gridreads

1. Bölüm

KİŞİ­LER

İRİNA NİKO­LA­YEV­NA ARKA­Dİ­NA, (Eşinin soya­dıy­la REP­LE­VA) Akt­rist.

KONS­TAN­TİN GAV­Rİ­LO­VİÇ TREP­LEV, Bir genç, Arka­di­na’nın oğlu.

PYOTR NİKO­LA­YE­VİÇ SORİN, İrina Niko­la­yev- na’nın ağa­be­yi.

NİNA MİHAY­LOV­NA ZAREÇ­NA­YA, Zengin bir çift­lik sahi­bi­nin yetiş­kin genç kızı.

İLYA AFA­NAS­YE­VİÇ ŞAM­RA­YEV, Emekli üsteğ­men, Sorin çift­li­ği­nin kâh­ya­sı.

POLİNA AND­RE­YEV­NA, İlya Afa­nas­ye­viç’in eşi.

MÂŞA, Şam­ra­yev­le­rin genç kız­la­rı.

BORİS ALEK­SE­YE­VİÇ TRİ­GO­RİN, Yazar.

YEV­GE­Nİ SER­GE­YE­VİÇ DORN, Doktor.

SEMYON SEM­YO­NO­VİÇ MED­VE­DEN­KO, Öğret­men.

YAKOV, İşçi.

AŞÇI HİZ­MET­Çİ KIZ

Konu, Sorin Çift­li­ği’nde başlar ve biter. Üçüncü ve dör­dün­cü per­de­ler ara­sın­da iki yıllık bir zaman dilimi vardır.

BİRİN­Cİ PERDE

Sorin’in çift­li­ğin­de bah­çe­nin bir kısmı. İki tarafı ağaçlı geniş bir yol geri­de­ki göle doğru uzanır. Bir amatör tiyat-ro gös­te­ri­si için yapıl­dı­ğı belli derme çatma bir sahne, gölün görün­me­si­ne engel olmak­ta­dır. Sah­ne­nin sağın­da, solun­da fun­da­lık­lar. Birkaç iskem­le ve küçük masa.

Güneş biraz önce bat­mış­tır. Amatör tiyat­ro gös­te­ri­si için hazır­lan­mış sah­ne­nin inik per­de­si­nin arka­sın­da Yakov ve diğer işçi­ler çalış­mak­ta, çekiç ve öksü­rük ses­le­ri işi­til­mek­te­dir. Parkta bir yürü­yüş­ten dönen Mâşa ile Med­ve­den­ko soldan gelir­ler.

MED­VE­DEN­KO:

“Neden siz hep kara­lar giyer­si­niz?”

MÂŞA:

“Haya­tı­mın mate­mi­ni tutu­yo­rum. Mut­su­zum.”

MED­VE­DEN­KO:

“Neden ama? (Düşün­ce­li.) Aklım ermi­yor. Sağ­lı­ğı­nız yerin­de. Baba­nız zengin değil ama durumu hiç de kötü sayıl­maz. Bir de beni düşü­nün. Ayda topu topu yirmi üç ruble geçi­yor elime, emek­li­lik kesin­ti­si de caba, fakat yine de yas tut­tu­ğum yok.”

(Otu­rur­lar.)

MÂŞA:

“Para... Para­nın ne önemi var! İnsan fakir­ken de mutlu ola­bi­lir.”

MED­VE­DEN­KO:

“Evet, teo­ri­de öyle... Fakat işin pra­ti­ğin­de nasıl oluyor bakın: Ben, annem, iki kız, bir de erkek kar­de­şim topu topu yirmi üç rub­ley­le geçin­mek zorun­da­yız. İnsan dedi­ğin yiyip içer, öyle değil mi? Sonra çay, şeker? Tütün? Çık baka­lım işin için­den, çıka­bi­lir­sen...”

MÂŞA (İç sah­ne­ye baka­rak.):

“Gös­te­ri­nin baş­la­ma­sı­na az kaldı.”

MED­VE­DEN­KO:

“Zareç­na­ya oyna­ya­cak. Oyunun yazarı ise Kons­tan­tin Gav­ri­lo­viç. Bir­bi­ri­ne âşık­lar ve bugün gönül­le­ri tek ve aynı sanat­sal görün­tü­yü yarat­mak arzu­sun­da kay­na­şa­cak. Bizim gönül­le­ri­miz­de ise ortak dokun­ma nok­ta­la­rı yok. Oysa sevi­yo­rum sizi Mâşa. Has­re­tim­den evde dura­mı­yo­rum. Her gün altı verst yaya olarak buraya geli­yor, aynı yolu yine yaya olarak geri­sin geri dönü­yo­rum da, soğuk bir umur­sa­maz­lık­tan başka bir şey göre­mi­yo­rum sizde. Evet, anlı­yo­rum tabii. Züğür­dün teki­yim, elime bakan koca bir aile var... Kendi kar­nı­nı doyur­mak­tan aciz biri­nin ardın­dan niye git­me­li ki...”

MÂŞA:

“Saçma. (Enfiye çeker.) Aşkı­nız duy­gu­lan­dı­rı­yor beni fakat, kar­şı­lık vere­mi­yo­rum, hepsi bu. (Taba­ka­yı uzatır.) Buyur­maz mısı­nız?”

MED­VE­DEN­KO:

“İste­mem.”

(Ses­siz­lik.)

MÂŞA:

“Ne sıkıcı hava. Bu gece sanı­rım fır­tı­na çıkar. Siz ya fel­se­fe yapı­yor ya da yok­sul­luk­tan dem vuru­yor­su­nuz. Size göre yok­sul­luk­tan daha büyük mut­suz­luk olamaz. Fakat bence paçav­ra­lar içinde dola­nıp da bir dilim ekmeğe muhtaç olmak­tan çok daha beter şeyler vardır... Fakat, sizin anla­ya­ca­ğı­nız bir şey değil bu...”

(Sağdan Sorin ve Trep­lev girer­ler.)

SORİN (Bas­to­nu­na daya­na­rak.):

“Oğlum, şu köy hayatı bir türlü içime sin­me­di. Alı­şa­ma­ya­ca­ğım bura­la­ra, belli bir şey bu. Dün saat onda kafayı vurup yat­tı­ğım­da ya da bu sabah dokuz­da kalk­tı­ğım­da hep aynı duygu vardı içimde. Sanki çok uzun süren bir uyku yüzün­den beynim kafa­ta­sı­ma yapış­mış da falan filan... (Güler.) Öğle yeme­ğin­den sonra da elimde olmak­sı­zın yatıp uyudum yine, ama kafa­mın içi kazan gibi, ves­se­lam...”

TREP­LEV:

“Doğru. Şehir­de otur­ma­lı­sın sen dayı. (Mâşa ile Med­ve­den­ko’yu göre­rek.) Hey, ne işiniz var burada sizin? Baş­la­dı­ğı zaman çağı­rır­lar. Şimdi gidin lütfen.”

SORİN (Mâşa’ya.):

“Marya İlyi­niç­na, ne olur baba­nı­za söy­le­yin de çöz­dür­sün şu köpeği. Uluyup duru­yor. Kız kar­de­şim dün de gözünü kırp­ma­dı sabaha kadar.”

MÂŞA:

“Babam­la ken­di­niz konu­şur­su­nuz. Benim işim değil. Mazur görün lütfen. (Med­ve­den­ko’ya.) Gide­lim!”

MED­VE­DEN­KO (Trep­lev’e.):

“Baş­la­dı­ğı zaman habe­ri­miz olacak, değil mi?”

(Mâşa ve Med­ve­den­ko çıkar­lar.)

SORİN:

“Demek, it bütün gece ulu­ya­cak yine... Şu köyde hiçbir zaman gön­lüm­ce yaşa­ya­ma­dım gitti. Bir ay izin alıp gel­di­ğim olurdu, hani din­le­ni­rim filan diye. Fakat bura­da­ki saç­ma­lık­lar­la canım­dan bezer, daha ilk günden kaçıp gitmek ister­dim. (Güler.) Her zaman zevk duyar­dım bura­dan ayrı­lır­ken... Gel gör ki emekli oldum, gide­cek yerim yok, ves­se­lam... İster iste­mez, bura­da­yım...”

YAKOV (Trep­lev’e.):

“Biz göle yıkan­ma­ya gidi­yo­ruz Kons­tan­tin Gav­ri­liç.”

TREP­LEV:

“Olur. Fakat on dakika sonra yeri­niz­de olun. (Saa­ti­ne bakar.) Nere­dey­se baş­lı­yo­ruz.”

YAKOV:

“Başüs­tü­ne.” (Çıkar.)

TREP­LEV (İç sah­ne­ye göz atarak.):

“İşte sana en âlâ­sın­dan tiyat­ro! Perde, birin­ci kulis, sonra ikin­ci­si, sonra da açık alan. Dekor yok. Doğ­ru­dan doğ­ru­ya gölü ve ufku görü­yo­ruz. Perde tam tamına sekiz buçuk­ta, ay doğar­ken açı­la­cak.”

SORİN:

“Çok güzel.”

TREP­LEV:

“Tabii Zareç­na­ya geci­kir­se tüm etki yok olur. Gel­me­si de gerek artık. Baba­sıy­la üvey annesi baskı altın­da tu-tuyor­lar kızı, evden çık­ma­sı hapis­ha­ne­den kaçmak kadar güç. (Dayı­sı­nın boyun­ba­ğı­nı düzel­tir.) Tıraş olman gerek­mez miydi saçın saka­lın bir­bi­ri­ne karış­mış...”

SORİN (Sakalı tarar.):

“Haya­tı­mın tra­je­di­si­dir bu. Genç­li­ğim­de de böy­ley­di dış görü­nü­şüm, sanki zil zurna sar­hoş­mu­şum gibi. Kadın­lar hiçbir zaman sev­me­di­ler beni. (Oturur.) Kız kar­de­şi­min morali neden bozuk bu gün?”

TREP­LEV:

“Nedeni mi? Canı sıkı­lı­yor. (Sorin’in tara­fı­na oturur.) Kıs­ka­nı­yor. Oyun da ken­di­si değil de Zareç­na­ya oyna­ya­cak diye, bana da gös­te­ri­ye de oyu­nu­ma da karşı. Tek satı­rı­nı bil­me­den, nefret ediyor oyu­num­dan.”

SORİN (Güler.):

“Yok canım, nere­den çıka­rı­yor­sun...”

TREP­LEV:

“Şu küçü­cük sah­ne­de ken­di­si değil de Zareç­na­ya başarı kaza­na­cak diye canı şim­di­den sıkıl­ma­ya baş­la­dı bile. (Saa­ti­ne bakar.) Psi­ko­lo­jik bir gara­bet örne­ği­dir annem. Yete­ne­ğin­den hiç kuşku yok, akıllı bir kadın­dır. Kitap okur­ken göz­ya­şı döke­bi­lir, Nek­ra­sov’un tüm şiir­le­ri­ni bir çır­pı­da ezbere oku­yu­ve­rir sana, biri hasta oldu mu melek gibi titrer üstüne, ama bir başka akt­ris­ti övmeye gör yanın­da! Dün­ya­yı başına yıkar ali­mal­lah! Sadece onu övmek, onun hak­kın­da yazmak, “La dame aux came­li­as” ya da “Haya­tın Tüt­sü­le­ri” oyun­la­rın­da­ki ola­ğa­nüs­tü oyu­nu­na hayran kalmak zorun­da­sın­dır. Tabii, burada, köyde bu afyon­dan yoksun kal­dı­ğı için canı sıkı­lı­yor, öfke­le­ni­yor, hepi­miz düşman görü­nü­yo­ruz gözüne, kaba­hat­li­yiz. Sonra boş inanç­la­rı vardır; yan yana üç mumun yakıl­ma­sın­dan, on üç sayı­sın­dan korkar. Üste­lik de cim­ri­dir. Odesa’da, ban­ka­da yetmiş bin rub­le­si oldu­ğu­nu pekâlâ bili­yo­rum. Fakat ödünç para iste de göre­yim, ağla­yıp sız­lan­ma­ya başlar.”

SORİN:

“Anne­nin oyu­nun­dan hoş­lan­ma­dı­ğı­nı tak­mış­sın aklına, huy­suz­la­nıp duru­yor­sun. Telaşa gerek yok, annen tapı­yor sana.”

TREP­LEV (Bir çiçe­ğin yap­rak­la­rı­nı kopa­ra­rak.):

“Sevi­yor, sev­mi­yor, sevi­yor, sev­mi­yor, sevi­yor, sev­mi­yor... (Güler.) Gördün mü, annem sev­mi­yor beni. Bunda şaşa­cak bir şey de yok! Yaşa­mak isti­yor o, âşık olun­mak, açık, parlak renkli bluz­lar giymek isti­yor... Bense yirmi beş Yaşıma bastım, ona artık genç olma­dı­ğı­nı hatır­la­tı­yo­rum böy­le­ce. Ben olma­dı­ğım­da otuz iki yaşın­da­dır, benim yanım­day­sa kırk üçünde... İşte bunun için nefret ediyor benden. Bundan başka tiyat­ro­dan haz­zet­me­di­ği­mi de bili­yor. O sevi­yor tiyat­ro­yu, tiyat­ro yoluy­la insan­lı­ğa, kutsal sanata hizmet etti­ği­ni sanı­yor. Fakat bence bugü­nün tiyat­ro­su tutu­cu­luk­tan, boş ve geri şey­le­rin savu­nu­cu­lu­ğun­dan başka bir şey değil. Perde kalkıp da o üç duvar­lı odada, sah­ne­nin yapay ışı­ğın­da, o büyük yete­nek­le­rin, kutsal sana­tın yüce kişi­le­ri­nin, insan­la­rın nasıl yiyip içti­ği­ni, yürü­dü­ğü­nü, nasıl ceket giy­di­ği­ni bize betim­le­dik­le­ri­ni gör­dü­ğüm­de; bayağı tab­lo­lar ve tüm­ce­ler­le, ancak man­ka­fa­la­rın işine yara­ya­cak o küçük, basit ahlakı şırın­ga etmeye çalış­tık­la­rı­nı izle­di­ğim­de; bin­ler­ce deği­şik görün­tü arka­sın­da hep aynı bayağı şeyi ısıtıp ısıtıp sun­duk­la­rın­da; kaba­lı­ğı ve baya­ğı­lı­ğıy­la üstüne bir kara­ba­san gibi çöken Eyfel Kulesi’nden Mau­pas­sant’in kaç­ma­sı gibi, kaçıp gidi­yo­rum ben de.”

SORİN:

“Tiyat­ro­suz yapa­ma­yız.”

TREP­LEV:

“Yeni biçim­le­re gerek­si­nim var. Yeni biçim­ler bulu­na­mı­yor­sa eğer, hiçbir şey olma­sın daha iyi. (Saa­ti­ne bakar.) Annemi sevi­yo­rum, hem de çok. Fakat anlam­sız bir yaşam sür­dü­rü­yor, adı ayyuka çıktı şu yazar­la bir­lik­te, gün geç­mi­yor ki gaze­te­le­rin dedi­ko­du say­fa­la­rın­da ondan söz edil­me­sin. Bu da bık­tır­dı beni. Bazen de sıra­dan bir ölüm­lü­nün ben­cil­li­ği­ni duyu­yo­rum içimde; anne­min ünlü bir akt­rist olma­sı­na üzü­lü­yo­rum, her­han­gi bir kadın olsay­dı daha mutlu olur­dum gibi geli­yor bana. Kimi zaman ünlü kişi­ler­le tepe­le­me dolu olurdu evimiz; aktör­ler, akt­rist­ler, yazar­lar... Ara­la­rın­da hiçbir değeri bulun­ma­yan bir ben olur­dum sadece, sırf onun oğlu oldu­ğum için var­lı­ğı­na kat­la­nı­lan... Dayı, insanı bundan daha çok ezen, bundan daha aptal­ca bir durum ola­bi­lir mi?.. Kimim ben? Neyim? Üni­ver­si­te­nin üçüncü sını­fın­dan, hani derler ya, elde olma­yan neden­ler­le ayrıl­mak zorun­da kalmış, yete­nek­siz, mete­lik­siz, nüfus kâğı­dı­ma göre de Kiev doğum­lu, aşağı orta taba­ka­dan biri... Ger­çek­ten de, ünlü bir aktör­dü ama Kiev’in aşağı orta taba­ka­sın­dan­dı babam... Böyle işte... Anne­min konuk salo­nun­da tüm bu sanat­çı­lar, yazar­lar, yüce gönül­lü ilgi­le­ri­ni bana yönelt­tik­le­rin­de, bakış­la­rıy­la hiç­li­ği­mi ölçü­yor­lar­mış gibi gelir, düşün­ce­le­ri­ni okur, alçal­mış­lı­ğı­mın acısı altın­da ezi­lir­dim.”

SORİN:

“Hazır sözü açıl­mış­ken, şu yazar nasıl bir adam? Anla­mak güç. Susu­yor hep.”

TREP­LEV:

“Akıllı, sade, biraz da melan­ko­lik biri. Efendi ve ölçülü. Kır­kın­da bile değil daha ama şim­di­den ünlü ve gırt­la­ğı­na kadar doymuş hayata... Yaz­dık­la­rı­na gelin­ce... bilmem.. nasıl söy­le­me­li? Hoş ve ilginç... fakat Tols­toy ya da Zola’dan sonra Tri­go­rin okumak iste­mi­yor insan.”

SORİN:

“Kim ne derse desin, yazar­la­rı seve­rim doğ­ru­su. Bir zaman­lar iki şeyi tut­kuy­la iste­miş­tim: Evlen­mek ve yazar olmak. Fakat ne biri oldu ne öteki... Ya, küçük bir yazar olmak bile fena olmasa gerek ves­se­lam.”

TREP­LEV (Kulak kabar­ta­rak.):

“Ayak ses­le­ri duyu­yo­rum... (Dayı­sı­nı kucak­lar.) Onsuz yaşa­ya­mam... Adım­la­rı­nın sesi bile ne kadar güzel... Çıl­gın­ca mut­lu­yum. (Sah­ne­ye gir­mek­te olan Nina Zareç­na­ya’ya doğru hızla yürür.) Büyü­le­yi­ci peri, düş­le­ri­min sev­gi­li­si...”

NİNA (Heye­can­lı.):

“Geç kal­ma­dım ya... Ha, geç kal­ma­dım değil mi?..”

TREP­LEV (Elle­ri­ni öperek.):

“Hayır, hayır, hayır...”

NİNA:

“Gün boyun­ca tedir­gin­lik içinde kıv­ran­dım durdum, ne kor­kunç­tu! Babam bırak­ma­ya­cak diye ödüm kopu­yor­du... Bere­ket versin bir yere git­ti­ler üvey annem­le. Gök kıza­rı­yor, ay doğdu doğa­cak, atı deli gibi sürdüm... (Güler.) Öyle sevinç­li­yim ki şimdi.” (Sorin’in elini kuv­vet­le sıkar.)

SORİN:

“Gözler... ağla­mak­tan kızar­mış­lar belli ki... Yok yok! İyi bir şey değil bu.”

NİNA:

“Nasıl nefes­siz kaldım bak­sa­nı­za. Yarım saat sonra da döne­ce­ğim, acele etmem gerek. Ne olur bıra­kın da gide­yim... Babam burada oldu­ğu­mu bil­mi­yor.”

TREP­LEV:

“Hemen baş­la­ma­lı­yız zaten. Gidip her­ke­se haber vere­yim.”

SORİN:

“Bu işi ben yapa­rım, olur biter. Hemen gidi­yo­rum. (Sağdan çıkar­ken bir şarkı mırıl­da­nır.) “İki asker Fran- sa’ya döner­ken...” (Durup çev­re­si­ne bakı­nır.) Bir kere­sin­de yine böyle şarkı söy­lü­yor­dum da bir savcı yar­dım­cı­sı arka­daş, “Sesi­niz pek gür ekse­lans!” demiş­ti. Sonra biraz düşü­nüp ekle­miş­ti: “Ama çirkin.” (Güle­rek çıkar.)

NİNA:

“Babam­la karısı buraya gel­me­me izin ver­mi­yor­lar. Burada bohem hayatı yaşa­nı­yor­muş... Akt­rist olmam­dan kor­ku­yor­lar... Benim gön­lüm­se tıpkı bir martı gibi, buraya, bu göle doğru akıyor... Yüre­ğim sizin­le dop­do­lu...”

(Çev­re­ye bakı­nır.)

TREP­LEV:

“Yal­nı­zız.”

NİNA:

“Orada biri var gibi...”

TREP­LEV:

“Yok kimse.”

NİNA:

“Ne ağacı bu?”

TREP­LEV:

“Kara­a­ğaç.”

NİNA:

“Neden kap­ka­ra öyle?”

TREP­LEV:

“Akşam oldu, her şey kara­rı­yor. Yal­va­rı­rım erken git­me­yin.”

NİNA:

“İmkân­sız.”

TREP­LEV:

“Peki, ben size gelsem, Nina? Tüm gece boyun­ca, sabaha kadar, bah­çe­de durup pen­ce­re­ni­ze bakmak için...”

NİNA:

“Olmaz, bekçi görür. Köpek de alış­kın değil size, havlar.”

TREP­LEV:

“Sevi­yo­rum sizi.”

NİNA:

“Şşş...”

TREP­LEV (Ayak ses­le­ri duya­rak):

“Kim var orada? Siz misi­niz Yakov?”

YAKOV (Sahne geri­sin­den.):

“İyi bil­di­niz efen­dim.”

TREP­LEV:

“Yer­le­ri­ni­zi alın. Tam zama­nı­dır. Ay doğu­yor.”

NİNA:

“Ger­çek­ten de.”

TREP­LEV:

“İspir­to hazır mi? Kükürt de tamam değil mi? Kızıl gözler görün­dü­ğün­de kükürt kokusu yayı­la­cak. (Nina’ya.) Sah­ne­ye geçe­bi­lir­si­niz, her şey tamam. Heye­can­lı mısı­nız?”

NİNA:

“Çok... Anne­niz neyse, ondan çekin­mi­yo­rum, ama Tri­go­rin de burada... Kor­kunç bir şey onun kar­şı­sın­da oyna­mak, uta­nı­yo­rum da... Ünlü bir yazar... Genç mi?”

TREP­LEV:

“Evet.”

NİNA:

“Ola­ğa­nüs­tü güzel­lik­te hikâ­ye­le­ri var!”

TREP­LEV (Soğuk.):

“Bilmem, oku­ma­dım.”

NİNA:

“Sizin oyu­nu­nuz­da oyna­mak güç bir şey. Canlı kişi­ler yok.”

TREP­LEV:

“Canlı kişi­ler! Hayatı olduğu ya da olması gerek­ti­ği gibi değil, haya­li­miz­de can­lan­dır­dı­ğı­mız gibi betim­le­mek gere­kir.”

NİNA:

“Çok az hare­ket var oyu­nu­nuz­da, sadece okuma. Oysa bir oyunda bence mut­la­ka aşk olmalı...” (Bir­lik­te sahne arka­sı­na gider­ler.)

(Polina And­re­yev­na ve Dorn girer­ler.)

AND­RE­YEV­NA:

“Hava nem­le­ni­yor. Gidip lastik çiz­me­le­ri­ni­zi giyin.”

DORN:

“Ben yanı­yo­rum.”

AND­RE­YEV­NA:

“Hiç koru­mu­yor­su­nuz ken­di­ni­zi. İnat­çı­lık edi­yor­su­nuz. Bir doktor olarak nemli hava­nın size ne kadar zarar­lı oldu­ğu­nu pekâlâ bilir­si­niz de ama­cı­nız bana acı çek­tir­mek. Dün akşam da mah­sus­tan otur­du­nuz teras­ta...”

DORN (Bir şarkı mırıl­da­nır.):

‘Söz etme, genç­li­ği­mi mah­vet­ti­ğin­den...’

AND­RE­YEV­NA:

“İrina Niko­la­yev­na ile öyle tatlı sohbet edi­yor­du­nuz ki hava­nın soğu­du­ğu­nu fark etme­di­niz bile... Doğru söy­le­yin, hoş­la­nı­yor­su­nuz ondan, değil mi?”

DORN:

“Yaşım elli beş.

AND­RE­YEV­NA:

“Boş lakır­dı, erkek­ler için yaş­lı­lık değil­dir ki bu. Ken­di­ni­zi çok güzel koru­muş­su­nuz, hâlâ hoşuna gidi­yor­su­nuz kadın­la­rın.”

DORN:

“Peki ne isti­yor­su­nuz?”

AND­RE­YEV­NA:

“Bir akt­rist gör­dü­nüz mü hepi­niz yer­le­re kapan­ma­ya hazır­sı­nız. Hepi­niz!”

DORN (Bir şarkı mırıl­da­nır.):

“İşte yeni­den kar­şın­da senin...” Top­lum­da sanat­çı­la­ra hay­ran­lık duyu­lu­yor, onlara, söz­ge­li­mi tüc­car­la­ra oldu­ğun­dan daha başka türlü dav­ra­nı­lı­yor­sa, eşya­nın doğa­sı­na uygun bir şeydir bu. Bir çeşit ide­a­lizm­dir.”

AND­RE­YEV­NA:

“Kadın­lar her zaman âşık oldu­lar size, kuca­ğı­nı­za attı­lar ken­di­le­ri­ni. Bu da mi ide­a­lizm?”

DORN (Omuz­la­rı­nı sil­ke­rek.):

“Ne var bunda? Kadın­lar­la ger­çek­ten de çok iyi olmuş­tur iliş­ki­le­rim. Bende her şeyden önce bece­rik­li bir hekimi sev­di­ler. On, on beş yıl kadar önce bütün bu il çev­re­sin­de, hatır­la­ya­cak­sı­nız, doğru dürüst tek doğum hekimi bendim. Sonra, her zaman dürüst olmu­şum­dur insan iliş­ki­le­rin­de.”

AND­RE­YEV­NA (Dorn’un elini tuta­rak.):

“Canım benim!”

DORN:

“Yavaş. Gelen var.”

(Sorin, kolun­da Arka­di­na, yan­la­rın­da Tri­go­rin, Şam­ra­yev, Med­ve­den­ko ve Mâşa girer­ler.)

ŞAM­RA­YEV:

“Onu 1873’te Pol­ta­va pana­yı­rı sıra­sın­da­ki oyu­nun­da göre­cek­ti­niz, ne harika kadın­dı! Şimdi bile heye­can­la­nı­yo­rum düşü­nür­ken! Harika bir oyun­cuy­du! Ya komik Çadin, Pavel Sem­yo­niç Çadin, onun nerede oldu­ğu­nu bili­yor musu­nuz? Raspl­yu­yev rolün­de onun gibisi yoktu. Sadovs­ki’den bile üstün­dü, inanın hanı­me­fen­di. Ken­di­si acaba nerede şimdi?”

ARKA­Dİ­NA:

“Dur­ma­dan bir takım Nuh nebi­den kalma şey­le­ri sorup duru­yor­su­nuz. Nere­den bile­yim canım!” (Oturur.)

ŞAM­RA­YEV (İçini çeke­rek.):

Bölüm 1 · 1/7

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki