Sevgili okur,
Bu öyküyü, çocuklarımızı daha iyi tanıman için, sorunların nedir öğrenmen için, kafa yorup çözüm araman için yazdım.
Tahran’da yaşadıklarımın hepsini anlatsam, kim bilir kaç ciltlik kitap olur. Ben sadece son yirmi dört saatimi anlatıyorum, bezdirmeden.
Önce Tahran’a neden gittiğimi söyleyeyim.
Babam, birkaç aydan beri işsizdi. Sonunda anamı, kardeşlerimi memlekette bıraktı; beni yanına aldı. Tahran’a gittik. Bizden önce gidenler olmuştu tanıdıklardan iş bile bulmuşlardı. İşte bizi, bu umut sürükledi…
Tanıdıklardan biri, buz satış barakası açmıştı, bir başkası eskiciliğe dökmüştü işi, bir diğeri de portakal satıyordu. Babam da bir el arabası aldı. Seyyar satıcı oldu. Soğan, patates, hıyar gibi sebzeler satıyordu. Bir boğaz biz yerdik, bir boğaz anama gönderirdik. Ben de kimi zaman babamın yanı sıra, kimi zaman da tek başıma avare avare dolaşıp duruyordum. Geceleri babamın yanına dönerdim. Arada sırada ciklet, niyet şekeri ve benzeri şeyler sattığım da olurdu.
Her neyse, lafı uzatmayalım…
O gece Kasım, Piyangocu Ziver’in oğlu ve Ahmet Hüseyin’le birlikteydim. İki çocuk daha vardı, banka binasının merdivenleri üstünde bir saat önce tanışmıştık onlarla.
Dördümüz oturmuş, zar atmak için adam arıyorduk ki, bu iki kişi gelip yanımıza oturdular. İkisi de bizden büyüktü. Birinin bir gözü kördü.
Öbürünün ayağında yepyeni, siyah ayakkabılar vardı. Ama kirli diz kapağı, pantolonunun yırtığından dışarı fırlamıştı. İkisinin de üstü başı daha berbattı.
Dördümüz gizlice ayakkabıyı süzdük, sonra birbirimizin yüzüne baktık, “ayakkabı hırsızına dikiz” demek istiyorduk. Bu durum, çocuğun gözünden kaçmadı ve:
“Ne?” dedi. “Hiç ayakkabı görmediniz mi?”
Arkadaşı:
“Boş ver be Mahmut!” dedi. “Görmüyor musun, hepsinin başı kıçı çıplak! Zavallılar, yeni ayakkabıyı nerede görsünler?”
Mahmut:
“Doğru.” dedi. “Kabahat bende. Hem çıplak ayaklarını görüyorum hem de konuşuyorum.”
Tek gözü kör olan:
“Ne sandın?” dedi. “Herkesin senin gibi zengin babası yok ki su gibi para harcasın, çocuğuna yeni ayakkabılar alsın!”
Sonra ikisi de kıkır kıkır güldüler. Biz donakalmıştık. Ahmet Hüseyin, Ziver’in oğluna baktı, sonra ikisi Kasım’a baktılar. Sonra da bana diktiler gözlerini. Ağızlarının payını vermeliydik, düpedüz gırgıra almışlardı bizi.
Kızdım Mahmut’a:
“Seni hırsız, seni!” diye bağırdım. “Ayakkabıları çalmışsın!”
İkisi de kahkahayı basıverdiler yine. Gözü kör olan, öbürünü habire dirsekliyor ve:
“Demedim mi? Keh keh keh…” diye gülüyordu.
Caddenin kenarında, renk renk özel arabalar dizilmişti uç uca. Demirden bir duvar oluşturmuşlardı. Önümdeki kırmızı araba çıktı, gitti. Bir gedik açıldı duvarda. Şimdi caddeyi görebiliyordum. Bir sürü araba, türlü türlü, boy boy binek, taksi ve otobüs doldurmuştu caddeyi. Ağır ağır birbirinin dibinde yürüyor, gürültü ediyorlardı. Bir itiş kakış, bir bağrışmadır gırla gidiyordu.
Sanırım, Tahran dünyanın en kalabalık kenti, bu cadde de Tahran’ın en kalabalık yeridir.
Kör ve arkadaşı hala gülüyorlar, gülmekten çatlayacaklardı. Bozuldum. Bir dövüş çıksa, diye can atıyordum.
Yeni bir küfür öğrenmiştim, yersiz de olsa birisine kullanmak istiyordum. Kendi kendime, “Keşke, Mahmut bir tokat atsa bana…” diyordum. O zaman kızardım ona, “Bana ha?” Şimdi alırım paçanı aşağı!” derdim.
Bu istekle, yanımda oturan Mahmut’un yakasına yapıştım. “Hırsız değilsen söyle bakalım, ayakkabıları kim aldı sana?” dedim.
Kahkaha kesildi. Mahmut, ellerimi sertçe itti.
“Otur yerine! dedi. “Ağzından çıkanı kulağın duymuyor senin.”
Kör, ortaya atıldı, kavgaya engel oldu:
“Boş ver be Mahmut, akşam akşam kavganın sırası mı şimdi?” dedi. “Ağzımızın tadını bozma, ne güzel dalga geçiyoruz işte.”
Oysa dördümüz de kavga etmek istiyorduk. Ama Mahmut ve kör arkadaşı fırsat vermiyorlar, eğleniyorlardı.
Mahmut, bana:
“Kardeşim!” dedi, “Bu gece canım hiç kavga etmek istemiyor. İlle de kavga istiyorsan; yarına kalsın. E mi?”
Kör:
“Bu gece…” dedi, “Matrak geçmek istiyoruz hep, tamam mı?”
Çekildim, “Öyle olsun.” dedim.
Pırıl pırıl bir araba geldi, cadde kenarındaki boşluğu doldurdu. Bir adam, bir kadın ve bir oğlan çocuğu, yanlarında beyaz tertemiz bir köpek yavrusuyla indiler. Çocuk, tam Ahmet Hüseyin kadardı. Temiz kısa pantolon, beyaz çorap, iki renkli üstü açık ayakkabıları vardı. Bir elinde beyaz çerçeveli gözlük, öbür eli babasında.
Eniğin zinciri, kadının elindeydi.
Kolları bacakları çıplak, yüksek ökçeli iskarpinleri vardı. Yanımızdan geçerken, nefis bir koku doldu genzimize.
Kasım, ayağının altında bir yemiş kabuğu buldu, çocuğun ensesine nişan aldı, fırlattı. Çocuk döndü, bize baktı.
“Serseriler, n’olacak!” dedi.
Ahmet Hüseyin kızdı:
“Yürüü, hanım evladı!” diye karşılık verdi.
Fırsatı kaçırır mıyım hiç, hemen yapıştırdım:
“Şimdi alırım paçanı aşağı!”
Bizimkiler, katıldılar gülmekten. Baba, oğlunun elini çekti. İleride bulunan otele daldılar. Gözler, Mahmut’un yeni ayakkabılarına dikildi yine.
Mahmut, “Benim için ayakkabıların bir önemi yok, çocuklar… Kim isterse veririm.” dedi.
Ahmet Hüseyin’e döndü:
“Gel anam, çıkar bunları, sen giy.”
Ahmet Hüseyin, Mahmut’un ayağına işkilli işkilli baktı, kımıldamadı.
“Ne duruyorsun lan? Yeni bir ayakkabı istemez misin? Alsana!”
Ahmet Hüseyin bu kez kalktı, Mahmut’un önüne gitti çöktü, ayakkabılarını çıkaracaktı. Sesimizi çıkarmaksızın, öylece bakıyorduk.
Ahmet Hüseyin, sıkıca sarıldı Mahmut’un ayaklarına, derken kaydı elleri, sırtüstü kaldırıma yuvarlandı.
Mahmut ve kör arkadaşının gülmekten kasıkları çatlayacak sandım. Ahmet Hüseyin’in elleri siyaha boyanmıştı. Kör, Mahmut’a habire dirsek vuruyordu:
“Ben sana demedim mi, Mahmut? Ha ha ha, demedim mi? Ha ha ha!”
Ahmet Hüseyin’ın parmaklarının izi, Mahmut’un ayakkabılarının üzerinde görülüyordu. Kandırıldığımızı o zaman anladık. O iki dalaverecinin gülüşü, bize de bulaştı. Makaraları koyverdik…
Ahmet Hüseyin bozuldu önce, kendini toparlayınca, bir sürü süzdü bizi, sonra o da gülmeye başladı. Hem de nasıl!..
Kaldırımdan gelip geçenler, bize bakıp gülüyorlardı. Eğildim, Mahmut’un ayağına yakından baktım. Ne ayakkabısı!
Düpedüz ayaklarını boyamıştı. Tıpkı ayakkabı gibi parlatmış. Amma da matrak ha!
Mahmut:
“Haydi, hep birlikte zar atalım.” dedi.
Benim dört kıranım vardı. Kasım söylemedi parasını. O iki arkadaşın beş kıranları… Piyangocu Ziver’in oğlunun bir tümeni. Ahmet Hüseyin’in hiç parası yoktu.
Az aşağıda, kapalı bir dükkanın önüne geçtik ve başladık. Önce sıra çektik. Ziver’in oğlu kazandı. Aldı zarları salladı ve attı.
“Penç.”
Kasım aldı attı.
“Şeş…”
Ziver’in oğlundan bir kıran aldı.
Yine salladı salladı attı:
“Dü…”
Mahmut’a verdi zarı. Mahmut, Kasım’dan iki kıran aldı ve sevinçle el çırptı:
“Allah bereket versin!”
Karşılıklı zar atıp oynuyorduk. Sağdan iki temiz giyimli delikanlı göründü.
Ahmet Hüseyin, kesti yollarını.
“Beyim, Allah rızası için bir kıran, bir kıran!”
Gençler önümüzden geçerken, birisi Ahmet Hüseyin’in ensesinden yapıştığı gibi onu cadde kenarındaki parmaklıkların üzerine, karın üstüne bıraktı. Ahmet Hüseyin’in başı caddeye, ayakları kaldırıma sarkmıştı. Çırpındı, durdu, sonunda ayağını yere değdirebildi. Arkın kenarında kaldı.
Soldan iki kız, bir delikanlıyla birlikte güle konuşa geldiler. Kızların kısa etekleri vardı. Oğlanın iki yanında yürüyorlardı. Ahmet Hüseyin koştu, kızların birisine ulaştı ve yalvarmaya başladı.
“Allah aşkına bir kıran verin, açım. Bir kıran nedir ki? Allah aşkına bir kıran…”
Kız önce aldırmadı, Ahmet Hüseyin hala yalvarıyordu, sonunda kız çantasından para çıkardı. Ahmet Hüseyin’in avcuna koydu.
Ahmet Hüseyin, sevinçle yanımıza geldi.
“Hadi!” dedi. “Ben de oynarım.”
Ziver’in oğlu:
“Hani paran?” dedi.
Ahmet Hüseyin avucunu açtı ve gösterdi. İki kıranlık bir sikke vardı avucunda.
Kasım, “Yine dilendin mi?” diye sordu ve ardından onu dövmeye kalktı. Mahmut mani oldu. Ahmet Hüseyin sesini çıkarmadı. Yer açtı kendine, oturdu. Ben kalktım.
“Dilencilerle zar atmam!” dedim. Yalnız bir kıranım kalmıştı. Dört kıranımdan üç kıran kaybetmiştim. Mahmut’un şansı yoktu.
“Zar yeter.” dedi. “Duvar dibi oynayalım.”
Kasım, bana döndü:
“Latif!” dedi. “Yine oyunbozanlığa kalktın.”
Sonra ortalığa sordu:
“Kimde sıra?”
Kör:
“Biz duvar dibi oynayacağız.” Ziver’in oğlu Kasım’ı göstererek,, “Bununla zar atılmaz. Zarı hep pençtir, şeştir. Yazı tura atalım.”
Ahmet Hüseyin:
“Olsun!” dedi.
Mahmut:
“Hayır! Duvar dibi!”
Cadde tenhalaşıyordu. Karşı dükkanlar kapanmıştı. Duvar dibi oyununa başlamak için, arkın kenarından duvar dibine doğru her birimiz bir tane kıranlık atmıştık. Ahmet Hüseyin:
“Polis!” diye bağırdı.
Polis, elinde copla iki üç adım ötemizdeydi. Ben, Ahmet Hüseyin ve kör, hemen kaçıştık. Mahmut ve Ziver’in oğlu da peşimizden…
Kasım, paraları toplamaya çalışacak oldu ama polisin copunu yedi. Yer yemez de çığlığı bastı, kaçmayı da becerdi.
Polis bağırıyordu:
“Serseri kumarbazlar! Eviniz eşiğiniz yok mu? Ananız babanız yok mu sizin?”
Sonra eğildi, paraları topladı ve çekti gitti…
Kavşağı geçince, yalnız olduğumu anladım. Caddenin öbür yanındaki kebapçı kapatmıştı. Demek, epeyce geç kalmıştım. Kebapçı yamağı kepengi yarı yarıya indirdiğinde, babamın yanında olurdum çünkü.
Önümdeki yolları hızla geçerken kendi kendime:
“Artık babam uyumuştur… Keşke bekleseydi beni.” diyordum.
Sonra, “Oyuncakçı dükkanı da kapanmış. Gecenin bu saatinde kim oyuncak alır ki!” diye düşündüm.
Benim oyuncak devemi de artık sekiden kaldırmış, dükkana sokmuşlar. Dükkanın kapısını da kapamışlar. Devemle bir konuşabilseydim… Korkarım, dün gece verdiği sözü unutmuştur. Ya yanıma gelmezse? Hayır, hiç olur mu? Mutlaka gelecek. