gridreads

1. Bölüm

Roman yazarı R., saba­hın erken saat­le­rin­de üç günlük din­len­di­ri­ci dağ gezi­sin­den Viyana’ya dön­dü­ğün­de, istas­yon­da aldığı bir gaze­te­nin tari­hi­ne şöyle bir bakmış ve ken­di­si­nin doğum günü oldu­ğu­nun far­kı­na var­mış­tı. Zih­nin­den “Kırk birin­ci yaş günüm,” diye geçir­di. Bu yaşa gelmek onu ne mutlu ediyor, ne de acı veri­yor­du.

Hızla gaze­te­nin say­fa­la­rı­na göz attık­tan sonra, tut­tu­ğu bir tak­siy­le evine geldi. Evin uşağı, roman yazarı R.’nin tatil­dey­ken gelen iki ziya­ret­çi­nin ve birkaç tele­fo­nun habe­ri­ni verdi. Ardın­dan bir tepsi içinde biri­ken mek­tup­la­rı uzattı. İlgi­siz bakış­lar­la mek­tup­la­ra bak­tık­tan sonra, dik­ka­ti­ni çeken birkaç zarfı açtı. Mek­tup­la­rın içinde el yazısı tanı­dık olma­yan ve hayli kaba­rık duran kalın mek­tu­bu ise bir kenara ayırdı.

Yazar R. o sırada çay gelin­ce kol­tu­ğu­na rahat­ça yas­lan­dı. Gaze­te­nin ve diğer yayın organ­la­rı­nın say­fa­la­rı­nı karış­tı­rır­ken, bir puro yaktı. Kaba­rık mek­tu­ba gözü ili­şin­ce, mek­tu­bu eline aldı.

Yak­la­şık iki düzine görü­nen mektup, daha çok bir müs­ved­de gibiy­di. Yazı biçi­min­den acele kaleme alın­mış, yaban­cı ve tedir­gin bir kadın elin­den çıkmış olduğu anla­şı­lı­yor­du. Roman­cı, içinde açık­la­yı­cı bir not var mı diye elinde olma­dan zarfı kont­rol etti fakat zarf boştu. Zarfın üze­rin­de de gön­de­ri­ci adresi ve imza yoktu.

İsim­siz, imza­sız bir mek­tu­bun gel­me­si­ni tuhaf bula­rak mek­tu­bu tekrar eline aldı.

Mek­tu­bun en üstün­de başlık olarak, “Sana, beni asla tanı­ma­mış olan sana,” diye yazıl­mış­tı. Yazar hay­ret­le durak­sa­dı: Ger­çek­ten ken­di­si­ne miydi bu, yoksa hayal ürünü bir insana mı yazıl­mış­tı?

Merakı sabır­sız­lı­ğa dönüş­tü ve oku­ma­ya baş­la­dı:

“Çocu­ğum dün öldü.

Üç gün ve üç gece o küçü­cük çocu­ğu­mun, pamuk ipli­ği­ne bağlı hayatı uğruna ölümle savaş­tım. Kırk saat boyun­ca, grip onun zaval­lı, sıcak vücu­du­nu ateş nöbet­le­riy­le sar­sar­ken, ben yata­ğı­nın yanın­da otur­dum. Ateşli alnına serin­le­ti­ci bir şeyler koydum. Onun o tedir­gin, küçü­cük elle­ri­ni gece gündüz avuç­la­rım­da tuttum.

Üçüncü akşam ise çöktüm. Göz­le­rim ben far­kı­na var­ma­dan ken­di­li­ğin­den kapan­dı. Üç belki dört saat sert san­dal­ye­de uyu­ya­kal­dı­ğım­da ölüm onu benden aldı. O tatlı, zaval­lı oğlum küçük çocuk yata­ğın­da öldü­ğün­de nasıl yat­tıy­sa yine öyle yatı­yor. O akıllı bakış­lı koyu renk göz­le­ri­ni kapat­mış­lar, elle­ri­ni de beyaz gece­li­ği­nin üstün­de kavuş­tur­muş­lar. Yata­ğın dört köşe­sin­de dört uzun mum yanı­yor.

Oraya bak­ma­ya, hare­ket etmeye cesa­ret ede­mi­yo­rum. Mumlar tit­rer­ken oğlu­mun yüzü­nün ve kapalı ağzı­nın üze­rin­den hızla göl­ge­ler geçip git­ti­ğin­de yüz hat­la­rı sanki kıpır­dı­yor ve o zaman onun ölme­di­ği­ni, yeni­den uya­na­ca­ğı­nı, bana tatlı ve çocuk­ça bir şeyler söy­le­ye­bi­le­ce­ği­ni sana­bi­li­rim. Ama bili­yo­rum ki oğlum öldü, artık ona dönüp bakmak iste­mi­yo­rum, bir defa daha umuda kapıl­ma­mak, hayal kırık­lı­ğı­na uğra­ma­mak için. Bili­yo­rum, çocu­ğum dün öldü.

Şimdi benim için artık yalnız sen varsın dün­ya­da, yal­nız­ca sen. Benim­le ilgili hiçbir şey bil­me­yen sen. Hiçbir şeyden haberi olma­ya­nı oyna­yan veya her şeyi ve her­ke­si alaya alan sen. Evet, yal­nız­ca sen, beni asla tanı­ma­mış olan ve hep sev­di­ğim sen.

Beşin­ci mumu alıp sana yaz­dı­ğım masa­nın üstüne koydum. Çünkü ruhu­mun çığ­lık­la­rı­nı bas­tı­ra­rak ölmüş çocu­ğum­la yalnız kala­maz­dım. Bu kor­kunç saat­ler­de senin­le konuş­ma­yıp kimin­le konu­şa­bi­li­rim? Benim için hep her şey olmuş ve şimdi de her şey olan senin­le tabii ki! Kafam çok bula­nık, şakak­la­rım tit­re­ye­rek atıyor, her yerim acı içinde. Belki de beni anla­mı­yor­sun­dur, çok açık konu­şa­mı­yo­rum­dur.. Galiba benim de ateşim var, belki sin­si­ce gezi­nen grip şimdi de bana bulaş­mış­tır. Böyle ise daha iyi olur, ben de çocu­ğum­la gide­rim bu dün­ya­dan ve ken­dim­le müca­de­le etmek zorun­da kalmam. Arada sırada göz­le­rim tama­men kara­rı­yor, belki bu mek­tu­bu bile tamam­la­ya­ma­ya­bi­li­rim.

Yine de bir defa olsun, sadece bu defa senin­le konu­şa­bil­mek için bütün gücümü top­la­mak isti­yo­rum, senin­le konuş­mak için sev­gi­lim. Sen ki, beni asla tanı­ma­dın.

Yal­nız­ca senin­le konuş­mak isti­yo­rum. İlk defa her şeyi sana söy­le­mek isti­yo­rum. Sen bütün haya­tı­mı bil­me­li­sin. O hayat, hep senin­di ve sen onu asla bil­me­din. Benim sır­rı­mı ancak öldü­ğüm­de, artık bana cevap vermek zorun­da kal­ma­dı­ğın­da, vücu­du­mu şimdi buz gibi ve ateşle sars­mak­ta olan şey ger­çek­ten son bul­du­ğun­da öğren­me­li­sin.

Ölmez ve yaşa­ma­ya devam etmek zorun­da kalır­sam eğer, o zaman bu mek­tu­bu yır­ta­ca­ğım ve hep sus­tu­ğum gibi, bundan sonra da sus­ma­yı sür­dü­re­ce­ğim. Şayet mek­tu­bum eline geç­tiy­se bil ki, ben yaşa­mı­yo­rum­dur. Artık ölmüş olan biri sana haya­tı­nı anla­tı­yor demek­tir. İlk daki­ka­sın­dan son nefe­si­ne kadar hep senin olmuş olan haya­tı­nı anla­ta­cak olan keli­me­le­rim seni kor­kut­ma­sın. Bir ölü artık, sevil­me­yi de, ken­di­si­ne acın­ma­sı­nı da, tesel­li edil­me­yi de hiçbir şey iste­mez. Senden tek iste­di­ğim, şu anda sana yaz­mak­ta oldu­ğum her şeye inan­man­dır. Her şeye inan, senden sadece bunu isti­yo­rum: Bil ki hiçbir insan biri­cik çocu­ğu­nun ölüm anında yalan söy­le­mez.

İlk defa seni tanı­dı­ğım gün gerçek anla­mıy­la baş­la­mış olan haya­tı­mı anlat­mak isti­yo­rum. Senden önceki haya­tı­ma yal­nız­ca bula­nık ve karı­şık bir şeyler hakim­di. Hatır­la­ma çaba­la­rıy­la asla deri­ni­ne ini­le­me­yen bir şeyler. Belki toz tutmuş, örüm­cek ağla­rıy­la örül­müş, karan­lık yüre­ğim­de hiç­bi­ri­nin bil­gi­si bulun­ma­yan nes­ne­ler­le ve insan­lar­la dolu her­han­gi bir mah­zen­di.

Seni ilk gör­dü­ğüm­de on üç yaşın­day­dım ve şimdi senin otur­du­ğun aynı binada otu­ru­yor­dum. Şu anda bu mek­tu­bu, haya­tı­mın son nefe­si­ni yan­sı­tan satır­la­rı elle­rin­de tut­mak­ta oldu­ğun yerde yani. Bizim dai­re­miz aynı kori­dor­da, senin dai­re­nin kapı­sı­nın tam kar­şı­sın­day­dı.

Bizi hatır­la­ma­dı­ğın­dan kesin­lik­le eminim. Bir sayış­tay denet­çi­sin­den dul kal­dı­ğı için hep matem elbi­se­le­ri giyen kadını ve onun daha büyüme evre­sin­de olan sıska kızını hatır­la­mı­yor­sun­dur. Çok sessiz seda­sız yaşa­yan, küçük bur­ju­va yok­sul­lu­ğu­mu­zun derin­lik­le­ri­ne gömül­müş bir ailey­dik. Belki adla­rı­mı­zı da hiç duy­ma­mış­sın­dır. Zaten dai­re­mi­zin kapı­sın­da adı­mı­zı yazan bir plaka yoktu ve gelip gide­ni­miz, sora­nı­mız da olmaz­dı.

Aradan on beş-on altı yıl gibi çok zaman geçti. Evet, artık bil­me­di­ğin­den eminim sev­gi­lim. Ama ben, her ayrın­tı­yı tut­kuy­la hatır­lı­yo­rum.

Senden bah­se­dil­di­ği­ni ilk defa duy­du­ğum, seni ilk defa gör­dü­ğüm gün, hatta saati bile bugün­müş gibi aklım­da. Benim için dün­ya­da­ki haya­tım o zaman, o gün, o saat baş­la­mış­tı, nasıl hatır­la­ma­ya­yım ki?

Sana her şeyi, hep­si­ni en baştan anla­ta­ca­ğım için, sabret sev­gi­lim. Senden çok rica edi­yo­rum, beni din­le­ye­ce­ğin bu çeyrek saat yüzün­den yorul­ma. Çünkü ben seni bütün bir hayat boyun­ca sev­mek­ten yorul­ma­dım.

O yaşa­dı­ğı­mız binaya sen taşın­ma­dan önce dai­ren­de çirkin, kötü, kav­ga­cı insan­lar yaşı­yor­du. Ken­di­le­ri de yoksul olma­la­rı­na rağmen, kom­şu­la­rın­da­ki yok­sul­luk­tan, yani bizim yok­sul­lu­ğu­muz­dan da nefret eder­ler­di. Onla­rın o yer­ler­de sürü­nen, kaba saba yok­sul­lu­ğu­nun pro­le­ter­lik­le­riy­le bağ­da­şır yanı yoktu. Adam sar­ho­şun tekiy­di ve karı­sı­nı sürek­li döver­di. Çoğu zaman gece­le­ri dev­ri­len san­dal­ye­le­rin ve kırı­lan tabak­la­rın gürül­tü­süy­le uya­nır­dık. Bir kere­sin­de kadın yüzü gözü kan içinde, saç­la­rı dar­ma­da­ğı­nık mer­di­ve­ne koşmuş, ayyaş kocası da arka­sın­dan bağı­rıp duru­yor­du. Kapı­la­rın­dan fır­la­yan diğer kom­şu­lar adamı polis çağır­mak­la tehdit etti­ler.

Annem en başın­dan beri onlar­la her­han­gi bir ilişki kurmak iste­me­miş, benim de çocuk­la­rıy­la konuş­ma­mı yasak­la­mış­tı. Bu yüzden çocuk­lar her fır­sat­ta benden öç almak için fırsat kol­lar­lar­dı. Dışa­rı­da kar­şı­laş­tı­ğı­mız­da arkam­dan pis söz­ler­le bağı­rır­lar­dı. Bir kere­sin­de bana taş gibi çok sert­leş­ti­ril­miş kar­to­pu atarak, alnımı kanat­mış­lar­dı.

Binada bulu­nan herkes doğal olarak bu insan­lar­dan nefret edi­yor­du. Bir gün adam hır­sız­lık­tan dolayı hapse atı­lın­ca, aile aniden pılı­sı­nı pır­tı­sı­nı top­la­ya­rak evden taşın­mak zorun­da kaldı. Bütün binada yaşa­yan­lar rahat bir nefes almış­tık. Boşa­lan daire yeni­den kiraya veri­le­cek­ti. Kira­lık ilanı bina­nın ana kapı­sın­da birkaç gün boyun­ca asılı kal­dık­tan sonra tek başına yaşa­yan bir yaza­rın, boş dai­re­yi kira­la­dı­ğı haberi kapıcı vası­ta­sıy­la hızla yayıl­dı.

İşte senin adını ilk defa işte o zaman duydum. Birkaç gün içinde bada­na­cı­lar, boya­cı­lar, temiz­lik­çi­ler ve duvar kâğıt­çı­la­rı, evi önceki yağlı sakin­le­rin­den temiz­le­mek için işe koyul­du­lar. Çekiç, fırça ve kazıma ses­le­ri bir­bi­ri­ni izler­ken annem bu ses­le­ri duy­mak­tan memnun oluyor, karşı dai­re­de­ki pis haya­tın niha­yet sona erdi­ği­ni söy­lü­yor­du.

Taşın­ma sıra­sın­da seni gör­me­dim: Boş dai­re­de­ki tadi­lat çalış­ma­la­rı­na, ancak yüksek taba­ka­dan kişi­le­rin evle­rin­de çalı­şan türden uşa­ğı­nız neza­ret edi­yor­du. Kısa boylu, ciddi ifa­de­li, kır saçlı olan uşa­ğı­nız olan beyin, her şeyi sessiz ve sadece konuya yoğun­laş­tı­ğı­nı gös­te­ren bir tavır­la, yuka­rı­dan baka­rak işleri yönet­me­si hepi­mi­zi derin­den etki­le­miş­ti. Bizim gibi­le­ri­nin yaşa­dı­ğı varoş böl­ge­de bulu­nan bina­mız için bir uşağı görmek, bizim için çok yeni ve ilk kez gör­dü­ğü­müz bir şeydi. Ayrıca uşa­ğı­nız ken­di­ni normal hiz­met­li­ler­le bir tut­mak­sı­zın ve öyle­le­riy­le arka­daş­ça soh­bet­le­re gir­mek­si­zin her­ke­se son derece kibar dav­ra­nan biri­siy­di.

Daha ilk günden zaval­lı annemi bir hanı­me­fen­di yerine koya­rak selam­la­ma­ya baş­la­mış ve benim gibi bir küçük ve yara­maz bir çocuğa karşı bile her zaman içten ve ciddi dav­ran­mış­tı. Senin adını büyük bir saygı ifa­de­siy­le söy­lü­yor­du. Sana alı­şı­la­gel­miş bir efendi-uşak bağ­lı­lı­ğın çok öte­sin­de bağlı olduğu hemen anla­şı­lı­yor­du. O iyi yürek­li ve yaşlı Johann’ı belki de bu yüzden çok sev­miş­tim. Aynı zaman­da her an yakı­nın­da ola­bil­di­ği için onu kıs­kan­ma­dan ede­mi­yor­dum.

Sev­gi­lim bütün bun­la­rı, bu küçük, nere­dey­se gülünç olay­la­rı sana beni nasıl böy­le­si­ne etki­le­ye­bil­miş oldu­ğu­nu anla­man için anla­tı­yo­rum. Daha sen gel­me­den en baştan iti­ba­ren o ürkek ve çekin­gen çocu­ğun dün­ya­sı­na bir şekil­de gir­miş­tin. Daha sen haya­tı­ma gir­mez­den önce, çev­ren­de senden yan­sı­yan bir ışık hal­ka­sı yan­sı­mış­tı sanki. Zen­gin­li­ğin, fark­lı­lı­ğın ve sır per­de­si­nin oluş­tur­du­ğu çekici alan vardı. Bizler, o küçük binada yaşa­yan­lar sabır­sız­lık­la senin taşın­ma­nı bek­le­me­ye baş­la­mış­tık. Zaten dara­cık hayat­la­rı olan­lar, kapı­la­rı­nın önüne gelen her yeni insan kar­şı­sın­da meraka kapı­lır­lar. Bir öğle­den sonra eve gel­di­ğim­de, ev eşya­la­rıy­la dolu bir ara­ba­nın bina­nın önünde dur­du­ğu­nu gör­dü­ğüm­de sana yöne­lik bu mera­kım, zir­ve­ye çık­mış­tı.

Eşya­la­rı taşı­yan hamal­lar mobil­ya­la­rın çoğunu, ağır par­ça­la­rı daha önce yuka­rı­ya taşı­mış­lar­dı. Daha küçük par­ça­la­rı teker teker götü­rü­yor­lar­dı. Ben, her şeyi daha iyi göre­bil­mek ve hay­ret­le baka­bil­mek için kapıda duru­yor­dum. Çünkü bütün eşyan daha önce hiç gör­me­di­ğim kadar çeşit­li­lik doluy­du. Ara­la­rın­da Hin­dis­tan’daki tan­rı­la­rın tas­vir­le­ri, İtal­yan hey­kel­le­ri, parlak renk­le­riy­le göz alan büyük resim­ler vardı. En önem­li­si tahmin ede­me­ye­ce­ğim kadar çok sayıda ve güzel kitap­lar geli­yor­du. O kitap­la­rın hepsi kapı­nın önüne üst üste konmuş, uşa­ğı­nız her birini tüy süpür­gey­le tozunu alı­yor­du iti­nay­la.

Büyük bir merak­la git­tik­çe büyü­yen kitap yığına yak­la­şıp bak­ma­ya baş­la­dım. Uşak beni oradan uzak­laş­tır­ma­dı, fakat cesa­ret de ver­me­di­ği için hiç­bi­ri­ne dokun­ma­yı göze ala­ma­dım. Bazı­la­rı­nın yumu­şak deri­si­ni his­se­de­bil­me­yi çok ister­dim oysa. Sadece ürke­rek yan­la­rın­dan adla­rı­na baka­bi­li­yor­dum: Fran­sız­ca, İngi­liz­ce kitap­lar da vardı ara­la­rın­da, bazı kitap­lar­sa hiç bil­me­di­ğim dil­ler­den­di. Hep­si­ni saat­ler­ce sey­ret­me­yi çok isti­yor­dum. Ama o sırada annem beni içeri çağır­dı.

O gün henüz tanış­ma­dı­ğı­mız halde, bütün akşam boyun­ca elimde olma­dan seni düşün­düm. Benim yal­nız­ca bir düzine kadar ucuz, eski­miş karton ciltli kita­bım vardı. Onları her şeyden çok sever­dim ve hep tekrar okur­dum. Oysa şimdi gör­dü­ğüm o harika kitap­la­rın sahibi ve okuru olan, kitap­lar­da­ki yaban­cı dil­le­rin hep­si­ni bilen, onca zengin ve aynı zaman­da da kül­tür­lü biri acaba nasıl bir insan­dır, diye düşü­nü­yor­dum. Ola­ğa­nüs­tü deni­le­bi­le­cek, derin bir hay­ran­lık, bu kadar çok kita­bın var­lı­ğı düşün­ce­siy­le iç dün­ya­ma yer­leş­miş­ti.

Haya­lim­de senin yüzünü can­lan­dı­rı­yor­dum. Göz­lük­lü, uzun beyaz sakal­lı, yaşlı, bizim coğ­raf­ya öğret­me­ni­mi­ze ben­ze­yen bir adam­dın haya­lim­de. Fakat ondan çok daha iyi, güzel ve yumu­şak başlı biriy­din. Seni haya­lim­de yaşlı bir adam olarak düşün­me­me rağmen, en başın­dan beri aynı zaman­da yakı­şık­lı olman gerek­ti­ği­ne neden inan­dı­ğı­mı bende bile­mi­yo­rum. Haya­tım­da ilk defa o gece seni tanı­ma­dı­ğım halde haya­lim­dey­din..

Ertesi gün taşın­dı­ğın­da onca gözet­le­me­me rağmen seni göre­me­mem mera­kı­mı daha da artır­dı. Ancak üçüncü gün seni gördüm ve şaş­kın­lı­ğım bek­len­tim­den daha büyük oldu. Hayal etti­ğim­den çok fark­lıy­dın çünkü. Kafam­da can­lan­dır­dı­ğım­la hiçbir ilin­tin yoktu. Kafam­da­ki göz­lük­lü, tatlı, yaşlı tonton bir adamdı. Oysa bugün­kün­den hiç fark­sız olan halin­le sen, yıl­la­rın üstün­den akıp git­ti­ği, o hiç değiş­me­yen insan bam­baş­kay­dın!

