Ottoburg Pansiyonu
Sevgili Bayan Milena,
Size Prag’dan, sonra Meran’dan da yazmıştım. Cevap yazmadınız. Gönderdiğim o notlara karşılık beklemem gereksiz, biliyorum. Yazmadığınıza bakılırsa iyi halde olmalısınız; bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız, böyle ise sevinmem gerekir. Bir şeyden şüpheleniyorum yalnız –bu yazıyı bu sebeple yazıyorum- sakın kırmış olmayayım sizi? (Ne kaba bir elim olmalı ki, isteklerime böyle aykırı davransın)
Ya da -daha kötüsü- “Bugünlerde biraz soluk alıyorum” demiştiniz, belki bu iyi günleriniz geçti, yine sıkıntılarınız başladı belki, kim bilir? Sizi kırmış olmam kuşkusu gereksiz, biliyorum. Söyleyecek sözüm de yok bu konuda; ama rahatsızsanız, ne fena, öğüt de veremem -ben kim, öğüt vermek kim?- yalnız şunu sormak istiyorum: Neden biraz ayrılmıyorsunuz Viyana’dan? Başkaları gibi yurtsuz değilsiniz ki! Bohemya’ya gidip dinlenemez misiniz? Ama belki bilmediğim nedenlerden ötürü Bohemya’ya gitmek istemezsiniz, öyleyse başka bir yere gidin... Meran’a gelsenize!
Hiç geldiniz mi buraya? İki şey bekliyorum sizden: Ya sürecek sessizliğiniz, bu demektir ki: “Üzülme, iyiyim” ya da yazacaksınız bana.
Ne ilginç... Yüzünüzü bütün ayrıntılarıyla getiremiyorum da gözümün önüne, pastanede, masaların arasından geçip gidişinizi çok iyi anımsıyorum. Biçiminizi, giysinizi görür gibiyim.
***
Sevgili Bayan Milena,
Çevirilerle uğraşıyorsunuz o sıkıntılı Viyana dünyasının içinde. Bir bakıma utanç, bir bakıma da mutluluk veriyor bu bana. Bu arada Wolff’dan bir mektup almış olmanız gerekir, yazacağını çok önceden bildirmişti bana. Bir katalogda adı geçen “Öldüren” öyküsü benim değil, bir yanlışlık olacak; ama en iyi öyküm olduğuna bakılırsa, belki de doğrudur, bilmiyorum.
Son mektubunuzla ondan bir öncekinden anladığıma göre üzüntüleriniz, sıkıntılarınız geçmiş, kocanızınkiler de öyle olmalı, ikiniz için de bunu ne kadar çok dilerim bilseniz.
Bir pazar öğleden sonrası geliyor aklıma, yıllar önceydi, rıhtımda miskin miskin bir aşağı bir yukarı geziniyordum, kocanıza rastladım. Karşılaşmış olmaktan ikimiz de sevinçli değildik. Değişik anlamlarda da olsa, ikimiz de “kafa şişirmede usta” sayılırdık. Birlikte yürüdük mü bilmiyorum, yalnız selamlaştık; önemli değil zaten. Çok eski, geçmiş bir anı bu, yenilenmemeli, gömülü kalmalı. Bu arada, eviniz güzel mi?
Meran- Untermais
Ottoburg Pansiyonu
Sevgili Bayan Milena,
İki gün bir gece süren yağmur şimdi bitti, geçicidir bu dinme belki, yine de kutlanmaya değer, size yazarak kutluyorum bunu. Dayanılmayacak gibi değildi bu yağmur, küçük de olsa yabancı bir çevrede olmak huzur veriyor insanın yüreğine, çevrenin yabancılığından geliyor bu. Yanılmıyorsam siz de (kısa süren, yarı yarıya sessiz geçen bir buluşma unutulamıyor anlaşılan) Viyana’da yabancı olmaktan sevinçliydiniz ilk günlerde. Sonraları, birtakım etkilerle bu sevinciniz geçmiş olabilir. Geçtiyse, hoşlanıyor musunuz yine de yabancı bir çevrede olmaktan? (Hoşlanıyorsanız iyi bir belirti sayılmaz, belki de hoşlanmamanız gerekir)
Ben burada iyiyim. Bu ölümlü dünyada daha çok bakımı taşıyamaz bedenim. Odamın balkonu bahçeye kadar uzanıyor, balkon sarmaşıklardan, çiçeklerden geçilmez bir halde (hava çok tuhaf burada Prag’da böyle havalarda sular donar, balkondaki çiçekler tomurcuklandı). Güneşle burun burunayım hep; (daha doğrusu koyu bulutlarla örtülü bir gökle, yoksa bir haftadır güneş yüzü görmedim) kertenkelelerle kuşlar -birbirlerine hiç de yakışmayan bu yaratıklar- beni görmeğe geliyor. Meran’a gelmenizi ne kadar çok isterdim! Geçenlerde “soluk alamıyorum” diye yazmıştınız. Tanımlamanız pek uyuyor, buraya gelirseniz azalır bu sıkıntınız.
Candan selamlarımla F. Kafka
Sizin de sorun ciğerinizde demek! Bütün gün kafamda evirdim çevirdim bunu, başka şey düşünemez oldum. Hastalık beni ürküttü sanmayın, anlattıklarınızdan çıkardığıma göre -öyle olmasını da dilerim- çok hafif başlamış sizde. Bu hastalığın (Batı Avrupa’nın yarısı az çok ciğerlerinden hastadır), kendimden biliyorum, üç yıla yakındır kötülüğünden çok iyiliği dokundu bana. Üç yıl önce, bir gece yarısı kan boşanmasıyla başladı bende. Her yeni şeyde olduğu gibi heyecanlanıyor insan, korkuyor da tabii; hemen kalktım (sonradan öğrendim ki, hiç kımıldamamak gerekirmiş) pencereye gittim, dışarı sarktım, odada dolaştım, musluğa gittim, yatağın üstüne oturdum, kanama hiç dinmemişti bu arada. Ama üzgün değildim, biliyordum kan durunca, üç dört yıldır sürüp gelen uykusuzluğum sona erecekti.
Durdu kan. (O gün bugün bir daha da olmadı.) Ben de sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Ertesi sabah hizmetçim geldi. (O zamanlar Şönbrun’a uzak oturuyordum). İyi, candan bir kızdı. Kanı görünce: “Yandın doktor” dedi, “uzun sürmez ölürsün artık”. Ama ben kendimi her zamankinden daha iyi hissediyordum. İşe gittim, ancak öğleden sonra doktora uğradım. Ondan sonrası pek önemli değil, anlatmaya değmez. Şunu söylemek istiyorum size:
Beni üzen hastalığınız değil. (Anılarıma dayanarak kendimi inandırmaya çalışıyorum, o duygulu inceliğinizin yanında köylülere özgü bir esenliğiniz var sizin. Onun için de olmaz diyorum, bu bir uyarı belki, yoksa ciğeriniz hasta değildir)
Beni üzen, beni düşündüren bu hastalığın nedeni.
“Param yok, çay ekmekle yaşıyorum. İkiden sekize çalışıyorum” diye yazmıştınız. Neyse geçelim bunları, bunlar benim anlayamadığım şeyler. Belki mektupla da anlatılamaz, karşılıklı oturup konuşmak gerekir bunları. Geçelim diyorum ya, mektupta geçebiliyorum, yoksa bir an bile aklımdan çıkmıyor. Sizde bu hastalığı ortaya çıkaran şeyin ne olduğunu düşünüyorum. Kendiminkini biliyorum, zaten birçoklarında nedeni birdir. Şöyle oluyor: Beyin yüklenen üzüntüleri, acıları çekemez duruma geliyor. “Benden bu kadar, diyor; bu bütünün ayakta durmasını önemli bulan biri varsa, yardım etsin bana, azaltsın yükümü, belki yaşamını sürdürürüz biraz daha.” Akciğer hemen yitirecek çok şeyi olmadığına göre buradayım diyor. Beynimle ciğerimin bu pazarlığından haberim olmadı, ama bu pazarlığın korkunç olduğunu şimdi anlıyorum.
Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz? Belki de hiç önemli değil. İyi bakılırsanız hemen atlatabilirsiniz. Bunu yakınlarınızın sizi sevenlerin bilmesi gerekir. Bencil düşüncelere de yer yok artık. Nasıl? Bu da bir kurtuluş değil mi işte? Haksız mıymışım? Yoo, hayır, şaka yapmıyorum, hiç de sevinçli değilim, ta ki yaşamınızı daha iyi, daha sağlıklı düzenlediğinizi yazıncaya kadar.
En son mektubunuzu okuduktan sonra, niçin Viyana’dan ayrılmıyorsunuz diye sormuyorum artık, anlıyorum şimdi. Ama Viyana’ya yakın çok güzel yerler de var, oralarda da dinlenir, kendinize gelebilirsiniz.
Farketmişsinizdir, başka şey yazamıyorum bugün. Bence bundan daha önemli bir şey de yok. Yarın başka şeylerden bahsederim, defter için teşekkürü de yarına bırakıyorum; dokundu bana, utandırdı beni, ama sevin dirdi de. Durun, bir şey daha demek istiyorum size: Çevirilerime bir saniyelik uykunuzu verecek olursanız, bunu kendim için bir beddua sayarım. Günün birinde bu işten yargılanmak gerekirse, çok neden aramaya kalkışmadan: Uykusuzluğu onun yüzündendi diyecekler, suçlayacaklar beni haklı olarak. Yapmayın derken, kendimi düşünüyorum, kendim için yalvarmış oluyorum.
Sizin Franz K.
***
Sevgili Bayan Milena,
Değişik şeyler yazmak istiyorum bugün, ama olmuyor. Hastalığınızı çok ciddiye aldığım için mi? Değil, öyle olsaydı daha başka türlü yazardım. Bahçenin bir köşesinde açılır kapanır sandalyelerden biri dursa diyorum, yarı gölgelik bir yerde... Elinizin altında da beş-on bardak süt bulunsa.
Şimdi yaz ortasında Viyana’da da olabilir bu; ama herhalde aç ve kaygılı olmamamız gerekir. Çok mu zor? Size bunları sağlayacak kimse yok mu? Peki, doktor ne diyor? Gelen büyük zarfta yalnız defteri görünce hayal kırıklığına uğradım. Sizden bir şeyler duymak istiyordum, eski bir gömütten gelen o çok iyi tanıdığım sesi değil... Ne demeye giriyor aramıza? Ama sonra anımsadım ki, aramızı bulan da o! Nasıl alabilirsiniz bu ağır yükü üstünüze? Anlamıyorum!
Ama çevirinin güzelliği duygulandırdı beni aslından hiç ayrılmadan, cümlelerin hepsi yerli yerinde, ne rahat, ne güzel bir dil. Kendinize özgü, yapmacıksız; Çekçe’yi böylesine güzel kullanacağınızı ummazdım. Almanca’yla Çekçe’yi bu kadar iyi biliyorsunuz demek? Yazık, kötü bir öyküm bu, kötü olduğunu her satırında gösterebilirim size. Ne var ki, göstermek tiksindiriyor beni. Sizin bu öyküyü sevmiş olmanız gözümde değerlenmiyor değil, yalnız dünya görüşümü karartıyor biraz. Bırakalım artık. “Köy doktoru”nu size göndermesi için yazdım Wolff’a.
Çekçe anlıyorum elbet. Hep soracaktım size, neden hiç çekçe yazmıyorsunuz bana? Bundan Almanca’yı iyi kullanamadığınız anlaşılmasın sakın, tersine, çok iyi kullanıyorsunuz o dili; kullanmadığınız zaman da boyun eğiyor önünüzde Almanca, daha da güzelleşiyor. Hiçbir Alman kendi dilinden beklemez böyle bir eğilmeyi, böylesine kişisel yazmayı göze alamaz da ondan! Ama ben Çekçe okumak isterdim sizden, çünkü ona bağlısınız, gerçek Milena yalnız orada var. (Çeviriniz gösteriyor bunu.) Oysa bana gönderdiğiniz mektuplarda Viyana’daki, ya da kendini Viyana’da yaşamaya alıştıran bir Milena var. Sizden Çekçe yazmanızı istiyorum. Sözünü ettiğiniz gazete bölümlerini de bekliyorum. Değersiz buluyorsunuz, ne çıkar? Değersizliğini bile bile tarih okumadınız mı? Belki ben de bunları okuyabilirim, okuyamazsam ben de bir önyargı ile elimden atarım onları.
Nişanlılık durumumu soruyorsunuz. İki kez (üç de sayılabilir, çünkü bir kızla iki kez nişanlanmıştım) nişanlandım. Üç kez evliliğin eşiğine kadar geldim. İlki büsbütün kapandı. (İşittiğimize göre kızcağız evlenmiş, bir de çocuğu olmuş) İkincisi var daha, duruyor daha... Evlenme umudu olmadan...
Duruyor da sayılmaz pek, ya da başkalarının hesabına duruyor, öyle kendi başına... Bu işte de, öteki işlerde de genel olarak şunu anladım: Erkekler daha çok acı çekiyor... Şöyle de diyebiliriz: Bu işlerde erkeklerin daha az karşı koyma güçleri var. Oysa kadınlar, suçları olmadan acı çekerler. “Ellerinde olmadan” değildir bu acı çekiş, gerçekten çekerler acıyı... Ama bu da sonunda yine “elinde olmadan”a varır belki, kim bilir? Bunları düşünmek boşuna; neye benzer bunları düşünmek bilir misiniz? Cehennemdeki kazanı tek başına devirmek istemeye... Zaten tek başına deviremezsiniz kazanı, devirseniz bile yanarsınız; üstelik cehennem yine bütün görkemi ile cehennem olmakta sürer gider. İşi başka yönden tutmak gerekiyor!
Bütün bunlar bir yana, sizin her şeyden önce bir bahçede uzanıp hastalığınızdan -hele gerçek değilse bu hastalık- elinizden geldiğince tatlı yanlarından yararlanmanız gerekir! İnanın bana, çoktur tatlı yanları.
Sizin Franz K.
***
Sevgili Bayan Milena,
Mektubumdan başka anlam çıkarmamanız için şunu da söyleyivermek istiyorum: Aşağı yukarı on beş gündür giderek artan bir uykusuzluk çekiyorum: Kaygılandığım yok pek, gelip geçici durumlar bunlar, belirli nedenleri de var (gülünç ama, Baedeker’e göre buranın havası da yaparmış!). İstemediğiniz kadar hem, elle tutulur çeşitten olmasa bile... Gelgelelim kütük gibi yapıyor insanı, bir hayvan ürkekliği veriyor.
Ama bir avuntum var: Siz iyi uyumuşsunuz. “Tuhaf” buluyorsunuz, daha dün “allak bullaktım” diyorsunuz. “Yine de iyi uyudum!” şaşıyorsunuz buna. Sevinçliyim, geceleri bana uğramayan uykunun yolunu öğrendim artık. Uykusuzluğa karşı koymak budalalık... Yeryüzünde en suçsuz şey uyku, oysa en suçlu varlık insan!
Siz de kalmış teşekkür ediyorsunuz bu uykusuz adama son mektubunuzda. Sorunu bilmeyen biri okusa bunu, “ne adam” diyecek “bu konuda dağlar devirmiş anlaşılan!” Ama o adam küçük parmağını bile oynatmamış, (mektup yazmak için yalnız...) süt içiyor o adam, besleyici şeyler yiyip canına bakıyor... “Çay-ekmek” de yemiyor yalnız; işleri oluruna, dağları da yerlerine bırakıyor. Dostoyevski’yi üne kavuşturan olayı bilir misiniz? Özlü bir olaydır. Biraz bu yüzden, biraz da bu büyük ismin verdiği kolaylıktan dolayı yazıyorum, yoksa hiç tanınmamış birinin de başından geçseydi, değerinden yine bir şey kaybetmez, anlamı değişmezdi.
Tam olarak anımsamıyorum pek, hele kişilerin isimleri hiç kalmamış aklımda. Dostoyevski ilk romanı “Yoksullar”ı yazıyormuş. O vakitler dostu tarihçi Grigoriev’le otururlarmış. Grigoriev, romanın karalamalarını aylarca görmüş masanın üzerinde ama romanı ancak basıldıktan sonra okuyabilmiş. Çok sevmiş; Dostoyevski’nin haberi olmadan kitabı, o çağın ünlü eleştirmeni Nekrassova’a götürmüş. Ertesi gün, gece yarısı saat üçte Dostoyevski’nin kapısı çalınmış. Grigoriev’le Nekrassov gelmişler, sarılıp öpmüşler Dostoyevski’yi. O güne kadar Dostoyevski’yle tanışmamış olan Nekrassov: “Rusya’nın umudu sizde” demiş Dostoyevski’ye. Bir iki saat konuşmuşlar... Konuları hep romanmış. Şafak sökerken ayrılmışlar. O geceyi, yaşamının en mutlu gecesi sayan Dostoyevski pencereye dayanmış, arkalarından bakarken tutamamış kendini ağlamaya başlamış.
Nerede okuduğumu anımsamıyorum şimdi, ama o geceki duygulanmasının özünü Dostoyevski şu sözlerle belirtmişti aşağı yukarı: “Bunlar ne mükemmel insanlar! Ne iyi, ne soylu kişiler! Oysa ben ne bayağıyım. Görebilselerdi içimi! Anlatmaya kalkışsam, inanmazlar ki!”