gridreads

1. Bölüm

Sev­gi­li okur,

Bu öyküyü, çocuk­la­rı­mı­zı daha iyi tanı­man için, sorun­la­rın nedir öğren­men için, kafa yorup çözüm araman için yazdım.

Tahran’da yaşa­dık­la­rı­mın hep­si­ni anlat­sam, kim bilir kaç cilt­lik kitap olur. Ben sadece son yirmi dört saa­ti­mi anla­tı­yo­rum, bez­dir­me­den.

Önce Tahran’a neden git­ti­ği­mi söy­le­ye­yim.

Babam, birkaç aydan beri işsiz­di. Sonun­da anamı, kar­deş­le­ri­mi mem­le­ket­te bırak­tı; beni yanına aldı. Tahran’a gittik. Bizden önce giden­ler olmuş­tu tanı­dık­lar­dan iş bile bul­muş­lar­dı. İşte bizi, bu umut sürük­le­di…

Tanı­dık­lar­dan biri, buz satış bara­ka­sı açmış­tı, bir baş­ka­sı eski­ci­li­ğe dök­müş­tü işi, bir diğeri de por­ta­kal satı­yor­du. Babam da bir el ara­ba­sı aldı. Seyyar satıcı oldu. Soğan, pata­tes, hıyar gibi seb­ze­ler satı­yor­du. Bir boğaz biz yerdik, bir boğaz anama gön­de­rir­dik. Ben de kimi zaman baba­mın yanı sıra, kimi zaman da tek başıma avare avare dola­şıp duru­yor­dum. Gece­le­ri baba­mın yanına döner­dim. Arada sırada ciklet, niyet şekeri ve ben­ze­ri şeyler sat­tı­ğım da olurdu.

Her neyse, lafı uzat­ma­ya­lım…

O gece Kasım, Piyan­go­cu Ziver’in oğlu ve Ahmet Hüse­yin’le bir­lik­tey­dim. İki çocuk daha vardı, banka bina­sı­nın mer­di­ven­le­ri üstün­de bir saat önce tanış­mış­tık onlar­la.

Dör­dü­müz otur­muş, zar atmak için adam arı­yor­duk ki, bu iki kişi gelip yanı­mı­za otur­du­lar. İkisi de bizden büyük­tü. Biri­nin bir gözü kördü.

Öbü­rü­nün aya­ğın­da yep­ye­ni, siyah ayak­ka­bı­lar vardı. Ama kirli diz kapağı, pan­to­lo­nu­nun yır­tı­ğın­dan dışarı fır­la­mış­tı. İki­si­nin de üstü başı daha ber­bat­tı.

Dör­dü­müz giz­li­ce ayak­ka­bı­yı süzdük, sonra bir­bi­ri­mi­zin yüzüne baktık, “ayak­ka­bı hır­sı­zı­na dikiz” demek isti­yor­duk. Bu durum, çocu­ğun gözün­den kaç­ma­dı ve:

“Ne?” dedi. “Hiç ayak­ka­bı gör­me­di­niz mi?”

Arka­da­şı:

“Boş ver be Mahmut!” dedi. “Gör­mü­yor musun, hep­si­nin başı kıçı çıplak! Zaval­lı­lar, yeni ayak­ka­bı­yı nerede gör­sün­ler?”

Mahmut:

“Doğru.” dedi. “Kaba­hat bende. Hem çıplak ayak­la­rı­nı görü­yo­rum hem de konu­şu­yo­rum.”

Tek gözü kör olan:

“Ne sandın?” dedi. “Her­ke­sin senin gibi zengin babası yok ki su gibi para har­ca­sın, çocu­ğu­na yeni ayak­ka­bı­lar alsın!”

Sonra ikisi de kıkır kıkır gül­dü­ler. Biz dona­kal­mış­tık. Ahmet Hüse­yin, Ziver’in oğluna baktı, sonra ikisi Kasım’a bak­tı­lar. Sonra da bana dik­ti­ler göz­le­ri­ni. Ağız­la­rı­nın payını ver­me­liy­dik, düpe­düz gır­gı­ra almış­lar­dı bizi.

