat­tı­ğı pek nadir olurdu ve her sabah ben kalk­ma­dan önce kah­val­tı­sı­nı edip çıkar­dı. Bazen gününü kimya laba­ra­tu­va­rın­da, bazen teşrih oda­la­rın­da ve bazen de kentin en düşük yer­le­rin­de yap­tı­ğı yürü­yüş­ler­le geçi­ri­yor­du. Çalış­ma azmi geldi mi hiç bir şey gücünü azal­ta­maz­dı ama ara sıra bir hal olur, oturma oda­sın­da­ki kane­pe­de nere­dey­se tek bir kelime etme­den ve kılını kıpır­dat­ma­dan saat­ler­ce otu­rur­du. Bu tür durum­lar­da, göz­le­rin­den hayal­le­re dal­dı­ğı­nı ve boş boş bak­tı­ğı­nı fark eder­dim. Tüm haya­tı­nın ölçü­lü­lü­ğü ve ira­de­si yasak­la­ma­mış olsay­dı, uyuş­tu­ru­cu bağım­lı­sı oldu­ğun­dan şüp­he­le­ne­bi­lir­dim.

Haf­ta­lar iler­le­dik­çe ona duy­du­ğum ilgi ve hayat­ta­ki amaç­la­rı­na bes­le­di­ğim merak yavaş yavaş derin­le­şe­rek arttı. Kişi­li­ği ve görü­nü­şü en dik­kat­siz kişi­nin bile gözün­den kaç­maz­dı. Boyu bir sek­se­ni geçi­yor­du, öyle ki eğil­di­ğin­de bile olduk­ça uzun boylu görü­nü­yor­du. Zeka pırıl­tı­la­rı okunan göz­le­ri etki­le­yi­ciy­di. Yuka­rı­da sözünü etti­ğim uyu­şuk­luk dönem­le­ri dışın­da, şahin gaga­sı­na ben­ze­yen ince burnu tüm yüz görü­nü­şü­ne atik­lik ve karar­lı­lık ifa­de­si veri­yor, çıkık ve sivri çenesi de bir adamın karar­lı­lı­ğı­na işaret edi­yor­du. Elle­rin­de her zaman kuru­muş mürek­kep ve kim­ya­sal madde leke­le­ri vardı. Kolay kırı­la­bi­lir tıbbi araç gereç­le­ri­ni kul­la­nır­ken onu sık sık göz­lem­le­me fır­sa­tı bul­du­ğum için, ola­ğa­nüs­tü has­sa­si­ye­te sahip olan par­mak­la­rı­nın, nasıl bir doku­nu­şa sahip oldu­ğu­nu bili­yor­dum.

Bölüm 1 · 1/15

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki