gridreads

1. Bölüm

EFENDİ İLE UŞAĞI

I

Anla­ta­ca­ğı­mız olay 1870'lerde bir kış mev­si­min­de geçti. Aziz Niko­lay Yor­tu­su'nun ertesi günüy­dü. Yortu köyün kili­se­sin­de top­lu­ca kut­lan­mış­tı, ama ikinci sınıf tüccar Vasili And­re­yiç Bre­hu­nov kili­se­yi bir türlü bıra­kıp işle­ri­nin başına döne­me­di. Kilise yöne­tim baş­ka­nı olan tüccar, yor­tu­yu daha sonra bir de evinde kut­la­ya­rak akraba ve tanı­dık­la­rı­nı ağır­la­mak zorun­day­dı.

Evin­den son konuk­lar gidin­ce fırsat bulup yol için hazır­lan­ma­ya baş­la­dı. Komşu köyden bir toprak ağa­sı­nın bir süre önce fiya­tı­nı karar­laş­tır­dık­la­rı koru­su­nu almaya gide­cek­ti. Kentli tüc­car­lar bu yağlı par­ça­yı elin­den kap­ma­dan bitir­me­liy­di işini. Vasili And­re­yiç koruya yedi bin ruble verdi diye toprak ağası fiyatı 10 bine yük­selt­miş­ti. Aslına bakı­lır­sa yedi bin ruble koru­nun değe­ri­nin yarı­sıy­dı. Belki Vasili And­re­yiç fiyatı on binden aşağı düşü­re­bi­lir­di; çünkü koru, onun bulun­du­ğu buca­ğın sınır­la­rı için­dey­di ve ilçe­nin tüc­car­la­rıy­la ara­la­rın­da varı­lan anlaş­ma­ya göre, bir tüccar bir baş­ka­sı­nın buca­ğın­da satı­lan malın fiya­tı­nı artı­ra­maz­dı.

Ne var ki, il mer­ke­zin­de­ki keres­te tüc­car­la­rı göz dik­miş­ti Gor­yaç­ki­no köyü koru­su­na. Vasili And­re­yiç onlar­dan önce dav­ra­nıp toprak ağa­sıy­la pazar­lı­ğı sonuca bağ­la­ma­lıy­dı.

İşte bu yüzden kut­la­ma­la­rın sona erme­siy­le bir­lik­te Vasili And­re­yiç san­dık­ta­ki yedi yüz rub­le­si­ni çıkar­dı, avans olarak vere­ce­ği üç bini faz­la­sıy­la tamam­la­mak için buna kili­se­nin iki bin beş yüz rub­le­si­ni ekledi. Özenle say­dı­ğı para des­te­le­ri­ni cüz­dan­la­rı­na yer­leş­tir­dik­ten sonra yol hazır­lı­ğı­na baş­la­dı.

Kızağı koşma işi Nikita'ya kal­mış­tı, çünkü Vasili And­re­yiç'in o gün sarhoş olma­yan tek uşa­ğıy­dı.

Onun sarhoş olma­yı­şı­nın nede­niy­se, Büyük Perhiz'den bir gün önce göm­le­ği­ni, çak­şı­rı­nı, meşin çiz­me­si­ni sata­rak iyice kafayı çek­me­si ve sonra bir daha içki içmeye tövbe etme­siy­di. İki aydır ağzına içki­nin dam­la­sı­nı koy­ma­mış­tı zaval­lı­cık. Vot­ka­nın su gibi aktığı Aziz Niko­lay yor­tu­su­nun ilk iki günün­de bile...

Nikita yakın bir köyden, yaşa­mı­nı daha çok şunun bunun yanın­da uşak­lık yapa­rak geçir­di­ği için evsiz-bark­sız sayı­lan, elli yaş­la­rın­da bir köy­lüy­dü. Çalış­kan­lı­ğı, işe yat­kın­lı­ğı, güçlü kuv­vet­li oluşu, en çok da uysal­lı­ğı yüzün­den aranan bir işçiy­di. Gel­ge­le­lim, yılda birkaç kez zil zurna kafayı çeke­rek nesi var, nesi yok sat­tı­ğı için hiçbir yerde dikiş tut­tu­ra­ma­mış­tı.

Daha da kötüsü, azgın, çekil­mez bir adam olurdu içtiği zaman­lar. Vasili And­re­yiç, onu evin­den birkaç kez kov­du­ğu halde, dürüst­lü­ğü, evdeki hay­van­la­ra özenle bak­ma­sı, en çok da az ücret­le çalış­ma­sın­dan ötürü yeni­den yanına almış­tı.

Nikita'ya yılda, böyle bir ırga­tın gerçek değeri olan seksen ruble değil, ancak yarı­sı­nı öderdi. Onu da hesap-kitap tut­ma­dan, bölük pörçük, daha çok dük­ka­nın­dan pahalı pahalı mal vere­rek...

Oysa Nikita, Marfa adında, bece­rik­li bir kadın­la evliy­di. Güzel­li­ği­ni geçmiş yıl­lar­da bıra­kan Marfa, deli­kan­lı yaşın­da bir oğlu ve iki küçük kızıy­la evini çekip çevi­ri­yor­du. Koca­sı­nı eve alma­yı­şı­na gelin­ce... Birin­ci neden, yirmi yıldır başka köyden bir fıçıcı usta­sıy­la yaşa­ma­sı; ikin­ci­siy­se ayık­ken Nikita'yı par­ma­ğın­da oynat­tı­ğı halde, sar­hoş­lu­ğun­da ondan şey­tan­dan korkar gibi kork­ma­sıy­dı.

Bir kere­sin­de evde iyice kafayı çeken Nikita, ayık olduğu zaman­ki uysal­lı­ğı­nın acı­sı­nı çıkar­mak iste­di­ğin­den midir nedir, bal­ta­yı kap­tı­ğı gibi karı­sı­nın çeyiz san­dı­ğı­na sal­dır­mış; ne kadar cicili bicili giy­si­si, çama­şı­rı varsa hep­si­ni dilim dilim doğ­ra­mış­tı.

Nikita'nın ırgat­lık ücreti karı­sı­na öden­di­ği halde onun buna hiç sesi çık­maz­dı. İşte, yor­tu­dan iki gün önce Marfa gene Vasili And­re­yiç'in dük­ka­nı­na gelmiş, hepsi topu topu üç ruble tutan buğday unu, çay, şeker, küçük bir şişe votka ve beş ruble para almış­tı. Vasili And­re­yiç'ten en azın­dan yirmi ruble daha ala­cak­la­rı olduğu halde, onun tüc­ca­ra teşek­kür edi­şi­ni bir gör­me­liy­di­niz...

“Ben sana "Karı­nın her geli­şin­de şu kadar vere­ce­ğim" diye bir şey söy­le­dim mi?” derdi Vasili And­re­yiç, Nikita'ya. “Bizde öyle "Sonra gel, al! Def­te­re yazdım! Sana şu kadar ceza kestim!" gibi şeyler yok. İste­di­ği zaman gelip alsın. Biz dürüst adamız, kim­se­nin hak­kı­nı yeme­yiz, bunu böyle bil! Sen bana hizmet etti­ğin sürece ben de seni bırak­mam, asla­nım.”

Bun­la­rı söy­ler­ken Vasili And­re­yiç, Nikita'ya baba­lık etti­ği­ne iyice inan­mış olma­lıy­dı. Neden der­se­niz; Nikita gibi, tüccar Vasili And­re­yiç'in ver­di­ği paray­la geçi­nen insan­lar, say­gı­lı dav­ra­nış­la­rıy­la, onun ken­di­le­ri­ni aldat­tı­ğı­nı düşün­mek şöyle dursun, ner­dey­se onun yar­dı­mıy­la ayakta dur­duk­la­rı inan­cı­nı pekiş­ti­ri­yor­lar­dı adamda.

Nikita da ona;

“Dedik­le­ri­ni­zi anlı­yo­rum, Vasili And­re­yiç,” kar­şı­lı­ğı­nı verir­di. “Her­hal­de size karşı hiz­met­te kusur etmi­yo­rum. Ancak öz baba­mın işine böyle canla başla koşar­dım.”

Oysa Vasili And­re­yiç'in onu aldat­tı­ğı­nı adı gibi bilir­di. Ama ne yapsın zaval­lı, tüc­car­la hesa­bı­nı açık açık yapa­ma­ya­cak olduk­tan sonra veri­le­ni almak­tan başka çıkar yol var mıydı?

İşte böyle, Nikita, efen­di­sin­den kıza­ğın koşul­ma­sı buy­ru­ğu­nu alır almaz, her zaman­ki canı tez­li­ğiy­le saman­lı­ğın yolunu tuttu. Ne kadar da istek­li koşu­yor­du işe! Kurşun gibi ağır, püs­kül­lü koşum baş­lı­ğı­nı asılı dur­du­ğu yerden aldı, kan­tar­ma­nın çın­gı­rak­la­rı­nı şın­gır­da­ta­rak ahırın kapalı kapı­sı­na doğru yürüdü. Kızağa koşu­la­cak at ayrı olarak bek­li­yor­du burada. Sarı benek­li, dolgun sağ­rı­lı, sülün gibi at selam verir­ce­si­ne hafif­çe kiş­ne­di onu görün­ce. Bu orta boylu, koyu doru tayın tek başına orada duruşu Nikita'ya pek dokun­du.

“Ne o, canın mı sıkıl­dı?” dedi. “Seni kerata, dışarı çıksan da doya doya koş­tur­san, öyle değil mi? Ama önce seni bir suva­ra­lım baka­lım...”

Nikita, dilini anla­yan bir yara­tık­la konu­şur­ca­sı­na konu­şu­yor­du erkek tayla. Atın eyer vurula vurula ortası çukur­laş­mış belin­den, gürbüz omuz­la­rın­dan tozu top­ra­ğı, gocu­ğu­nun ete­ğiy­le şöyle bir sil­ke­le­di. Sonra baş­lı­ğı hay­va­nın kafa­sı­na geçi­rip kulak­la­rı­nı, per­çe­mi­ni kayış­tan kur­tar­dı; yula­rı­nı eline alarak atı sula­ma­ya götür­dü.

Ahır­da­ki diz boyu güb­re­den çıkar çıkmaz doru tay keyfe geldi, peşin­den kuyuya doğru koş­tu­ran Nikita'ya vurmak ister­ce­si­ne, arka ayak­la­rıy­la birkaç kez çifte attı.

“Seni gidi seni,” diye söy­len­di Nikita.

Tek­me­le­ri­nin kirli gocu­ğu­nun etek­le­ri­ne değ­me­sin­den öteye bir şey yapa­ma­ya­ca­ğı­nı bil­di­ği için, Nikita doru tayın bu oyu­nun­dan pek hoş­la­nır­dı.

Buz gibi sudan kana kana içen at derin bir soluk aldı, kıllı dudak­la­rın­dan yalağa duru dam­la­lar düşer­ken düşün­ce­li düşün­ce­li durdu, sonra gürül­tüy­le pofur­da­dı.

“Tamam mı?” dedi, Nikita. “Daha fazla içme­ye­cek­sen biz de bile­lim. Ama sonra gene iste­mek yok ha!..”

Bun­la­rı ciddi ciddi söy­ler­ken doru tayın ken­di­si­ni anla­ma­sı­nı isti­yor gibiy­di. Sonra kiş­ne­me­siy­le avluyu çın­la­tan, dur­ma­dan çifte atan hay­va­nı çeke çeke ambara doğru götür­dü.

Avluda ondan başka ırgat yoktu. Yal­nız­ca aşçı kadı­nın kocası gel­miş­ti bay­ram­laş­ma­ya. Nikita onu görün­ce;

“Hey, iki gözüm,” dedi. “Git de tüccar efen­di­ye sor baka­lım, büyük kızağı mı isti­yor, yoksa ufa­ğı­nı mı?”

Aşçı­nın kocası yüksek taş temel­lü­ze­ri­ne yapıl­mış, sac damlı eve girdi; az sonra dışarı çıka­rak Nikita'ya küçük kızağı koş­ma­sı­nı söy­le­di. Nikita bu sırada atın boy­nu­na hamutu geçir­miş, kabara döşe­me­li eyeri vurmuş; bir elinde cicili bicili boyun­du­ru­ğu, öteki elinde de tayın yula­rı­nı tuta­rak kızak­la­rın bulun­du­ğu ambara doğru yürü­yor­du.

“İyi, ufağı olsun baka­lım,” dedi; akıllı hay­va­nı kıza­ğın okları ara­sı­na yanaş­tır­dı. Doru tay ısı­ra­cak­mış gibi numa­ra­lar yapar­ken aşçı­nın koca­sıy­la bir­lik­te onu küçük kızağa koş­ma­ya baş­la­dı­lar.

Diz­gin­le­rin takıl­ma­sın­dan başka iş kal­ma­yın­ca, Nikita, aşçı­nın koca­sı­nı biraz saman ve kızak yay­gı­sı­nı getir­me­si için ambara gön­der­di.

Nikita adamın getir­di­ği taze yulaf sama­nı­nı kıza­ğın dibine döşer­ken at sinir­li sinir­li kıpır­dan­dı.

“Dur, sinir­len­me baka­yım,” dedi Nikita. “Şu samanı döşe­ye­lim önce, üstüne de yay­gı­yı serdik mi bu iş tamam. Rahat rahat otur­sun bizim bey.”

Dediği gibi yaptı, kıza­ğın oturma yerine çepe­çev­re yay­gı­yı örttü.

Sonra aşçı­nın koca­sı­na döndü:

“Sağ ol, asla­nım. İkimiz bir olunca çabu­cak bitir­dik.”

Ucu tokalı kayış diz­gin­le­ri elinde top­la­dı, kıza­ğın sürücü yerine çömel­di, yürü­mek için can atan doru tayı donmuş güb­re­ler üstün­den avlu kapı­sı­na doğru sürdü.

O sırada siyah gocuk­lu, yedi yaş­la­rın­da bir oğlan çocuğu; başın­da kışlık şap­ka­sı, ayak­la­rın­da yeni keçe çiz­me­le­riy­le evden dışarı fır­la­dı.

“Amca! Amca! Nikita amca. Beni de al!” diye bağı­rı­yor­du gocu­ğu­nun önünü düğ­me­le­ye­rek.

Kızağı dur­du­ran Nikita;

“Koş koş, yav­ru­cu­ğum!” diye ses­len­dik­ten sonra, efen­di­si­nin sevinç­ten zıp zıp zıp­la­yan, cılız mı cılız oğlunu kızağa bin­dir­di.

Sokağa çık­mış­lar­dı. Öğle üzeri 3 sula­rıy­dı. Rüz­gâr­lı, berbat bir hava vardı dışar­da. Ayaz der­se­niz, en azın­dan eksi 10 dere­cey­di. Göğün yarı­sı­nı koyu bir bulut kap­la­mış­tı. Oysa avlu­nun içi o kadar sakin­di ki! Kom­şu­su­nun amba­rı­nın damın­dan sav­ru­lan karlar hama­mın köşe­sin­de bur­gaç­la­na­rak dönü­yor­du.

Nikita kızağı avlu­dan dışarı yeni çıkar­mış­tı ki, ağzın­da siga­ra­sıy­la Vasili And­re­yiç evin kapı­sın­da belir­di. Koyun deri­sin­den kür­kü­nü belin­den kayış­la sım­sı­kı bağ­la­mış­tı, meşin­le kap­lat­tı­ğı keçe çiz­me­le­ri­nin altın­da, çiğ­nen­miş karla örtülü sahan­lı­ğın döşeme tah­ta­la­rı gıcır gıcır edi­yor­du.

Vasili And­re­yiç siga­ra­dan bir soluk daha çek­tik­ten sonra izma­ri­ti yere atıp üstüne bastı; dışar­da onu bek­le­yen kızağa şöyle bir bak­tık­tan sonra, kür­kü­nün yün kap­la­ma­lı yakası solu­ğun­dan nem­len­me­sin diye, tıraş­lı kır­mı­zı yanak­la­rın­dan iki yana indir­di, ağzın­dan buğu­lar çıkara çıkara avlu kapı­sı­na doğru yürüdü.

O sırada kızak­ta oğlunu gördü. Büyük bir sevinç­le;

“Vay, yara­maz!” dedi. “Hemen buraya da mı yetiş­tin?”

Konuk­la­rıy­la bir­lik­te içtiği votka kanını kızış­tır­mış­tı. Hele yor­tu­da yaşa­dı­ğı olay­lar­la başar­dı­ğı işler tüc­ca­rı bugün pek gurur­lan­dı­rı­yor­du. "Vari­sim" diye düşün­dü­ğü oğlunu görmek ayrıca sevin­dir­miş­ti onu.

Göz­le­ri­ni kısıp uzun diş­le­ri­ni gös­te­re gös­te­re güldü çocuğa bakar­ken.

Omuz­la­rı­nı, başını sarıp sar­ma­la­dı­ğı yün atkı­sı­nın altın­dan yal­nız­ca göz­le­ri gözü­ken, Vasili And­re­yiç'in solgun yüzlü, sıska, gebe karısı, tüc­ca­rı uğur­la­mak için sahan­lı­ğa çık­mış­tı.

Kocası yürü­yün­ce arka­sın­dan şöyle ses­len­di:

“Nikita'yı da al diyo­rum sana!”

Adam karı­sı­nın sesin­den pek hoş­lan­mı­yor olacak ki, kar­şı­lık ver­me­di, kaş­la­rı­nı öfkey­le çattı, yere tükür­dü.

“Paray­la çıkı­yor­sun yola,” dedi kadın aynı acıklı sesle. “Sonra bak­sa­na şu havaya! Fır­tı­na kopa­cak ner­dey­se.”

Vasili And­re­yiç, bir müş­te­riy­le konu­şur­ken yap­tı­ğı gibi, dudak­la­rı­nı sıkıp söz­cük­le­rin üstüne basa­rak;

“Yoksa yolu bil­mi­yo­rum da yanıma kıla­vuz mu ala­ca­ğım?” dedi.

Kadın atkı­sı­nın ucunu omzuna attı.

“Yal­va­rı­rım, ne olur! Tanrı aşkına al Nikita'yı da yanına!”

“Kene gibi yapış­tın sen de... Alıp da ne yapa­yım şu gari­ba­nı?”

Nikita konu­şu­lan­la­rı işit­miş­ti.

“Ben gel­me­ye hazı­rım,” diye bağır­dı.

Sonra neşey­le, efen­di­si­nin hanı­mı­na ses­len­di:

“Ama ahır­da­ki atları yem­le­me­yi unut­ma­sın­lar.”

Kadın;

“Ben baka­rım o işe. Semyon'a söy­le­rim,” dedi.

“E, gidi­yor muyuz, Vasili And­re­yiç?” diye sordu Nikita, efen­di­si­nin buy­ru­ğu­nu bek­le­ye­rek.

Adam, uşa­ğı­nın yıl­lar­dır giyile giyile etek­le­ri epri­miş, sır­tın­da, koltuk alt­la­rın­da koca­man delik­ler açıl­mış kirli gocu­ğu­na baka­rak gülüm­se­di, göz kırptı.

“Anla­şıl­dı, koca­ka­rı­nın elin­den kur­tu­luş yok. Madem gelmek isti­yor­sun, git de sır­tı­na kalın­ca bir şey giy.”

Nikita, avluda duran aşçı­nın koca­sı­na ses­len­di:

“Gel, koçum, şu atı tutu­ver biraz.”

Küçük oğlan soğuk­tan kızar­mış elle­ri­ni cep­le­rin­den çıkar­dı, buz gibi diz­gin­le­re yapış­tı.

“Ben tuta­rım... Ben tuta­rım...”

“Hemen geli­yo­rum, Vasili And­re­yiç.”

Nikita böyle diye­rek ayak­la­rı­nın uçla­rı­nı içeri basa basa uşak­la­rın bara­ka­sı­na koştu. Eski­dik­çe yama vur­du­ğu keçe çiz­me­le­ri vardı ayak­la­rın­da.

“Ari­nuş­ka, ana­cı­ğım, ocağın üstün­de­ki pal­to­mu ver bana. Efen­diy­le yola çıkı­yo­rum.”

Ken­di­si de çivi­den kuşa­ğı­nı aldı.

Öğle uyku­sun­dan kalk­tık­tan sonra kocası için sema­ver yakan aşçı kadın- Nikita'nın telaşı kar­şı­sın­da kımıl­dan­dı; yüzün­de bir gülüm­se­mey­le ocağın üstün­de kuru­yan eski püskü, tif­ti­ği çıkmış pal­to­yu aldı; elle­riy­le onu düzelt­me­ye, sil­ke­le­me­ye baş­la­dı.

“E, demek kocan­la günün tadını çıka­ra­cak­sın, ha...”

Yüz yüze gel­di­ği aşçı kadına hoş bir şey söy­le­miş olmak için söy­le­miş­ti bunu Nikita.

Zaten içeri çekik olan kar­nı­nı daha da içeri çeke­rek ince­cik, partal kuşa­ğı­nı gocu­ğu­nun üstün­den sım­sı­kı doladı, ucunu beline soktu.

“Ha şöyle! Şimdi bir daha çıkar mısın baka­lım!...”

Bun­la­rı aşçı­nın karı­sı­na söy­le­mek­ten çok kuşak­la konu­şur gibi söy­le­miş­ti.

Kol­la­rı ser­best olsun diye omuz­la­rı­nı şöyle bir yukarı aşağı oynat­tı, gocu­ğun üstün­den pal­to­su­nu giydi. Sonra kol­la­rın­da rahat­lık sağ­la­mak için sır­tı­nı kam­bur­laş­tı­rıp gerin­di; elle­ri­ni koltuk alt­la­rı­na soka­rak oradan ellik­le­ri­ni çıkar­dı.

“Eh, şimdi tamam.”

“Hey, Nikita Ste­pa­niç,” dedi aşçı kadın. “Şu çiz­me­le­ri­ni de değiş­tir­sey­din ya...”

Nikita aklına bir şey gelmiş gibi durdu.

“İyi olur ama gide­ce­ğim yer uzak değil,” dedi, kızağa doğru seğir­ti.

Kıza­ğın yanına var­mış­tı ki, evin hanımı arka­sın­dan ses­len­di:

“Nikita, böyle üşü­mez­sin ya?”

“Ne üşü­me­si, yanı­yo­rum val­la­hi!..

Kıza­ğın önüne otur­duk­tan sonra ayak­la­rı­nı saman­la örttü, acar ata gerek­me­ye­ce­ği için kam­çı­yı yay­gı­nın altına soktu.

Üst üste iki kürk giymiş olan Vasili And­re­yiç kıza­ğın yarı kapalı arka­sı­nı ner­dey­se tek başına dol­dur­muş­tu. Kızağa oturur otur­maz uşak Nikita diz­gin­le­ri çekip atı sürdü, ancak kızak yürü­dük­ten sonra sol yana doğru yer­le­şe­bil­di, bir aya­ğı­nı uzattı.

II

Çiğ­ne­ne çiğ­ne­ne sert­leş­miş köy yolun­da, kiriş­le­ri karda gıcır­da­ya­rak kayan kızak, yiğit ata tüy gibi hafif gel­miş­ti.

Vasili And­re­yiç, vari­si­ni yanı başın­da gör­mek­ten gizli bir sevinç duya­rak;

“Bak şu kera­ta­ya!” dedi. “Nikita, kam­çı­yı uzat hele. Şimdi gös­te­ri­rim sana köpoğ­lu­su, koş baka­lım anne­nin yanına!”

Oğlan­ca­ğız kızak­tan aşağı atladı. Doru tay hızını artı­ra­rak tırısa kalktı.

Kresti köyün­de­ki altı evden biri de Vasili And­re­yiç'indi. Nal­bant dük­kâ­nı­nı geçip köyün dışına çıkın­ca rüz­gâ­rın düşün­dük­le­rin­den de şid­det­li oldu­ğu­nu anla­dı­lar. Kar­la­rın altın­da yol filan görün­mü­yor­du.

Kızak izle­ri­ni hemen­ce­cik kar örtü­yor­du, yolda git­tik­le­ri­niy­se ancak yerin düz­gün­lü­ğün­den anlı­yor­lar­dı. Kar bur­gaç­la­rı dönü­yor­du dört bir yanda, göğün nerde baş­la­yıp nerde bit­ti­ği belli değil­di. Yeşil­li­ğiy­le göze çarpan Tel­ya­tin Ormanı, sav­ru­lan kar­la­rın ara­sın­dan, arada bir gözü­küp kay­bo­lu­yor­du. Soldan esen rüzgâr, gürbüz tayın yele­si­ni yana yatır­mış­tı; topuz yapıl­mış tüylü kuy­ru­ğu­nuy­sa sağa doğru itip duru­yor­du. Arka­sı­nı rüz­gâ­ra vere­rek oturan Nikita'nın geniş yakası adam­ca­ğı­zın yüzüne yapış­mış­tı. Vasili And­re­yiç atıyla övü­ne­rek;

“Hayvan gerçek yürü­yü­şü­nü gös­te­re­mi­yor ki,” dedi. “Şu tipiye bak. Bir kere­sin­de Paşu­ti­no'ya yarım saatte götür­müş­tü beni.”

Yüzüne yapı­şan yaka­sın­dan dolayı Nikita, efen­di­si­nin söy­le­dik­le­ri­ni işi­te­me­miş­ti.

“Bir şey mi dedin?” diye sordu.

“Paşu­ti­no'ya, diyo­rum, yarım saatte götür­düy­dü beni...”

“Atın yiğit­li­ği­ne diye­cek yok aslın­da.”

Sonra ikisi de sus­tu­lar. Ama Vasili And­re­yiç'in canı konuş­mak isti­yor­du.

“Hey, Nikita, fıçı­cı­ya içki aldı diye karına ne ceza verdin baka­lım?”

Vasili And­re­yiç bun­la­rı ken­di­ne güven­li bir sesle söy­le­miş­ti. Uşa­ğı­nın, ken­di­si gibi akıllı bir efen­diy­le konuş­mak­tan zevk ala­ca­ğı düşün­ce­si onda bu güveni uyan­dı­rı­yor­du. Sonra, yap­tı­ğı bu hoş (!) şaka­dan uşa­ğı­nın alı­na­ca­ğı, aklı­nın köşe­sin­den bile geç­me­miş­ti.

Bölüm 1 · 1/10

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki