1. Bölüm
Aklına Gelince Susmak
Ölüm düşüncesi çoğu zaman kapıyı çalmadan gelir. Bir cenaze haberiyle, hastane koridorunda, gece yatağa uzanmışken, eski bir fotoğrafa bakarken, trafikte kıl payı atlatılan bir anda. Bazen de hiçbir sebep yokken. İnsan birden “bir gün ben de olmayacağım” diye düşünür. Bu düşünce birkaç saniye içinde odanın havasını değiştirir. Günlük dertler, yapılacak işler, cevaplanmamış mesajlar, para hesabı, kırgınlıklar, planlar; hepsi bir anlığına tuhaf görünür. Sonra çoğu insan hemen başka bir şey yapar. Telefonu eline alır. Televizyonu açar. Konuyu değiştirir. Çünkü ölüm düşüncesi geldiğinde ilk refleks çoğu zaman düşünmek değil, susturmaktır.
Bu kaçış anlaşılır bir şey. Ölümü düşünmek kolay değildir. İnsan kendi yokluğunu gerçekten kavrayamaz. “Ben olmayacağım” cümlesi dilde basit durur ama zihinde tuhaf bir duvara çarpar. Çünkü bütün dünyayı kendi bilincimizin içinden biliriz. Sabah uyanan, acıkan, seven, yorulan, utanan, plan yapan, bekleyen, hatırlayan hep “ben”dir. Bu benliğin bir gün tamamen susacağını düşünmek, insan aklının rahatça taşıdığı bir şey değildir. Ölüm düşüncesi bu yüzden sadece bir fikir değil, varlığın altına yerleştirilen ağır bir taş gibidir.
Ama ölümden kaçmak da onu ortadan kaldırmaz. Sadece düşüncenin şeklini değiştirir. Açıkça konuşulmayan ölüm, bazen belirsiz bir huzursuzluk olarak geri döner. Gereksiz acelelerde, bitmeyen ertelemelerde, küçük şeylere fazla tutunmada, genç kalma takıntısında, kontrol arzusunda, kaybetme korkusunda. İnsan “ölüm” kelimesini hiç kullanmadan da ölüm korkusuyla yaşayabilir. Bunu fark etmek önemlidir. Çünkü susturulan düşünceler yok olmaz; başka kılıklara girer.
Çocukken ölüm bize genellikle eksik anlatılır. “Uyudu”, “uzaklara gitti”, “melek oldu”, “artık acı çekmiyor” gibi cümlelerle yumuşatılır. Büyükler bunu bizi korumak için yapar. Belki gerekir de. Ama büyüdüğümüzde bile aynı yumuşatma dilinde kalırsak ölümle gerçek bir ilişki kuramayız. Birinin öldüğünü söylemek yerine “kaybettik” deriz. Mezar yerine “son yolculuk” deriz. Ölümün kendisine bakmak ağır geldiği için etrafına perdeler asarız. Perdeler bazen merhametlidir, ama bazen de gerçeği görmemizi engeller.
Günlük hayat ölüm düşüncesini sürekli dışarı iter. Çünkü sistem yaşamak üzerine değil, meşgul olmak üzerine kuruludur. Çalış, yetiş, kazan, öde, cevap ver, paylaş, planla, tüket, yenile, acele et. Ölüm bu düzenin ritmini bozar. Bir anda “bütün bunlar ne için?” sorusunu getirir. Bu soru tehlikelidir çünkü insanı yavaşlatır. Yavaşlayan insan bazı şeyleri sorgular. Gerçekten istediği hayatı mı yaşıyor? Sevmediği şeylere neden bu kadar zaman veriyor? Kırgınlıkları neden yıllarca taşıyor? Başkalarının fikri için neden bu kadar yoruluyor? Ölüm düşüncesi bu yüzden sadece korkutucu değil, düzen bozucudur.
Belki de ondan bu kadar kaçmamızın nedeni budur. Ölüm bizi sadece yoklukla değil, yaşadığımız hayatın hesabıyla da karşılaştırır. Bir gün öleceğini düşünmek, “bugün nasıl yaşıyorum?” sorusunu büyütür. Bu soru her zaman rahat değildir. Çünkü cevap bazen can sıkar. İnsan kendi hayatında fazla beklemede olduğunu görebilir. Ertelediğini, sustuğunu, gereğinden çok katlandığını, sevmediği bir rolü oynadığını fark edebilir. Ölüm düşüncesi bazen hayatı kararttığı için değil, hayatın üzerindeki sahte ışıkları kapattığı için rahatsız eder.
Ölümü düşünmekle ölüm takıntısı aynı şey değildir. Bunu ayırmak gerekir. Takıntı insanı daraltır, sürekli kaygı üretir, hayatla bağını zayıflatır. Sağlıklı düşünme ise insanı daha dürüst yapabilir. “Bir gün öleceğim” demek, her an panikle yaşamak zorundayım demek değildir. Tam tersine, her anı daha dikkatli yaşama daveti olabilir. Burada ölçü şudur: Bu düşünce seni hayattan koparıyor mu, yoksa hayata daha açık bakmanı mı sağlıyor? Eğer ölüm düşüncesi seni sürekli korku döngüsüne sokuyor, gündelik işlerini yapamaz hâle getiriyor, yoğun kaygı yaratıyorsa destek almak gerekir. Ama ara sıra ölüm üzerine düşünmek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Felsefe tarihi boyunca birçok insan bu soruya bakmıştır. Stoacılar ölümü hatırlamanın hayatı sadeleştirebileceğini düşündü. Bazı düşünürler ölümün hayatı anlamlı kıldığını söyledi. Bazıları ise ölüm karşısında insanın anlamsızlıkla yüzleştiğini savundu. Bu kitap ağır felsefi kavramların içine girmeyecek. Ama şu basit yerden bakacak: Ölüm düşüncesi hayatı bozar mı, yoksa hayatı daha doğru görmemize mi yardım eder? Cevap herkes için aynı olmayabilir. Çünkü ölüm fikri kişisel geçmişimizle, inancımızla, kayıplarımızla, korkularımızla, yaşımızla, sağlığımızla ve sevdiklerimizle olan bağımızla şekillenir.
Bir gencin ölümü düşünmesiyle yaşlı birinin düşünmesi aynı değildir. Yeni kayıp yaşamış birinin ölümü düşünmesiyle, sadece teorik olarak düşünen birinin deneyimi aynı değildir. Ağır hastalık geçiren biri için ölüm soyut bir kavram değildir. Sevdiklerini kaybeden biri için de değildir. Bu yüzden ölüm hakkında konuşurken dikkatli olmak gerekir. Büyük, parlak, herkese uyan cümleler çoğu zaman yetersiz kalır. “Ölüm hayatın gerçeği” demek doğru olabilir ama acının ortasındaki insana yetmez. Felsefe bazen doğru cümleler kurar ama insan kalbi o cümlelere hemen yetişemez.
Yine de ölüm düşüncesinin hayatımızda bir yeri olmalı. Çünkü tamamen dışarı atıldığında tuhaf bir sahte sonsuzluk içinde yaşamaya başlarız. Sanki zamanımız bitmeyecekmiş gibi erteleriz. Sanki sevdiklerimiz hep burada olacakmış gibi susarız. Sanki bedenimiz hiç bozulmayacakmış gibi davranırız. Sanki sonra her şeyi telafi edecek sonsuz bir “bir ara” varmış gibi yaşarız. Ölümü düşünmek, bu sahte sonsuzluğu bozar. Rahatsız edici tarafı da buradadır. Ama bazen insanı uyandıran şey biraz rahatsız edicidir.
Bir gün öleceğini bilmek, her şeyi önemsiz yapmaz. Tam tersine, bazı şeyleri daha önemli yapar. Bir kahveyi, bir yürüyüşü, bir insanın sesini, annenin aramasını, arkadaşla gülmeyi, iyi bir uykuyu, sabah ışığını. Ölüm düşüncesi doğru yerden tutulduğunda hayatın küçük şeylerini küçültmez; onları daha görünür yapar. Çünkü geçici olan şey değersiz değildir. Hatta çoğu zaman değerini geçiciliğinden alır. Bir yaz akşamı sonsuz olsaydı, belki bu kadar güzel gelmezdi.
Ama bunu romantikleştirmek de kolaydır. Ölümü düşününce herkes birden hayatın değerini anlayıp daha iyi yaşamaya başlamaz. Bazen insan sadece korkar. Bazen içine kapanır. Bazen anlamsızlık hisseder. Bazen de hiçbir şey değişmez. Bu da insanidir. Ölüm düşüncesinden hemen bilgelik çıkarmak zorunda değiliz. Bazı düşünceler önce sadece ağır gelir. Onları taşımayı öğrenmek zaman ister. Bu kitap da ölüm fikrini bir motivasyon sloganına çevirmeye çalışmayacak. “Bugün son gününmüş gibi yaşa” cümlesi bazen güzel duyulur ama her gün son günmüş gibi yaşamak mümkün değildir. Kira vardır, iş vardır, bulaşık vardır, sorumluluk vardır. Hayat sadece büyük anlam anlarından oluşmaz.
Daha gerçekçi olan şudur: Son gününmüş gibi değil, sınırlı günlerin varmış gibi yaşamak. Arada fark var. Son gününmüş gibi yaşarsan her şeyi yakmak isteyebilirsin. Sınırlı günlerin varmış gibi yaşarsan daha dikkatli seçersin. Her tartışmaya girmeyebilirsin. Her isteğe evet demeyebilirsin. Her kırgınlığı yıllarca taşımayabilirsin. Sevdiğini söylemeyi çok ertelemeyebilirsin. Kendini tamamen başkalarının beklentisine teslim etmeyebilirsin. Ölümü düşünmek hayatı bozmak zorunda değil; hayatı ayıklamak olabilir.
Ölüm düşüncesinden kaçmamızın bir nedeni de kontrolü kaybetme hissidir. İnsan birçok şeyi planlayarak rahatlar. Takvim yapar, hedef koyar, para biriktirir, sağlık kontrolüne gider, evini düzenler. Bunların hepsi önemlidir. Ama ölüm, kontrolümüzün sınırlı olduğunu hatırlatır. Ne kadar plan yaparsak yapalım, hayatın tamamına hükmetmiyoruz. Bu bilgi rahatsız edici ama aynı zamanda alçaltıcı bir bilgidir. Kendimizi dünyanın merkezi sanmamızı engeller. Bazı hırsları küçültür. Bazı kavgaları anlamsızlaştırır. Bazı sevgileri acil hâle getirir.
Bir insan ölüm düşüncesiyle ilk kez gerçekten karşılaştığında genellikle iki şeyden birini yapar: Ya hızla uzaklaşır ya da içine düşer. Oysa üçüncü bir yol mümkün olabilir. Ne kaçmak ne boğulmak. Yanına oturmak. Bu düşünce geldiğinde hemen telefonu eline almadan birkaç saniye durmak. “Evet, bir gün öleceğim. Sevdiğim insanlar da ölecek. Bu korkunç ve gerçek. Peki bu bilgi bugün benden ne istiyor?” diye sormak. Belki hiçbir şey istemiyordur. Belki sadece biraz daha dürüstlük istiyordur. Belki bir telefon açmanı, bir şeyi ertelememeni, bedenine dikkat etmeni, boş bir hırsı bırakmanı istiyordur.
Ölüm düşüncesi geldiğinde susmak bazen korunma olabilir. Her an bu gerçeğe bakamayız. İnsan ruhunun da sınırı var. Ama hep susmak başka bir şeydir. Hep susarsak ölüm fikri karanlıkta büyür. Konuşulmadığı için daha ürkütücü olur. Oysa adını koyduğumuz şeyle ilişki kurma şansımız olur. “Ölümden korkuyorum.” Bu cümle zayıflık değildir. İnsan olmanın en temel cümlelerinden biridir. Belki de bütün felsefenin, dinlerin, sanatın, aşkın ve anlam arayışının arkasında bu cümle bir yerlerde durur.
Bu bölümün sorusu şu: Ölüm aklına geldiğinde neden hemen susuyorsun? Gerçekten bu düşünce seni hayattan kopardığı için mi, yoksa hayatın hakkında sormak istemediğin soruları getirdiği için mi? Bu iki cevap birbirinden farklıdır. Birincisinde şefkat ve destek gerekir. İkincisinde dürüstlük. Çoğu insanda ikisi de biraz vardır.
Ölümü düşünmek hayatı otomatik olarak bozmaz. Ama kaçtığımız her büyük gerçek gibi, yanlış yerde ve yanlış biçimde karşımıza çıkarsa bizi sarsabilir. Belki mesele ölümü hiç düşünmemek değil, onu nasıl düşüneceğimizi öğrenmektir. Karanlığa bakar gibi değil, çok parlak bir ışığa doğrudan bakmadan, göz ucuyla ama inkâr etmeden.
Çünkü ölüm düşüncesi bazen şunu fısıldar: Her şey kalıcı değil. Sen de değilsin. O hâlde neyi büyütüyorsun, neyi erteliyorsun, kime kırgınsın, kime susuyorsun, neyi yaşıyor gibi yapıyorsun?
Bu sorular rahat değildir. Ama belki de bazı rahatsız sorular, hayatı bozmaktan çok onu gerçek yerine koyar.