gridreads

Temmuzun İlk Günü

1. Bölüm

Temmuzun İlk Günü

8 dk

Nisan, otobüsün camından denizi gördüğünde telefonunu çantasına koydu.

Üç saattir aynı koltukta oturuyor, yol boyunca uyumaya çalışıyor, her virajda başını cama çarpıyordu. Otobüs sahil kasabasına yaklaşırken hava değişmişti. Şehrin gri binaları geride kalmış, yerini zeytin ağaçları, sarı tarlalar ve güneşte parlayan küçük evler almıştı.

Sonra deniz görünmüştü.

Mavi, parlak ve hiç değişmemiş.

Nisan, camdaki yansımasına baktı. Saçları yolculuk boyunca dağılmış, gözlerinin altında hafif morluklar oluşmuştu. Yine de gülümsedi.

“Geldik,” diye fısıldadı.

Yan koltukta uyuyan teyzesi gözlerini açtı.

“Ne dedin?”

“Geldik galiba.”

Teyzesi camdan dışarı baktı.

“Daha on dakika var.”

“Ben denizi gördüm.”

“Sen denizi her gördüğünde geldiğimizi sanıyorsun.”

“Çünkü denizi görünce tatil başlıyor.”

Teyzesi gülümsedi.

“Bu yaz uzun kalacağız.”

Nisan başını cama yasladı.

“Ne kadar uzun?”

“Bütün temmuz.”

“Bütün temmuz mu?”

“Evet.”

Nisan bunu duyunca içinden iki farklı duygu aynı anda geçti.

Birincisi mutluluktu.

Sahil kasabasındaki ev, çocukluğundan beri yazlarının merkeziydi. Beyaz panjurları, sarmaşıklarla kaplı taş duvarı, bahçedeki yaşlı limon ağacı ve denize yürüyerek on dakikada ulaşabilmesiyle kendini her zaman başka bir yerdeymiş gibi hissettirirdi.

İkincisi ise huzursuzluktu.

Bütün temmuz demek, bütün anılarla bir ay geçirmek demekti.

Eski iskele.

Kumların arasına gömdükleri bileklikler.

Gece yarısı yapılan yürüyüşler.

Bir daha asla konuşulmayacağına söz verilen o yaz.

Nisan, son düşünceyi hemen zihninden uzaklaştırdı.

Bazı şeyleri hatırlamamak daha kolaydı.

Otobüs terminale girdiğinde güneş tepede, hava ağır ve sıcaktı. Nisan ayağa kalkıp çantasını aldı. Teyzesi küçük valizini indirirken otobüsün içindeki yolcular da birer birer dışarı çıkmaya başladı.

Terminal her zamanki gibiydi.

Beyaz duvarlar, eski banklar, limonata satan küçük büfe ve dışarıda bekleyen taksiler.

Nisan otobüsün merdivenlerinden indiği anda sıcak hava yüzüne çarptı. Birkaç saniye boyunca gözlerini kapattı.

Tuz kokusu.

Güneşte ısınmış asfalt.

Uzakta çalışan bir dondurma makinesinin sesi.

“Hoş geldin, yaz,” dedi.

Teyzesi valizi onun elinden aldı.

“Bırak, ben taşırım.”

“Ben taşıyabilirim.”

“Biliyorum. Ama bugün ben taşıyacağım.”

Nisan itiraz etmedi.

Terminalin çıkışında beyaz bir araba bekliyordu. Direksiyonun yanında kuzeni Duru oturuyordu. Duru, Nisan’ı görür görmez korna çaldı ve arabadan indi.

“Sonunda!”

Nisan ona sarıldı.

Duru’nun saçları kısalmıştı. Geçen yaz omuzlarının altına kadar uzanan saçları şimdi çenesinde bitiyordu.

“Saçını kesmişsin.”

“Fark etmen üç saniye sürdü.”

“Çünkü geçen yaz çok uzundu.”

“Bu yıl yeni bir insanım.”

“Bunu herkes yaz başında söylüyor.”

Duru valizin sapını aldı.

“Arabaya bin. Sana göstereceklerim var.”

“Önce eve gidelim.”

“Eve gidince herkes seni sıkıştıracak. Ben seni kaçırıyorum.”

Teyzesi arka koltuğa baktı.

“Duru, önce eve.”

“Beş dakika.”

“Duru.”

“Tamam, on dakika.”

Nisan güldü.

Duru, çocukluğundan beri onun en yakın arkadaşıydı. Kuzeni olmaktan çok, her yaz yeniden seçtiği kişiydi. Aynı evde kalmadıkları aylarda mesajlaşıyor, birbirlerinin bütün küçük sırlarını biliyorlardı. Nisan, kasabaya her geldiğinde ilk olarak Duru’yu görürdü.

Bu yaz da her şeyin aynı olacağını düşünmüştü.

Ta ki Duru arabayı terminalden çıkarıp sahile doğru sürmeye başlayana kadar.

“Eve gitmiyoruz,” dedi Nisan.

“Biliyorum.”

“Annem seni bekliyor.”

“Senin annen beni her yaz bekliyor. Bu beş dakika içinde özlemeyi bırakır.”

“Bizi nereye götürüyorsun?”

Duru cevap vermedi.

Kasabanın ana yolundan ayrılıp daha dar bir sokağa girdi. Evler azaldı. Yolun iki yanında kuru otlar, eski taş duvarlar ve denize inen patikalar görünmeye başladı.

Nisan, burayı tanıyordu.

Eski iskeleye giden yoldu.

“Duru.”

“Bir dakika.”

“Oraya mı gidiyoruz?”

Duru direksiyona bakarak:

“Evet.”

“Niye?”

“Çünkü herkes orada.”

Nisan’ın içindeki huzursuzluk büyüdü.

“Kim herkes?”

Duru bu kez ona baktı.

“Bunu gerçekten bilmiyor musun?”

Nisan cevap vermedi.

Duru arabayı küçük bir koyun yanında durdurdu. Koyun aşağısında, yıllardır kullanılmayan eski iskele uzanıyordu. Tahta tahtaları güneşten açılmış, bazı yerleri kırılmıştı. İskeleye çıkan yolun başında paslı bir tabela vardı:

DİKKAT: GİRMEK TEHLİKELİDİR.

Nisan arabadan indi.

İlk duyduğu şey denizin sesi oldu. Dalgalar iskele ayaklarına çarpıyor, rüzgâr kuru otları sallıyordu.

İskelede üç kişi vardı.

Bora, Elif ve Kerem.

Bora’yı en son geçen yaz görmüştü.

Nisan onu hemen tanıdı ama tanıdığını belli etmek istemedi.

Bora iskele korkuluğuna yaslanmıştı. Üzerinde beyaz bir tişört ve koyu mavi şort vardı. Saçları denizden çıkmış gibi dağınıktı. Yüzü çocukluğundaki hâlinden daha keskin görünüyordu.

Bora da onu gördü.

Bir an ikisi de konuşmadı.

Duru, Nisan’ın omzuna dokundu.

“Hoş geldin.”

Bora başını hafifçe eğdi.

“Hoş bulduk.”

Nisan, bu iki kelimenin neden kalbini hızlandırdığını anlamak istemedi.

Elif koşup ona sarıldı.

“Sonunda geldin! Sen olmadan yaz başlamış sayılmıyordu.”

“Daha temmuzun ilk günü.”

“İşte tam zamanında geldin.”

Kerem elindeki soğuk kahveyi kaldırdı.

“Bu yıl da herkesin hayatını mahvetmek için hazır mısın?”

“Ben kimsenin hayatını mahvetmiyorum.”

“Geçen yaz—”

Duru hemen araya girdi.

“Geçen yaz yok.”

Kerem sustu.

Nisan bunu fark etti.

Bir anlık sessizlik.

Sonra herkes başka bir yere baktı.

Geçen yaz.

Bu iki kelime aralarında görünmez bir kapı gibi duruyordu.

Nisan, ne olduğunu biliyordu.

Geçen yazın sonunda Bora ile aralarında bir şey olmuştu. Bir gece, bu iskelede uzun süre konuşmuşlardı. Bora ona bir şey söylemek üzereydi. Nisan da ilk kez o cümleyi duymaya hazır olduğunu düşünmüştü.

Ama o gece, sahilin öbür tarafında çıkan bir tartışma yüzünden herkes bir anda oradan ayrılmıştı.

Ertesi sabah Bora hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı.

Nisan sormamıştı.

Bora da anlatmamıştı.

Sonra yaz bitmişti.

Bir yıl boyunca birbirlerine yalnızca birkaç kısa mesaj göndermişlerdi.

“Nasıl gidiyor?”

“İyi.”

“Okul nasıl?”

“Yoğun.”

Bazen bir insanın hayatından çıkması için büyük bir kavga gerekmezdi.

Bazen konuşulmamış bir cümle yeterdi.

Duru, iskeledeki eski tahta kutunun üzerine oturdu.

“Bu yaz için bir plan yaptım.”

Kerem hemen güldü.

“Geçen yaz da plan yapmıştın.”

“Geçen yaz kimse plana uymadı.”

“Çünkü planın korkunçtu.”

“Bu kez daha iyi.”

Elif, Nisan’ın koluna girdi.

“Bu yaz kimse eski meseleleri açmayacak.”

Nisan ona baktı.

“Eski mesele mi?”

Elif hemen denize döndü.

“Genel olarak söyledim.”

“Genel olarak ne?”

“Her şey.”

Duru ayağa kalktı.

“Bu yaz yeni bir başlangıç yapıyoruz.”

Kerem elindeki kahveyi kaldırdı.

“Yeni başlangıçlara.”

Herkes bardaklarını birbirine dokundurdu.

Bora da gülümsedi ama gözleri Nisan’daydı.

Nisan, onun bakışını yakaladığında hemen denize döndü.

Dalgaların üzerinde güneş ışıkları kırılıyordu.

Her şey güzel görünüyordu.

Yazın ilk günü.

Eski arkadaşlar.

Mavi deniz.

Sıcak hava.

Ve kimsenin konuşmadığı bir geçmiş.

Öğleden sonra eve döndüklerinde bahçede uzun bir masa hazırlanmıştı. Teyzesi salata yapıyor, annesi mutfakta zeytinyağlı yemekleri tabaklara koyuyordu. Duru, iskelede yaptıkları planı anlatmaya çalışıyor, Nisan ise dinliyormuş gibi yapıp göz ucuyla bahçenin girişine bakıyordu.

Bora gelmemişti.

Bu durum onu neden rahatlattığını bilmiyordu.

Aynı zamanda neden eksik hissettirdiğini de.

Akşam yemeği sırasında herkes yaz planlarından söz etti.

Duru, her sabah denize gireceklerini söyledi.

Elif, sahildeki açık hava sinemasına gitmek istiyordu.

Kerem, kasabanın dışındaki tepede kamp yapmayı önerdi.

Bora sessizce yemek yiyor, arada bir konuşulanlara cevap veriyordu.

Nisan, onun yanında oturmuyordu ama varlığını sürekli hissediyordu.

Bir insanla konuşmadığın hâlde bütün akşam onu duyabilirdin.

Çatalının tabağa değme biçimini.

Gülerken başını nasıl çevirdiğini.

Bir şey söylemek isteyip vazgeçtiği anları.

Yemekten sonra herkes bahçeye çıktı. Hava kararmış, limon ağacının dallarına küçük ışıklar asılmıştı.

Duru müzik açtı.

Elif dans etmeye başladı.

Kerem, Nisan’a meyve suyu uzattı.

“Bora’yla konuşmayacak mısın?”

Nisan bardağı aldı.

“Konuşuyorum.”

“Bugün iki kelime konuştunuz.”

“İki kelime de konuşmadır.”

“Bence bu yaz çok eğleneceğiz.”

Nisan ona baktı.

“Bu ne demek?”

“Hiç.”

“Bugün herkes çok fazla ‘hiç’ diyor.”

Kerem gülümsedi.

“Belki de sen çok fazla soru soruyorsun.”

“Belki de siz çok fazla şey saklıyorsunuz.”

Kerem’in gülümsemesi kayboldu.

Nisan, cümlesinin havayı değiştirdiğini fark etti.

“Şaka yaptım.”

“Biliyorum,” dedi Kerem.

Ama sesinde şaka yoktu.

Bora bahçenin diğer ucunda, limon ağacının yanında durmuştu. Nisan’la göz göze geldi. Sonra başını kaldırıp gökyüzüne baktı.

Nisan’ın telefonu cebinde titredi.

Ekrana baktı.

Duru’dan bir mesaj gelmişti.

Bu gece iskeleye gitme.

Nisan başını kaldırıp Duru’ya baktı.

Duru, birkaç metre ötede Elif’le konuşuyordu. Telefonu elinde değildi.

Nisan mesajı tekrar okudu.

Bu gece iskeleye gitme. Özellikle Bora’yla yalnız kalma.

Nisan’ın kalbi hızlandı.

Mesajı kimin gönderdiğini anlamaya çalıştı.

Duru’nun telefonu hâlâ elinde değildi.

Bora ona bakmıyordu.

Kerem bahçenin kapısına yönelmişti.

Nisan cevap yazmadan telefonu kapattı.

“Kim yazdı?” diye sordu Bora.

Nisan irkildi.

Bora yanında duruyordu.

“Hiç.”

“Yine mi?”

Nisan ona baktı.

“Sen bunu nereden biliyorsun?”

“Yüzünden.”

“Yüzümde ne var?”

“Bir şey sakladığında kaşını kaldırıyorsun.”

“Beni hâlâ bu kadar iyi tanıyor musun?”

Bora kısa bir süre sustu.

“Bazı şeyleri.”

“Geçen yıldan beri konuşmadık.”

“Biliyorum.”

“Buna rağmen mi?”

“Bazı insanlar konuşmadan da aklında kalıyor.”

Nisan, onun yüzüne baktı. Bora’nın gözlerinde eski yazdan kalan bir cümle varmış gibi hissetti.

“Geçen yaz ne söyleyecektin?” diye sordu.

Bora’nın yüzü değişti.

“Ne?”

“İskelede. O gece.”

Bora bakışlarını bahçenin dışına çevirdi.

“Hatırlamıyorum.”

“Hatırlıyorsun.”

“Hayır.”

“Bana yalan söyleme.”

Bora bir adım geri çekildi.

“Nisan, o gece konuşulacak bir şey yoktu.”

“Vardı.”

“Artık yok.”

“Bunu kim söyledi?”

Bora cevap vermedi.

İskeleye giden yolun başında, bahçenin dışındaki karanlıkta bir hareket oldu.

Nisan’ın gözleri oraya kaydı.

Beyaz elbiseli biri, limon ağaçlarının arasından geçip kayboldu.

“Biri mi var?” diye sordu.

Bora arkasına baktı.

“Kim?”

“Şurada.”

Birlikte bahçe kapısına yöneldiler.

Karanlıkta kimse görünmüyordu.

Yalnızca taş yolun üzerinde küçük, ıslak bir deniz kabuğu duruyordu.

Nisan eğilip onu aldı.

Kabuğun üzerine siyah kalemle bir tarih yazılmıştı.

17 Temmuz 2025.

Nisan’ın parmakları soğudu.

Bu tarih, geçen yaz iskelede yaşanan gecenin tarihiydi.

Bora kabuğu onun elinden aldı.

“Bunu kim yaptı?”

“Bilmiyorum.”

Duru uzaktan seslendi.

“Nisan!”

Nisan ona döndü.

Duru’nun yüzü bembeyazdı.

“Ne oldu?” diye sordu Nisan.

Duru cevap vermeden yanlarına geldi. Elindeki telefonu Nisan’a uzattı.

Ekranda bir fotoğraf açıktı.

Geçen yaz çekilmişti.

İskelede dört kişi vardı: Nisan, Duru, Elif ve Kerem.

Bora fotoğrafta yoktu.

Nisan kaşlarını çattı.

“Bu fotoğrafı neden gösteriyorsun?”

Duru fotoğrafı büyüttü.

Nisan’ın yüzüne dikkatle bakmasını istedi.

Fotoğrafın arka tarafında, iskele korkuluğunun yanında biri duruyordu.

Bora.

Ama fotoğrafın altında tarih vardı.

17 Temmuz 2025, 23.48.

Duru’nun sesi titredi.

“Bu fotoğrafı geçen yıl çektiğimizi sanıyorduk.”

“Evet.”

“Bora o gece bizimle değildi.”

“Bora iskeledeydi.”

“Hayır,” dedi Duru. “Bora o gece kasabada bile değildi.”

Nisan’ın eli telefonun üzerinde kaldı.

Bora birkaç metre ötede duruyordu.

Onlara bakıyordu.

Duru fotoğrafı kapattı.

“Bunu sana şimdi söylemem gerekiyordu.”

“Neyi?”

“Geçen yaz iskelede olanları.”

“Ne olmuştu?”

Duru’nun gözleri Bora’ya kaydı.

“Bora o gece oraya gelmedi.”

Nisan’ın kalbi göğsüne vurdu.

“Fotoğrafta var.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse ne demek istiyorsun?”

Duru, Nisan’ın elini tuttu.

“Fotoğrafı ben çektiğimde yanında başka biri vardı.”

Nisan’ın nefesi kesildi.

“Kim?”

Duru’nun gözleri doldu.

“Sen.”

Bölüm 1 · 1/8

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Eski İskele

Kitap sayfasına dön
Önceki

~8 dk kaldı

Sonraki