KİŞİLER
İRİNA NİKOLAYEVNA ARKADİNA, (Eşinin soyadıyla REPLEVA) Aktrist.
KONSTANTİN GAVRİLOVİÇ TREPLEV, Bir genç, Arkadina’nın oğlu.
PYOTR NİKOLAYEVİÇ SORİN, İrina Nikolayev- na’nın ağabeyi.
NİNA MİHAYLOVNA ZAREÇNAYA, Zengin bir çiftlik sahibinin yetişkin genç kızı.
İLYA AFANASYEVİÇ ŞAMRAYEV, Emekli üsteğmen, Sorin çiftliğinin kâhyası.
POLİNA ANDREYEVNA, İlya Afanasyeviç’in eşi.
MÂŞA, Şamrayevlerin genç kızları.
BORİS ALEKSEYEVİÇ TRİGORİN, Yazar.
YEVGENİ SERGEYEVİÇ DORN, Doktor.
SEMYON SEMYONOVİÇ MEDVEDENKO, Öğretmen.
YAKOV, İşçi.
AŞÇI HİZMETÇİ KIZ
Konu, Sorin Çiftliği’nde başlar ve biter. Üçüncü ve dördüncü perdeler arasında iki yıllık bir zaman dilimi vardır.
BİRİNCİ PERDE
Sorin’in çiftliğinde bahçenin bir kısmı. İki tarafı ağaçlı geniş bir yol gerideki göle doğru uzanır. Bir amatör tiyat-ro gösterisi için yapıldığı belli derme çatma bir sahne, gölün görünmesine engel olmaktadır. Sahnenin sağında, solunda fundalıklar. Birkaç iskemle ve küçük masa.
Güneş biraz önce batmıştır. Amatör tiyatro gösterisi için hazırlanmış sahnenin inik perdesinin arkasında Yakov ve diğer işçiler çalışmakta, çekiç ve öksürük sesleri işitilmektedir. Parkta bir yürüyüşten dönen Mâşa ile Medvedenko soldan gelirler.
MEDVEDENKO:
“Neden siz hep karalar giyersiniz?”
MÂŞA:
“Hayatımın matemini tutuyorum. Mutsuzum.”
MEDVEDENKO:
“Neden ama? (Düşünceli.) Aklım ermiyor. Sağlığınız yerinde. Babanız zengin değil ama durumu hiç de kötü sayılmaz. Bir de beni düşünün. Ayda topu topu yirmi üç ruble geçiyor elime, emeklilik kesintisi de caba, fakat yine de yas tuttuğum yok.”
(Otururlar.)
MÂŞA:
“Para... Paranın ne önemi var! İnsan fakirken de mutlu olabilir.”
MEDVEDENKO:
“Evet, teoride öyle... Fakat işin pratiğinde nasıl oluyor bakın: Ben, annem, iki kız, bir de erkek kardeşim topu topu yirmi üç rubleyle geçinmek zorundayız. İnsan dediğin yiyip içer, öyle değil mi? Sonra çay, şeker? Tütün? Çık bakalım işin içinden, çıkabilirsen...”
MÂŞA (İç sahneye bakarak.):
“Gösterinin başlamasına az kaldı.”
MEDVEDENKO:
“Zareçnaya oynayacak. Oyunun yazarı ise Konstantin Gavriloviç. Birbirine âşıklar ve bugün gönülleri tek ve aynı sanatsal görüntüyü yaratmak arzusunda kaynaşacak. Bizim gönüllerimizde ise ortak dokunma noktaları yok. Oysa seviyorum sizi Mâşa. Hasretimden evde duramıyorum. Her gün altı verst yaya olarak buraya geliyor, aynı yolu yine yaya olarak gerisin geri dönüyorum da, soğuk bir umursamazlıktan başka bir şey göremiyorum sizde. Evet, anlıyorum tabii. Züğürdün tekiyim, elime bakan koca bir aile var... Kendi karnını doyurmaktan aciz birinin ardından niye gitmeli ki...”
MÂŞA:
“Saçma. (Enfiye çeker.) Aşkınız duygulandırıyor beni fakat, karşılık veremiyorum, hepsi bu. (Tabakayı uzatır.) Buyurmaz mısınız?”
MEDVEDENKO:
“İstemem.”
(Sessizlik.)
MÂŞA:
“Ne sıkıcı hava. Bu gece sanırım fırtına çıkar. Siz ya felsefe yapıyor ya da yoksulluktan dem vuruyorsunuz. Size göre yoksulluktan daha büyük mutsuzluk olamaz. Fakat bence paçavralar içinde dolanıp da bir dilim ekmeğe muhtaç olmaktan çok daha beter şeyler vardır... Fakat, sizin anlayacağınız bir şey değil bu...”
(Sağdan Sorin ve Treplev girerler.)
SORİN (Bastonuna dayanarak.):
“Oğlum, şu köy hayatı bir türlü içime sinmedi. Alışamayacağım buralara, belli bir şey bu. Dün saat onda kafayı vurup yattığımda ya da bu sabah dokuzda kalktığımda hep aynı duygu vardı içimde. Sanki çok uzun süren bir uyku yüzünden beynim kafatasıma yapışmış da falan filan... (Güler.) Öğle yemeğinden sonra da elimde olmaksızın yatıp uyudum yine, ama kafamın içi kazan gibi, vesselam...”
TREPLEV:
“Doğru. Şehirde oturmalısın sen dayı. (Mâşa ile Medvedenko’yu görerek.) Hey, ne işiniz var burada sizin? Başladığı zaman çağırırlar. Şimdi gidin lütfen.”
SORİN (Mâşa’ya.):
“Marya İlyiniçna, ne olur babanıza söyleyin de çözdürsün şu köpeği. Uluyup duruyor. Kız kardeşim dün de gözünü kırpmadı sabaha kadar.”
MÂŞA:
“Babamla kendiniz konuşursunuz. Benim işim değil. Mazur görün lütfen. (Medvedenko’ya.) Gidelim!”
MEDVEDENKO (Treplev’e.):
“Başladığı zaman haberimiz olacak, değil mi?”
(Mâşa ve Medvedenko çıkarlar.)
SORİN:
“Demek, it bütün gece uluyacak yine... Şu köyde hiçbir zaman gönlümce yaşayamadım gitti. Bir ay izin alıp geldiğim olurdu, hani dinlenirim filan diye. Fakat buradaki saçmalıklarla canımdan bezer, daha ilk günden kaçıp gitmek isterdim. (Güler.) Her zaman zevk duyardım buradan ayrılırken... Gel gör ki emekli oldum, gidecek yerim yok, vesselam... İster istemez, buradayım...”
YAKOV (Treplev’e.):
“Biz göle yıkanmaya gidiyoruz Konstantin Gavriliç.”
TREPLEV:
“Olur. Fakat on dakika sonra yerinizde olun. (Saatine bakar.) Neredeyse başlıyoruz.”
YAKOV:
“Başüstüne.” (Çıkar.)
TREPLEV (İç sahneye göz atarak.):
“İşte sana en âlâsından tiyatro! Perde, birinci kulis, sonra ikincisi, sonra da açık alan. Dekor yok. Doğrudan doğruya gölü ve ufku görüyoruz. Perde tam tamına sekiz buçukta, ay doğarken açılacak.”
SORİN:
“Çok güzel.”
TREPLEV:
“Tabii Zareçnaya gecikirse tüm etki yok olur. Gelmesi de gerek artık. Babasıyla üvey annesi baskı altında tu-tuyorlar kızı, evden çıkması hapishaneden kaçmak kadar güç. (Dayısının boyunbağını düzeltir.) Tıraş olman gerekmez miydi saçın sakalın birbirine karışmış...”
SORİN (Sakalı tarar.):
“Hayatımın trajedisidir bu. Gençliğimde de böyleydi dış görünüşüm, sanki zil zurna sarhoşmuşum gibi. Kadınlar hiçbir zaman sevmediler beni. (Oturur.) Kız kardeşimin morali neden bozuk bu gün?”
TREPLEV:
“Nedeni mi? Canı sıkılıyor. (Sorin’in tarafına oturur.) Kıskanıyor. Oyun da kendisi değil de Zareçnaya oynayacak diye, bana da gösteriye de oyunuma da karşı. Tek satırını bilmeden, nefret ediyor oyunumdan.”
SORİN (Güler.):
“Yok canım, nereden çıkarıyorsun...”
TREPLEV:
“Şu küçücük sahnede kendisi değil de Zareçnaya başarı kazanacak diye canı şimdiden sıkılmaya başladı bile. (Saatine bakar.) Psikolojik bir garabet örneğidir annem. Yeteneğinden hiç kuşku yok, akıllı bir kadındır. Kitap okurken gözyaşı dökebilir, Nekrasov’un tüm şiirlerini bir çırpıda ezbere okuyuverir sana, biri hasta oldu mu melek gibi titrer üstüne, ama bir başka aktristi övmeye gör yanında! Dünyayı başına yıkar alimallah! Sadece onu övmek, onun hakkında yazmak, “La dame aux camelias” ya da “Hayatın Tütsüleri” oyunlarındaki olağanüstü oyununa hayran kalmak zorundasındır. Tabii, burada, köyde bu afyondan yoksun kaldığı için canı sıkılıyor, öfkeleniyor, hepimiz düşman görünüyoruz gözüne, kabahatliyiz. Sonra boş inançları vardır; yan yana üç mumun yakılmasından, on üç sayısından korkar. Üstelik de cimridir. Odesa’da, bankada yetmiş bin rublesi olduğunu pekâlâ biliyorum. Fakat ödünç para iste de göreyim, ağlayıp sızlanmaya başlar.”
SORİN:
“Annenin oyunundan hoşlanmadığını takmışsın aklına, huysuzlanıp duruyorsun. Telaşa gerek yok, annen tapıyor sana.”
TREPLEV (Bir çiçeğin yapraklarını kopararak.):
“Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor... (Güler.) Gördün mü, annem sevmiyor beni. Bunda şaşacak bir şey de yok! Yaşamak istiyor o, âşık olunmak, açık, parlak renkli bluzlar giymek istiyor... Bense yirmi beş Yaşıma bastım, ona artık genç olmadığını hatırlatıyorum böylece. Ben olmadığımda otuz iki yaşındadır, benim yanımdaysa kırk üçünde... İşte bunun için nefret ediyor benden. Bundan başka tiyatrodan hazzetmediğimi de biliyor. O seviyor tiyatroyu, tiyatro yoluyla insanlığa, kutsal sanata hizmet ettiğini sanıyor. Fakat bence bugünün tiyatrosu tutuculuktan, boş ve geri şeylerin savunuculuğundan başka bir şey değil. Perde kalkıp da o üç duvarlı odada, sahnenin yapay ışığında, o büyük yeteneklerin, kutsal sanatın yüce kişilerinin, insanların nasıl yiyip içtiğini, yürüdüğünü, nasıl ceket giydiğini bize betimlediklerini gördüğümde; bayağı tablolar ve tümcelerle, ancak mankafaların işine yarayacak o küçük, basit ahlakı şırınga etmeye çalıştıklarını izlediğimde; binlerce değişik görüntü arkasında hep aynı bayağı şeyi ısıtıp ısıtıp sunduklarında; kabalığı ve bayağılığıyla üstüne bir karabasan gibi çöken Eyfel Kulesi’nden Maupassant’in kaçması gibi, kaçıp gidiyorum ben de.”
SORİN:
“Tiyatrosuz yapamayız.”
TREPLEV:
“Yeni biçimlere gereksinim var. Yeni biçimler bulunamıyorsa eğer, hiçbir şey olmasın daha iyi. (Saatine bakar.) Annemi seviyorum, hem de çok. Fakat anlamsız bir yaşam sürdürüyor, adı ayyuka çıktı şu yazarla birlikte, gün geçmiyor ki gazetelerin dedikodu sayfalarında ondan söz edilmesin. Bu da bıktırdı beni. Bazen de sıradan bir ölümlünün bencilliğini duyuyorum içimde; annemin ünlü bir aktrist olmasına üzülüyorum, herhangi bir kadın olsaydı daha mutlu olurdum gibi geliyor bana. Kimi zaman ünlü kişilerle tepeleme dolu olurdu evimiz; aktörler, aktristler, yazarlar... Aralarında hiçbir değeri bulunmayan bir ben olurdum sadece, sırf onun oğlu olduğum için varlığına katlanılan... Dayı, insanı bundan daha çok ezen, bundan daha aptalca bir durum olabilir mi?.. Kimim ben? Neyim? Üniversitenin üçüncü sınıfından, hani derler ya, elde olmayan nedenlerle ayrılmak zorunda kalmış, yeteneksiz, meteliksiz, nüfus kâğıdıma göre de Kiev doğumlu, aşağı orta tabakadan biri... Gerçekten de, ünlü bir aktördü ama Kiev’in aşağı orta tabakasındandı babam... Böyle işte... Annemin konuk salonunda tüm bu sanatçılar, yazarlar, yüce gönüllü ilgilerini bana yönelttiklerinde, bakışlarıyla hiçliğimi ölçüyorlarmış gibi gelir, düşüncelerini okur, alçalmışlığımın acısı altında ezilirdim.”
SORİN:
“Hazır sözü açılmışken, şu yazar nasıl bir adam? Anlamak güç. Susuyor hep.”
TREPLEV:
“Akıllı, sade, biraz da melankolik biri. Efendi ve ölçülü. Kırkında bile değil daha ama şimdiden ünlü ve gırtlağına kadar doymuş hayata... Yazdıklarına gelince... bilmem.. nasıl söylemeli? Hoş ve ilginç... fakat Tolstoy ya da Zola’dan sonra Trigorin okumak istemiyor insan.”
SORİN:
“Kim ne derse desin, yazarları severim doğrusu. Bir zamanlar iki şeyi tutkuyla istemiştim: Evlenmek ve yazar olmak. Fakat ne biri oldu ne öteki... Ya, küçük bir yazar olmak bile fena olmasa gerek vesselam.”
TREPLEV (Kulak kabartarak.):
“Ayak sesleri duyuyorum... (Dayısını kucaklar.) Onsuz yaşayamam... Adımlarının sesi bile ne kadar güzel... Çılgınca mutluyum. (Sahneye girmekte olan Nina Zareçnaya’ya doğru hızla yürür.) Büyüleyici peri, düşlerimin sevgilisi...”
NİNA (Heyecanlı.):
“Geç kalmadım ya... Ha, geç kalmadım değil mi?..”
TREPLEV (Ellerini öperek.):
“Hayır, hayır, hayır...”
NİNA:
“Gün boyunca tedirginlik içinde kıvrandım durdum, ne korkunçtu! Babam bırakmayacak diye ödüm kopuyordu... Bereket versin bir yere gittiler üvey annemle. Gök kızarıyor, ay doğdu doğacak, atı deli gibi sürdüm... (Güler.) Öyle sevinçliyim ki şimdi.” (Sorin’in elini kuvvetle sıkar.)
SORİN:
“Gözler... ağlamaktan kızarmışlar belli ki... Yok yok! İyi bir şey değil bu.”
NİNA:
“Nasıl nefessiz kaldım baksanıza. Yarım saat sonra da döneceğim, acele etmem gerek. Ne olur bırakın da gideyim... Babam burada olduğumu bilmiyor.”
TREPLEV:
“Hemen başlamalıyız zaten. Gidip herkese haber vereyim.”
SORİN:
“Bu işi ben yaparım, olur biter. Hemen gidiyorum. (Sağdan çıkarken bir şarkı mırıldanır.) “İki asker Fran- sa’ya dönerken...” (Durup çevresine bakınır.) Bir keresinde yine böyle şarkı söylüyordum da bir savcı yardımcısı arkadaş, “Sesiniz pek gür ekselans!” demişti. Sonra biraz düşünüp eklemişti: “Ama çirkin.” (Gülerek çıkar.)
NİNA:
“Babamla karısı buraya gelmeme izin vermiyorlar. Burada bohem hayatı yaşanıyormuş... Aktrist olmamdan korkuyorlar... Benim gönlümse tıpkı bir martı gibi, buraya, bu göle doğru akıyor... Yüreğim sizinle dopdolu...”
(Çevreye bakınır.)
TREPLEV:
“Yalnızız.”
NİNA:
“Orada biri var gibi...”
TREPLEV:
“Yok kimse.”
NİNA:
“Ne ağacı bu?”
TREPLEV:
“Karaağaç.”
NİNA:
“Neden kapkara öyle?”
TREPLEV:
“Akşam oldu, her şey kararıyor. Yalvarırım erken gitmeyin.”
NİNA:
“İmkânsız.”
TREPLEV:
“Peki, ben size gelsem, Nina? Tüm gece boyunca, sabaha kadar, bahçede durup pencerenize bakmak için...”
NİNA:
“Olmaz, bekçi görür. Köpek de alışkın değil size, havlar.”
TREPLEV:
“Seviyorum sizi.”
NİNA:
“Şşş...”
TREPLEV (Ayak sesleri duyarak):
“Kim var orada? Siz misiniz Yakov?”
YAKOV (Sahne gerisinden.):
“İyi bildiniz efendim.”
TREPLEV:
“Yerlerinizi alın. Tam zamanıdır. Ay doğuyor.”
NİNA:
“Gerçekten de.”
TREPLEV:
“İspirto hazır mi? Kükürt de tamam değil mi? Kızıl gözler göründüğünde kükürt kokusu yayılacak. (Nina’ya.) Sahneye geçebilirsiniz, her şey tamam. Heyecanlı mısınız?”
NİNA:
“Çok... Anneniz neyse, ondan çekinmiyorum, ama Trigorin de burada... Korkunç bir şey onun karşısında oynamak, utanıyorum da... Ünlü bir yazar... Genç mi?”
TREPLEV:
“Evet.”
NİNA:
“Olağanüstü güzellikte hikâyeleri var!”
TREPLEV (Soğuk.):
“Bilmem, okumadım.”
NİNA:
“Sizin oyununuzda oynamak güç bir şey. Canlı kişiler yok.”
TREPLEV:
“Canlı kişiler! Hayatı olduğu ya da olması gerektiği gibi değil, hayalimizde canlandırdığımız gibi betimlemek gerekir.”
NİNA:
“Çok az hareket var oyununuzda, sadece okuma. Oysa bir oyunda bence mutlaka aşk olmalı...” (Birlikte sahne arkasına giderler.)
(Polina Andreyevna ve Dorn girerler.)
ANDREYEVNA:
“Hava nemleniyor. Gidip lastik çizmelerinizi giyin.”
DORN:
“Ben yanıyorum.”
ANDREYEVNA:
“Hiç korumuyorsunuz kendinizi. İnatçılık ediyorsunuz. Bir doktor olarak nemli havanın size ne kadar zararlı olduğunu pekâlâ bilirsiniz de amacınız bana acı çektirmek. Dün akşam da mahsustan oturdunuz terasta...”
DORN (Bir şarkı mırıldanır.):
‘Söz etme, gençliğimi mahvettiğinden...’
ANDREYEVNA:
“İrina Nikolayevna ile öyle tatlı sohbet ediyordunuz ki havanın soğuduğunu fark etmediniz bile... Doğru söyleyin, hoşlanıyorsunuz ondan, değil mi?”
DORN:
“Yaşım elli beş.
ANDREYEVNA:
“Boş lakırdı, erkekler için yaşlılık değildir ki bu. Kendinizi çok güzel korumuşsunuz, hâlâ hoşuna gidiyorsunuz kadınların.”
DORN:
“Peki ne istiyorsunuz?”
ANDREYEVNA:
“Bir aktrist gördünüz mü hepiniz yerlere kapanmaya hazırsınız. Hepiniz!”
DORN (Bir şarkı mırıldanır.):
“İşte yeniden karşında senin...” Toplumda sanatçılara hayranlık duyuluyor, onlara, sözgelimi tüccarlara olduğundan daha başka türlü davranılıyorsa, eşyanın doğasına uygun bir şeydir bu. Bir çeşit idealizmdir.”
ANDREYEVNA:
“Kadınlar her zaman âşık oldular size, kucağınıza attılar kendilerini. Bu da mi idealizm?”
DORN (Omuzlarını silkerek.):
“Ne var bunda? Kadınlarla gerçekten de çok iyi olmuştur ilişkilerim. Bende her şeyden önce becerikli bir hekimi sevdiler. On, on beş yıl kadar önce bütün bu il çevresinde, hatırlayacaksınız, doğru dürüst tek doğum hekimi bendim. Sonra, her zaman dürüst olmuşumdur insan ilişkilerinde.”
ANDREYEVNA (Dorn’un elini tutarak.):
“Canım benim!”
DORN:
“Yavaş. Gelen var.”
(Sorin, kolunda Arkadina, yanlarında Trigorin, Şamrayev, Medvedenko ve Mâşa girerler.)
ŞAMRAYEV:
“Onu 1873’te Poltava panayırı sırasındaki oyununda görecektiniz, ne harika kadındı! Şimdi bile heyecanlanıyorum düşünürken! Harika bir oyuncuydu! Ya komik Çadin, Pavel Semyoniç Çadin, onun nerede olduğunu biliyor musunuz? Rasplyuyev rolünde onun gibisi yoktu. Sadovski’den bile üstündü, inanın hanımefendi. Kendisi acaba nerede şimdi?”
ARKADİNA:
“Durmadan bir takım Nuh nebiden kalma şeyleri sorup duruyorsunuz. Nereden bileyim canım!” (Oturur.)
ŞAMRAYEV (İçini çekerek.):