gridreads

1. Bölüm

JACK LONDON

Jack London San Fran­sis­ko'daki 3. cadde ile Bran­nan cad­de­si yakın­la­rın­da 12 Ocak 1876'da doğdu. Doğ­du­ğu ev 1906 San Fran­sis­ko dep­re­mi sıra­sın­da çıkan yan­gın­da tama­men yandı. London ailesi işçi sını­fın­dan geli­yor olsa da aslın­da Jack London'ın ile­ri­de yaz­dık­la­rın­da iddia ettiği kadar yoksul değil­ler­di. Jack London, özel­lik­le yerel kütüp­ha­ne­de kitap oku­ya­rak kendi ken­di­si­ni eğit­miş­tir.1885'te, Ouida'nın eği­tim­siz bir İtal­yan köylü çocu­ğu­nun opera bes­te­ci­si olarak ün kazan­ma­sı­nı anla­tan romanı Signa'yı okudu. Bu roman­da­ki karak­ter onun ede­bi­yat ala­nın­da­ki kendi hedef­le­ri­ne ulaş­ma­sı açı­sın­dan pro­to­ti­pi ola­cak­tı.

Gemi­ci­lik, altın arama gibi her türlü işte çalış­tı.Altın arama dönem­le­rin­de sağ­lı­ğı­nı etki­le­yen zor­luk­lar yaşadı ama Ateş Yakmak, Vah­şe­tin Çağ­rı­sı, Beyaz Diş gibi roman­la­rı­na ilham kay­na­ğı oldu.

Martin Eden roma­nın­da da anlat­tı­ğı gibi hiç ümidi yokken kitap­la­rı yayın­la­nıp büyük ilgi görün­ce peş­pe­şe eser­ler verdi ve dün­ya­nın en çok kaza­nan yazarı oldu.

22 Kasım 1916’da böbrek yet­mez­li­ğin­den öldü.

En Önemli Eser­le­ri:

Vah­şe­tin Çağ­rı­sı (1903), Deniz Kurdu (1904), Beyaz Diş (1906), Demir Ökçe (1908), Martin Eden (1909).

BİRİN­Cİ BÖLÜM

AV PEŞİN­DE

Don­ tutmuş nehi­rin iki tarafı siyah la­din ağaç­la­rıy­la kap­lıy­dı. Rüzgâr dal­la­rın üze­rin­de­ki kar ör­tü­sü­nü az ön­ce sı­yır­mış­tı, gi­de­rek si­li­nen gün ışı­ğı al­tın­da ağaç­lar kop­ko­yu, kor­kunç ka­rar­tı­lar ha­lin­de bir­bir­le­rinin üze­ri­ne doğ­ru aba­nı­yor­lar­mış gi­bi gö­rü­nü­yor­du. Can­sız, kı­mıl­tı­sız, acı bi­le du­yu­la­ma­ya­cak ka­dar ıs­sız ve so­ğuk olan bu yabani ül­ke­nin üze­ri­ne ağır bir ses­siz­lik çök­müş­tü.

Giz­li­den giz­li­ye acı acı çın­la­yan bir kah­ka­ha giz­liy­di san­ki; tüm acılar­dan da­ha kor­kunç, buz gi­bi so­ğuk bir kah­ka­ha gibiy­di. Acı­ma­sız, ucu görün­me­yen, bir son­suz­luk, hayat­la ve ya­şa­ma ça­ba­sı­nın ge­rek­siz­li­ğiy­le alay edi­yor gi­biy­di san­ki. Ku­ze­yin o saf, o dur­du­rak ta­nı­ma­yan buz gi­bi vahşe­tiy­di bu.

Ama yi­ne de bir hayat var­dı bu yabani top­rak­lar­da, hem de öy­le kolay pes et­me­yen sert bir hayat­tı. Çün­kü kur­da ben­zer bir kö­pek sü­rü­sü don­muş ır­mak ya­ta­ğı bo­yun­ca güç be­la iler­le­me­ye ça­lı­şı­yor­du. Hay­vanla­rın sık tüy­lü post­la­rı buz tut­muş­tu. Ağız­la­rın­dan yo­ğun bir bu­har de­me­ti çı­kı­yor, so­luk­la­rı­nın ha­va­ya ka­rış­ma­sıy­la in­ce­cik buz ta­ne­cik­leri­ne dö­nü­şüp tüy­le­ri­ne ya­pış­ma­sı bir olu­yor­du. Ka­yış­lar­la bağ­lı ol­dukla­rı bir kı­za­ğa ko­şul­muş­lar­dı. Kı­zak göv­de­si sağ­lam ağaç ka­buk­ların­dan ya­pıl­mış­tı, kar­la­rın üze­rin­de ayak­ları ol­mak­sı­zın ka­yı­yor­du. Kıza­ğın ucu önün­de dal­ga dal­ga ya­yı­lan yo­ğun kar yı­ğın­la­rı­nı ke­nar­la­ra doğ­ru sa­vu­rup da­ğı­ta­cak bi­çim­de yu­ka­rı­ya kal­kık ola­rak ya­pıl­mış­tı.

Kı­zak­ta in­ce uzun bir ta­but var­dı; ay­rı­ca bat­ta­ni­ye­ler, bir bal­ta, bir kah­ve­ kabı ve bir de ta­va bu­lu­nu­yor­du. Uzun ta­bu­tun kap­la­dı­ğı yer hayli faz­lay­dı.

Kö­pek­le­rin önü sı­ra bir adam iler­li­yor­du, kı­za­ğın ar­dın­da ikin­ci bir adam da­ha var­dı. Her iki­si de ge­niş kar ayak­ka­bı­la­rı giy­miş­ler­di. Ger­çi kı­zak­ta­ki ta­but­ta baş­ka bir adam da­ha var­dı ya, onun çi­le­si çok­tan so­na er­miş, dün­ya­dan eli­ni ete­ği­ni çek­miş­ti ar­tık. Yabani ku­zey ül­ke­si­nin soğu­ğu kar­şı­sın­da ye­nik düş­müş­tü insan­dı. Bir da­ha kıpır­da­ya­ma­ya­cak bir du­rum­day­dı, sı­fı­rı tü­ket­miş hal­de kı­pır­da­mak­sı­zın ka­lıp gi­bi ya­tı­yor­du öyle­ce. Ha­re­ke­ti sev­mez­di çün­kü so­ğuk­tu. Hayat de­mek ha­re­ket de­mek­ti ona gö­re, hayat ha­re­ket­ti çün­kü. Oy­sa ki, so­ğuk, ha­re­ke­tin her tür­lü­sü­nü dur­dur­ma­ya ka­rar­lı­dır. Su­lar de­ni­ze dö­kül­me­sin di­ye ır­mak­la­rı don­durup ku­ru­tur. Ama asıl in­sa­noğ­lu­na düş­man­dır o; çün­kü in­san, ya­ra­tık­ların en hare­ket­li­si­dir, du­rgun­lu­ğa kar­şı sü­rek­li bir baş­kal­dır­ma için­de­dir ve iş­te bu ne­den­le­dir ki so­ğu­ğun özel­lik­le ye­re ser­me­ye can at­tı­ğı bir ya­ra­tık­tır.

Hâ­lâ can­lı kal­ma­yı ba­şa­ra­bil­miş olan iki adam, bir kı­za­ğın önün­de, öbü­rü ise ar­ka­sın­da, yıl­ma­dan, umut­suz­lu­ğa düş­me­den yol­la­rı­na de­vam et­mek­ten ge­ri dur­mu­yor­lar­dı. Ka­lın kürk­le­re, yu­mu­şak de­ri­le­re sa­rınmış­lar­dı. Kir­pik­le­ri­ni, ya­nak­la­rı­nı ve du­dak­la­rı­nı don­muş so­luk­la­rıyla püs­kürt­tük­le­ri buz zer­re­cik­le­ri kap­la­mış­tı.

Öy­le ki, su­rat­la­rı su­ratlık­tan çık­mış, yüz çiz­gi­le­ri iyi­den iyi­ye be­lir­siz­leş­miş­ti. Bu gö­rü­nü­müy­le kor­kunç mas­ke­ler tak­mış bi­rer me­zar­cı, düş­ler ev­re­ni­ne ölü­le­ri­ni göm­me­ye gi­den ür­künç var­lık­la­rı an­dı­rı­yor­lar­dı. Gel­ge­le­lim iki­si de insan­dı iş­te. Bu hiç­lik, ıs­sız­lık ve teh­li­ke ev­re­nin­den ge­çe­rek, ken­di­le­rine uza­yın boş­luk­la­rı ka­dar uzak, ya­ban­cı ve ölü gi­bi gö­rü­nen dün­ya­ya ka­fa tu­tan ufa­cık bi­rer se­rü­ven­ciy­di­ler.

Hiç ko­nuş­ma­dan iler­li­yor­lar­dı, çün­kü ha­re­ket et­mek için ge­rek­li olan gü­cü yi­tir­me­mek, bu ne­den­le de bo­şu­na ne­fes tü­ket­me­mek zo­runday­dı­lar. Çev­re­le­ri­ni sa­ran ağır ses­siz­lik tıp­kı de­niz di­bin­de­ki dal­gıcın üze­ri­ne ba­sınç ya­pan su küt­le­si gi­bi, ruh­la­rını ezi­yor­du.

Bu ses­sizlik, uç­suz bu­cak­sız son­suz­lu­ğun ve ka­çı­nıl­maz zo­run­lu­lu­ğun olan­ca ağır­lı­ğıy­la üzer­le­ri­ne yük­le­ni­yor; ruh­la­rı­nı da taa de­rin­den kav­ra­ya­rak ben­lik­le­ri­ne iş­li­yor; dün­ya ni­met­le­ri­ne olan aşı­rı tut­ku­la­rı­nı, ge­lip ge­çi­ci coş­ku­la­rı­nı, uça­rı he­ves­le­ri­ni eze­rek son dam­la­sı­na ka­dar po­sa­sı­nı çı­karı­yor; bü­yük ve ye­nil­mez do­ğa güç­le­ri­nin par­ma­ğın­da oy­nat­tı­ğı, zaval­lı akıl­la­rı ve ye­ter­siz bil­gi­le­riy­le on­la­rı ufa­cık bi­rer gü­neş le­ke­si­ne dön­dü­rü­yor­du.

Bir iki sa­at geç­ti... Pek kı­sa sü­ren gü­nün can çe­ki­şen ışık­la­rı si­lin­meye yüz tu­tar­ken, uzak­lar­dan ha­fif bir çığ­lık yük­sel­di. Bir an­da ha­va­ya da­ğı­lıp yan­kı­lan­dık­tan son­ra ya­vaş ya­vaş eri­yip sön­dü. Eğer bu acı­lı çığ­lık­ta bir vah­şet ve aç­lık ha­va­sı bu­lun­ma­say­dı, yi­tik bir ru­hun inil­ti­li ya­ka­rı­şı sa­nı­la­bi­lir­di. Ön­de­ki adam ba­şı­nı ar­ka­ya çe­vir­di, ar­ka­daş­la­rıy­la göz gö­ze gel­di, in­ce uzun ta­bu­tun üze­rin­den an­lam­lı an­lam­lı ka­fa sal­la­dı­lar bir­bir­le­ri­ne.

Çok geç­me­den ses­siz­li­ği bir bı­çak gi­bi yır­tan ikin­ci bir ulu­ma da­ha işi­til­di. Adam­lar bu ses­le­rin da­ha de­min ar­ka­la­rın­da bı­rak­tık­la­rı kar çö­lün­den ko­pup gel­di­ği­ni an­la­mış­lar­dı. Der­ken, ay­nı yön­den bir üçün­cü ulu­ma da­ha yük­sel­di, ikin­ci­si­ne ve­ri­len bir cevap­tı san­ki bu ve onun azıcık so­lun­dan gel­miş­ti.

Ön­de­ki adam:

“Pe­şi­mi­ze ta­kıl­dı­lar, Bill,” de­di.

Se­si­nin to­nu bo­ğuk ve ür­kek­ti, san­ki ko­nu­şur­ken bü­yük bir güç harca­mak zo­run­da ka­lı­yor gi­biy­di.

Ar­ka­da­şı:

“Et kıt­lı­ğı var,” kar­şı­lı­ğını ver­di. “Gün­ler var ki tek bir tav­şan izi bile gör­me­dim.”

Baş­ka bir şey ko­nuş­ma­dı­lar. Ken­di­le­ri­ni iz­le­yen­le­rin ıs­rar­lı ulu­ma­la­rı­na ku­lak ke­sil­miş­ler­di.

Or­ta­lık ka­ra­rın­ca kö­pek­ler ır­mak bo­yun­da­ki la­din ko­ru­lu­ğu­na hav­ladı­lar, kam­pı ora­da kur­du­lar. Ate­şin he­men kı­yı­sın­da­ki ta­but hem otur­mak hem de ye­mek ye­ni­le­cek bir yer işi­ne ya­rı­yor­du. Ate­şin ar­kasın­da­ki kur­da ben­ze­yen kö­pek­ler ken­di ara­la­rın­da hır­la­şıp da­la­şı­yor, ama bu­lun­duk­la­rı yer­den ay­rı­la­rak ka­ran­lı­ğa dal­ma­yı gö­ze ala­mı­yor­lardı.

Bill:

“Şun­la­ra bak, Henry,” de­di. “Ne­den­se kam­pı bı­ra­kıp git­me­ye ça­lışmı­yor bun­lar, ga­rip şey doğ­ru­su...”

Henry içi­ne bir buz par­ça­sı at­tı­ğı ib­ri­ği ate­şe sü­rer­ken ba­şı­nı sal­la­dı. Son­ra işi­ni bi­ti­rip ta­bu­tun üze­ri­ne otur­du, ye­me­ği­ni ye­me­ye baş­la­yın­caya dek hiç ko­nuş­ma­dı.

“Pos­tun pa­ha­lı ol­du­ğu­nu ve onu ne­re­de kur­ta­ra­bi­le­cek­le­ri­ni bi­li­yorlar el­bet. Ko­lay ko­lay kurt­la­ra yem ol­maz on­lar, ter­si­ne yer­ler. Pek akıl­lı­dır­lar.”

Bill, ba­şı­nı sal­la­ya­rak:

“Bil­mem ki val­la, uma­rım öy­le­dir­ler,” de­di.

Ar­ka­da­şı ba­şı­nı kal­dı­rıp şaş­kın­ca bak­tı:

“Bi­zim kö­pek­le­rin akıl­la­rı­nı be­ğen­me­di­ği­ni ilk kez işi­ti­yo­rum senden.”

Bill ağ­zı­na at­tı­ğı fa­sul­ye­le­ri ağır ağır çiğ­ner­ken:

“Din­le, Henry,” de­di. “Kö­pek­le­re yem ve­rir­ken na­sıl gü­rül­tüy­le itişip ka­kı­şı­yor­lar­dı, işit­tin ya?”

Henry:

“Evet,” di­ye onay­la­dı. “Her za­man­kin­den faz­la huy­suz­luk et­ti­ler.”

“Kaç kö­pe­ği­miz var, Henry?”

“Al­tı.”

“Pe­ki ama...”

Bill söz­le­ri­nin öne­mi­ni vur­gu­la­mak is­ter­ce­si­ne bir an sus­tu, son­ra ağır ağır sür­dür­dü:

“Evet, al­tı kö­pek var di­yor­dum ben de. Al­tı ba­lık çı­kar­dım, kö­pek ba­şı­na bi­rer ba­lık ver­dim, ama yi­ne de bi­ri açık­ta kal­dı.”

“Yan­lış say­mış­sın­dır ca­nım.”

Bill:

“Yok da­ha ne­ler!” di­ye di­ret­ti. “Al­tı kö­pe­ği­miz var di­ye, tut­tum al­tı ta­ne ba­lık çı­kar­dım. Ama gel gör ki, Tek­ku­lak ba­lık­sız kal­dı iş­te. Son­ra gi­dip bir ta­ne de ona ge­tir­dim.”

“İyi ama, Bill, to­pu to­pu al­tı kö­pe­ği­miz var, na­sıl olur?”

“Henry, hep­si kö­pek­ti di­yen yok ki sa­na! Ba­lık ver­di­ğim hay­van­lar ye­di ta­ney­di.”

Henry ye­me­ği­ni bı­rak­tı, ate­şin ar­ka­sın­da du­ran kö­pek­le­re ba­ka­rak say­dı:

“Al iş­te, hep­si hep­si al­tı ta­ne.”

Bill so­ğuk­kan­lı­lık­la üs­te­le­di:

“Evet, ye­din­ci­si­nin az ön­ce kar­la­rın üze­rin­de hop­la­ya zıp­la­ya ka­çıp git­ti­ği­ni gör­düm. Ben say­dı­ğım­da ye­di ta­ney­di­ler.”

Henry acı­ma­lı göz­ler­le ar­ka­da­şı­na bak­tı ve:

“Şu yol­cu­luk bir bit­se öy­le se­vi­ne­ce­ğim ki,” di­ye ho­mur­dan­dı.

“Ne de­mek is­ti­yor­sun ya­ni?”

“Ba­na ka­lır­sa kı­zak­ta­ki ta­but si­nir­le­ri­ni boz­du se­nin, ha­yal gör­me­ye baş­la­dın, hep­si bu.”

Bill:

“Ha­ni bu­nu da dü­şün­me­dim de­ğil bak,” de­di. “Ama kö­pek­ler­den biri­nin kaç­tı­ğı­nı gö­rün­ce, gi­dip kar­la­rın üze­ri­ne bir göz at­tım, bir­ta­kım ayak iz­le­ri bul­dum. Son­ra dön­düm bir da­ha say­dım, al­tı ta­ney­di­ler. İz­ler du­ru­yor, is­ter­sen bak da gör.”

Henry se­si­ni çı­kar­ma­dı, ye­me­ği­ni ye­me­ye ko­yul­du yi­ne. Son lok­ma­sı­nın üze­ri­ne kah­ve­sin­den bir yu­dum da­ha al­dık­tan son­ra eli­nin ter­siy­le ağ­zı­nı sil­di ve:

“Öy­ley­se,” di­ye sö­ze baş­la­ya­cak ol­du.

Ama tam o sı­ra­da ka­ran­lı­ğın için­den ko­pup ge­len uzun, acı­lı bir ulumay­la sö­zü ya­rı­da kal­dı. Su­sup ku­lak ka­bart­tı. Son­ra eliy­le ulu­ma­nın gel­di­ği yö­nü gös­te­re­rek:

“... bun­lar­dan bi­ri miy­di di­yor­sun ya­ni?” di­ye sor­du.

Bill evet gi­bi­ler­den ka­fa­sı­nı sal­la­dı:

“Böy­le ol­ma­sın da na­sıl ol­sun, kö­pek­le­rin na­sıl huy­suz­luk et­tik­le­ri­ni, da­la­şıp dur­duk­la­rı­nı sen de işit­tin iş­te.”

Bir­bi­ri ar­dın­dan yük­se­len ulu­ma­lar­la or­ta­lık tı­mar­ha­ne­ye dön­müş­tü. Kö­pek­ler çev­re­le­ri­ni sa­ran bu kor­kunç ko­ro kar­şı­sın­da deh­şe­te ka­pıl­dılar, sı­kış tı­kış olup bü­zül­dük­çe bü­zül­dü­ler. Ate­şin ya­nı­na öy­le­si­ne sokul­muş­lar­dı ki alev­ler post­la­rı­nı tüt­sü­lü­yor­du. Bill bir odun da­ha ata­rak ate­şi bes­le­dik­ten son­ra pi­po­su­nu yak­tı.

Henry:

“Nen var ya­hu se­nin, çok sık­kın gö­rü­nü­yor­sun,” de­di.

“Bak, Henry...”

Bill söz­le­ri­ni sür­dür­me­den ön­ce pi­po­sun­dan bir iki ne­fes çek­ti dal­gın dal­gın. Son­ra baş par­ma­ğıy­la üze­rin­de otur­duk­la­rı ta­bu­tu gös­te­re­rek:

“Dü­şü­nü­yo­rum da,” de­di, “şu adam bi­le biz­den da­ha şans­lı, hem de bi­zim hiç­bir za­man ol­ma­ya­ca­ğı­mız ka­dar şans­lı. Biz ölün­ce ce­set­le­ri­miz ite kur­da yem ol­ma­sın di­ye me­zar­la­rı­mı­za bir iki taş ko­ya­cak kim­se çıka­cak mı aca­ba?”

“Ora­sı öy­le, bi­zim onun gi­bi ne on­ca pa­ra­mız pu­lu­muz var ne de on­ca hı­sım ak­ra­ba­mız. Ce­na­ze­mi­zi uzak bir ül­ke­ye gön­dert­mek kim, biz kim!..”

“Be­nim asıl akıl sır er­di­re­me­di­ğim şey ne bi­li­yor mu­sun, Henry?.. Şu he­rif bir eli yağ­da bir eli bal­da ya­şa­yan bir lord­du de­ğil mi? Pe­ki şim­di bu­ra­da ne işi var? Bu Al­la­h’ın be­la­sı vah­şi ül­ke­ye han­gi ak­la hiz­met et­miş de gel­miş, an­la­yan be­ri gel­sin!”

Henry:

“Al ben­den de o ka­dar,” de­di. “Ken­di mem­le­ke­tin­de kal­say­dı, gül gibi ya­şa­yıp gi­der, son­ra da ra­hat dö­şe­ğin­de ölür­dü.”

Bill tam ağ­zı­nı açıp cevap ve­re­ce­ği sı­ra­da du­ra­la­dı, ken­di­le­ri­ni dört bir yan­dan bir du­var gi­bi çev­re­le­yen ka­ran­lı­ğı gös­ter­di. Yo­ğun ka­ran­lığın için­de hiç­bir şey gö­rün­mü­yor­du, yal­nız­ca kor gi­bi pa­rıl­da­yan bir çift göz fark edi­li­yor­du. Henry ba­şıy­la bir ikin­ci, der­ken bir üçün­cü çift göz da­ha gös­ter­di ar­ka­da­şı­na. Kam­pın ya­nı yö­re­si kor gi­bi ya­nıp sö­nen göz­ler­den olu­şan bir hal­kay­la çe­pe­çev­re sa­rıl­mış­tı. Bu ya­laz ya­laz ışık le­ke­le­ri ki­mi za­man kı­pır kı­pır edi­yor, bir gö­rü­nüp bir si­li­ni­yor, son­ra ye­ni­den ışıl­da­ma­ya baş­lı­yor­du.

Kö­pek­le­rin huy­suz­lu­ğu gi­de­rek art­ma­ya baş­la­mış­tı. Ani bir kor­kuy­la ate­şe yak­la­şı­yor, adam­la­rın ta bu­run­la­rı­nın di­bi­ne so­ku­lu­yor­lar­dı. He­le iç­le­rin­den bi­ri pa­ni­ğe ka­pı­la­rak ate­şe öy­le faz­la so­kul­du ki içi­ne düş­tü. Dü­şer düş­mez de acı ve kor­kuy­la hav­la­dı. Ay­nı an­da kav­ru­lan tüy­le­ri­nin ko­ku­su kap­la­dı or­ta­lı­ğı. Bu sı­ra­da ya­nıp sö­nen kor göz­ler­den olu­şan çem­ber­de bir­ta­kım kı­pır­dan­ma­lar ol­du, hat­ta bir an için ge­ri­le­di. Ne var ki, kö­pek­le­rin hu­zur­suz­lu­ğu ya­tı­şır ya­tış­maz yi­ne es­ki yer­le­ri­ne dön­düler.

“Cep­ha­ne­miz de ak­si gi­bi tam bi­te­cek za­ma­nı bul­du, Henry.”

Bill pi­po­su­nu sön­dür­müş­tü. Ye­mek­ten ön­ce ye­re ser­dik­le­ri ağaç dalla­rı üze­ri­ne kürk­lü ya­tak­la­rı ve bat­ta­ni­ye­le­ri yer­leş­ti­ren ar­ka­da­şı­na yardım edi­yor­du.

Henry ar­ka­da­şı­na hak ve­rir gi­bi­ler­den şöy­le bir ho­mur­dan­dık­tan son­ra mo­ka­sen­le­ri­nin bağ­cık­la­rı­nı çöz­me­ye ko­yul­du.

“Kaç kur­şu­nu­muz kal­dı?”

Bill:

“Üç...” di­ye kar­şı­lık ver­di. “Ah be, şim­di üç yüz ta­ne kur­şu­nu­muz ola­cak­tı ki bu kah­ro­la­sı hay­van­la­rın bu­run­la­rın­dan fi­til fi­til ge­ti­re­cektim!”

Kor gi­bi par­la­yan göz­le­rin oluş­tur­du­ğu çem­be­re doğ­ru yum­ru­ğu­nu öf­key­le sal­la­dı, son­ra mo­ka­sen­le­ri­ni çö­züp ate­şin he­men kı­yı­sı­na yer­leştir­di.

“Hiç de­ğil­se şu so­ğuk bir kı­rıl­say­dı ba­ri,” di­ye de­vam et­ti. “İki haf­tadır sı­fı­rın al­tın­da el­li de­re­ce. Keş­ke çık­ma­say­dık şu yol­cu­lu­ğa, Henry. Du­ru­mu­muz hiç de iç açı­cı de­ğil doğ­ru­su. İçim içi­mi yi­yor... Yol­cu­luğu­muz so­na er­se de se­nin­le Mc Gurry’ye gi­dip, sı­ca­cık ate­şin kar­şısın­da bir piş­pi­rik çe­vir­sek, ha?”

Henry ya­ta­ğı­na gi­rer­ken ho­mur­dan­mak­la ye­tin­di. Tam uy­ku­ya dal­mak üze­rey­di ki Bill yi­ne ses­len­di:

“Bak ne di­ye­ce­ğim Henry, ha­ni şu ba­lık yi­yen da­vet­siz ko­nuk var ya, bi­zim kö­pek­ler iş­te ona ne di­ye sal­dır­ma­dı­lar ha, ne der­sin? Hay Al­lah, gel de çık işin için­den, ne ya­lan söy­le­ye­yim kor­ku­tu­yor bu be­ni.”

Ar­ka­da­şı uy­ku ser­sem­li­ğiy­le ho­mur­dan­dı:

Bölüm 1 · 1/33

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~8 dk kaldı

Sonraki