gridreads

1. Bölüm

İLK GE­CE

An­cak genç­ken ya­şa­na­bi­le­cek ola­ğa­nüs­tü ge­ce­ler­den bi­riy­di, sev­gi­li oku­yu­cu. Gök­yü­zü­nün ay­dın­lı­ğı­na, yıl­dız­la­rın pa­rıl­tı­sı­na ba­kıp da “Böy­le­si­ne gü­zel bir gök­yü­zü­ al­tın­da, ger­çek­ten kö­tü in­san­lar, öf­ke­li ve hır­çın in­san­lar na­sıl bu­lu­na­bi­lir!” di­ye dü­şü­nür­sü­nüz. Bu dü­şün­ce yi­ne genç­lik dü­şün­ce­si­dir. Di­le­rim si­zin yü­re­ği­niz de ola­bil­di­ğin­ce uzun bir za­man genç kal­sın.

Hır­çın ve öf­ke­li in­san­lar­dan söz et­miş­ken, o gün be­ni çe­pe­çev­re sa­ran uy­sal­lı­ğı­ ha­tır­la­ma­dan ede­me­ye­ce­ğim. Sa­ba­hın er­ken sa­at­le­rin­de bu­nal­tan, ga­rip bir can sı­kın­tı­sıy­la in­le­mek­tey­dim. Hiç se­bep­siz, ken­di­mi san­ki dün­ya­da ya­pa­yal­nız kal­mış, ter­k e­dil­miş his­set­me­ye baş­la­dım.

San­ki her şe­yin ben­den uzak­laş­tı­ğı, her­ke­sin ben­den sa­kı­nıp ka­çın­dı­ğı duy­gu­suy­du. “Her­kes” der­ken ki­mi kas­tet­ti­ği­mi sor­mak­ta ta­bii ki hak­lı­sı­nız? Ger­çek­ten se­kiz se­ne­dir Peters­burg’da bu­lun­ma­ma rağ­men, tek bir dost edin­me­yi be­ce­re­me­dim. İyi de be­nim ar­ka­daş­la­ra, dost­la­ra ih­ti­ya­cım mı var san­ki? Ben za­ten Peters­burg’un ken­di­siy­le ar­ka­da­şım. O da ba­na ye­ter. O yüz­den Peters­burg’da­ki her­kes yaz ta­ti­li için yaz­lık­la­ra gi­din­ce, her­ke­sin be­ni terk et­ti­ği­ni dü­şün­me­ye baş­la­dım. Yal­nız kal­mak­tan kork­muş­tum. Tam üç gün bo­yun­ca, şeh­rin so­kak­la­rın­da üzün­tü­lü bir hâl­de, ba­şı­boş do­laş­tım dur­dum. Ne olu­yor­du ba­na, bir tür­lü an­la­ya­mı­yor­dum. Par­kın ol­du­ğu ye­re, Ne­va cad­de­si­ne git­tim; neh­rin ke­na­rı­nı çev­re­le­yen set­le­rin bu­lun­du­ğu yer­de do­laş­tım fa­kat hep­si bo­şu­nay­dı.

Yıl bo­yun­ca bel­li za­man­lar­da, şeh­rin bel­li yer­le­rin­de rast­la­dı­ğım ta­nı­dık yüz­ler­den bi­ri­ni bi­le gör­eme­dim. Ger­çi on­lar be­ni ta­nı­maz­lar ama ben on­la­rı iyi ta­nır­dım. Hem de o ka­dar ya­kın­dan ta­nı­yor­dum ki on­la­rı, sa­de­ce yüz­le­ri­ne bak­mak­la se­vinç­li mi, yok­sa ke­der­li mi ol­duk­la­rı­nı he­men an­lar­dım. On­la­rı ne­şe­li gör­dük­çe ben de ne­şe­le­nir, üzün­tü­lü gör­dük­çe ben de üzü­lür­düm. Tan­rı’nın her gü­nü Fon­tan­kas’ta rast­la­dı­ğım ve her za­man ay­nı sa­at­te kar­şı­laş­tı­ğım kı­sa boy­lu, yaş­lı bir adam­la da ne­re­dey­se ar­ka­daş ol­muş­tuk.

Ken­din­den emin bir hâ­li ve dü­şün­ce­li bir yü­zü var­dı. Sağ elin­de sa­pı al­tın kap­la­ma­lı, bo­ğum­lu bir bas­ton tu­tar­dı. Sol eli ser­best­çe ile­ri ge­ri sal­la­nır, devam­lı ken­di ken­di­ne bir şey­ler mı­rıl­da­na­rak ge­çer gi­der­di. O da far­kın­day­dı her gün ay­nı yer­de ve ay­nı za­man­da kar­şı­laş­tı­ğı­mı­zın. Be­nim var­lı­ğım­la alâ­ka­dar ol­du­ğu­nu bi­le tah­min edi­yor­dum. O ka­dar ki, ara­da bir be­ni gör­me­di­ği za­man­lar ba­ya­ğı üzül­dü­ğü­nü bi­le dü­şün­dü­ğüm olur­du.

Ba­zı za­man­lar, özel­lik­le iki­mi­zin de ne­şe­li ol­du­ğu an­lar, kar­şı­lık­lı se­lâm­la­şır­dık. Ge­çen­ler­de üst üs­te iki gün bir­bi­ri­mi­zi gö­re­me­miş, üçün­cü gü­nü kar­şı­laş­tı­ğı­mız­da da ço­cuk­su bir se­vinç­le se­lâm­laş­mak üze­re eli­mi­zi hız­la şap­ka­la­rı­mı­za atar gi­bi ol­muş, ney­se ki bir­den ak­lı­mız ba­şı­mı­za gel­miş ve her za­man­ki gi­bi, kar­şı­lık­lı sem­pa­tik ba­kış­lar­la se­lâm­la­şıp geç­miş­tik.

Ken­tin ev­le­riy­le de dost­tum ay­nı za­man­da. Yol­da yü­rür­ken her ev san­ki önü­me çı­kıp be­ni bek­ler gi­bi gö­rü­nür. Pen­ce­re­le­rin­den ba­na ba­ka­rak, âde­ta “Mer­ha­ba! İş­ler na­sıl gi­di­yor? Ben çok iyi­yim. Bi­li­yor mu­sun, ya­kın­da ne ola­cak? Ma­yıs­ta ba­na bir kat da­ha ek­le­ye­cek­ler” ya da “Na­sıl­sın? Ben mi? Ya­rın ba­zı yer­le­ri­mi ona­ra­cak­lar” ya da ”İşit­tin mi, dün ge­ce az da­ha ya­nıp kül olu­yor­dum! O ka­dar kork­tum ki!” gi­bi söz­ler söy­ler­ler ba­na. Bu ev­le­rin ara­sın­da özel­lik­le ba­zı­la­rı var ki be­nim için ay­rı­ca­lık­lı ve bam­baş­ka bir de­ğer ta­şı­rlar. Bu­na göz­de­le­rim de di­ye­bi­li­riz.

On­lar­la sı­kı fı­kı­yız ve bir­bi­ri­mi­zi çok iyi an­lı­yo­ruz. Bun­lar­dan bir ta­ne­si yaz mev­si­mi­ni bek­li­yor. Bir mi­mar ken­di­si­ni ona­ra­cak, res­to­re ede­cek. O yüz­den ken­di­si­ni her­gün zi­ya­ret et­mem gö­rev ol­du be­nim için. Ba­şı­na kö­tü bir iş gel­me­sin­den kor­ku­yor, onun için Tan­rı’ya ya­ka­rı­yor­dum; çün­kü da­ha ön­ce gül kır­mı­zı­sı şi­rin bir evin ba­şı­na ge­len­ler be­nim için iyi bir tec­rü­be ol­muş­tu. Han­tal kom­şu­la­rın­dan uzak­ta, bir par­ça gu­rur­lu bir gö­rü­nü­şe sa­hip ol­ma­sı­na rağ­men, bu taş ev ba­na o ka­dar se­ve­cen ba­kar­dı ki, her önün­den ge­çiş­te mut­lu­luk de­nen sar­hoş edi­ci şe­yi yu­dum­lar­dım fa­kat ge­çen haf­ta, yi­ne her za­man­ki gi­bi önün­den ge­çer­ken, ar­ka­da­şı­mın ba­na üz­gün üz­gün bak­tı­ğı­nı gö­rüp, ke­der­li se­si­ni işit­tim: “Şu hâ­li­me bir bak Tan­rı aş­kı­na! Ca­ni­ler, acı­ma­sız­lar. Öy­le bo­ya­mış­lar ki, hiç acı­ma­mış­lar; ne sütun­la­rı gör­müş göz­le­ri ne de par­mak­lık­la­rı.”

Onu böy­le gö­rün­ce öf­kem­den ne­re­dey­se sa­rı­lık ola­cak­tım. O za­man­dan be­ri bir tür­lü ken­di­si­ni zi­yare­te gi­de­me­dim. Gös­te­ri­şi­ni yer­le bir et­tik­le­ri za­val­lı ar­ka­da­şı­mı Çin İm­pa­ra­tor­lu­ğu ren­gi­ne bo­yan­mış gör­me­ye ra­zı ol­mu­yor içim.

Yu­ka­rı­da­ki sa­tır­la­rı oku­yun­ca, Peters­burg ile na­sıl içi­çe ol­du­ğu­mu her­hâl­de çok iyi an­la­mış­sı­nız­dır.

Üç gün­dür üz­gün ve hu­zur­suz­dum ve şu an­da ne­den böy­le ol­du­ğu­mu ar­tık iyi­ce an­la­dım. Yol­lar­da, cad­de­ler­de her za­man gör­dü­ğüm şey­ler san­ki es­ki yer­le­rin­de de­ğil­­ler­di. O, mey­dan­da yok, şu, or­ta­lık­ta gö­zük­mü­yor, fa­lan şe­yin ye­rin­de yel­ler esi­yor, fi­lân­ca şey ne halt et­me­ye, ne­re­ye git­miş? Ev­de de ay­nı du­rum; san­ki ken­dim­de de­ği­lim. İki ak­şam du­rup din­len­me­den, et­ra­fım­da ne­yin ek­sik ol­du­ğu­nu, ne­den böy­le hu­zur­suz ol­du­ğu­mu bul­ma­ya ça­lış­tım dur­dum.

Üze­ri is­li ye­şil du­var­la­rı, Matr­yo­na’nın eri­şil­mez bir us­ta­lık­la üret­ti­ği örüm­cek ağ­la­rıy­la kap­lı ta­va­nı aval aval göz­den ge­çir­dim. Oda­da­ki her eş­ya­yı, san­dal­ye­le­re va­rın­ca­ya ka­dar tek tek ya­kın­dan in­ce­le­yip sı­kın­tı­mın se­be­bi­nin giz­len­di­ği ye­ri or­ta­ya çı­kar­ma­ya ça­ba­la­dım dur­dum; çün­kü ba­sit bir is­kem­le­nin es­ki ye­rin­den baş­ka bir ye­re, baş­ka bir bi­çim­de yer­leş­ti­ril­me­si key­fi­mi ka­çı­rır, dün­ya­ya kü­se­cek de­re­ce­de çi­le­den çık­ma­ma ne­den ola­bi­lir­di. Son­ra pen­ce­re­le­re göz atar­dım bo­şu bo­şu­na. Et­ra­fı böy­le in­ce­den in­ce­ye araş­tır­dık­tan son­ra da Matr­yo­na’yı ça­ğı­rıp ta­van­da ası­lı örüm­cek ağ­la­rı ve ge­nel ola­rak tem­bel­li­ği hak­kın­da, bir ba­ba şef­ka­tiy­le, ken­di­si­ni faz­la üz­me­den azar­la­dım.

Fa­kat o şaş­kın şaş­kın yü­zü­me bak­tı, vur­dum­duy­maz bir eday­la oda­dan çık­ıp git­ti. Böy­le­ce örüm­cek ağ­la­rı­nın na­rin be­den­le­ri de in­cin­mek­ten kur­tul­muş, ol­duk­la­rı yer­de öy­le­ce ası­lı kal­mış ol­du!

Ni­ha­yet bu sa­bah işin iç­yü­zü­nü an­la­ya­bil­dim. Kör gi­bi, her­ke­sin yaz ta­ti­li için şeh­ri, do­la­yı­sıy­la be­ni bı­ra­kıp git­ti­ği­ni gö­re­me­miş­tim. Böy­le önem­li bir olay­dan, önem­siz bir şey­den söz eder gi­bi ko­nuş­tu­ğum için be­ni ba­ğış­la­yın; çün­kü Peters­burg’da bu­lu­nan her­kes ya yaz­lık­la­rı­na git­miş­ti ya da gi­di­yor­du. İş­te, böy­le bir an­da ko­nu­şa­bil­mek için ka­fa­mı yo­ra­cak de­ği­lim; çün­kü her an kalan­tor gö­rü­nüş­lü bir adam cad­de­de du­ru­yor, o sı­ra­da geç­mek­te olan tak­si­ler­den bi­ri­ni “Hey, tak­si!” di­ye ça­ğı­rıp, göz­le­ri­min önün­de, bü­tün gö­rev­le­ri­ni lâ­yı­kıy­la ye­ri­ne ge­tir­miş, say­gı­ de­ğer pek sa­yın ai­le ba­ba­sı gö­rü­nü­mün­de çe­kip gi­di­yor­du.

Üç gün­dür bü­tün yol­cu­la­rın dav­ra­nış­la­rı de­ğiş­miş, ba­na baş­ka bi­çim­de gö­zük­me­ye baş­la­mış­lar­dı; çün­kü in­ce, na­ze­nin, şe­ker gi­bi bem­be­yaz par­mak­la­rın pen­ce­re­ye vur­du­ğu­nu, pen­ce­re­nin açıl­dı­ğı­nı, şi­rin bir yü­zün sü­zü­le­rek dı­şa­rı çı­kıp, elin­de sak­sı­lar­la çi­çek sa­tan çi­çek­çi­den bir sak­sı çi­çek al­dı­ğı­nı her gö­rüş­te -hiç şüp­he­siz- çi­çe­ği sa­de­ce za­man ge­çir­mek için al­dı­ğı­na, yok­sa şeh­rin ha­va­sız apart­man ka­tın­da ya­şa­yan bir ka­dı­nın çi­çek­le­ri sey­ret­mek­ten zevk al­ma­ya­ca­ğı­na, kı­sa za­man­da yaz­lı­ğa gi­de­ce­ği­ne gö­re, çi­çek­le­ri de be­ra­be­rin­de gö­tü­re­ce­ği­ni he­men an­lı­yo­rum.

Hat­ta bu ka­dar­la kal­ma­yıp, bu an­la­ma ye­te­ne­ği­mi iler­le­ti­yo­rum. Ki­min ne çe­şit yaz­lık­ta kal­dı­ğı­nı bir ba­kış­ta an­la­yı­ve­ri­yo­rum; Ka­men­ny ve Ap­te­kas­kiy ada­la­rın­da ya­şa­yan­la­rın, Pe­ter­hof cad­de­si bo­yun­da­ki köşk­ler­de otu­ran­la­rın ta­vır­la­rın­da­ki in­ce­lik, yaz­lık el­bi­se­le­rin­de­ki şık­lık ve şeh­re iner­ken sür­dük­le­ri gös­te­riş­li ara­ba­la­rı­nın ih­ti­şa­mı­nı fark et­me­mek im­kân­sız. Par­go­lov ve öte­sin­de­ki köşk­ler­de ka­lan­lar be­ni et­ki al­tın­da bı­ra­kı­yor; ilk ba­kış­ta in­sa­na ak­lı ba­şın­da, otu­rak­lı kim­se­ler iz­le­ni­mi ve­ri­yor. Kres­tovsky ada­sın­dan ge­len­ler şen şak­rak ta­vır­la­rıy­la dik­kat çe­ki­yor­lar­dı.

Ba­zen dağ gi­bi üst üs­te kon­muş ev eş­ya­la­rıy­la yük­lü va­gon­la­ra rast­lı­yor, bu rast­lan­tı­lar­da on­la­rı ta­nı­ma­ya ça­ba­lı­yor­dum. Va­gon­la­rın üze­rin­de -ma­sa­lar, san­dal­ye­ler, se­dir­ler, Türk işi ve­ya baş­ka tarz­da ya­pıl­mış di­van­lar- yük­len­miş ve bun­la­rın ya­nı sı­ra hay­va­nı­nın diz­gin­le­ri­ne sa­rıl­mış bir şe­kil­de yü­rü­yen ara­ba­cı­lar gö­rür­düm. Ne­va’­nın üs­tün­de san­ki eş­ya yük­lü ge­mi­le­rin yü­züp gi­di­şi­ne göz at­tı­ğım za­man, ara­ba­lar­la ge­mi­ler gö­züm­de art­tık­ça ar­tar­dı. Her­kes ayak­lan­mış, ha­re­ke­te geç­miş ker­van­lar hâ­lin­de yaz­lık­la­ra gö­çü­yor­muş gi­bi­ ge­li­yor­du ba­na. Öy­le ki, kı­sa za­man­da Peters­burg’un bir çöl­den fark­sız ola­ca­ğı dü­şün­ce­si ge­lir yer­le­şir­di ka­fa­ma. Bu du­ru­mu gör­dük­çe ken­dim­den utan­ma­ya, gü­cen­me­ye ve üzün­tü için­de kıv­ran­ma­ya baş­lar­dım. Gi­de­cek hiç­bir ye­rim ol­ma­dı­ğı gi­bi, şeh­rin dı­şı­na çık­mak için hiç­bir ba­ha­nem de yok­tu.

Şeh­ri terk eden ker­va­nın için­de­ki va­gon­lar­dan bi­rin­de ol­ma­yı, yol­da çe­vir­di­ği bir fay­to­na at­la­ya­rak yaz­lı­ğa yol­la­nan her­han­gi bir be­ye­fen­diy­le çe­kip git­me­yi ben de is­ti­yor­dum fa­kat kim­se ça­ğır­ma­dı be­ni. Bel­ki de be­ni ta­ma­mıy­la unut­muş­lar, ora­da ya­ban­cıy­mı­şım gi­bi be­ni he­sa­ba kat­ma­mış­lar­dı!

Kaç sa­at­tir yü­rü­dü­ğü­mü, ne­re­ye git­ti­ği­mi ve ne­re­de ol­du­ğu­mu bil­mi­yor­dum. Son­ra bir­den şeh­rin ne­re­dey­se dı­şı­na ka­dar gel­di­ği­mi fark et­tim. O an­da o ka­dar mut­luy­dum ki, na­sıl an­lat­sam? Hiç dü­şün­me­den şeh­rin dı­şı­na çık­tım; boy boy ol­muş ça­yır­la­rın, çi­men­le­rin içi­ne dal­dım ve baş­la­dım yü­rü­me­ye. Ken­di­mi hiç yor­gun his­set­mi­yor­dum.

Tam ak­si­ne, vü­cu­du­mun en ufak hüc­re­le­ri­ne ka­dar, san­ki sır­tım­dan bü­yük bir yük kalk­mış gi­bi ra­hat­lamış­tım. Ara­bay­la gi­den­ler san­ki se­lâm ver­mek is­ti­yor­lar­mış gi­bi gü­lüm­se­ye­rek geç­ti­ler. Hep­si de ha­ya­tın­dan son de­re­ce mem­nun gö­rü­nü­yor­lar­dı. Ben de çok se­vinç­liy­dim. Hiç bu ka­dar ne­şe­li ol­ma­mış­tım. Şe­hir­den uzak­la­şıp, do­ğa­nın koy­nu­na atı­lır atıl­maz ken­di­mi hep böy­le ne­şe­li his­se­de­rim. Şeh­rin du­var­la­rı ara­sın­da sı­kı­şıp kal­mak­tan bo­ğu­la­cak gi­bi olup, ken­di­si­ni an­sı­zın İtal­ya’da bul­muş ya­rı kö­tü­rüm bir şe­hir­li gi­bi, ben de şehir­den ya­ka­mı kur­ta­rıp do­ğay­la ku­cak ku­ca­ğa gel­di­ğim­de, dün­ya­nın en mut­lu ada­mı olu­ve­ri­rim.

Peters­bur­gu­mu­zun kır­la­rın­da söz­cük­ler­le an­la­tı­la­ma­yan, in­sa­nı bü­yü­le­yen bir ha­va var­dır ve ba­ha­rın gel­me­siy­le Tan­rı’nın ba­ğış­la­dı­ğı bü­tün gü­zel­lik­le­ri­ni bü­yük bir gör­kem­le or­ta­ya se­rer; par­lak, ren­gâ­renk çi­çek­ler­le, şi­rin to­mur­cuk­lar­la âde­ta gi­yi­nip süs­le­nir. Ba­na, her na­sıl­sa ba­zen acı­ma, ba­zen tut­ku­lu bir sev­giy­le bak­tı­ğı­mız ve­rem­li bir kı­zı ha­tır­la­tır. Bu kız bir an bir mu­ci­zey­le gü­zel­le­şi­ve­rir, si­zi şaş­kın­lık­tan don­du­rup sar­hoş eder. Bu üz­gün ve dal­gın göz­le­ri bir­den­bi­re tu­tuş­tu­ru­ve­ren han­gi ateş­tir di­ye me­rak eder­se­niz. Han­gi güç o üzün­tü­lü ve hül­ya­lı göz­ler­de­ki ale­vi par­la­tı­ver­di? Çök­müş, sol­gun ya­nak­la­rı­na ka­nın öy­le ani­den akın et­me­si­ne kim, na­sıl se­bep ol­du? O in­ce vü­cu­da bu aşı­rı hırs bir­den­bi­re na­sıl do­lu­ver­di? Ni­çin göğ­sü aşk­la, he­ye­can­la inip inip kal­kı­yor? Co­şup ta­şan ar­zu, ener­ji do­lu ha­yat ve mut­lu­luk ve­ren gü­zel­lik bu za­val­lı kı­zın yü­zün­de han­gi kud­ret­li elin so­nu­cun­da bir­le­şi­ver­di? Du­dak­la­rın­da­ki pı­rıl­tı; pa­rıl­tı­lı, şen kah­ka­ha; göz­le­rin­de­ki gü­neş ışı­ğı gü­lüm­se­me ki­min ese­ri?

Baş­lar­sı­nız şaş­kın şaş­kın et­ra­fı­nı­za bak­ma­ya. Bi­ri­­ni arar­sı­nız, dü­şü­nür­sü­nüz de­rin de­rin; ce­vap bul­ma­ya zor­lar­sı­nız ken­di­ni­zi ve bir an­da her şe­yi an­lar­sı­nız ama o an he­men ge­çer. Bel­ki de he­men er­te­si gü­nü, yi­ne o es­ki dal­gın ba­kış­lı, içi sı­kın­tı do­lu gö­rü­nüş­lü kı­zı kar­şı­nız­da bu­lur­su­nuz. Sol­gun yü­zü­nü, ha­re­ket­le­rin­de­ki kor­kak, ür­kek ve utan­gaç ta­vır­la­rı­nı he­men fark ede­cek, hat­ta göz­le­rin­de­ki piş­man­lı­ğı, öl­dü­rü­cü der­di se­ze­cek ve kı­sa bir sü­re için aş­ka ge­lip he­ye­can­lan­dı­ğı, hat­ta bir an­lık taş­kın­lı­ğın­dan do­la­yı piş­man­lı­ğı gö­re­cek­si­niz... Bu an­sı­zın ge­lip ge­çen gü­zel­li­ğin böy­le kı­sa ömür­lü olu­şu­na ve bir da­ha ge­ri dön­me­me­si­ne üzü­le­cek, sev­me­ye bi­le za­man bul­ma­dı­ğı­nız bu alda­tı­cı, bu işe ya­ra­maz gü­zel­li­ğe ta de­rin­den kı­rı­la­cak­sı­nız.

Şu da bir ger­çek­ti ki, bü­tün olum­suz­luk­la­ra rağ­men, o gü­nün ge­ce­si gün­dü­zün­den çok da­ha iyi ve hoş sürp­riz­ler­le geç­ti.

Şeh­re ge­ri dön­dü­ğüm­de, za­man ol­duk­ça iler­le­miş­ti. Kal­dı­ğım eve yak­la­şır­ken sa­at tam onu vu­ru­yor­du. Set bo­yun­ca yü­rü­yor­dum. Şeh­rin uzak, kuy­tu bir kö­şe­sin­de kal­dı­ğım için o sa­at­te yol­lar­da kim­se­cik­ler yok­tu. Mut­lu fa­kat kim­se­siz, mut­lu­lu­ğu­nu pay­la­şa­cak tek bir ar­ka­da­şı da­hi ol­ma­yan her ada­mın yap­tı­ğı gi­bi, ben de ken­di ken­di­me bir şar­kı tut­tur­muş yü­rü­yor­dum. O an­da hiç bek­len­me­dik bir olay­la bu­run bu­ru­na gel­dim. Bu olay be­nim ha­ya­tım­da bir dö­nüm nok­ta­sı ola­cak­tı.

Se­tin ke­na­rın­da­ki par­mak­lık­la­ra yas­lan­mış bir ka­dın gör­düm. Dik­kat­li dik­kat­li neh­rin bu­la­nık su­yu­nu sey­re­di­yor­du. İn­sa­nı bü­yü­le­yi­ci ufak sa­rı bir şap­ka ve za­rif, si­yah bir pe­le­rin var­dı üze­rin­de. “Genç ve si­yah saç­lı ol­ma­lı” di­ye dü­şün­düm. Git­tik­çe yak­la­şan ayak ses­le­ri­mi işit­me­miş­ti sa­nı­rım. Ne­fe­si­mi tu­tup, kal­bim güm güm di­ye çar­pa­rak ya­nın­dan geç­tim fa­kat o kı­mıl­da­ma­dı bi­le. “Ga­rip” di­ye dü­şün­düm. Dü­şün­ce­le­ri­nin için­de kay­bol­muş; dal­gın ol­ma­lı.

Bölüm 1 · 1/11

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~8 dk kaldı

Sonraki