embern34

1. Bölüm

1. Bölüm

6 dk

Önsöz — Kendine Söylediğin Yalanlar Nerede Başladı?

İnsan ken­di­ni nasıl kan­dı­rır? Ne zaman baş­la­dı bu inkâr? Hangi kırıl­ma­da sustuk, hangi anı geçip gitmiş gibi yaptık ama aslın­da hâlâ ora­da­yız?

Belki bir gün aynaya bak­tı­ğın­da fark ettin: Göz­le­ri­nin içi yor­gun­du ama ne için yorul­du­ğu­nu tam bil­mi­yor­dun. Belki uzun zaman­dır “iyiyim” diyor­dun, ama bu kelime artık ağzın­da tatsız bir ezbere dönüş­müş­tü. İşte o anlar­da başlar bu kitap. Çünkü o küçük, sessiz uya­nış­lar aslın­da çok şey anla­tır. İnsan dışa­rı­dan değil, içten çözü­lür. Ve yine içten inşa edilir. Ken­di­ni kan­dır­mak, kim­se­ye özgü değil. Bu kitabı yazar­ken, kar­şı­laş­tı­ğım en net ger­çek­ler­den biri buydu. Her­ke­sin haya­tın­da, kendi ger­çe­ğiy­le ara­sı­na koy­du­ğu küçük per­de­ler var. Bazen çocuk­luk­tan kalan bir korku, bazen top­lu­mun bek­len­ti­si, bazen sadece yalnız kal­ma­mak için sür­dü­rü­len iliş­ki­ler... Her şey yolun­day­mış gibi dav­ran­mak, çoğu zaman hayat­ta kalma stra­te­ji­si gibi işler. Ama bir nok­ta­dan sonra o stra­te­ji, seni senden uzak­laş­tır­ma­ya başlar. Ve orası, dönü­şü­mün baş­la­ya­bi­le­ce­ği tek yerdir.

Bu kitap bir kişi­sel geli­şim reh­be­ri değil.
Sana olum­la­ma cüm­le­le­ri fısıl­da­ma­ya­cak.
Ken­din­le yüz­leş­ti­ğin yer­ler­de sır­tı­nı sıvaz­la­ma­ya­cak. Ama dürüst olacak. Her bölüm­de, belki biraz rahat­sız edecek kadar net olacak. Çünkü bazen bir şeyin değiş­me­si için önce acı­ma­sı gere­kir. Ama bu, sahte bir acı değil—ona­rı­cı bir acı. Yani geçici değil, dönüş­tü­rü­cü.

Say­fa­lar iler­le­dik­çe şunu fark ede­cek­sin: Ken­di­ni kan­dır­mak sadece kaçış değil, aynı zaman­da bir yapı kurma biçimi. İliş­ki­le­ri­ni, inanç­la­rı­nı, kim­li­ği­ni o kaçış­la­rın üze­ri­ne inşa etmiş ola­bi­lir­sin. Ama bu kötü bir şey değil. Hepi­miz bunu yaptık. Soru şu: Şimdi nereye gitmek isti­yor­sun?

Ger­çe­ğin ne oldu­ğu­nu bili­yor musun, yoksa sadece ona ben­ze­yen bir şeyle mi yeti­ni­yor­sun?

Yüz­leş­mek yıkmak değil­dir. Ken­di­ni mah­vet­mek değil, ken­di­ne doğru yürü­mek­tir. Ve bu yürü­yüş­te zaman zaman dura­cak, düşü­ne­cek, belki geri döne­cek­sin. Ama bu defa daha açık, daha sahici, daha sen olarak.

Eğer bu satır­la­rı oku­yor­san, belki de o yol­cu­lu­ğa baş­la­ma­ya hazır­sın.
Hikâ­ye­nin yalan kıs­mı­nı bıra­kıp, ger­çe­ğe yer açmak üze­re­sin.
Kolay olma­ya­cak. Ama inan: Sah­tey­le devam etmek daha da zor.

Gerçek Neden Bu Kadar Zor?

Gerçek, yal­nız­ca bir bilgi değil­dir. O, çoğu zaman bir ayna­dır—ve bu aynaya bakmak kolay değil­dir. Çünkü gör­dü­ğü­müz şey, hoşu­mu­za git­me­ye­bi­lir. Bir iliş­ki­de mutsuz oldu­ğu­mu­zu fark etmek, yal­nız­ca bir durumu görmek değil; belki yıl­lar­dır kur­du­ğu­muz güven­li yapı­nın çatır­da­dı­ğı­nı kabul­len­mek­tir. “O artık bana iyi gel­mi­yor” cüm­le­si­ni kurmak, bir vedayı, bir yal­nız­lı­ğı, hatta başa­rı­sız­lık his­si­ni tetik­le­ye­bi­lir. O yüzden çoğu insan, bu ger­çe­ği fark etse bile uzun süre “her şey yolun­da” masa­lı­nı sür­dü­rür. Gerçek rahat­sız edi­ci­dir, çünkü deği­şim çağı­rır. Ve insan zihni, kon­fo­ru­na çok bağ­lı­dır. Bazen bir işin artık bize zarar ver­di­ği­ni bili­riz ama “bu devir­de iş bulmak zor” baha­ne­si­ne sığı­nı­rız. Bazen sağ­lı­ğı­mız­la ilgili sin­yal­ler alırız ama dok­to­ra git­me­yi erte­le­riz. “Bir şeyim yoktur” demek, yüz­leş­mek­ten daha kolay­dır. Çünkü teşhis varsa, adım atmak zorun­lu hale gelir. Oysa biz adımı atmak iste­me­yiz; sorum­lu­lu­ğu alma­mak daha risk­siz gelir. Ger­çek­le yüz­leş­mek, bera­be­rin­de karar verme yükünü geti­rir. Zihin bunu bilir ve çoğu zaman bizi ondan uzak tutar.

Psi­ko­lo­ji bu kaçışı iyi tanır. Carl Jung’un “gölge” kav­ra­mı burada önemli bir yer tutar. Jung’a göre her­ke­sin bilinç­dı­şın­da bas­tır­dı­ğı, kabul etmek iste­me­di­ği yön­le­ri vardır. Bu karan­lık taraf­lar, gör­mez­den gelin­dik­çe yok olmaz­lar—aksine, daha kar­ma­şık biçim­ler­de haya­tı­mı­za sızar­lar. Örne­ğin, sürek­li baş­ka­la­rı­nı eleş­ti­ren biri­nin aslın­da ken­din­de­ki eksik­li­ği bas­tı­rı­yor olması müm­kün­dür. Bas­tı­rı­lan gölge yön, dışa yan­sı­tı­la­rak baş­ka­la­rın­da aranır. Benzer bir meka­niz­ma Freud’un savun­ma kuram­la­rın­da da görü­lür. Bas­tır­ma, yan­sıt­ma, yücelt­me, inkâr gibi yollar; ger­çek­lik­le yüz­le­şe­me­di­ği­miz­de onu zihin­sel olarak etki­siz­leş­tir­me­mi­zi sağlar. Örne­ğin, biri­nin sürek­li “Ben elim­den geleni yaptım” demesi, aslın­da sorum­lu­lu­ğu üst­len­me­ye değil, içsel suç­lu­lu­ğu yatış­tır­ma­ya yöne­lik bir ref­leks ola­bi­lir. Bu savun­ma­lar bizi anlık olarak korur ama uzun vadede kişi­sel geli­şi­mi­mi­zi engel­ler.

Zih­ni­miz yal­nız­ca bilinç­li ter­cih­ler­le değil, duy­gu­sal ve sosyal bağ­lam­lar­la da çalı­şır. “İtibar” dedi­ği­miz şey de bu savun­ma­la­ra kat­kı­da bulu­nur. Bir insan ken­di­ni belir­li bir imajla özdeş­leş­tir­diy­se, bu imajı sar­sa­cak bir ger­çe­ği kolay kolay kabul etmez. Örne­ğin, bir eği­tim­ci yanlış bilgi ver­di­ği­ni fark etti­ğin­de, bunu düzelt­mek yerine sessiz kal­ma­yı seçe­bi­lir. Çünkü kendi uzman­lık kim­li­ğiy­le çeli­şen bir durum­da ger­çe­ği teslim etmek, “yanıl­mış olmayı” da kabul etmeyi gerek­ti­rir. Sosyal iliş­ki­ler de ger­çe­ği gör­me­mi­zi zor­laş­tı­ra­bi­lir. Yakın çev­re­miz, kimi zaman haki­ka­ti söy­le­mek yerine bizi onay­la­ma­yı tercih eder. Çünkü haki­ka­ti duymak kadar, söy­le­mek de cesa­ret ister. Bu yüzden çev­re­miz­den gelen “Sen hak­lı­sın” cüm­le­le­ri, bazen bizi ger­çek­lik­ten uzak­laş­tı­ran bir sis per­de­si işlevi görür.

Sonuç olarak, gerçek çoğu zaman iyi his­set­tir­mez. O yüzden de ondan uzak duru­ruz. Ama iro­nik­tir ki, asıl yor­gun­luk kaçış­ta­dır. Çünkü bas­tı­rı­lan her şey bir yerden sızar. Göz ardı etti­ği­miz prob­lem­ler büyür. Ken­di­mi­ze söy­le­di­ği­miz yalan­lar, bir süre sonra kim­li­ği­mi­zin bir par­ça­sı­na dönü­şür. Ger­çek­le yüz­leş­mek, bazen acı verir. Ama yüz­leş­me­mek, bizi içten içe çürü­ten bir süreci baş­la­tır. Bu yüzden cesa­ret, çoğu zaman haki­ka­ti kal­dı­ra­bil­me gücün­de sak­lı­dır.

 

Bilişsel Çelişki ve Savunma Mekanizmaları

İnsan zihni, ken­di­ni tutar­lı his­set­me­ye ihti­yaç duyar. Bu, psi­ko­lo­jik bütün­lük için gerek­li­dir. Eğer inan­dık­la­rı­mız­la yap­tık­la­rı­mız ara­sın­da çatış­ma varsa, zih­ni­miz bu uyum­suz­lu­ğu çöz­me­ye çalı­şır. İşte bu içsel geri­lim hâline biliş­sel çeliş­ki denir. Terim ilk kez sosyal psi­ko­log Leon Fes­tin­ger tara­fın­dan 1957’de tanım­lan­dı. Fes­tin­ger’e göre insan­lar, çeli­şen inanç­lar veya eylem­ler ara­sın­da denge sağ­la­mak ister. Eğer bu denge bozu­lur­sa, rahat­sız­lık başlar. Bu rahat­sız­lı­ğı gider­mek içinse birey ya dav­ra­nı­şı­nı değiş­ti­rir ya da inan­cı­nı yeni­den şekil­len­di­rir.

Örne­ğin, sağ­lık­lı yaşa­mın öne­mi­ne inanan biri­nin her gün fast food yemesi, bir biliş­sel çeliş­ki yara­tır. Bu kişi çeliş­ki­yi azalt­mak için ya bes­len­me alış­kan­lık­la­rı­nı değiş­ti­rir ya da ken­di­ni şöyle ikna eder: “Zaten çok stres­li­yim, başka türlü başa çıka­mam.” Bu ikinci yol, biliş­sel çeliş­ki­nin en yaygın çözüm biçi­mi­dir: Ken­di­ni kan­dır­mak.

  • Bu noktada devreye savunma mekanizmaları girer. Psikanaliz kuramının kurucusu Sigmund Freud, savunma mekanizmalarını bireyin bilinçdışı düzeyde, tehdit edici gerçeklerle başa çıkmak için kullandığı psikolojik araçlar olarak tanımlamıştır. Freud’un kızı Anna Freud, bu mekanizmaları detaylandırmış ve sınıflandırmıştır. Örneğin:

  • Bastırma: Rahatsız edici bir düşüncenin bilinçdışına itilmesi. Örneğin çocukluk travmalarının hatırlanmaması.

  • Yansıtma: Kişinin kendi kabul edemediği duygu ya da arzuyu başkasına atfetmesi. Örneğin, kıskançlık duyan biri karşısındakini kıskanmakla suçlayabilir.

  • Yüceltme: Toplumca kabul görmeyen bir dürtünün, toplumsal olarak değerli bir davranışa dönüştürülmesi. Örneğin agresyonun spora yönlendirilmesi.

  • İnkâr: Gerçeğin açıkça ortada olmasına rağmen kabul edilmemesi. Bu, özellikle travmatik olaylardan sonra sıkça görülür.

Bu meka­niz­ma­lar kısa vadede psi­ko­lo­jik den­ge­yi korur. Ancak uzun vadede bire­yin ger­çek­lik algı­sı­nı çar­pı­ta­rak sağ­lık­lı karar­lar alma­sı­nı engel­le­ye­bi­lir. Örne­ğin, bir iliş­ki­nin artık sür­dü­rü­le­mez oldu­ğu­nu bilmek ama inkâr etmek, yıl­lar­ca mut­suz­lu­ğu kabul­len­mek anla­mı­na gelir. Ya da kişi­nin ken­di­si­ni “başa­rı­sız biri değil, yanlış anla­şıl­mış bir dahi” olarak gör­me­si, yapıcı öz eleş­ti­ri­yi imkân­sız­laş­tı­rır. Top­lum­sal bağ­lam­da da biliş­sel çeliş­ki çok yay­gın­dır. Bir toplum hem eşit­li­ğe inan­dı­ğı­nı söy­le­yip hem de sınıf­sal ya da cin­si­yet­çi ayrım­la­rı nor­mal­leş­ti­re­bi­lir. Bu çeliş­ki, poli­tik söy­lem­le birey­sel dav­ra­nış ara­sın­da­ki uçu­ru­mu besler. “Biz ada­let­li­yiz” demek kolay­dır; adalet için bedel ödemek zordur. Bu neden­le top­lum­lar da kendi çeliş­ki­le­ri­ni meş­ru­laş­tır­mak için kolek­tif savun­ma meka­niz­ma­la­rı geliş­ti­rir. Bunlar, resmî tarih anla­tı­la­rın­da, ulusal kimlik mit­le­rin­de, med­ya­da ve eğitim sis­te­min­de ken­di­ni gös­te­rir.

Yapı­lan araş­tır­ma­lar, bu savun­ma ref­leks­le­ri­nin evren­sel oldu­ğu­nu ortaya koy­muş­tur. Örne­ğin 2010’da yapı­lan bir çalış­ma­da, insan­la­rın poli­tik görüş­le­riy­le çeli­şen haber­le­ri gör­dük­le­rin­de, bil­gi­yi değil kay­na­ğı sor­gu­la­dık­la­rı göz­lem­len­miş­tir (Nyhan & Reif­ler, 2010). Yani bir bilgi rahat­sız edi­ciy­se, onu doğ­ru­dan red­det­mek veya gör­mez­den gelmek daha kolay­dır. Çünkü gerçek, sadece bilgi değil; sorum­lu­luk da taşır. Ve çoğu zaman bilgi değil, o sorum­lu­luk ağır gelir. İnsan zihni ger­çek­li­ği kolay­ca eğip büke­bi­lir ama bunun bedeli vardır. Ger­çek­le teması kay­be­den birey, karar alma yeti­si­ni, iliş­ki­ler­de sami­mi­ye­ti ve en önem­li­si, ken­di­ne olan güveni kay­be­der. Çünkü içten içe bilir: Söy­le­di­ğiy­le yap­tı­ğı ara­sın­da bir boşluk vardır. İşte bu boşluk, zaman­la kişi­lik zede­len­me­si­ne yol aça­bi­lir. Bu yüzden biliş­sel çeliş­kiy­le baş etme­nin en sağ­lık­lı yolu, inkâr etmek değil; yüz­leş­mek­tir.

Biliş­sel çeliş­ki ve savun­ma meka­niz­ma­la­rı, zih­ni­mi­zin doğal savun­ma­la­rı­dır. Onlar olma­dan hayat­ta kal­ma­mız belki mümkün olmaz­dı. Ancak onları fark etmek, dene­tim altına almak ve aşmak müm­kün­dür. Bunun ilk adımı ise şudur: Ken­di­mi­ze dürüst olmayı, ken­di­mi­zi koru­mak­tan daha değer­li gör­me­ye baş­la­mak.

Bölüm 1 · 1/17

Bu bölüm sana nasıl geldi?

1 okur işaretledi

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~6 dk kaldı

Sonraki