Kızdım Mahmut’a:

“Seni hırsız, seni!” diye bağır­dım. “Ayak­ka­bı­la­rı çal­mış­sın!”

İkisi de kah­ka­ha­yı bası­ver­di­ler yine. Gözü kör olan, öbü­rü­nü habire dir­sek­li­yor ve:

“Deme­dim mi? Keh keh keh…” diye gülü­yor­du.

Cad­de­nin kena­rın­da, renk renk özel ara­ba­lar dizil­miş­ti uç uca. Demir­den bir duvar oluş­tur­muş­lar­dı. Önüm­de­ki kır­mı­zı araba çıktı, gitti. Bir gedik açıldı duvar­da. Şimdi cad­de­yi göre­bi­li­yor­dum. Bir sürü araba, türlü türlü, boy boy binek, taksi ve otobüs dol­dur­muş­tu cad­de­yi. Ağır ağır bir­bi­ri­nin dibin­de yürü­yor, gürül­tü edi­yor­lar­dı. Bir itiş kakış, bir bağ­rış­ma­dır gırla gidi­yor­du.

Sanı­rım, Tahran dün­ya­nın en kala­ba­lık kenti, bu cadde de Tahran’ın en kala­ba­lık yeri­dir.

Kör ve arka­da­şı hala gülü­yor­lar, gül­mek­ten çat­la­ya­cak­lar­dı. Bozul­dum. Bir dövüş çıksa, diye can atı­yor­dum.

Yeni bir küfür öğren­miş­tim, yersiz de olsa biri­si­ne kul­lan­mak isti­yor­dum. Kendi ken­di­me, “Keşke, Mahmut bir tokat atsa bana…” diyor­dum. O zaman kızar­dım ona, “Bana ha?” Şimdi alırım paçanı aşağı!” derdim.

Bu istek­le, yanım­da oturan Mahmut’un yaka­sı­na yapış­tım. “Hırsız değil­sen söyle baka­lım, ayak­ka­bı­la­rı kim aldı sana?” dedim.

Kah­ka­ha kesil­di. Mahmut, elle­ri­mi sertçe itti.

“Otur yerine! dedi. “Ağzın­dan çıkanı kula­ğın duy­mu­yor senin.”

Kör, ortaya atıldı, kav­ga­ya engel oldu:

“Boş ver be Mahmut, akşam akşam kav­ga­nın sırası mı şimdi?” dedi. “Ağzı­mı­zın tadını bozma, ne güzel dalga geçi­yo­ruz işte.”

Oysa dör­dü­müz de kavga etmek isti­yor­duk. Ama Mahmut ve kör arka­da­şı fırsat ver­mi­yor­lar, eğle­ni­yor­lar­dı.

Mahmut, bana:

“Kar­de­şim!” dedi, “Bu gece canım hiç kavga etmek iste­mi­yor. İlle de kavga isti­yor­san; yarına kalsın. E mi?”

Kör:

“Bu gece…” dedi, “Matrak geçmek isti­yo­ruz hep, tamam mı?”

Çekil­dim, “Öyle olsun.” dedim.

Pırıl pırıl bir araba geldi, cadde kena­rın­da­ki boş­lu­ğu dol­dur­du. Bir adam, bir kadın ve bir oğlan çocuğu, yan­la­rın­da beyaz ter­te­miz bir köpek yav­ru­suy­la indi­ler. Çocuk, tam Ahmet Hüse­yin kadar­dı. Temiz kısa pan­to­lon, beyaz çorap, iki renkli üstü açık ayak­ka­bı­la­rı vardı. Bir elinde beyaz çer­çe­ve­li gözlük, öbür eli baba­sın­da.

Eniğin zin­ci­ri, kadı­nın elin­dey­di.

Kol­la­rı bacak­la­rı çıplak, yüksek ökçeli iskar­pin­le­ri vardı. Yanı­mız­dan geçer­ken, nefis bir koku doldu gen­zi­mi­ze.

