JACK LONDON
Jack London San Fransisko'daki 3. cadde ile Brannan caddesi yakınlarında 12 Ocak 1876'da doğdu. Doğduğu ev 1906 San Fransisko depremi sırasında çıkan yangında tamamen yandı. London ailesi işçi sınıfından geliyor olsa da aslında Jack London'ın ileride yazdıklarında iddia ettiği kadar yoksul değillerdi. Jack London, özellikle yerel kütüphanede kitap okuyarak kendi kendisini eğitmiştir.1885'te, Ouida'nın eğitimsiz bir İtalyan köylü çocuğunun opera bestecisi olarak ün kazanmasını anlatan romanı Signa'yı okudu. Bu romandaki karakter onun edebiyat alanındaki kendi hedeflerine ulaşması açısından prototipi olacaktı.
Gemicilik, altın arama gibi her türlü işte çalıştı.Altın arama dönemlerinde sağlığını etkileyen zorluklar yaşadı ama Ateş Yakmak, Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş gibi romanlarına ilham kaynağı oldu.
Martin Eden romanında da anlattığı gibi hiç ümidi yokken kitapları yayınlanıp büyük ilgi görünce peşpeşe eserler verdi ve dünyanın en çok kazanan yazarı oldu.
22 Kasım 1916’da böbrek yetmezliğinden öldü.
En Önemli Eserleri:
Vahşetin Çağrısı (1903), Deniz Kurdu (1904), Beyaz Diş (1906), Demir Ökçe (1908), Martin Eden (1909).
BİRİNCİ BÖLÜM
AV PEŞİNDE
Don tutmuş nehirin iki tarafı siyah ladin ağaçlarıyla kaplıydı. Rüzgâr dalların üzerindeki kar örtüsünü az önce sıyırmıştı, giderek silinen gün ışığı altında ağaçlar kopkoyu, korkunç karartılar halinde birbirlerinin üzerine doğru abanıyorlarmış gibi görünüyordu. Cansız, kımıltısız, acı bile duyulamayacak kadar ıssız ve soğuk olan bu yabani ülkenin üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü.
Gizliden gizliye acı acı çınlayan bir kahkaha gizliydi sanki; tüm acılardan daha korkunç, buz gibi soğuk bir kahkaha gibiydi. Acımasız, ucu görünmeyen, bir sonsuzluk, hayatla ve yaşama çabasının gereksizliğiyle alay ediyor gibiydi sanki. Kuzeyin o saf, o durdurak tanımayan buz gibi vahşetiydi bu.
Ama yine de bir hayat vardı bu yabani topraklarda, hem de öyle kolay pes etmeyen sert bir hayattı. Çünkü kurda benzer bir köpek sürüsü donmuş ırmak yatağı boyunca güç bela ilerlemeye çalışıyordu. Hayvanların sık tüylü postları buz tutmuştu. Ağızlarından yoğun bir buhar demeti çıkıyor, soluklarının havaya karışmasıyla incecik buz taneciklerine dönüşüp tüylerine yapışması bir oluyordu. Kayışlarla bağlı oldukları bir kızağa koşulmuşlardı. Kızak gövdesi sağlam ağaç kabuklarından yapılmıştı, karların üzerinde ayakları olmaksızın kayıyordu. Kızağın ucu önünde dalga dalga yayılan yoğun kar yığınlarını kenarlara doğru savurup dağıtacak biçimde yukarıya kalkık olarak yapılmıştı.
Kızakta ince uzun bir tabut vardı; ayrıca battaniyeler, bir balta, bir kahve kabı ve bir de tava bulunuyordu. Uzun tabutun kapladığı yer hayli fazlaydı.
Köpeklerin önü sıra bir adam ilerliyordu, kızağın ardında ikinci bir adam daha vardı. Her ikisi de geniş kar ayakkabıları giymişlerdi. Gerçi kızaktaki tabutta başka bir adam daha vardı ya, onun çilesi çoktan sona ermiş, dünyadan elini eteğini çekmişti artık. Yabani kuzey ülkesinin soğuğu karşısında yenik düşmüştü insandı. Bir daha kıpırdayamayacak bir durumdaydı, sıfırı tüketmiş halde kıpırdamaksızın kalıp gibi yatıyordu öylece. Hareketi sevmezdi çünkü soğuktu. Hayat demek hareket demekti ona göre, hayat hareketti çünkü. Oysa ki, soğuk, hareketin her türlüsünü durdurmaya kararlıdır. Sular denize dökülmesin diye ırmakları dondurup kurutur. Ama asıl insanoğluna düşmandır o; çünkü insan, yaratıkların en hareketlisidir, durgunluğa karşı sürekli bir başkaldırma içindedir ve işte bu nedenledir ki soğuğun özellikle yere sermeye can attığı bir yaratıktır.
Hâlâ canlı kalmayı başarabilmiş olan iki adam, bir kızağın önünde, öbürü ise arkasında, yılmadan, umutsuzluğa düşmeden yollarına devam etmekten geri durmuyorlardı. Kalın kürklere, yumuşak derilere sarınmışlardı. Kirpiklerini, yanaklarını ve dudaklarını donmuş soluklarıyla püskürttükleri buz zerrecikleri kaplamıştı.
Öyle ki, suratları suratlıktan çıkmış, yüz çizgileri iyiden iyiye belirsizleşmişti. Bu görünümüyle korkunç maskeler takmış birer mezarcı, düşler evrenine ölülerini gömmeye giden ürkünç varlıkları andırıyorlardı. Gelgelelim ikisi de insandı işte. Bu hiçlik, ıssızlık ve tehlike evreninden geçerek, kendilerine uzayın boşlukları kadar uzak, yabancı ve ölü gibi görünen dünyaya kafa tutan ufacık birer serüvenciydiler.
Hiç konuşmadan ilerliyorlardı, çünkü hareket etmek için gerekli olan gücü yitirmemek, bu nedenle de boşuna nefes tüketmemek zorundaydılar. Çevrelerini saran ağır sessizlik tıpkı deniz dibindeki dalgıcın üzerine basınç yapan su kütlesi gibi, ruhlarını eziyordu.
Bu sessizlik, uçsuz bucaksız sonsuzluğun ve kaçınılmaz zorunluluğun olanca ağırlığıyla üzerlerine yükleniyor; ruhlarını da taa derinden kavrayarak benliklerine işliyor; dünya nimetlerine olan aşırı tutkularını, gelip geçici coşkularını, uçarı heveslerini ezerek son damlasına kadar posasını çıkarıyor; büyük ve yenilmez doğa güçlerinin parmağında oynattığı, zavallı akılları ve yetersiz bilgileriyle onları ufacık birer güneş lekesine döndürüyordu.
Bir iki saat geçti... Pek kısa süren günün can çekişen ışıkları silinmeye yüz tutarken, uzaklardan hafif bir çığlık yükseldi. Bir anda havaya dağılıp yankılandıktan sonra yavaş yavaş eriyip söndü. Eğer bu acılı çığlıkta bir vahşet ve açlık havası bulunmasaydı, yitik bir ruhun iniltili yakarışı sanılabilirdi. Öndeki adam başını arkaya çevirdi, arkadaşlarıyla göz göze geldi, ince uzun tabutun üzerinden anlamlı anlamlı kafa salladılar birbirlerine.
Çok geçmeden sessizliği bir bıçak gibi yırtan ikinci bir uluma daha işitildi. Adamlar bu seslerin daha demin arkalarında bıraktıkları kar çölünden kopup geldiğini anlamışlardı. Derken, aynı yönden bir üçüncü uluma daha yükseldi, ikincisine verilen bir cevaptı sanki bu ve onun azıcık solundan gelmişti.
Öndeki adam:
“Peşimize takıldılar, Bill,” dedi.
Sesinin tonu boğuk ve ürkekti, sanki konuşurken büyük bir güç harcamak zorunda kalıyor gibiydi.
Arkadaşı:
“Et kıtlığı var,” karşılığını verdi. “Günler var ki tek bir tavşan izi bile görmedim.”
Başka bir şey konuşmadılar. Kendilerini izleyenlerin ısrarlı ulumalarına kulak kesilmişlerdi.
Ortalık kararınca köpekler ırmak boyundaki ladin koruluğuna havladılar, kampı orada kurdular. Ateşin hemen kıyısındaki tabut hem oturmak hem de yemek yenilecek bir yer işine yarıyordu. Ateşin arkasındaki kurda benzeyen köpekler kendi aralarında hırlaşıp dalaşıyor, ama bulundukları yerden ayrılarak karanlığa dalmayı göze alamıyorlardı.
Bill:
“Şunlara bak, Henry,” dedi. “Nedense kampı bırakıp gitmeye çalışmıyor bunlar, garip şey doğrusu...”
Henry içine bir buz parçası attığı ibriği ateşe sürerken başını salladı. Sonra işini bitirip tabutun üzerine oturdu, yemeğini yemeye başlayıncaya dek hiç konuşmadı.
“Postun pahalı olduğunu ve onu nerede kurtarabileceklerini biliyorlar elbet. Kolay kolay kurtlara yem olmaz onlar, tersine yerler. Pek akıllıdırlar.”
Bill, başını sallayarak:
“Bilmem ki valla, umarım öyledirler,” dedi.
Arkadaşı başını kaldırıp şaşkınca baktı:
“Bizim köpeklerin akıllarını beğenmediğini ilk kez işitiyorum senden.”
Bill ağzına attığı fasulyeleri ağır ağır çiğnerken:
“Dinle, Henry,” dedi. “Köpeklere yem verirken nasıl gürültüyle itişip kakışıyorlardı, işittin ya?”
Henry:
“Evet,” diye onayladı. “Her zamankinden fazla huysuzluk ettiler.”
“Kaç köpeğimiz var, Henry?”
“Altı.”
“Peki ama...”
Bill sözlerinin önemini vurgulamak istercesine bir an sustu, sonra ağır ağır sürdürdü:
“Evet, altı köpek var diyordum ben de. Altı balık çıkardım, köpek başına birer balık verdim, ama yine de biri açıkta kaldı.”
“Yanlış saymışsındır canım.”
Bill:
“Yok daha neler!” diye diretti. “Altı köpeğimiz var diye, tuttum altı tane balık çıkardım. Ama gel gör ki, Tekkulak balıksız kaldı işte. Sonra gidip bir tane de ona getirdim.”
“İyi ama, Bill, topu topu altı köpeğimiz var, nasıl olur?”
“Henry, hepsi köpekti diyen yok ki sana! Balık verdiğim hayvanlar yedi taneydi.”
Henry yemeğini bıraktı, ateşin arkasında duran köpeklere bakarak saydı:
“Al işte, hepsi hepsi altı tane.”
Bill soğukkanlılıkla üsteledi:
“Evet, yedincisinin az önce karların üzerinde hoplaya zıplaya kaçıp gittiğini gördüm. Ben saydığımda yedi taneydiler.”
Henry acımalı gözlerle arkadaşına baktı ve:
“Şu yolculuk bir bitse öyle sevineceğim ki,” diye homurdandı.
“Ne demek istiyorsun yani?”
“Bana kalırsa kızaktaki tabut sinirlerini bozdu senin, hayal görmeye başladın, hepsi bu.”
Bill:
“Hani bunu da düşünmedim değil bak,” dedi. “Ama köpeklerden birinin kaçtığını görünce, gidip karların üzerine bir göz attım, birtakım ayak izleri buldum. Sonra döndüm bir daha saydım, altı taneydiler. İzler duruyor, istersen bak da gör.”
Henry sesini çıkarmadı, yemeğini yemeye koyuldu yine. Son lokmasının üzerine kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra elinin tersiyle ağzını sildi ve:
“Öyleyse,” diye söze başlayacak oldu.
Ama tam o sırada karanlığın içinden kopup gelen uzun, acılı bir ulumayla sözü yarıda kaldı. Susup kulak kabarttı. Sonra eliyle ulumanın geldiği yönü göstererek:
“... bunlardan biri miydi diyorsun yani?” diye sordu.
Bill evet gibilerden kafasını salladı:
“Böyle olmasın da nasıl olsun, köpeklerin nasıl huysuzluk ettiklerini, dalaşıp durduklarını sen de işittin işte.”
Birbiri ardından yükselen ulumalarla ortalık tımarhaneye dönmüştü. Köpekler çevrelerini saran bu korkunç koro karşısında dehşete kapıldılar, sıkış tıkış olup büzüldükçe büzüldüler. Ateşin yanına öylesine sokulmuşlardı ki alevler postlarını tütsülüyordu. Bill bir odun daha atarak ateşi besledikten sonra piposunu yaktı.
Henry:
“Nen var yahu senin, çok sıkkın görünüyorsun,” dedi.
“Bak, Henry...”
Bill sözlerini sürdürmeden önce piposundan bir iki nefes çekti dalgın dalgın. Sonra baş parmağıyla üzerinde oturdukları tabutu göstererek:
“Düşünüyorum da,” dedi, “şu adam bile bizden daha şanslı, hem de bizim hiçbir zaman olmayacağımız kadar şanslı. Biz ölünce cesetlerimiz ite kurda yem olmasın diye mezarlarımıza bir iki taş koyacak kimse çıkacak mı acaba?”
“Orası öyle, bizim onun gibi ne onca paramız pulumuz var ne de onca hısım akrabamız. Cenazemizi uzak bir ülkeye göndertmek kim, biz kim!..”
“Benim asıl akıl sır erdiremediğim şey ne biliyor musun, Henry?.. Şu herif bir eli yağda bir eli balda yaşayan bir lorddu değil mi? Peki şimdi burada ne işi var? Bu Allah’ın belası vahşi ülkeye hangi akla hizmet etmiş de gelmiş, anlayan beri gelsin!”
Henry:
“Al benden de o kadar,” dedi. “Kendi memleketinde kalsaydı, gül gibi yaşayıp gider, sonra da rahat döşeğinde ölürdü.”
Bill tam ağzını açıp cevap vereceği sırada duraladı, kendilerini dört bir yandan bir duvar gibi çevreleyen karanlığı gösterdi. Yoğun karanlığın içinde hiçbir şey görünmüyordu, yalnızca kor gibi parıldayan bir çift göz fark ediliyordu. Henry başıyla bir ikinci, derken bir üçüncü çift göz daha gösterdi arkadaşına. Kampın yanı yöresi kor gibi yanıp sönen gözlerden oluşan bir halkayla çepeçevre sarılmıştı. Bu yalaz yalaz ışık lekeleri kimi zaman kıpır kıpır ediyor, bir görünüp bir siliniyor, sonra yeniden ışıldamaya başlıyordu.
Köpeklerin huysuzluğu giderek artmaya başlamıştı. Ani bir korkuyla ateşe yaklaşıyor, adamların ta burunlarının dibine sokuluyorlardı. Hele içlerinden biri paniğe kapılarak ateşe öyle fazla sokuldu ki içine düştü. Düşer düşmez de acı ve korkuyla havladı. Aynı anda kavrulan tüylerinin kokusu kapladı ortalığı. Bu sırada yanıp sönen kor gözlerden oluşan çemberde birtakım kıpırdanmalar oldu, hatta bir an için geriledi. Ne var ki, köpeklerin huzursuzluğu yatışır yatışmaz yine eski yerlerine döndüler.
“Cephanemiz de aksi gibi tam bitecek zamanı buldu, Henry.”
Bill piposunu söndürmüştü. Yemekten önce yere serdikleri ağaç dalları üzerine kürklü yatakları ve battaniyeleri yerleştiren arkadaşına yardım ediyordu.
Henry arkadaşına hak verir gibilerden şöyle bir homurdandıktan sonra mokasenlerinin bağcıklarını çözmeye koyuldu.
“Kaç kurşunumuz kaldı?”
Bill:
“Üç...” diye karşılık verdi. “Ah be, şimdi üç yüz tane kurşunumuz olacaktı ki bu kahrolası hayvanların burunlarından fitil fitil getirecektim!”
Kor gibi parlayan gözlerin oluşturduğu çembere doğru yumruğunu öfkeyle salladı, sonra mokasenlerini çözüp ateşin hemen kıyısına yerleştirdi.
“Hiç değilse şu soğuk bir kırılsaydı bari,” diye devam etti. “İki haftadır sıfırın altında elli derece. Keşke çıkmasaydık şu yolculuğa, Henry. Durumumuz hiç de iç açıcı değil doğrusu. İçim içimi yiyor... Yolculuğumuz sona erse de seninle Mc Gurry’ye gidip, sıcacık ateşin karşısında bir pişpirik çevirsek, ha?”
Henry yatağına girerken homurdanmakla yetindi. Tam uykuya dalmak üzereydi ki Bill yine seslendi:
“Bak ne diyeceğim Henry, hani şu balık yiyen davetsiz konuk var ya, bizim köpekler işte ona ne diye saldırmadılar ha, ne dersin? Hay Allah, gel de çık işin içinden, ne yalan söyleyeyim korkutuyor bu beni.”
Arkadaşı uyku sersemliğiyle homurdandı: