EFLATUN (PLATON)
Eflatun (d. M.Ö. 427 - ö. M.Ö. 347) çok önemli bir Antik/Klasik Yunan filozofu olduğu gibi, matematikçi, felsefi diyaloglar yazarı ve Batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusuydu. Eflatun, akıl hocası Sokrat (Socrates) ve öğrencisi Aristo (Aristotle) ile birlikte, doğal felsefe, bilim ve Batı felsefesinin temellerini attı. Eflatun, aslında Socrates’in öğretilisi ve öğrencisiydi. Socrates’in düşüncelerinden olduğu kadar öğretmeninin adalete uymayan öldürülmesinden de etkilenmişti. Geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle, Yunanca Platon (geniş göğüslü) lakabı ile anıldı ve tanındı.
Eflatun, eserlerini diyaloglar biçiminde yazmıştır. Diyaloglardaki baş aktör çoğunlukla Sokrates’tir. Sokrates insanlarla görüşlerini tartışır ve onların görüşlerindeki tutarsızlıkları ortaya koyar.
Eflatun çoğunlukla görüşlerini Sokrates’in ağzından açıklamıştır.
En Önemli Eserleri:
Devlet, Sokrates’in Savunması
SOKRAT VE HAYATI
Filozof, Yunanca “kendini bil” (gnothi seauton) ilkesini savunmasıyla anımsanır. Yazılı hiçbir eser bırakmamış, öğrencilerinin özellikle Platon’un metinlerinde betimlenen kişiliğiyle tanınmış ve kendisinden sonraki felsefeyi derinden etkilemiştir. Eski Yunan felsefesi genel olarak Sokrates öncesi ve sonrası biçiminde iki döneme ayrılır. Aristo, Platon ve Xenophon, Sokrates’in öğrencileridir.
Perikles döneminde yetişen Sokrates, heykelci Sophroniskos ile Phainarete ebenin oğluydu. Soylu olmadığı gibi varlıklı da değildi. Ömrünün sonlarına doğru, karısı Ksanthippi ve üç oğluyla geçim zorluğu bile çekmişti.
Geometri ve astronomi alanlarında derin bilgi edinmişti. Aristophanes’in “Nephelai” (Bulutlar; İÖ 423) adlı oyununda, bir sepetle göklerden inerken betimlenen Sokrates’in bu özelliği vurgulanmıştı.
Sokrates, vücut olarak kısa boylu, tıknaz bir yapıya sahip olmasına rağmen, iyi bir savaşçıydı. Sokrates gençliğinde Samos’ta (440) ve Peleponnesos Savaşı’nın (İÖ 431- 404 ) çeşitli çarpışmalarında dövüşerek dayanıklılığı ve cesaretiyle de ün kazanmıştı.
Kısa bir süre Atina’daki danışma meclisi Boule’ye üye olduysa genellikle güncel siyasetle ilgilenmedi. Ama zaman zaman anayasa dışı bazı kararlara direndi. Otuz Tiran döneminde, Sokrates’le birlikte dört kişiden rakipleri Leon’u tutuklamalarını isteyen tiranların bu buyruğuna açıkça karşı çıktı (İÖ 404). Platon’un “Apologia Sokratosus”una (Sokrates’in Savunması) göre, daha bu davranışıyla yaşamını gözden çıkardığını söyleyecekti.
Alçakgönüllü, alışkanlıklarını ve felsefeden başka bir uğraşısı olmadığını bildiğimiz Sokrates, başta öğrencisi Platon olmak üzere Yunan gençleri üzerinde giderek yükselen bir etki yaratır. Öylesine büyük bir hayran kitlesine sahip olur ki çoğu onun bazı alışkanlıklarını taklit etmeye başlar; onun gibi yalın ayak yürürler, yıkanmazlar. Hatta bu grup özentisini alaya almak için Aristophanes Kuşlar adlı komedyasında bir terim icat eder, uzun saçlı olurlar, açlık çekerler, yıkanmazlar.
Ahlak felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Sokrates’in yaşamının en belirgin olaylarından biri İÖ 399 yılında hakkında açılan davadır. Platon’un “Sokrates’in Savunması” adlı eserinden bildiğimiz kadarıyla Sokrates, şehrin Tanrılarına inanmamak onların yerine başka Tanrılar koymak ve böylece gençliği zehirlemekle suçlanır. Tarihçilerin karşı karşıya kaldıkları ve çözmeye çalıştıkları Sokrates, felsefi tarihi boyutu diyebileceğimiz bu tarihî ve yöntemsel sorun, kısaca “Sokrates Sorunu” olarak adlandırılır.
İÖ 403’te bir darbeyle iktidarı yeniden ele geçiren demokratlar, bir yoruma göre tiranlar arasında birçok öğrencisi bulunduğu için Sokrates’i suçlayarak mahkeme önüne çıkardılar. Sokrates’e yöneltilen “dinsizlik” suçlamasının başlıca öğeleri “gençleri saptırmak” ve “devletin Tanrılarını yok sayarak yeni Tanrılar uydurmak” biçimindeydi. Suçlayanların kim olduğu tam olarak bilinmemekte; ama suçlayanların başında Meletos’un olduğu düşünülmektedir.
Ünlü komedi yazarı Aristophanes Sokrates’i Sofistlerle (Şüpheciler) aynı kabul etmiştir. Sokrates’in kötü, yalancı bir insan olduğu, her şeye karıştığı, eğriyi doğru diye gösterdiği gibi suçlamalar da ortaya çıkmıştır.
Aristophenes, eserine Sokrates’in öğrencilere para karşılığında ders verdiğini, öğrencilerin aklını karıştırdığını yazmaktadır. Oysa Sokrates’in para karşılığı kimseye verecek bilgisi yoktur.
Bir gün, Sokrates’in bir arkadaşı halka Sokrates’ten daha bilgili kimsenin olup olmadığını sormuştur. Halk, Tanrı sözcüsü Sokrates’ten daha bilgili kimse olmadığını söylemiştir. Sokrates, sürekli kendinden daha bilgili birisini arar. Sonunda görür ki hiç kimse bilgili değildir. Yalnız kendisinin ayrıcalığı, bilgili olmadığını bilmesidir.
Sokrates bu suçlamayı hafife alarak reddetti, suçlayıcıların başını çekenlerden Anytos’u alaylı sorularıyla zor durumda bıraktı. Bir tür itiraf gibi görülebilecek bir “savunma” yaptıktan sonra bir rivayete göre 220’ye karşı 280 oyla suçlu bulundu. Yasal hakkı gereğince kendisine bir ceza hakkı önerme sırası gelince, aslında büyük bir hayır işlemiş sayılması gerektiğini öne sürerek devlete hizmet edenlerin bedava yemek yediği Pithaion’da karnının doyurulmasını önerdi. Sırf formaliteyi gerine getirmek için de para olarak kendisinin verebilecek 1 minası olduğunu, ama dostlarının aralarında 30 mina daha topladıklarını söyledi. Bu tutumu Atina mahkemesini iyice öfkelendirdi ve daha büyük bir çoğunlukla ölüme mahkûm edildi.
Nefsine hâkimiyeti ve demokrasiyi savunduğu için hapsedildiğinde kendisini kurtarmaya gelenlere adaletin verdiği kararlara uyacağını söylemiştir. Vatanperverliği, her türlü bozuk düşünce ve ahlaksızlıkla mücadele etmesine sebep olmuştur. İnsani düşünceleri de ağır basıyordu.
Son konuşmasında yalnızca beraat oyu verenlere seslenerek onlardan, oğullarını, onurlu bir yaşam sürmezlerse kendisinin herkesi uyardığı gibi uyarmalarını istedi. En ünlü deyişlerinden olan “İncelenmiş bir yaşam için yaşamaya değmez.” sözü de bu konuşmasında geçiyordu. Atina yasalarına göre 24 saat içinde baldıran zehiri içerek ölmesi gerekirken, her yıl Delos’a gönderilen kutsal gemi dönmeden kimse idam edilemeyeceği için infaz bir ay gecikti. Bu süre içinde hapishanede her gün dostlarıyla her zamanki gibi konuşmayı sürdüren Sokrates, kendisini kaçırma önerisini, meşru bir mahkemenin kararına yanlış da olsa uymak gerektiği gerekçesiyle reddetti. Sokrates’in son gününün ve baldıran zehrini içişinin öyküsü Platon’un Phaidon’unda güzel bir biçimde anlatılmıştır.
Sokrates daha bilgiliyi arama sürecindeyken bile çok düşman kazanmıştır.
Çünkü pek çok kişinin gerçekte bilgisiz olduklarını ortaya çıkarmıştır. Önce devlet adamlarının bilgisizliğini ortaya çıkarmıştır. Sonra şairlere gitmiş, onların şiirlerini yalnız içgüdü ile yazdıklarını göstermiştir. Sanat sahiplerinin de aynı kusuru taşıdıklarını, bilmedikleri şeylerden dem vurduklarını ispatlamıştır.
Her zaman yazma yerine konuşmayı ve sorgulamayı tercih etti. Hakikate ortak bir çabayla ulaşabileceğine inandığı için etrafındakilerle sürekli diyalog hâlindeydi. Her şeyden önce insanın kendi nefsinin mahiyetini bilmesi gerektiğini savunup “kendini bil” sözünü bir tarz olarak kabul etmişti.
İlahî bir sesin kendisini kötülerden koruduğunu ileri süren Sokrates’in yaşam öyküsünden, kendisine ara sıra cezbe geldiği anlaşılmaktadır.
O, Tanrı’ya inancı oluşturan faktörleri “aşk ve akıl” olarak nitelendirirken evrendeki düzeni Tanrı’nın varlığına en büyük delil olarak göstermiştir. Ona göre, evrende her şey bir amaca yönelmiştir. Tesadüf denen bir oluş yoktur. Evreni düzene sokan bir “Evrenin Yaratıcısı” vardır; bu Yaratıcı tektir. O, her şeyi görüp her şeyi işitir, her yerde hazır ve nazırdır. İşte bu, evrenin ruhudur; ancak insan ona bedensel duyularıyla ulaşamaz. Onun aklı evrene yayılmış ve bütün eşyayı kapsamıştır. İlahî bilgi her şeyi bir anda kapsar. Yalnız bir tek akıl vardır; her akıl sahibi aklını buradan almıştır. O, bu sebeple Tanrı’dır. Tanrı, ruhları olduğu gibi görür.
İnsan, evrenin tümel aklından nasibini almıştır. Böylece eşyanın mahiyetini mümkün olduğu ölçüde bilebilir. Çünkü insan evrenin merkezidir. Bir bakıma Tanrı’nın tecellisidir.
İnsana ancak Tanrı’nın tecellisi oranında sır çözme yetkisi verilmiştir. “En önem taşıyan şey insanın ruhudur; çünkü bu ruh evrenin tümel ruhundan bir parçadır, öncesiz ve sonrasız özelliklere sahiptir.” diyen Sokrates, “akli ruhiyatın” kurucusu olarak da kendinden söz ettirir.
Ona göre evrenin ruhunun bir parçası olan insan ruhu ölümsüzdür. Dolayısıyla bir metafizik evren yaşamı vardır ve Tanrı ile insan arasında sürekli bir iç hesaplaşma bulunmaktadır. Bu yüzden insanlar ancak ihtiraslarından kurtularak kendilerini arınmış bulurlar.
İnsan evren üzerindeki diğer yaratıklardan üstündür. Bu üstünlüğü akıldan en çok pay almasından ve diğer yaratıklarda görülmeyen düşünce yeteneğinden kaynaklanmaktadır.
Sokrates aslında asıl bilgiye sahip olanın Tanrı olduğunu düşünmektedir.
Bu süreçte, Sokrates kafasını meşgul eden soruların cevabını ararken çevresinde olan bitenlerin farkına varmamıştır. Etrafındaki pek çok kişi, onun gençleri doğru yoldan ayırdığını, Tanrıların yerine yeni Tanrılar koyduğunu söylemektedir.
Bu söylentiler onu mahkemeye sürüklemiştir. Sokrates, mahkûm olursa suçlandığı gibi Tanrıtanımaz olduğu için değil üzerine kin çektiği içindir.
Bu gelişmeler karşısında, Sokrates çok soğukkanlıdır. Ölmek veya mahkûm olmak onun umurunda değildir, o sadece doğruların peşindedir. Tehlike karşısında yılmamak, korkmamak onun prensibidir. Ona göre insanların en çok korktuğu şey olan ölüm aslında kaçınılacak bir şey değildir.
O sadece kötülük yapmaktan korkar.
Sokrates, ideallerinden dönmemekte kararlıdır. O, asla Tanrı dışında kimseye boyun eğmez. Hakkında atılan iftiralar hep asılsızdır. Sokrates’in sürekli öğrencileri olmadığı gibi malı mülkü de yoktur. O dünya hayatına önem vermeyen bilge birisidir. Yargıçları yumuşatmak amacıyla asla mahkemeye ailesini ve çocuklarını getirmez. Kararı, tamamıyla yargıçların iradeleri elinde olan Tanrı’ya bırakır.
Sokrates, mahkemece suçlu görülür. O bunu beklemektedir ve hemen hiç tepki göstermez. O, herkesten farklı bir kişidir.
İnsanların geneli gibi makama, mevkiye, dünya hayatına hiç önem vermemiştir ki şimdi üzülsün, insanlara, hep ahlakı, erdemi öğütlemiştir. Böyle bir insana ancak devletin hesabına çalıştığı için ödül verilmelidir. Mahkeme, para cezası vermez; çünkü parası yoktur. Sürgün etmez; çünkü sürgüne gittiği yerlerde yine halkı yönlendirecektir.
Sonunda ölüm cezası verilir. O, ölüm cezasına başkaları gibi ağlayıp sızlamamıştır. Yaptığı hiçbir şeyden dolayı pişmanlık duymaz. Platon’a göre Sokrates’in öldürülmesi için oy kullananlar çok acı çekecektir. Kurtulması için oy kullananlar ise gerçek birer yargıçtır.
Sokrates’e göre ise ölüm bir ceza değildir. Sadece bir yolculuktur.
Ayrıca öteki dünyada soru sormak yüzünden mahkûm edilme tehlikesi de yoktur.
Sokrates, Atinalılardan son bir şey diler: Çocukları erdemden, doğruluktan ayrılırsa kendisinin Atinalılara gösterdiği gibi onlara yol göstersinler. Çocukları kendilerine fazla değer verir ve bu dünyada bir hiç olduklarını unuturlarsa onları azarlamalarını ister Atinalılardan.
Sokrates, ölüme giderken yargıçlar da hayata giderler. Ancak Platon’a göre, bunların hangisinin daha güzel ve doğru olduğunu ancak Tanrı bilir.
BİRİNCİ BÖLÜM
Atinalılar!
Beni suçlayanların dayandıkları gerekçeyi ve onların sizin üzerinizdeki etkisini tam olarak anlayabilmiş değilim. Fakat öyle dikkat çekici konuşuyorlardı ki, ben bile kim olduğumu unuttum bir an. Bu kadar başarılı olmalarına rağmen, inanın söylediklerinin hiçbiri gerçeklere dayanmıyor. Bir tek doğru kelime bile söylemiyorlar.
Öyle çok yalan söylediler ki, ben bile şaşırdım. Bir de uydurdukları yalanlar arasında benim çok iyi bir hatip olduğumu, kendilerini benden sakınmaları gerektiğine dair söyledikleri anlaşılır gibi değil... Hatta buna çok şaşırdığımı söyleyebilirim.
Ben kendimi savunmaya başlayınca, öyle çok iyi bir hatip olmadığım ortaya çıkacak, bakalım o zaman ne yapacaklar?
Onlar her doğru ve düzgün söyleyen birine hatip diyorlarsa buna diyecek sözüm yok. Böyle demek istiyorlarsa hatip olduğumu kabul ederim, ancak onların söylemek istedikleri çok farklı...
Şuna inanın ki sizi kandırıyorlar, çünkü söylediklerinin hiçbirinde tek bir doğru bile yok.
Dostlarım! Ben baştan başa parlak ve gösterişli sözlerle hazırlanmış hazır bir söylev çekecek değilim. Tanrı korusun. Hayır, şu anda dilim döndüğü kadar anlatacağım, çünkü bütün söyleyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum.
İçinizde hiç kimse benim doğrular dışında başka şeyler söyleyeceğimi düşünmesin. Genç insanlarımız gibi karşınızda birtakım süslü cümlelerle konuşmak, benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden sadece şunu isteyeceğim; kendimi savunurken sağda solda nasıl konuşuyorsam öyle konuşacağım için yadırgamayın. Burada da öyle konuşursam bana ne olur şaşırmayın. Eğer böyle konuşmayı sürdürürsem sözümü kesmeyin. Bir de yetmişimi aştım ve hayatta ilk defa yargıç karşısına çıkıyorum. Yani buralara yabancıyım. Bunun için bir yabancının ana dili ile ve yurdunda edindiği tavırlarla konuşmasını nasıl doğal karşılarsanız, beni de tıpkı bir yabancı gibi görerek alışık olduğum gibi konuşmama izin verin. Bu dileğimi anlamsız bulmayacağınızı umarım. Asıl siz söylemek istediklerime dikkat edin. Eğer öyle ise, biz hatiplerin işi doğru söz söylemek, yargıçların işi de söylenenleri yorumlamak ve doğru hükümler vermek.
Atinalılar, önce bana yöneltilmiş olan daha eski suçlamalara ve beni çok daha eskiden beri suçlayanlara cevap vermek isterim, bundan sonra daha yenilerine cevap vereceğim. Çünkü yıllardan bu yana haksız yere beni size karşı suçlayıp duran birçok kimse olmuştur; Anytos ile arkadaşları benim için daha az tehlikeli olmamakla birlikte, ben ötekilerden daha çok korkarım. Evet, sevgili yargıçlar, diğerleri daha tehlikelidirler; çünkü onlar, birçoğunuzu daha çocukluğunuzdan bu yana yalanlarla aldatarak sözüm ona göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler geçtiğini araştıran, yanlışı doğru gibi göstermeyi beceren, Sokrates adlı bir âlim olduğuna sizi inandırmışlardır. Beni suçlayanlar arasında en çok korktuklarım işte bunlar. Bu iddialarda bulunanların savundukları tek şey, benim Tanrı’ya inanmadığımı düşünmeleridir. Ayrıca onlar bir sürü farklı şeylerle beni yıllardan beri suçluyorlar. Ben yaşlıyım ya, henüz daha çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinden itibaren benim böyle biri olduğuma dair söylentilerle sizin zihninizi işgal etmişler. Bu suçlamalar karşısında onlara cevap verecek hiç kimse yoktu çünkü... Üstelik çocukluğunuzda olsun, gençliğinizde olsun, daha çok etki altında kalabileceğiniz çağlardayken, kulaklarınıza doldurmuşlar. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerine cevap verecek kimse olmadan, benim arkamdan oluyordu.