1. Bölüm
İyiyim Demek
Defne, okulun tuvaletinde aynaya bakıp yüzünü düzeltmeye çalıştı.
Gözlerinin altında hafif morluklar vardı. Saçının bir tarafı diğerinden daha kabarıktı. Dudakları kurumuştu.
Musluğu açtı. Ellerini yıkadı. Sonra avuçlarına biraz su alıp yüzüne sürdü.
Aynadaki kız daha iyi görünmedi.
Telefonu cebinde titredi.
Ece’den mesaj gelmişti:
Neredesin?
Defne:
Tuvaletteyim.
Ece:
İyi misin?
Defne ekrana baktı.
Parmakları cevap yazmak için hareket etti:
Hayır.
Sonra mesajı sildi.
İyiyim.
Gönderdi.
Aynadaki yüzüne tekrar baktı.
İyi görünmüyordu.
Ama “iyiyim” demek kolaydı. Kısa, düzenli ve kimseyi uğraştırmayan bir cevaptı.
Defne kapıyı açıp koridora çıktı.
Zil çalmak üzereydi. Öğrenciler sınıflara koşuyor, bazıları son anda çantalarından defter çıkarıyordu. Ece merdivenlerin yanında bekliyordu.
“Sonunda.”
“Ne oldu?”
“Mesaj attım.”
“Gördüm.”
“İyi misin?”
Defne bir saniye bile düşünmeden cevap verdi:
“İyiyim.”
Ece ona baktı.
“Emin misin?”
“Evet.”
“Biraz solgun görünüyorsun.”
“Uykusuzum.”
“Dün gece yine geç mi yattın?”
“Biraz.”
Ece koluna girdi.
“Bugün beden var. Kaçma.”
“Kaçmayacağım.”
“Geçen hafta da böyle dedin.”
“Bu hafta farklı.”
Defne bunu söylerken doğru söyleyip söylemediğini bilmiyordu.
Beden dersinden nefret etmiyordu. Sadece soyunma odasına girip herkesin aynı anda konuştuğu, kıyafet değiştirdiği ve kendisini normalmiş gibi davranmaya zorladığı anlarda nefesi daralıyordu.
Bunu kimseye anlatmamıştı.
Çünkü anlatırsa herkes aynı soruyu soracaktı:
“Neden?”
Defne’nin cevabı yoktu.
Bazen kötü hissetmek için belirli bir neden gerekmiyordu.
İlk derste öğretmen yoklama aldı. Sıra Defne’ye geldiğinde başını kaldırdı.
“Buradayım.”
“Sesin çok düşük.”
“Buradayım,” diye tekrarladı.
Öğretmen yoklamaya devam etti.
Defne defterini açtı. Sayfanın üst kısmına tarih attı.
Altına küçük bir cümle yazdı:
Bugün normal görünmem gerekiyor.
Bu cümleyi birkaç saniye izledi.
Sonra üstünü çizdi.
Yeni bir cümle yazdı:
Bugün burada olmam yeterli olabilir.
Bunu yazmak daha iyi hissettirmedi.
Ama ilk cümle kadar ağır da değildi.
Dersin ortasında öğretmen, gelecek hafta yapılacak proje ödevini anlattı. Herkes üç kişilik gruplar oluşturacaktı. Konu, “Kendimizi nasıl tanıyoruz?” olacaktı.
Defne başını sıraya yasladı.
Ece hemen ona döndü.
“Biz aynı grupta olalım.”
“Olur.”
“Bir kişi daha buluruz.”
“Olur.”
“Sen ne düşünüyorsun?”
Defne öğretmene baktı.
“Proje hakkında mı?”
“Evet.”
“Bilmiyorum.”
Ece’nin yüzünde küçük bir endişe belirdi.
“Bugün çok ‘bilmiyorum’ diyorsun.”
“Bazen gerçekten bilmiyorum.”
“Bir sorun mu var?”
Defne kalemini çevirdi.
“Hayır.”
Bu kez “iyiyim” dememişti.
Ama “hayır” da tam doğru değildi.
Ders bitince Ece onu kantine çağırdı. Defne gitmek istemedi ama Ece’nin yüzünü görünce kabul etti.
Kantinde gürültü vardı. Tepsiler, sandalyeler, yüksek sesle konuşan öğrenciler…
Defne çorba aldı. Masaya oturduğunda iştahı yoktu.
Ece karşısına geçti.
“Bana kızma ama bir şey soracağım.”
“Tamam.”
“Son zamanlarda gerçekten iyi misin?”
Defne kaşığı çorbanın içinde bıraktı.
“Bu soruyu kaçıncı kez soruyorsun?”
“Üçüncü.”
“Cevabım aynı.”
“Cevabın otomatik gibi.”
“Çünkü cevap bu.”
Ece ellerini masanın üzerine koydu.
“Bazen insan iyi olmadığını söyleyemiyor diye gerçekten iyi olmuş olmuyor.”
Defne gözlerini kaçırdı.
“Ben kötü değilim.”
“Ben kötü olduğunu söylemedim.”
“Öyle düşünüyorsun.”
“Hayır.”
“Bana öyle geliyor.”
Ece sustu.
Defne de sustu.
İkisi bir süre kantindeki gürültüyü dinledi.
Sonunda Ece yavaşça konuştu:
“Bazen sana ulaşamıyorum.”
“Buradayım.”
“Mesaj atıyorum, saatler sonra cevap veriyorsun.”
“Ders çalışıyorum.”
“Bazen mesajı görüp cevap vermiyorsun.”
“Unutuyorum.”
“Bazen de buluşmayı son anda iptal ediyorsun.”
Defne kaşığı bıraktı.
“Bunları bilerek yapmıyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
“Bilmiyorum. Sadece seni özlüyorum.”
Bu cümle Defne’nin beklemediği bir yere dokundu.
Ece ondan hesap sormuyordu.
Yalnızca uzaklaştığını söylüyordu.
Defne dudaklarını birbirine bastırdı.
“Ben de ne yaptığımı bilmiyorum.”
Ece başını salladı.
“Bunu anlıyorum.”
“Hayır, anlamıyorsun.”
Ece alınmış gibi görünmedi.
“Belki anlamıyorum.”
Defne onun yüzüne baktı.
“Bazen hiçbir şey olmuyor ama yine de iyi hissetmiyorum.”
Ece cevap vermedi.
Defne devam etmek istedi ama kelimeler boğazında kaldı.
Bazen odasından çıkmak istemiyordu.
Bazen telefonuna gelen en basit mesaj bile onu yoruyordu.
Bazen birinin “Nasılsın?” diye sormasından korkuyordu. Çünkü cevap verirse devamının geleceğini biliyordu.
“Ne oldu?”
“Böyle hissetmenin bir nedeni var mı?”
“Bir şey mi yaşadın?”
“Bana neden anlatmadın?”
Defne bu soruların hiçbirine hazır değildi.
“Bunu anlatmak istemiyorum,” dedi.
Ece başını salladı.
“Tamam.”
“Bana kızmadın mı?”
“Hayır.”
“Merak etmiyor musun?”
“Ediyorum.”
“Yine de sormayacak mısın?”
“İstersen sormam.”
Defne gözlerini indirdi.
Bu cevap, içindeki düğümü biraz gevşetti.
Ece onu hemen düzeltmeye, ne hissettiğini adlandırmaya veya kendisini anlatmaya zorlamıyordu.
Sadece yanında oturuyordu.
Ders zili çaldı.
Ece ayağa kalktı.
“Gitmemiz gerekiyor.”
Defne çorbasına baktı.
“Bunu bitirmedim.”
“İstersen bırak.”
“İsraf olur.”
“Bazen her şeyi bitirmek zorunda değilsin.”
Defne bu cümleyi aklında tuttu.
Sınıfa döndüklerinde rehberlik öğretmeni kapının önünde bekliyordu.
“Defne, ders çıkışı benimle konuşabilir misin?”
Defne’nin içi gerildi.
“Niye?”
“Bir şey konuşmak için.”
“Ne hakkında?”
“Bunu odada konuşuruz.”
Defne hemen kötü bir şey olduğunu düşündü.
Okulda bir sorun mu çıkmıştı?
Notları mı düşmüştü?
Devamsızlık mı olmuştu?
Annesi mi aramıştı?
Öğretmen onun yüzüne baktı.
“Endişelenmene gerek yok.”
“İnsanlar genelde bunu söyleyince endişeleniyorum.”
Öğretmen hafifçe gülümsedi.
“Ders çıkışı uğra.”
Defne başını salladı.
Günün geri kalanında öğretmenin cümlesi aklında kaldı.
Ece birkaç kez onunla konuşmaya çalıştı. Defne cevap verdi ama fazla konuşmadı. Beden dersinde soyunma odasına girdi. Birkaç dakika sonra bahaneyle dışarı çıktı.
Öğretmen ona nedenini sormadı.
Defne bunun iyi mi kötü mü olduğunu anlayamadı.
Ders çıkışında rehberlik odasına gitti.
Kapıyı çaldı.
İçeride okulun rehber öğretmeni Sevda Hanım vardı. Masanın üzerinde iki bardak su duruyordu.
“Gel, otur.”
Defne oturdu.
“Ece senin için endişeleniyor,” dedi Sevda Hanım.
Defne’nin yüzü gerildi.
“Bana kızdı mı?”
“Hayır.”
“Ne söyledi?”
“Son zamanlarda kendini uzak hissettiğini.”
Defne ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Ben kimseyi üzmek istemiyorum.”
“Bunu biliyorum.”
“Bazen cevap veremiyorum.”
“Neye?”
“Mesajlara. Sorulara. Her şeye.”
“Bu ne zamandır böyle?”
Defne düşündü.
“Bir süredir.”
“Ne kadar?”
“Bilmiyorum.”
“Gün içinde nasıl hissediyorsun?”
Defne hemen “iyiyim” demek istedi.
Bu kez durdu.
“Bazen normal.”
“Bazen?”
“Bazen hiçbir şey yapmak istemiyorum.”
“Ne kadar sürüyor?”
“Bazen birkaç saat. Bazen bütün gün.”
“Uyku?”
“Düzensiz.”
“İştah?”
“Bazen yemek istemiyorum.”
“Okula gelmek?”
“Geliyorum.”
“Geliyor olman, zorlanmadığın anlamına gelmez.”
Defne gözlerini kaçırdı.
“Bende bir sorun mu var?”
Sevda Hanım sakin bir sesle cevap verdi:
“Ben buradan sana bir teşhis koyamam. Ayrıca şu an önemli olan sana bir etiket bulmak değil.”
“Peki ne önemli?”
“Ne yaşadığını yalnız taşımaman.”
Defne sustu.
“Bunu annenle paylaşmam gerekiyor mu?”
“Bilmiyorum.”
“Bunu karar vermeden önce birlikte düşünebiliriz.”
Defne başını kaldırdı.
“Annem üzülür.”
“Üzülebilir.”
“Babam ne olduğunu sorar.”
“Bunu da konuşabiliriz.”
“Ya hiçbirini anlatmak istemezsem?”
“Bugün her şeyi anlatmak zorunda değilsin.”
Defne odadaki su bardağına baktı.
“Ben kötü biri değilim.”
“Bunu sana kim söyledi?”
“Kimse.”
“Öyleyse neden bunu söyleme ihtiyacı duydun?”
Defne cevap vermedi.
Belki son zamanlarda mesajlara geç cevap verdiği için.
Belki Ece’yi beklettiği için.
Belki annesinin sorularından kaçtığı için.
Belki hiçbir şey yapmadan yatakta kaldığı günlerde kendine kızdığı için.
Sevda Hanım kâğıt ve kalem uzattı.
“Şu an seni zorlayan üç şeyi yazabilir misin?”
Defne kalemi aldı.
İlk satıra yazdı:
İyiymiş gibi davranmak.
İkinci satıra:
Kimseyi endişelendirmemek.
Üçüncü satıra uzun süre yazamadı.
Sonra:
Bunun ne kadar süreceğini bilmemek.
Defne kâğıda bakarken gözleri doldu.
Sevda Hanım ona mendil uzatmadı. “Ağlama” demedi.
Sadece bekledi.
Defne gözlerini sildi.
“Bu geçer mi?”
Sevda Hanım hemen cevap vermedi.
“Bazen zor hisler hafifler. Bazen destek almak, bazen zaman, bazen de ikisi birlikte gerekir.”
“Yani geçeceği kesin değil mi?”
“Bunu kimse sana kesin bir tarih vererek söyleyemez. Ama böyle hissettiğin hâlde yalnız kalmak zorunda değilsin.”
Defne başını salladı.
Bu cevap korkutucu olduğu kadar gerçekti.
Birinin ona “Yarın geçer,” demesinden daha güvenliydi.
Sevda Hanım devam etti:
“İstersen bugün yalnızca annenle konuşacağın bir cümle hazırlayabiliriz.”
Defne düşündü.
“Ne diyebilirim?”
“Bunu sen seç.”
Defne kâğıdın altına yazdı:
Son zamanlarda iyi görünmeye çalışıyorum ama her zaman iyi hissetmiyorum. Bunu hemen çözmeni istemiyorum. Sadece bilmeni istiyorum.
Sevda Hanım cümleyi okudu.
“Bunu söyleyebilir misin?”
“Bilmiyorum.”
“Yazıp gönderebilirsin.”
“Mesajla mı?”
“Yüz yüze konuşmak zor gelirse.”
Defne kâğıdı katladı.
Telefonunu çıkardı.
Annesinin sohbet ekranını açtı.
Bir süre hiçbir şey yazmadı.
Sonra:
Anne, bugün seninle bir şey konuşmak istiyorum. Hemen çözüm bulmana gerek yok. Sadece beni dinlemeni istiyorum.
Mesajı gönderdi.
Telefon birkaç saniye sonra titredi.
Annesi cevap yazmıştı:
Tamam. Ne zaman hazırsan buradayım.
Defne ekranı kapattı.
İyi değildi.
Ama ilk kez “iyi değilim” demeye yaklaşmıştı.
Bu, her şeyi düzeltmedi.
Eve dönerken hâlâ yorgundu. Hâlâ kimseyle konuşmak istemediği anlar vardı. Hâlâ kafasında cevapsız sorular dolaşıyordu.
Ama artık bu hâlin içinde tek başına olmadığını biliyordu.
Telefonuna isimsiz bir mesaj geldi:
İyi olmadığını söylemek seni zayıf gösterir.
Defne mesajı okudu.
Sonra sildi.
Yeni bir mesaj gelmedi.
Defne eve girdi.
Annesi mutfakta bekliyordu.
“Konuşabilir miyiz?” diye sordu.
Defne kapının yanında durdu.
“Evet.”
Annesi telefonu masaya bıraktı.
“Dinliyorum.”
Defne ilk cümleyi bulmak için biraz bekledi.
Sonra:
“Ben bugünlerde iyi görünmeye çalışıyorum.”
Annesi hiçbir şey söylemedi.
Defne devam etti:
“Ama her zaman iyi hissetmiyorum.”
Mutfakta sessizlik oldu.
Bu kez Defne o sessizlikten kaçmadı.
Annesi elini masanın üzerine koydu.
“Bunu bana söylediğin için teşekkür ederim.”
Defne’nin gözleri doldu.
“Bunu hemen düzeltmeni istemiyorum.”
“Düzeltmeye çalışmayacağım.”
“Ne yapacağımı da söyleme.”
“Önce dinleyeceğim.”
Defne başını salladı.
“Bazen sadece yanımda otur.”
Annesi sandalyesini çekti.
“Şimdi oturuyorum.”
Defne karşısındaki sandalyeye oturdu.
İyi değildi.
Ama geçmesi için ilk kez tek başına beklemiyordu.