Açık kah­ve­ren­gi, çok şık bir spor giysi vardı üstün­de Bir erkek çocuğu hafif­li­ğin­le, her defa­sın­da iki basa­ma­ğı birden aşarak, mer­di­ven­den yuka­rı­ya koş­muş­tun. Şapkan elinde olduğu için o güzel, aydın­lık ve canlı yüzünü, gen­ce­cik saç­la­rın­la bir­lik­te, anla­tıl­ma­sı imkan­sız bir şaş­kın­lık­la göre­bil­miş­tim. Ne kadar genç, ne kadar hoş, ne kadar tüy gibi hafif ve şık oldu­ğu­nu görün­ce, şaş­kın­lık­tan kor­ku­ya kapıl­dım.

Çok ilginç­tir ki, her­ke­sin sen­de­ki o ken­di­ne özgü bir nite­lik olarak her defa­sın­da hay­ret­le algı­la­dı­ğı­mız özel­li­ği­nin far­kı­na ben daha ilk anda var­mış­tım: Bir anlam­da iki farklı kişi­li­ği olan bir insan oldu­ğu­nu anla­mış­tım. Hem sıcak­kan­lı, hayatı hafife alan biriy­din ve ken­di­ni tama­men mace­ra­ya adamış biri gibiy­din, hem de sana­tın­da büyük bir cid­di­yet ser­gi­le­yen, görev bilin­ci taşı­yan, son derece okumuş ve bil­gi­li bir adam­dın.

Her­ke­sin zaman­la sende his­set­ti­ği bir şeyi ben bilin­çal­tım­da algı­la­mış­tım. Sen ikili bir hayata sahip­tin. Bir tara­fın parlak, tama­men dün­ya­ya açık, öteki tara­fın ise çok karan­lık ve sadece senin bil­di­ğin bir başka dünya. Bu gizem­li ikili yapıyı, senin var­lı­ğı­nın sır­rı­nı ben, daha on üç yaşın­da olan çocuk halim­le ilk bakış­ta keş­fet­miş­tim.

Benim yaşta bir çocuk için nasıl büyük bir mucize oldu­ğu­nu, nasıl baştan çıka­rı­cı bir esrar per­de­si anla­mı­na gel­di­ği­ni şimdi daha iyi anlı­yor musun sev­gi­lim! Düşün­se­ne kitap­lar yazan, ismi dün­ya­da ünlü olan ve bu yüzden saygı duy­du­ğun bir insa­nın aynı zaman­da genç, zarif, bir oğlan çocuğu gibi neşeli ve yirmi beş yaşın­da bir deli­kan­lı oldu­ğu­nu keş­fet­miş­tim! O günden baş­la­ya­rak evi­miz­de, bütün o zaval­lı çocuk­luk dün­yam­da beni senden başka hiçbir şey ilgi­len­dir­mez oldu. On üç yaşın­da­ki bir çocu­ğun bütün o yoğun ısrar­cı­lı­ğı ve inat­çı­lı­ğıy­la sadece senin haya­tı­nın, senin var­lı­ğı­nın çev­re­sin­de bulun­ma­yı amaç edin­dim.

Senin her şeyini, alış­kan­lık­la­rı­nı, sana gelip giden insan­la­rı izle­me­ye baş­la­dım. Sana yöne­lik mera­kım gide­rek çoğal­dı. Çünkü senin ben­li­ği­nin ikili yapısı bu ziya­ret­çi­le­rin fark­lı­lı­ğın­dan da anla­şı­la­bi­li­yor­du. Genç insan­lar­la, kendi arka­daş­la­rın­la gülüp eğle­ni­yor­dun, keyfin yerin­de olu­yor­du. Genel­de üni­ver­si­te öğren­ci­le­riy­di bunlar. Sonra oto­mo­bil­ler­le gelen hanım­lar vardı. Bir kere­sin­de o güne kadar sadece uzak­tan ve kür­sü­sü­nün başın­da, say­gıy­la izle­di­ğim ope­ra­nın direk­tö­rü olan büyük orkest­ra şefi geldi. Sonra henüz tica­ret oku­lu­na giden küçük kızlar kapı­dan içe­ri­ye utan­gaç bir tavır­la süzü­lü­ve­ri­yor­lar­dı.

Bölüm 1 · 1/4

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki