gridreads

Aynı Masada

1. Bölüm

Aynı Masada

5 dk

İdil, kantine girdiğinde ilk gördüğü şey Bartu’nun elleriydi.

Bartu, masanın üzerinde duran kâğıt bardağın kapağıyla oynuyordu. Başparmağıyla kapağın kenarını kaldırıyor, sonra yerine bastırıyordu. Bunu ne zaman gergin olsa yapardı.

İdil bunu biliyordu.

Bartu’nun gergin olduğunda bardağın kapağıyla oynadığını, düşünürken kaşının birini kaldırdığını, yalan söylemek zorunda kaldığında cümlelerin sonunu gereğinden fazla uzattığını biliyordu.

Bartu da İdil’in kalabalıkta bunaldığında saçının ucunu parmağına doladığını, bir şeye kırıldığında “önemli değil” dediğini, gerçekten üzgünse kimsenin gözünün içine bakmadığını bilirdi.

On yedi yaşındayken birini bu kadar iyi tanımak, bazen güzel bir şey gibi görünür.

Bazen de insanın başına gelebilecek en yorucu şeydir.

İdil, kantinin kapısında durup masaya baktı.

Bartu yalnız değildi.

Karşısında Selen oturuyordu. Selen, okulun tiyatro kulübünde oynuyor, saçlarını her zaman aynı şekilde topluyor ve konuşurken ellerini çok kullanıyordu. İdil onunla hiçbir zaman kavga etmemişti. Aralarında bir sorun yoktu.

Bu, İdil’in Selen’den hoşlanmasını zorlaştırıyordu.

Selen’in önünde Bartu’nun gitar çantası duruyordu. Çantanın fermuarı açıktı. Bartu, gitarın sapına yaslanmış bir kâğıda bakıyordu.

Selen bir şey söyledi.

Bartu güldü.

İdil, onun kahkahasını uzaktan bile tanıdı. Başını hafifçe geriye atarak gülerdi. Dişlerinin arasından kısa bir ses çıkar, sonra gülüşünü toparlamak ister gibi dudaklarını bastırırdı.

İdil, Bartu’nun böyle güldüğü son üç günü düşündü.

Hiçbirinde yanında kendisi yoktu.

“Orada durup onları mı izleyeceksin?”

Gülce’nin sesi İdil’in arkasından geldi.

İdil irkildi.

“İzlemiyorum.”

“Üç dakikadır aynı yere bakıyorsun.”

“Bartu’ya bakmıyordum.”

“Bartu’nun oturduğu masaya bakıyordun.”

“Fark etmez.”

“Bence eder.”

Gülce, İdil’in koluna girdi. Onu kantinin diğer tarafındaki boş masaya çekmek istedi. İdil yerinden kıpırdamadı.

Bartu başını kaldırmıştı.

Göz göze geldiler.

İdil, onun bakışında bir anlık şaşkınlık gördü. Sonra Bartu’nun yüzü değişti. Gülümsemesi kayboldu. Eli bardaktan çekildi.

Selen de arkasına dönüp baktı.

İdil, o an orada olmaması gerektiğini düşündü.

Sanki bir konuşmanın ortasına izinsiz girmişti.

Gülce, “İdil,” diye fısıldadı.

İdil elini kolundan çekti.

“Ben başka yere oturacağım.”

“Niye?”

“Canım öyle istedi.”

Bartu ayağa kalktı.

“İdil.”

İdil durdu ama dönmedi.

Bartu’nun ayak sesleri yaklaştı. Birkaç saniye sonra aralarında iki adımlık mesafe vardı.

“Sabah sana yazdım,” dedi Bartu.

“Gördüm.”

“Cevap vermedin.”

“Ders vardı.”

“Ders dokuzda başladı.”

İdil, telefonu eline aldı. Ekranı açtı. Bartu’nun mesajı gerçekten oradaydı.

Bugün konuşabilir miyiz?

Mesaj sabah 08.12’de gelmişti.

İdil mesajı okumuş, cevap yazmış, sonra yazdığı cümleyi silmişti.

Tabii, ne oldu?

Bu kadar basit bir cümleyi bile göndermeye cesaret edememişti.

“Ne konuşacaktın?” diye sordu.

Bartu önce Selen’e baktı. Selen, elindeki kâğıtları topluyor gibi yaptı ama onları dinlediği belliydi.

“Sonra konuşuruz.”

İdil’in içinde küçük, keskin bir şey yer değiştirdi.

“Şimdi söyleyebilirsin.”

“Burada değil.”

“Niye? Burada konuşamayacağımız kadar önemli mi?”

Bartu kaşlarını çattı.

“Böyle konuşma.”

“Nasıl konuşuyorum?”

“Bilmiyorum. Sanki sana kötü bir şey yapmışım gibi.”

İdil, “Yapmadın mı?” diyecekti.

Dili dönmedi.

Bartu’nun yüzündeki gerginlik arttı. İdil, onun zorlandığını gördü. Onu rahatlatmak istedi. Eskiden böyle anlarda konuyu değiştirir, gereksiz bir şaka yapar, Bartu’nun yeniden gülmesini beklerdi.

Ama bu kez yapmadı.

Çünkü son zamanlarda Bartu’nun rahat etmesi için hep kendisinin geri çekilmesi gerekiyormuş gibi hissediyordu.

“Sen Selen’le ne konuşuyorsun?” diye sordu.

Bartu’nun bakışları sertleşti.

“Bu seni ilgilendiriyor mu?”

“Bilmiyorum.”

“Bilmiyorsan neden soruyorsun?”

“Çünkü son günlerde sürekli birliktesiniz.”

“Birlikte olmamızın bir nedeni var.”

“Ne nedeni?”

Bartu dudaklarını birbirine bastırdı.

“İdil, her şeyi sana anlatmak zorunda değilim.”

Bu cümle, kantindeki bütün seslerin arasından sıyrılıp doğrudan İdil’e ulaştı.

Bartu haklıydı.

İdil bunu biliyordu.

Bartu’nun her konuşmasını, her planını, her arkadaşını kendisine açıklamak gibi bir zorunluluğu yoktu. İdil de onun hayatının merkezinde olmak zorunda değildi.

Ama bilmek başka, duymak başkaydı.

“Tabii,” dedi.

Bartu, “Öyle demek istemedim,” diye ekledi.

“Bence tam olarak öyle demek istedin.”

“İdil.”

“Ne?”

“Bunu kavga hâline getirme.”

İdil güldü ama gülüşünün içinde neşe yoktu.

“Ben kavga çıkarmıyorum.”

“Çıkarıyorsun.”

“Hayır. Sadece soru sordum.”

“Bazen soruların cevap beklemiyor.”

Bu cümle İdil’i susturdu.

Bartu onu tanıyordu.

Fazla iyi.

İdil’in bazı soruları gerçekten cevap almak için değil, karşısındaki kişinin kendisini seçip seçmeyeceğini anlamak için sorduğunu biliyordu. “Benim için önemli misin?” diye doğrudan soramıyordu. Bunun yerine:

“Neden ona yazdın?”

“Beni niye çağırmadın?”

“Benden bir şey mi saklıyorsun?”

diyordu.

Sorunun altında başka bir soru duruyordu.

Beni hâlâ istiyor musun?

İdil, o soruyu kendi kendine bile sormaktan kaçınıyordu.

Bartu geri çekildi.

“Akşam konuşuruz,” dedi.

“İstersen.”

“İdil…”

“Ne?”

“Bana kızgınsan açıkça söyle.”

“Bana kızgınsan sen açıkça söyle.”

Bartu’nun yüzü bir anlığına boşaldı.

Sonra Selen ayağa kalktı.

“Bartu, prova için sınıfa geçmemiz gerekmiyor mu?”

İdil, bu cümlenin ne kadar normal söylendiğine takıldı. Selen, sanki kantinde iki kişinin arasında gerginlik yokmuş gibi konuşmuştu. Belki de gerçekten fark etmemişti. Belki fark etmiş ama karışmak istememişti.

Bartu, “Evet,” dedi.

İdil’e döndü.

“Akşam yazacağım.”

İdil başını salladı.

Bartu ve Selen kantinden çıktılar.

İdil, onların arkasından bakmadı.

Bakmak istedi.

Kendini tuttu.

Gülce, masanın kenarındaki sandalyeye oturdu.

“İyi misin?”

İdil çantasını yere bıraktı.

“Bu soruya cevap vermek istemiyorum.”

“Tamam.”

“Bana kızma.”

“Sana kızmıyorum.”

“İnsanlar bana kızıyor sanıyorum.”

“Ben öyle bir şey yapmadım.”

“Biliyorum. Ama bazen yapacakmışsın gibi geliyor.”

Gülce ona baktı.

“Bartu’yla aranızda ne var?”

İdil başını kaldırdı.

“Hiçbir şey.”

“Bu cevap, bir insanın verebileceği en şüpheli cevap.”

“Biz arkadaşız.”

“Biliyorum.”

“Çocukluktan beri arkadaşız.”

“Bunu da biliyorum.”

“Birbirimizi tanıyoruz.”

“Bunu da biliyorum.”

İdil ellerini masanın altında birleştirdi.

“Peki neden herkes aramızda başka bir şey varmış gibi davranıyor?”

“Çünkü siz de öyle davranıyorsunuz.”

İdil itiraz edecekti. Sonra sustu.

Bartu, iki hafta önce gece yarısına kadar onunla mesajlaşmıştı. İdil, okul çıkışında yağmur yağarken onun şemsiyesinin altında yürümüştü. Bartu doğum gününde ona kimsenin bilmediği bir şarkıyı çalmıştı.

Bunlar arkadaşların da yapabileceği şeylerdi.

Ama bazen bir davranışın anlamı, onu kimin yaptığıyla değişiyordu.

Bartu yaptığında kalbi hızlanıyordu.

Başka biri yaptığında önemsemiyordu.

Gülce, “Bence sen Bartu’ya kızgın değilsin,” dedi.

“Ne hissediyorum o zaman?”

“Onu kaybetmekten korkuyorsun.”

İdil, “Saçmalama,” dedi.

Ama sesi yeterince sert çıkmadı.

Gülce devam etmedi.

İdil’in telefonu titredi.

Bartu’dan mesaj gelmişti.

Bu akşam buluşabilir miyiz? Sana anlatmam gereken bir şey var.

İdil mesajı okudu.

Kalbi, istemediği hâlde hızlandı.

Cevap yazdı:

Olur. Nerede?

Bartu birkaç saniye içinde konum gönderdi.

Okulun arkasındaki küçük park.

Oraya yalnızca bir şeyleri gerçekten konuşmak istediklerinde giderlerdi.

İdil’in aklına bir ihtimal geldi.

Bartu, Selen’le ilgili konuşacaktı.

Belki ondan hoşlanıyordu.

Belki bunu İdil’e anlatmak istiyordu.

Belki de İdil’in bunu başkasından duymasını istemiyordu.

Bu düşünce, İdil’in göğsünün ortasında ağır bir taş gibi durdu.

Gülce, “Ne oldu?” diye sordu.

“Akşam konuşacağız.”

“Kim?”

“Bartu.”

“Sen ne söyleyeceksin?”

İdil, telefon ekranındaki konuma baktı.

“Bilmiyorum.”

Gülce’nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Belki ilk kez ne söyleyeceğini önceden hazırlamazsın.”

İdil çantasını aldı.

“Ben hazırlamazsam kesin kötü bir şey söylerim.”

“Sen hazırlayınca da söylemek istediğin şeyi söylemiyorsun.”

Bu cümle, İdil’in bütün gün duyduğu en doğru cümleydi.

Akşam parkta Bartu’ya ne anlatacağını bilmiyordu.

Kırıldığını mı?

Kıskandığını mı?

Onu kaybetmekten korktuğunu mu?

Yoksa yalnızca aralarındaki şeyin adını koymak istediğini mi?

Telefonunu cebine koydu.

Ekran karanlıkta yeniden aydınlandı.

Bartu’dan son bir mesaj gelmişti:

İdil, ne duyarsan duy, önce beni dinle.

İdil mesajı okudu.

Sonra tek bir şey düşündü:

Bartu ona ne anlatacak olursa olsun, bu konuşmadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bölüm 1 · 1/8

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Herkesin Gördüğü Şey

Kitap sayfasına dön
Önceki

~5 dk kaldı

Sonraki