gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

O günler en iyi­siy­di, ya da en kötü­süy­dü, akıl çağıy­dı ve aptal­lık çağıy­dı, inanç­lar zama­nıy­dı ve inanç­sız­lık­lar zama­nıy­dı, ışık mev­si­miy­di ve karan­lık mev­si­miy­di, umut baha­rıy­dı ve umut­suz­luk kışıy­dı; yaşa­ya­bil­mek için her şey vardı önü­müz­de ve yaşa­ya­bil­mek için önü­müz­de hiçbir şey yoktu; hepi­miz doğ­ru­dan cen­ne­te gidi­yor­duk, hepi­miz doğ­ru­dan cehen­ne­me gidi­yor­duk. Kısa­ca­sı o günler, tıpkı şim­di­ki gibi o kadar uzak­tay­dı ki, kimi­le­ri iyi ve kötü şey­le­rin üstün­lük dere­ce­le­ri­ni kar­şı­laş­tır­dı­ğın­da, o gün­le­rin gelmiş geçmiş en iyi günler oldu­ğun­da ısrar edi­yor­lar­dı.

İngil­te­re tah­tın­da bir kral otu­ru­yor­du, büyük ağızlı ve çirkin surat­lı. Fransa tah­tın­da bir kral vardı geniş ağızlı ve bir de kra­li­çe, güzel yüzlü. Bu iki ülkede de kris­tal­den bile daha parlak olan; dev­le­tin özel çıkar­la­rı uğruna koru­nan balık ve ekmek­le­ri­ne bakan soy­lu­lar, var olan her şeyin değiş­me­den var olmaya devam ede­ce­ği­ni düşü­nü­yor­lar­dı. Bizim kra­lı­mı­zın yıl­la­rıy­dı, bin yedi yüz-bin yedi yüz yetmiş beş. Günü­müz­de olduğu gibi bu güzel yıl­lar­da da ruhsal keşif­ler İngil­te­re’ye bıra­kıl­mış­tı. Bayan South­cott bu yakın­lar­da yirmi beş kez kut­san­mış doğum gününe katıl­mış­tı. Hayat koru­yu­cu­la­rı­na özel kahin­lik yete­ne­ği­ne sahip bir er Londra ve West­mins­ter’ın yutul­ma­sı için hazır­lık­lar yapıl­dı­ğı­nı önce­den bil­di­re­rek, bu kutsal var­lı­ğın geli­şi­ni haber ver­miş­ti. Cock­la­ne’deki haya­let orta­dan kay­bo­la­lı yal­nız­ca on bir - on iki yıl olmuş­tu. Diğer haya­let­ler gibi haber­le­ri peş peşe ver­dik­ten sonra orta­dan kay­bol­muş­tu. Ame­ri­ka’da bir İngi­liz kong­re­si tara­fın­dan kuru­lan meclis dün­ya­nın sorun­la­rıy­la ilgili haber­le­ri İngi­liz Tacına ve insan­la­ra ile­ti­yor­du. Ancak ilginç olan, Cock­la­ne’deki haya­le­tin çoluk çocuğu yar­dı­mıy­la ortaya atılan haber­ler­den daha önemli bir durum­da olduğu daha son­ra­la­rı anla­şı­la­cak­tı.

Ruhsal olay­lar­la kar­şı­laş­tı­ğı zaman, armalı siper ve üç çatal­lı zıpkın bakı­mın­dan kardeş sayıl­dı­ğı ülke­den daha az tole­rans gös­te­ren Fransa, hızla tepe­den aşağı yuvar­la­nı­yor, kağıt para bası­yor ve har­cı­yor­du. Hıris­ti­yan papaz­la­rın yol gös­te­ri­ci­li­ğin­de ken­di­ni eğlen­di­ri­yor­du, kırk elli metre ile­ri­de, kendi görüş alanı içinde iler­le­yen rahip­ler­den oluş­muş kirli bir kala­ba­lı­ğa hürmet etmek için yağ­mur­da diz çök­me­yi red­de­den bir gencin elle­ri­ni kesmek, dilini ker­pe­ten­le kopar­mak ya da onu canlı canlı yakmak gibi işle­rin peşin­dey­di­ler. Fransa ve Norveç’in orman­la­rın­dan kök salmış ağaç­la­rın bazı­la­rı da Oduncu Kader tara­fın­dan bu zaval­lı­nın ölme­sin­den sonra işa­ret­len­miş­tir. Bu ağaç­lar daha sonra kesi­le­cek ve tahta haline geti­ri­le­cek­ti ve mey­da­na gelen o tor­ba­lı, bıçak­lı taşı­na­bi­lir çer­çe­ve­ler tarih­te berbat bir yere sahip ola­cak­lar­dı. Büyük ihti­mal­le aynı gün içe­ri­sin­de, Paris dolay­la­rın­da sert top­rak­la­rı adam etmeye çalı­şan­la­rın şekli bozuk ahır­la­rı­na, yağ­mur­dan korun­ma­la­rı için bazı çirkin mi çirkin ara­ba­lar çekil­miş­ti. Domuz­la­rın üze­rin­de gezin­di­ği, tavuk­la­rın içinde yaşa­dı­ğı bu ara­ba­la­rı çiftçi, Ölüm ve İhti­lal uğruna bir kenara sak­la­mış­tı. Bu ara­ba­lar kur­ban­la­rı giyo­ti­ne götü­re­cek­ti. Sakin bir şekil­de çalı­şan Oduncu ve Çiftçi tüm işle­ri­ni sorun­suz hal­le­der­ken ayak ses­le­ri­ni bile duymak imkan­sız gibiy­di, zaten uyu­ma­dık­la­rın­dan şüphe etmek dahi vatana ihanet sayı­lır­dı.

Ancak İngi­liz­le­rin bu tavır­la­rı­nın daya­na­ğı olan bir ortam yoktu. Gece­le­ri, baş­kent­te silah­lı adam­lar kork­ma­dan hır­sız­lık yapı­yor­lar ve iste­dik­le­ri yer­le­ri soyu­yor­lar­dı. İnsan­la­ra eşya­la­rı­nı, mal­la­rı­nı güven­ce altına alma­dan şehri terk etme­me­le­ri uya­rı­sı yapı­lı­yor­du. Gece­le­ri insan­la­rın yol­la­rı­nı kesen bir haydut, gün­düz­le­ri şehir­de rahat­ça tica­ret yapı­yor­du. Bu adam, eğer ken­di­ni tanı­yan başka bir tüccar hır­sı­za yaka­lan­dı­ğı zaman onu öldür­mek­te bir sakın­ca duy­mu­yor­du. Bir gün yedi haydut bir posta ara­ba­sı­nın önünü kesmiş, ara­ba­da­ki muha­fız bun­lar­dan üçünü öldür­müş­tü. Ancak muha­fız “cep­ha­ne­si­nin bit­me­si sonucu” diğer dört haydut tara­fın­dan öldü­rül­müş ve posta ara­ba­sı soyul­muş­tu. Londra Valisi, o muh­te­şem kişi­lik, Turn­ham Green’de dur­du­rul­muş ve soyun­mak zorun­da bıra­kıl­mış­tı. Haydut, bu muh­te­şem insanı her­ke­sin önünde soy­muş­tu. Londra’da mah­kûm­lar hapis­ha­ne­ler­de gar­di­yan­lar­la adeta sava­şı­yor­lar­dı, büyük kanun tüm gücüy­le ve ihti­şa­mıy­la içleri dolu tüfek­le­ri­ni onla­rın üstüne boşal­tı­yor­du. Hır­sız­lar, Saray­da­ki soy­lu­la­rın boyun­la­rın­da­ki haç­la­rı kopa­rıp çalı­yor­du, halk St. Giles’e kaçak mal ara­ma­ya gelen silah­şor­lar­la çatı­şı­yor­du, silah­şor­lar­da kar­şı­lık veri­yor­du ve bu durum kimse tara­fın­dan garip veya ola­ğan­dı­şı bulun­mu­yor­du. Ger­çek­te işe yara­maz aşa­ğı­lık bir yara­tık olan cellat sürek­li çalış­ma halin­dey­di ve hala çağ­rı­lı­yor­du. Cellat bazen çeşit­li işler­le suç­la­nan insan­la­rın ipini çeki­yor, bazen bir Cumar­te­si günü Salı günü kıs­tı­rı­lan bir hır­sı­zın işini görü­yor, bazen düzi­ne­ler­ce New Gate insa­nı­nın etle­ri­ni yakı­yor, bazen de West­mins­ter Hall’ün kapı­sın­da­ki küçük kitap­çık­la­rı ateşe veri­yor­du. Bugün bir kati­lin, yarın­sa çift­çi­nin oğlun­dan altı pence çalmış olan çare­siz bir zaval­lı­nın canını alı­yor­du.

Bütün bu olan­lar o sev­gi­li bin yedi yüz yetmiş beş yılın­da sürüp gidi­yor­du. Oduncu ve Çiftçi kendi hal­le­rin­de çalı­şır­ken, geniş ağızlı iki adam, biri çirkin biri güzel iki kadın orta­lık­ta merak uyan­dı­ra­cak bir şekil­de dola­şı­yor­lar, tüm hak­la­rı­nı üstüne basa basa sonuna dek kul­la­nı­yor­lar­dı. Ve sev­gi­li bin yedi yüz yetmiş beş yılı kral ve sürü­ler­ce küçük insanı ken­di­le­ri­ne vaat edil­miş yol­lar­da sürük­lü­yor­du ve arkada kalan­la­rın kimisi de bu hika­ye­le­rin içinde yer alı­yor­du.

Kasım ayının son­la­rıy­dı, bir Cuma gecesi olduk­ça geç saat­ler­de Dover Pos­ta­sı zor­luk­la Sho­o­ter Yoku­şu­nu çıkı­yor­du. Vadide sis vardı ve ağır ağır yuka­rı­la­ra doğru yük­se­li­yor­du. Denize ben­ze­yen ıslak yapış­kan bu sis koca koca dal­ga­lar gibi yayı­lı­yor­du. Sisin yoğun­lu­ğun­dan, ara­ba­nın lam­ba­la­rı ancak bir iki adım uzağı aydın­la­ta­bi­li­yor­du. İç yolcu ara­ba­nın yanın­da çamura bata bata tepeye çıkı­yor­du. Bu havada yürü­mek hoş­la­rı­na git­mi­yor­du ama buna mec­bur­du­lar. Yokuş dikti, yerler kayı­yor­du, atlar bile ara­ba­yı zorla çeki­yor­lar­dı, üç defa dur­muş­lar­dı hatta bir kez artık güç­le­ri kal­ma­dı­ğı için geri dönmek ister­miş gibi ara­ba­yı yolun kena­rı­na doğru çek­ti­ler, ama muha­fız­lar diz­gin­le­ri­ni ve kır­baç­la­rı­nı kul­la­na­rak onları tekrar yola sok­muş­lar­dı.

Artık kuy­ruk­la­rı­nı sal­la­ya­rak, bu çamur deni­zin­de yürü­me­ye çalı­şı­yor­lar­dı. Atlar çok yor­gun­du­lar, sanki eklem yer­le­ri bir­bi­rin­den kopa­cak, oraya buraya dağı­lı­ve­re­cek gibiy­di­ler, durak­sı­yor­lar­dı, bir­bir­le­ri­ne çar­pı­yor­lar­dı.

Posta ara­ba­sı­nın yanın­da yürü­yen üç yolcu vardı, her taraf­la­rı­nı kapa­lıy­dı, atkı­la­rı­nı kulak­la­rı­na kadar sar­dık­la­rı için yüz­le­ri görün­mü­yor­du. Hepsi kalın çiz­me­ler giy­miş­ti, bir­bir­le­riy­le hiç konuş­ma­dan öylece yürü­yor­lar­dı, zaten yol­cu­la­rın bir­bi­riy­le arka­daş olması imkan­sız­dı, çünkü bu yol­cu­lar­dan biri hırsız ola­bi­lir­di, ki rast­lan­ma­yan bir şey değil­di. Ara­ba­nın arka­sın­da soğuk­tan dona­rak oturan muha­fız ayak­la­rı­nı sal­lı­yor, bir yandan da geceyi din­li­yor­du. Eli silah san­dı­ğı­nın üstün­dey­di, sanki cesa­ret almak ister gibiy­di. San­dık­ta altı tane taban­ca, bir tane tüfek ile bir pala vardı.

Dover Pos­ta­sın­da yine her zaman­ki hava vardı. Muha­fız yol­cu­lar­dan şüp­he­le­ni­yor­du, yol­cu­lar da hem bir­bir­le­rin­den, hem de muha­fız­dan çeki­ni­yor­lar­dı. Bir­bir­le­ri­ne güven­le­ri yoktu; ama ara­ba­cı­nın emin olduğu tek bir şey vardı, o da atla­rın yürü­me­ye hal­le­ri­nin olma­dı­ğıy­dı. Kendi ken­di­ne “Lanet olası hay­van­lar bu yol­cu­luk sonun­da ölmez­ler­se iyidir. Deeh, haydi göre­yim sizi, tepeye çıktık artık, bir iki adım daha atın,” diyor­du.

Sonra muha­fı­za ses­len­di:

“Joe!”

“Efen­dim?”

“Saat kaç?”

“On biri on geçi­yor.”

Ara­ba­cı atları kam­çı­la­dı ve “Kah­ret­sin, daha tepeye bile çıka­ma­dık,” dedi. Atlar kam­çı­nın etki­siy­le son güç­le­ri­ni top­la­yıp hare­ke­te geç­ti­ler. Posta ara­ba­sı­nın yanın­da bek­le­yen yol­cu­lar ara­ba­nın hare­ke­ti ile bera­ber tekrar yürü­me­ye baş­la­dı­lar. Hiç birisi ara­ba­nın yanın­dan ve diğer­le­rin­den ayrıl­mı­yor­du. Zaten farklı bir şey teklif edeni ora­cık­ta hırsız diye öldü­re­bi­lir­ler­di.

Atla­rın bu son çaba­sıy­la araba tepeye ulaştı. Atlar din­len­mek için biraz dur­du­lar, muha­fız teker­lek­le­rin önüne takoz koymak için yerin­den ayrıl­dı ve yol­cu­la­rın binsin diye ara­ba­nın kapı­sı­nı açtı.

Ara­ba­cı “Joe!” Diye bağır­dı sesin­de endişe vardı.

“Ne oldu Tom?”

“Nal ses­le­ri geli­yor!”

İkisi de bir süre konuş­ma­dan din­le­di­ler.

Muha­fız “Dört nala bir atlı geli­yor!” Diye­rek hızla yerin­den kalktı. “Baylar, lütfen ara­ba­ya girin,” Diye­rek yol­cu­la­rı çağır­dı. Sonra tüfeği elinde bek­le­me­ye baş­la­dı, bu arada yol­cu­lar­dan biri ayağı basa­mak­ta öylece duru­yor­du, çünkü muha­fı­zın söz­le­ri onu don­dur­muş­tu. Diğer iki yolcu ise yol kena­rın­da bek­li­yor­du. Herkes kor­ku­yor­du, bir ara­ba­cı­ya bir muha­fı­za bakı­yor­lar, etrafı din­li­yor­lar­dı. Ara­ba­cı ve muha­fız ara­ba­nın tır­man­dı­ğı yokuşa bakı­yor­lar­dı, atlar da kulak­la­rı­nı hare­ket etti­ri­yor, arka­la­rı­na bak­ma­ya çalı­şı­yor­lar­dı. Bin bir zor­luk­la ve büyük bir gürül­tüy­le iler­le­yen ara­ba­nın çıkar­dı­ğı ses­le­rin kesil­me­si, gece­nin derin ses­siz­li­ği­ni iyice art­tır­mış­tı. Tepe­de­ki kala­ba­lık­tan tek bir ses çık­mı­yor­du. Atla­rın nefes alış­la­rı ses­siz­lik içinde yan­kı­la­nı­yor­du, en ufak bir hare­ket­le­ri ara­ba­yı hare­ket etti­ri­yor, yol­cu­la­rın kalp­le­ri­ni dur­du­ru­yor­du, elle­rin­den sadece bek­le­mek geli­yor­du, hiçbir şey yapa­ma­dan bek­le­mek...

Sesler iyice art­mış­tı, bir atlı hızla yokuşu tır­ma­nı­yor­du, iyice yak­la­şın­ca muha­fız “Dur! Yoksa ateş ederim!” Diye bağır­dı. Atlı diz­gin­le­ri çekti, at bir süre çamur­da topar­la­na­ma­dı. Sonra sis­le­rin ara­sın­dan bir erkek sesi yük­sel­di.

“Bu Dover Pos­ta­sı mı?”

“Sana ne, sen kimsin önce onu söyle!” diye homur­dan­dı muha­fız.

“Dover Pos­ta­sı bu mu?” diye tek­rar­la­dı yaban­cı.

“Neden soru­yor­sun?”

“Dover Pos­ta­sın­da, yol­cu­luk eden­ler­den biriy­le konuş­mam gere­ki­yor.”

“Kimin­le?”

“Bay Jarvis Lorry.”

Ara­ba­nın mer­di­ven­le­rin­de bek­le­yen yol­cu­lar­dan biri “Jarvis Lorry benim,” dedi.

Muha­fız, ara­ba­cı ve diğer yol­cu­lar büyük bir şüp­hey­le onu baştan aşağı süz­dü­ler. Muha­fız sis­le­rin ara­sın­da­ki atlıya “Sakın hare­ket etme, bede­li­ni ödemek zorun­da kalır­sın,” dedi. Tekrar yol­cu­la­ra döndü.

“Bay Lorry konu­şa­bi­lir­si­niz!”

Mer­di­ven­ler­de duran yolcu çok kork­muş bir şekil­de, “Ne, ne isti­yor­su­nuz?” diye sordu. “Beni kim arıyor? Jerry bu sen misin?”

“Evet, Bay Lorry benim.”

Muha­fız “Bu Jerry de kim acaba? Hiç hoşuma git­mi­yor, sesi çok derin­den geli­yor,” Diye söy­len­di.

Jarvis Lorry kor­kuy­la “Neler oluyor Jerry, ne oldu?” Diye kar­şı­lık verdi.

“Tell­son’s Ban­ka­sın­dan size acil bir mektup var.”

Jarvis Lorry muha­fı­za “Bu adamı tanı­yo­rum. İzin verin gelsin,” dedi.

Bunlar olur­ken diğer yol­cu­lar ise ken­di­le­ri­ni ara­ba­ya atmış­lar kapı ve pen­ce­re­le­ri iyice kapa­mış­lar­dı.

“Umarım söy­le­di­ği­niz gibi teh­li­ke­siz­dir. Ama emin olmam lazım. Hey sen bana bak.”

“Zaten bakı­yo­rum.”

“Biraz yaklaş, yüzünü göre­yim. Eğer silah taşı­yor­san, ona sakın dokun­ma, yoksa pişman ederim.”

Atlı sis­le­rin ardın­dan usul usul ara­ba­ya doğru yak­laş­tı. Yol­cu­nun önünde durdu, eğildi, ve küçük bir kağıdı Jarvis Lorry’e verdi. Ama göz­le­ri muha­fız­day­dı. Hem at hem yaban­cı çamur için­dey­di­ler, at hızlı hızlı solu­yor­du, her ikisi de çok yor­gun­du. Jarvis Lorry muha­fı­za ses­len­di. Göz­le­ri­ni yaban­cı­dan ayır­ma­dan eli taban­ca­sın­da bek­le­yen muha­fız hiç isti­fi­ni boz­ma­dan “Buyrun!” dedi.

“Her­han­gi bir teh­li­ke yok. Ben Londra’daki Tell­son’s Ban­ka­sın­da çalı­şı­yo­rum. Belki ban­ka­nın adını daha önce duy­muş­su­nuz­dur. Bir iş dola­yı­sıy­la Paris’e gidi­yo­rum, izin verir­se­niz mek­tu­bu oku­ya­bi­lir miyim?”

“Tamam, ama acele edin!”

Yolcu ara­ba­nın lam­ba­sı­nı iyice açarak mek­tu­ba şöyle bir baktı, sonra yüksek sesle okudu. “Dover’da Küçük Hanımı bek­le­yi­niz.” Başını kal­dır­dı ve elinde sila­hıy­la bek­le­yen muha­fı­za “Mektup hiç de uzun değil, gör­dü­nüz, değil mi?” dedi. Sonra Jerry’e döndü ve “Jerry ceva­bım Hayata Dönüş,” dedi.

“Çok garip bir cevap bu,” dedi Jerry, sesi iyice boğuk­laş­mış­tı.

“Sen mek­tu­bu yol­la­yan­la­ra böyle söyle, o zaman haber aldı­ğı­mı anla­ya­cak­lar­dır. Hadi baka­lım, yolun açık olsun.”

Ara­ba­nın kapı­sı­nı açtı ve içeri girdi, diğer iki yolcu ona yardım etme gerek­si­ni­mi bile duy­ma­dan uyur gibi yap­tı­lar. Daha önce de saat ve cüz­dan­la­rı­nı çiz­me­le­ri­nin içine sak­la­ma­yı ihmal etme­miş­ler­di. Araba tekrar yola koyul­du, sis­le­rin içinde ağır ağır yokuş­tan aşağı inmeye baş­la­dı. Muha­fız sila­hı­nı san­dı­ğa koydu, san­dı­ğın için­de­ki taban­ca­la­rı ve palayı bir güzel kont­rol ettik­ten sonra kapağı kapat­tı, belin­de­ki silah­la­ra şöyle bir baktı, son olarak, otur­du­ğu kane­pe­nin altın­da­ki büyük kutuyu gözden geçir­di, bu kutuda tamir için gerek­li alet­ler vardı. Her şeyin yolun­da oldu­ğu­nu anla­dık­tan sonra, öne doğru “Tom!” Diye ses­len­di.

“Evet?”

“Konu­şu­lan­la­rı duydun mu?”

“Evet Joe.”

“Sence ne oluyor?”

“Bence hiçbir şey.”

Muha­fız yine söy­len­di.

“Aynen, ben de öyle.”

Karan­lık­ta ve sisin orta yerin­de yalnız olan Jerry, hem atını din­len­dir­mek, hem de ora­sı­na bura­sı­na bula­şan çamuru temiz­le­mek için yere inmiş­ti. Şap­ka­sı­nın kenar­la­rın­da­ki suyu sil­dik­ten sonra, diz­gin­le­ri aldı. Posta ara­ba­sı­nın gürül­tü­sü artık duyul­mu­yor­du. Gece derin bir ses­siz­lik için­dey­di. Atı yanın­da, ağır ağır gel­di­ği o yokuşu ini­yor­du.

“Londra’dan beri yürü­yor, koşu­yor­sun, bacak­la­rın artık tutmaz hale gel­miş­tir, sır­tı­na şimdi değil, tepe­den inince bine­rim. “Hayata Dönüş” ha, ilginç bir haber. Peki “Hayata Dönmek” mümkün olsay­dı, ne yapar­dın Jerry? Seni yara­maz, bu senin işine gel­mez­di, değil mi?” dedi atına.

Haber­ci atının üze­rin­de sakin bir şekil­de iler­li­yor­du, başka insan­lar­la kar­şı­laş­ma­ma­ya dikkat edi­yor­sa da arada bir durup iki kadeh şarap içmeyi ihmal etmi­yor­du. Han­lar­da en kuytu köşe­le­re gidip kim­sey­le konuş­mu­yor­du. Eski şap­ka­sı­nı göz­le­ri­ne kadar indir­miş­ti, göz­le­ri kor­kunç bir hal­dey­di. Yüzüne garip bir ifade katı­yor­du sim­si­yah bir­bi­ri­ne olduk­ça biti­şik göz­le­ri. Par­lak­lık­la­rın­dan kimse ne düşün­dü­ğü­nü anla­ya­maz­dı. Jerry atkı­sı­nı da bur­nu­na kadar sarmış, şarap içe­ce­ği zaman, eliyle atkıyı ara­lı­yor, öyle içi­yor­du. Karan­lık­ta atının üstün­de yol alır­ken, içki içer­ken haber­ci­nin kafa­sın­da tek bir düşün­ce vardı.

“Hayır, Jerry, hayır, bu imkan­sız. Bu sana göre değil, senin gibi dürüst bir tüccar “Hayata Dönüş”le müca­de­le edemez, bu işine de, iş anla­yı­şı­na da ters. “Hayata Dönüş” mü? Yok, olamaz. Bence Jarvis Lorry iyice sar­hoş­tu.”

Bu son duy­duk­la­rı kar­şı­sın­da o kadar şaşır­mış ve kafası karış­mış­tı ki, arada bir şap­ka­sı­nı çıka­rıp, dertli dertli kafa­sı­nı kaşı­yor­du. Jerry’nin sim­si­yah sert saç­la­rı bur­nu­nun üst taraf­la­rı­na kadar ini­yor­du. Kafa­sı­nın üstü hem kel hem de siv­riy­di. Jerry, Lorry’den aldığı cevabı Tell­son Ban­ka­sı­nın bek­çi­si­ne götü­re­cek­ti, bekçi de haberi yüksek makam­da­ki­le­re ile­te­cek­ti. Jerry ban­ke­rin söz­le­ri­ni tek­rar­la­ya­rak gece­nin göl­ge­le­ri ara­sın­da iler­ler­ken, düşün­ce­le­ri­nin etki­siy­le biraz ken­di­ne geldi. Atı bile gece­den kor­ku­yor­du sanki. Her döne­meç­te irki­li­yor, kulak­la­rı­nı diki­yor, ayak­la­rı sanki ters yöne gide­cek gibi olu­yor­du.

Bölüm 1 · 1/31

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki