HONORE DE BALZAC
Honoré de Balzac (asıl ismi Honore Balssa), (d. 20 Mayıs 1799, Tours-Fransa – ö. 18 Ağustos 1850). Fransız yazar.
Asıl adı Honore Balssa’dır. Ancak ismini Balzac olarak değiştirmiş ve soyluluk ifade eden De’ öntakısını eklemiştir. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır. 6 yıl Vendome’da College des Oratoriens’te öğrenim gördü.
Napolyon’un devrilmesinden sonra ailesi Paris’e taşındı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avukatın yanında çalıştı. Ama küçük yaşlardan beri edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı.
Trajedi türünü denediği 1819’da yazılmış “Cromwell” başarı kazanamayınca romana yöneldi. Para kazanmak için tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Bunları değişik adlarla yazdı. Basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Başarılı olamayınca tekrar edebiyata döndü.
Edebiyat hayatında çok başarılı eserler insanlara sundu. Birçok ülkede sayılan romanları ve kitapları çok büyük ilgi gördü ve tepkileri üstüne topladı. Edebiyatta başarılı olan Balzac hayatının sonuna kadar edebiyatla uğraştı.
Başlıca yapıtları arasında Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet, Köy Hekimi, Köylüler, İki Yeni Gelinin Anıları sayılabilir.
MANERVlLLE KONTESİ
BAYAN NATALIE’YE
Söylediklerine boyun eğiyorum... Onun bizi sevdiğinden daha fazla bizim kendisini sevdiğimiz kadının bu özel konumu, mantığın kurallarını bize tamamen unutturmaktadır.
Yüzünüzde küçücük bir çizginin bile oluşmasını önlemek için, küçücük bir reddedişten kaynaklanan acılı dudaklarınızdaki hüzün halini görmemek için her türlü mucizeleri yaratıp uzaklıkları aşar gelir, kanımızı akıtır ve geleceğimizi yok sayarız.
Hemen geçmişimi öğrenmek istiyorsun, al işte geçmişim.
Ama Natalie, bilmeni istediğim bir şey var: Ben bugüne dek sana itaat ederek dokunmaya bile kıyamadığım anıları çiğnemek zorunda kaldım. Ama beni bazen gerçek mutluluğun içindeyken ele geçiren beklenmedik ve uzun düşüncelerden kuşkulanmanın ne gereği vardı?
Sessizliğimden dolayı güzel ve hoş kadınlığının o tatlı öfkesi şart mıydı? Karakterimdeki zıtlıklarla, bunların nedenlerini sormadan oynayamaz mıydın? Kalbinde, kendilerini unutturmak için bendekilere muhtaç olan sırlar mı var?
Nihayet gerçeği tamamıyla keşfettin Natalie; bu yüzden her şeyi öğrenmen sanırım daha da iyi olacak. Doğrusu şu ki, yaşamım sanki bir hayaletin kontrolü altında. Bu hayalet hiç önemsenmeyecek bir sözden bile etkilenip harekete geçiyor ve çoğu zaman da sanki kafamın üzerinde dolanıp duruyor. Hani bazı deniz bitkileri vardır ya, sakin havalarda görünürler ama fırtınanın meydana getirdiği dalgalarla parça parça kumsala atılırlar, ruhumun derinliklerinde işte onlara benzeyen tarifsiz anılar vardı.
Düşüncelerin dile getirilmeleri için harcanan çaba, ansızın uyanıverdikleri zaman bana çok acı veren bu eski üzüntülere tam anlamıyla hâkim değiller fakat sana yapacağım itiraflarda buna rağmen seni incitecek şeyler olursa, emrini yerine getirmem için beni tehdit ettiğini hatırla; isteklerine boyun eğdiğim için beni cezalandırma.
Sana olan itiraflarımın bana karşı olan sevgini artırmasını temenni ederim. Bu akşam görüşmek ümidiyle.
Felix”
İKİ ÇOCUKLUK
Gerçekten fazlasıyla zayıf olan kökleri aile toprağında ancak sert çakıl taşlarına çarpan, ilk yaprakları acımasız eller tarafından koparılan, açar açmaz çiçekleri donan ruhların sessizce katlandıkları kederin anlatımını; bu hüzün ve ıstırap dolu şiiri acaba hangi sanat gözyaşlarıyla beslenen hangi sanatçı yazacak? Dudakları acı bir meme emen ve gülümsemeleri çok sert bir bakışın kahredici gücüyle sindirilen çocuğun acılarını bize hangi şair söyleyecek? İnce duygularının gelişmesi için etraflarına toplanan kişilerce incelikleri kahredilen bu zavallı kalpleri anlatacak bir hikâye, benim gençliğimin gerçek bir tarihi değil de nedir? Yeni doğmuş çocuk olarak ben, kimin gururunu incitebilirdim ki? Hangi bedensel veya ruhsal zaafım annemin bana karşı soğuk davranmasına sebep oluyordu? İsteksiz dünyaya getirilmiş, tesadüfen doğmuş, vücudu horlansın ve azarlansın diye yaratılan bir çocuk muydum yoksa ben?
Beni köyde bir sütnineye vermiş ailem ve üç yıl hiç hatırlanmamışım. Baba evine geldiğimde orada o kadar önemsiz bir şey olmuştum ki, bana sadece hizmetçiler merhamet edip bakıyordu.
Bu ilk şoktan hangi hislerin, hangi mutlu rastlantının yardımıyla kurtuldum bilmiyorum. Benim anılarımda çocuk bu yönden bilgisizdir ve çocukluğu geride kalmış adamın da bildiği bir şey yoktur. Erkek kardeşimle iki kız kardeşim, hayatıma biraz olsun güzellik katmak şöyle dursun tam aksine beni üzmekten zevk alıyorlardı. Çocukların işledikleri suçları kurallar gereğince birbirlerine gizlettiren ve şeref kavramını kendilerine o çağda öğreten ilke ve düzen, benim hakkımda hiçbir zaman geçerli olmadı.
Bunun üstüne bir de, erkek kardeşimin suçlarından dolayı, bu haksızlığa karşı kendimi savunamadan çoğu kez cezalandırıldığımı gördüm. Çocukların içlerinde tohum halinde var olan dalkavukluk, kardeşlerime, kendilerinin de korktukları bir annenin yakın ilgisini sağlamak için bana yapılan haksızlıklara yardım mı ediyordu? Yoksa büyüklerin yaptıklarını örnek alma eğilimlerinin bir göstergesi miydi?
Güçlerini deneme ihtiyacından mı, yoksa merhametsizlikten miydi? Muhtemelen bütün bu nedenlerin toplamı beni, kardeşliğin zevk ve tatlarından mahrum bırakmıştır.
Her türlü sevgiden daha o yaşlarda yoksundum ve hiçbir şeyi sevemiyordum, oysa ben yaradılışım gereği sevmeye eğilimli birisiydim.
Bitmek bilmeyen acılarla boğulan bu duygusallığın bana çektirdiği sızıları acaba bir melek mi toplayıp giderdi? Kıymetleri bilinmeyen duygular bazı ruhlarda kin haline dönüşür, ama bu duygular benim ruhumda birikti ve daha sonra da oradan hayatımın üzerine dökülen bir pınar oluşturdu. Korkudan titreme alışkanlığı insanın yapısı gereği sinirleri gevşetir, korkuyu meydana getirir ve korku insanı daima boyun eğmek zorunda bırakır.
Böyle şeyler insanda, kendisini yozlaştırıcı ve adeta onu bir köle haline getiren bir zayıflığa yol açar. Ancak aralıksız kopan bu fırtınalar beni, kullandıkça çoğalan bir güç göstermeye alıştırdı ve ruhumu manevi yönden güçlendirip dirençli yaptı. Benimsedikleri din yüzünden kendilerine eziyet edilen eski insanların sürekli yeni bir darbe bekleyişleri gibi, ben de yeni bir keder daha bekleye bekleye bütün benliğim küskün bir boyun eğişe alışmıştı, işte bunun altında da çocukluğun canlılığı ve kıpırtıları ezildi; bu da aptallığın bir kanıtı sayıldı. Annemin hakkımdaki korkunç hüküm ve tahminlerine hak verdiler. Yapılan adaletsizliklerden emin oluşum, mantığın meyvesini yani gururu, ruhumda zamansız canlandırdı; böyle bir eğitimin doğurabileceği kötü eğilimleri de hiç kuşku yok ki gurur önledi. Annem beni boşlamıştı ama kendisine vicdan azabı verdiğim anlar da olurdu.
Bazen eğitimimden, terbiyemden söz eder ve bunlarla bizzat ilgilenmek isteğini gösterirdi. Böyle anlarda, kendisiyle her gün yüz yüze gelmenin bana vereceği acı ve kederleri düşündükçe, benliğim korkunç titremelerle sarsılırdı.
Herkesin beni terk etmiş olmasına şükrediyor ve bahçede kalıp çakıl taşlarıyla oynayarak, böcekleri inceleyerek, gökyüzünün maviliğine bakarak mutlu oluyordum. Yalnızlığın beni hayallere götürmesi gerekirdi, fakat kendi iç dünyama uzun uzun dalışlarım size çocukluğumda ilk çektiklerimi de anlatacak olan bir maceradan doğdu. Benimle o kadar az ilgilenirlerdi ki, dadım beni yatırmayı çoğu zaman unuturdu.
Bir akşam, bir incir ağacının altına sessizce sokulmuştum, çocukları zapt eden ve bende zamanından önce başlayan hüzünlü karakterimden duygu ve incelik ürünü bir zekâ kazanan merak ve ihtirasımla bir yıldıza bakıyordum. Kız kardeşlerim gülüp eğleniyorlardı, uzaktan gelen gürültülerini sanki düşüncelerime eşlik ediyormuş gibi dinlemekteydim.
Gürültü sona erdi, gece oldu. Ortalıkta olmayışımı annem tesadüfen fark etti. Dadımız matmazel korkunç Caroline, azar işitmemek için, benim eve karşı korku ve tiksinti duyduğumu, kendisi beni dikkatle gözaltında bulundurmasa şimdiye kadar kaçmış olacağımı, aptal değil, ancak ikiyüzlü ve sahtekâr olduğumu, kendisine emanet edilmiş bütün çocuklar arasında benim kadar kötü eğilimlere sahip olanına asla rastlamadığını söyledi ve annemin gereksiz kaygılarını haklı çıkardı. Sahte bir tavırla beni arıyor gibi yapıp bana seslendi, kendisine cevap verdim. Altında oturduğumu önceden bildiği incir ağacına gelip bana:
“Ne yapıyorsun burada bakalım?” dedi.
“Bir yıldıza bakıyordum.”
Balkondan bizi dinleyen annem:
“Yıldıza falan bakmıyordun. İnsan senin yaşında astronomiden ne anlar?” dedi.
Caroline bağırdı:
“Ah hanımefendi, su deposunun musluğunu açmış, bahçenin her yeri su içinde kalmış.” Genel bir şaşkınlık ve telaş oluştu. Suyun akışını görmek için kız kardeşlerim musluğu çevirmek istemişti, fakat su fışkırıp da tepeden tırnağa sırılsıklam olunca ne yapacaklarını şaşırmışlar ve musluğu kapatmadan kaçmışlardı. Bu yaramazlığı benim yaptığıma kanaat getirdiler ve suçsuz olduğumu söyleyince de yalancılıkla suçlanarak şiddetle cezalandırıldım. Çocukluğum hep böyle şeylerle doludur…
***
Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez annem beni Pont le Voy’a aldı, Oratorie mezhebinden olan papazlar tarafından yönetilen bir koleje gönderip evden uzaklaşmamı sağladı.
Benim akranım olan çocuklar için bu kolejde “Latincesiz” diye adlandırılan bir sınıf vardı ve gelişmemiş zekâlarıyla pek bir şey öğrenmeleri mümkün olmayan öğrenciler de bu sınıftaydılar.
Bu okulda ben sekiz yıl, hiç kimseyi görmeden neredeyse bir parya hayatı yaşadım. Buradaki hayatımı neden parya hayatı olarak nitelendirdiğimi anlatmak istiyorum. Ayda sadece üç frank cep harçlığım vardı ki, bu para öğrencinin alması gereken, çakı, cetvel, kalem ucu, mürekkep ve kâğıda ancak yetiyordu. Bu nedenden dolayı cambaz sopaları, ip ve kolej eğlenceleri için gereken diğer şeylerin hiçbirini satın almama imkân yoktu; bu yüzden de çocuklar beni oyunlarına almıyorlardı. Oyunlarına katılabilmem için ya zengin olanlarına dalkavukluk yapmam, ya da sınıfımın güçlü elebaşlarına karşı ikiyüzlülük göstermem gerekiyordu.
Başka çocukların çok rahatça yaptıkları kötülüklerin en küçüğü bile bende nefret uyandırıyordu. Hüzünlü hayallere dalarak bir ağaç altına çekiliyor ve orada, kütüphane görevlisinin bize her ay dağıttığı kitapları okuyordum. Bu korkunç yalnızlığımda korkunç acılar saklıydı! Yapayalnız bırakılmış olmak bende tarifsiz acılar doğuruyordu! En değerli iki ödülü, yani konu ve eski dillerden tercüme ödüllerini aldığım ilk ödül verme töreninde, sevmeye aç ruhumun neler hissetmiş olduğunu bir bilseniz. Bando ve alkış sesleri arasında bu ödülleri almak üzere sahneye çıktığım zaman, beni kutlayıp sevincime ortak olmak için ne annem gelmişti ne de babam. Oysa tüm salon, arkadaşlarımın aileleri tarafından doldurulmuştu.
Ödülleri veren adamı âdet olduğu gibi öpmek yerine kollarına atılıp hüngür hüngür ağladım. Aldığım ödülleri o gece sobada yaktım. Ödül dağıtım töreniyle ilgili olarak geçen hafta boyunca öğrenci aileleri şehirde kalırlardı. Arkadaşlarım bu yüzden sabah olunca neşeyle okuldan çıkıp gidiyorlardı.
Fakat annemle babam sadece birkaç fersahlık bir uzaklıkta olmalarına rağmen, ben denizaşırılarla, yani aileleri adalarda veya farlı ve uzak ülkelerde olduğu için kendilerine denizaşırılar denen öğrenciler ile birlikte aynı sınıfta kalıyordum. Akşamları dua ederken, alçaklar anne ve babalarıyla beraber yedikleri güzel yemekleri bize öve öve bitiremezlerdi.
İçine gireceğim toplumsal çevrelerin büyüklüğüyle orantılı olarak mutsuzluğumun da daima büyüdüğüne tanık olacaksınız. Kendimi yalnız kendi benliğimde ve hapsedilmiş olarak yaşamak mecburiyetinde bırakan yargıyı kırmak için çok ama çok çabaladım. Ruhumun bin özlemiyle nice zamandır beslediğim pek çok ümidim bir günde mahvoldu! Annemi ve babamı koleje gelmeye ikna edebilmek için, kendilerine belki de biraz abartılı bir tarzda ifade ettiğim özlem dolu mektuplar yazardım.
Fakat bu mektuplar, yazış tarzımdan dolayı beni alaycı bir biçimde azarlayan annemin eleştirilerinin hedefi olurdu. Annemle babam gelmek için şartlar koymuştu ve ben de bu şartları azimle yerine getirmeye çalışıyordum. Doğum günleri ve bayramlarda kız kardeşlerime; zavallı, terk edilmiş çocuklara özgü bir özen ve dikkatle mektuplar yazar, boşuna bir inatla bana yardımcı olmaları için yalvarırdım.
Ödül dağıtma zamanı yaklaştıkça yalvarmalarımı artırır, onlara büyük başarılar beklediğimden söz ederdim. Anne ve babamın sessiz kalışlarına kanıp kalbim heyecanla dolup taşarak onları beklerken, arkadaşlarıma “gelecekler” diye haber verirdim. Ailelerin gelmesiyle birlikte öğrencileri çağıran ihtiyar kapıcının adımları avlularda yankılanır ve kalbim neredeyse hasta gibi çarpardı. Ben bu ihtiyardan kendi ismimi hiçbir zaman duyamadım.
Hayata lanet ettiğim için kendimi günahlı olarak görmüştüm. O gün günahlarımı dinleyen rahip bana gökyüzünü işaret ederek; Kurtarıcının “Beati qui lugent” (Acı çekenlere ne mutlu) sözleriyle vaat ettiği hurma dalının gökyüzünde çiçeklendiğini söyledi. Günahlarımı ilk itirafımda; manevi çekicilik ve görkemleriyle genç ruhları etkileyen dinî düşüncelerin büyüsüne kapılıverdim ve benliğimi duanın gizemli derinliklerine bıraktım. Çok sağlam bir iman içindeydim, din yolunda kendilerini feda edenleri anlatan kitapta okuduğum göz kamaştırıcı mucizeleri, Allah’tan benim için tekrar yapmasını istiyordum.
Beş yaşındayken bir yıldıza uçmuştum, on iki yaşındaysa tapınağın kapısını çalıyordum. Kendinden geçen benliğim bende hayallerimi dolduran sevme ve düşünme yeteneklerimi güçlendiren tarifi imkânsız rüyalara sebep oldu. Çoğu zaman, seyrettiğim bu yüce şeyleri, ruhuma kutsal kaderlere uygun bir biçim vermekle görevli meleklerin işi sandım. Bu seyrettiğim şeyler gözlerime, maddenin iç ruhunu görme gücünü verdi; sezinlediğini içinde bulunduğu gerçek durumla ve elde ettiği küçük ve önemsiz şeyi de istediği büyük şeylerle karşılaştırma gücüne eriştiğinde şairi de mutsuz yapan büyülü işlere kalbimi hazırladılar. Bu hayaller beynime öyle bir kitap yazdılar ki anlatmam gereken şeyleri sayfalarında okuyabildim, içimden geleni söylemenin ateşini dudaklarımın üzerine yine bunlar koydular.