Kasım, aya­ğı­nın altın­da bir yemiş kabuğu buldu, çocu­ğun ense­si­ne nişan aldı, fır­lat­tı. Çocuk döndü, bize baktı.

“Ser­se­ri­ler, n’olacak!” dedi.

Ahmet Hüse­yin kızdı:

“Yürüü, hanım evladı!” diye kar­şı­lık verdi.

Fır­sa­tı kaçı­rır mıyım hiç, hemen yapış­tır­dım:

“Şimdi alırım paçanı aşağı!”

Bizim­ki­ler, katıl­dı­lar gül­mek­ten. Baba, oğlu­nun elini çekti. İle­ri­de bulu­nan otele dal­dı­lar. Gözler, Mahmut’un yeni ayak­ka­bı­la­rı­na dikil­di yine.

Mahmut, “Benim için ayak­ka­bı­la­rın bir önemi yok, çocuk­lar… Kim ister­se veri­rim.” dedi.

Ahmet Hüse­yin’e döndü:

“Gel anam, çıkar bun­la­rı, sen giy.”

Ahmet Hüse­yin, Mahmut’un aya­ğı­na işkil­li işkil­li baktı, kımıl­da­ma­dı.

“Ne duru­yor­sun lan? Yeni bir ayak­ka­bı iste­mez misin? Alsana!”

Ahmet Hüse­yin bu kez kalktı, Mahmut’un önüne gitti çöktü, ayak­ka­bı­la­rı­nı çıka­ra­cak­tı. Sesi­mi­zi çıkar­mak­sı­zın, öylece bakı­yor­duk.

Ahmet Hüse­yin, sıkıca sarıl­dı Mahmut’un ayak­la­rı­na, derken kaydı elleri, sır­tüs­tü kal­dı­rı­ma yuvar­lan­dı.

Mahmut ve kör arka­da­şı­nın gül­mek­ten kasık­la­rı çat­la­ya­cak sandım. Ahmet Hüse­yin’in elleri siyaha boyan­mış­tı. Kör, Mahmut’a habire dirsek vuru­yor­du:

“Ben sana deme­dim mi, Mahmut? Ha ha ha, deme­dim mi? Ha ha ha!”

Ahmet Hüse­yin’ın par­mak­la­rı­nın izi, Mahmut’un ayak­ka­bı­la­rı­nın üze­rin­de görü­lü­yor­du. Kan­dı­rıl­dı­ğı­mı­zı o zaman anla­dık. O iki dala­ve­re­ci­nin gülüşü, bize de bulaş­tı. Maka­ra­la­rı koy­ver­dik…

Ahmet Hüse­yin bozul­du önce, ken­di­ni topar­la­yın­ca, bir sürü süzdü bizi, sonra o da gül­me­ye baş­la­dı. Hem de nasıl!..

Kal­dı­rım­dan gelip geçen­ler, bize bakıp gülü­yor­lar­dı. Eğil­dim, Mahmut’un aya­ğı­na yakın­dan baktım. Ne ayak­ka­bı­sı!

Düpe­düz ayak­la­rı­nı boya­mış­tı. Tıpkı ayak­ka­bı gibi par­lat­mış. Amma da matrak ha!

Mahmut:

“Haydi, hep bir­lik­te zar atalım.” dedi.

Benim dört kıra­nım vardı. Kasım söy­le­me­di para­sı­nı. O iki arka­da­şın beş kıran­la­rı… Piyan­go­cu Ziver’in oğlu­nun bir tümeni. Ahmet Hüse­yin’in hiç parası yoktu.

Az aşa­ğı­da, kapalı bir dük­ka­nın önüne geçtik ve baş­la­dık. Önce sıra çektik. Ziver’in oğlu kazan­dı. Aldı zar­la­rı sal­la­dı ve attı.

“Penç.”

Kasım aldı attı.

“Şeş…”

Ziver’in oğlun­dan bir kıran aldı.

Yine sal­la­dı sal­la­dı attı:

“Dü…”

Mahmut’a verdi zarı. Mahmut, Kasım’dan iki kıran aldı ve sevinç­le el çırptı:

“Allah bere­ket versin!”

Kar­şı­lık­lı zar atıp oynu­yor­duk. Sağdan iki temiz giyim­li deli­kan­lı görün­dü.

Ahmet Hüse­yin, kesti yol­la­rı­nı.

“Beyim, Allah rızası için bir kıran, bir kıran!”

Genç­ler önü­müz­den geçer­ken, birisi Ahmet Hüse­yin’in ense­sin­den yapış­tı­ğı gibi onu cadde kena­rın­da­ki par­mak­lık­la­rın üze­ri­ne, karın üstüne bırak­tı. Ahmet Hüse­yin’in başı cad­de­ye, ayak­la­rı kal­dı­rı­ma sark­mış­tı. Çır­pın­dı, durdu, sonun­da aya­ğı­nı yere değ­di­re­bil­di. Arkın kena­rın­da kaldı.

Soldan iki kız, bir deli­kan­lıy­la bir­lik­te güle konuşa gel­di­ler. Kız­la­rın kısa etek­le­ri vardı. Oğla­nın iki yanın­da yürü­yor­lar­dı. Ahmet Hüse­yin koştu, kız­la­rın biri­si­ne ulaştı ve yal­var­ma­ya baş­la­dı.

“Allah aşkına bir kıran verin, açım. Bir kıran nedir ki? Allah aşkına bir kıran…”

Kız önce aldır­ma­dı, Ahmet Hüse­yin hala yal­va­rı­yor­du, sonun­da kız çan­ta­sın­dan para çıkar­dı. Ahmet Hüse­yin’in avcuna koydu.

Ahmet Hüse­yin, sevinç­le yanı­mı­za geldi.

“Hadi!” dedi. “Ben de oyna­rım.”

Ziver’in oğlu:

“Hani paran?” dedi.

Ahmet Hüse­yin avu­cu­nu açtı ve gös­ter­di. İki kıran­lık bir sikke vardı avu­cun­da.

Kasım, “Yine dilen­din mi?” diye sordu ve ardın­dan onu döv­me­ye kalktı. Mahmut mani oldu. Ahmet Hüse­yin sesini çıkar­ma­dı. Yer açtı ken­di­ne, oturdu. Ben kalk­tım.

“Dilen­ci­ler­le zar atmam!” dedim. Yalnız bir kıra­nım kal­mış­tı. Dört kıra­nım­dan üç kıran kay­bet­miş­tim. Mahmut’un şansı yoktu.

“Zar yeter.” dedi. “Duvar dibi oyna­ya­lım.”

Kasım, bana döndü:

“Latif!” dedi. “Yine oyun­bo­zan­lı­ğa kalk­tın.”

Sonra orta­lı­ğa sordu:

“Kimde sıra?”

Kör:

“Biz duvar dibi oyna­ya­ca­ğız.” Ziver’in oğlu Kasım’ı gös­te­re­rek,, “Bunun­la zar atıl­maz. Zarı hep penç­tir, şeştir. Yazı tura atalım.”

Ahmet Hüse­yin:

“Olsun!” dedi.

Mahmut:

“Hayır! Duvar dibi!”

Cadde ten­ha­la­şı­yor­du. Karşı dük­kan­lar kapan­mış­tı. Duvar dibi oyu­nu­na baş­la­mak için, arkın kena­rın­dan duvar dibine doğru her biri­miz bir tane kıran­lık atmış­tık. Ahmet Hüse­yin:

“Polis!” diye bağır­dı.

Polis, elinde copla iki üç adım öte­miz­dey­di. Ben, Ahmet Hüse­yin ve kör, hemen kaçış­tık. Mahmut ve Ziver’in oğlu da peşi­miz­den…

Kasım, para­la­rı top­la­ma­ya çalı­şa­cak oldu ama poli­sin copunu yedi. Yer yemez de çığ­lı­ğı bastı, kaç­ma­yı da becer­di.

Polis bağı­rı­yor­du:

“Ser­se­ri kumar­baz­lar! Eviniz eşi­ği­niz yok mu? Ananız baba­nız yok mu sizin?”

Sonra eğildi, para­la­rı top­la­dı ve çekti gitti…

Kav­şa­ğı geçin­ce, yalnız oldu­ğu­mu anla­dım. Cad­de­nin öbür yanın­da­ki kebap­çı kapat­mış­tı. Demek, epeyce geç kal­mış­tım. Kebap­çı yamağı kepen­gi yarı yarıya indir­di­ğin­de, baba­mın yanın­da olur­dum çünkü.

Önüm­de­ki yol­la­rı hızla geçer­ken kendi ken­di­me:

“Artık babam uyu­muş­tur… Keşke bek­le­sey­di beni.” diyor­dum.

Sonra, “Oyun­cak­çı dük­ka­nı da kapan­mış. Gece­nin bu saa­tin­de kim oyun­cak alır ki!” diye düşün­düm.

Benim oyun­cak devemi de artık seki­den kal­dır­mış, dük­ka­na sok­muş­lar. Dük­ka­nın kapı­sı­nı da kapa­mış­lar. Devem­le bir konu­şa­bil­sey­dim… Kor­ka­rım, dün gece ver­di­ği sözü unut­muş­tur. Ya yanıma gel­mez­se? Hayır, hiç olur mu? Mut­la­ka gele­cek. Söz verdi bana.

“Yarın geli­rim, alırım sır­tı­ma seni, Tüm Tahran’ı gez­di­ri­rim. Deveye bin­me­nin büyük zevki vardır.”

Derken, acı bir fren sesi… Uçtum ve yere seril­dim. Tah­ta­lı köyü boy­la­dı­ğı­mı sandım. Yok, bura­da­yım, cadde orta­sın­da.

Yanı başım­da bir oto­mo­bil var. Ayak bile­ğim acı­yor­du. Ovmaya baş­la­dım. Ara­ba­nın camın­dan birisi başını çıka­rıp bağı­rı­yor­du:

“Ulan, ne yatı­yor­sun öyle ara­ba­nın önünde? Haydi kalk, defol!”

Zor topar­la­dım ken­di­mi. Süslü püslü, yaşlı bir kadın vardı direk­si­yon­da. Yanın­da koca bir köpek. Dışa­rı­yı kol­lu­yor­du. Köpe­ğin boy­nun­da­ki tasma, pırıl pırıl par­lı­yor­du. Tepem attı, o anda ara­ba­sı­nın camını indir­mez­sem çat­la­ya­ca­ğım sandım. Koca­ka­rı korna çal­ma­ya baş­la­dı.

“Sağır mısın? Kalk­sa­na ara­ba­nın önün­den!”

Bir iki araba geçti yanı­mız­dan.

Koca­ka­rı, başını camdan çıka­rıp bir şey daha diye­cek­ti. Tükür­düm yüzüne, bastım küfürü, kalkıp sen­de­le­ye sen­de­le­ye uzak­laş­tım.

Gittim, kapalı bir dük­ka­nın eşi­ği­ne otur­dum. Yüre­ğim küt küt çar­pı­yor­du. Dükkan kepen­gi çubuk çubuk­tu. Vit­ri­nin lam­ba­la­rı yanı­yor­du. Türlü türlü, boy boy ayak­ka­bı­lar…

“On günlük geli­ri­mi­zi yeme­den içme­den üst üste koysak, bir çif­ti­ni ala­ma­yız bun­la­rın!” demiş­ti babam.

Başımı kepen­ge daya­dım, ayak­la­rı­mı uzat­tım. Dir­se­ğim çok ağrı­yor­du. İçim bayı­lı­yor­du. Bütün gün ağzıma tek lokma koy­ma­dı­ğım geldi aklıma…

“Bu gece de aç yata­ca­ğız galiba.” dedim. “Keşke bir şeyler bırak­mış olsa babam.”

Birden aklıma geldi. Devem bu gece beni sır­tın­da dolaş­tı­ra­cak­tı. Yerim­den fır­la­dı­ğım gibi koş­ma­ya baş­la­dım.

Oyun­cak­çı kapat­mış ama ben oyun­cak­la­rın gürül­tü­sü­nü kapı arka­sın­dan işti­yo­rum.

Loko­mo­tif çuf çuf ediyor, düdü­ğü­nü öttü­rü­yor­du. Koca­man ayı, mit­ral­yö­zün başına geçmiş, yaylım ateşi açmış. Ama bu yap­tı­ğı güzel ve sevim­li bebek­le­ri kor­ku­ta­cak!

May­mun­lar kah bu köşe­den öbü­rü­ne sıç­rı­yor, kah deve­nin kuy­ru­ğu­na ası­lı­yor­lar. Deve kızı­yor, onlara ağız dolusu sövü­yor. Kara­ka­çan, diş­le­ri­ni gıcır­dat­tık­tan sonra anı­rı­yor; ayı yav­ru­la­rı­nı, taş bebek­le­ri sır­tı­na alıyor, zıp­la­yıp duru­yor.

Deve, duvar saa­ti­nin tik­ta­kı­na kulak kabart­mış­tı. Sanki birini bek­li­yor gibiy­di. Uçak­lar, heli­kop­ter­ler uçuyor, kap­lum­ba­ğa­lar bağa­la­rın­da uyuk­lu­yor, dişi köpek­ler enik­le­ri­ni emzi­ri­yor.

Kedi sepet­ten yumur­ta çalı­yor, tav­şan­lar karşı raf­ta­ki avcıya şaşkın şaşkın bakı­yor­lar. Kara maymun, vit­rin­de bulu­nan (benim) mızı­ka­mı kalın dudak­la­rı­na sürü­yor, güzel sesler çıka­rı­yor.

Otot­büs­ler, ara­ba­lar bebek­le­ri gez­di­ri­yor­lar­dı.

Tank­lar, toplar, tüfek­ler, maki­ne­li­ler ateş kuru­yor­lar. Hep­sin­den önem­lis, benim devaem… yerin­den kıpır­da­sa, orta­lı­ğı yıkar döker. Öyle büyük ki vit­ri­ne sığmaz, bütün gün tara­ça­da durur, gelene gidene bakar. Şim­diy­se dük­ka­nın orta­sı­na durmuş, çanını şan­gır­da­tı­yor. Bir yandan sakız çiğ­ni­yor, bir yandan da saatin tik­ta­kı­na kulak kabar­tı­yor, bir sürü Beyaz deve yav­ru­su cema­kan­da barı­şı­yor­lar:

“Ana, sokağa çıkar­san bizi de götür, olur mu ?”

Devem­le iki laf edeyim iste­dim. Bağır­dım, sesimi işit­me­di. Kepen­ge tekme attım birkaç kez. Bu sırada kula­ğı­ma bir el yapış­tı,

“Deli misin, ulan! Çekil git evine.“

Duru­la­cak gibi değil. Polis­ten kur­tar­dım ken­di­mi. Kaçtım. Çok geç kal­mış­tım.

Baba­mın yanına var­dı­ğım­da, cadde boş ve ıssız­dı. Tek tük tak­si­ler gelip geçi­yor­du.

Babam, el ara­ba­sı­nın üstün­de yatı­yor­du. Yanın­da yata­cak­sam, ayak­la­rı­nı top­la­ma­sı, kenara çekil­me­si için uyan­dır­mam gere­ki­yor­du onu.

Bizim, el ara­ba­sı­na benzer birkaç ara­ba­mız daha vardı; kimi arkın kena­rın­da, kimi de duva­rın dibin­de. Hep­si­nin üstün­de adam­lar uyu­yor­lar­dı. Yere kıv­rı­lıp yatan­lar da vardı.

Burası, bir yol kav­şa­ğıy­dı. Buz satan tanı­dı­ğı­mı­zın bara­ka­sı da bura­day­dı.

Uyku göz­le­rim­den akı­yor­du. El ara­ba­mı­zın dibine otur­dum, uzan­dım.

Şangır şungur!

“Hey Latif, nere­de­sin? Niye yanıt­la­mı­yor­sun? Neden gel­mi­yor­sun? Hani gez­di­re­cek­tim seni?”

Şangır şungur!

“Latif­çi­ğim, sesimi işit­mi­yor musun? Ben, senin deve­nim. Geldim işte. Gez­di­re­yim seni.”

Bal­ko­nun altına gelin­ce, yata­ğım­dan çıktım. Yuka­rı­dan deve­min üstüne atla­dım. Güle­rek, “Sır­tın­da­yım işte, ne bağı­rı­yor­sun!” dedim.

Deve, beni görün­ce sevin­di.

“Dük­kan­dan mızı­ka­nı da getir­dim. Hadi çal da din­le­ye­lim.”

Güzel mızı­ka­mı deve­den aldım. Çal­ma­ya baş­la­dım. O da çan­la­rı­nın şan­gır­tı­sıy­la tempo tutu­yor­du. Başını bana çevi­re­rek sordu:

“Yemek yedin mi?”

“Hayır.” dedim. “Param yoktu.”

“Önce gidip kar­nı­mı­zı doyu­ra­lım.”

Beyaz bir tavşan, ağacın üstün­den yere atladı ve “Deve­ci­ğim…” dedi, “Bu akşam yeme­ği­mi­zi vil­la­da yeriz. Siz gide­du­run, arka­daş­la­rı çağı­ra­yım.”

Tavşan, yediği havu­cun dibini deveye verdi, hop­la­ya zıp­la­ya uzak­laş­tı.

“Villa nedir, bili­yor musun?” diye sordu deve.

“Sanı­rım yazlık ev demek, öyle değil mi?”

“Yazlık olması gerek­mez. Zen­gin­ler, havası suyu güzel, hoş man­za­ra­lı yer­le­re ken­di­le­ri­ne gör­kem­li konut­lar yap­tı­rır­lar. Can­la­rı çekin­ce gider, orada din­le­nir­ler. İşte böyle yer­le­re villa derler. Vil­la­lar­da yüzme havuz­la­rı, fıs­ki­ye­ler, güllü bah­çe­ler bulu­nur. Bir sürü bah­çı­van, aşçı, uşak, hiz­met­çi çalı­şır emir­le­rin­de. Birçok zen­gi­nin yurt dışın­da da vil­la­la­rı var. İsviç­re’de, Fransa’da. Biz şimdi yazın sıca­ğı­nı üstü­müz­den atmak üzere, Tahran’ın kuze­yin­de­ki bir vil­la­ya gidi­yo­ruz.”

Devem, bun­la­rı der demez kuş gibi hava­lan­dı. Hava ter­te­miz… Ne sis var ne de duman…

Evler, yollar pırıl pırıl.

Kuş­kuy­la:

“Tahran’dan dışarı çıkmış olma­ya­lım sakın?” diye sordum.

Güldü, “Hak­lı­sın Latif­çi­ğim, Tahran dedi­ğin iki kesim­den oluşur. Her kesim başlı başına bir alem… Güney ve kuzey Tahran. Güneyi pislik içinde, kir pas içinde. Kuzey ise ter­te­miz, pırıl pırıl­dı.

Tüm kırık dökük oto­büs­ler, güney­de çalı­şır. Tüm kerpiç har­man­la­rı güney­de. Tüm dizel­ler, kam­yon­lar orada gezer. Sokak ve cad­de­le­rin çoğu top­rak­tır. Kuzey­de­ki cad­de­le­rin iki yanın­da­ki açık ark­lar­dan akan lağım suları, güne­yin cad­de­le­ri­ne gider. Her yanı pis pis koku­tur.

Bölüm 1 · 1/3

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki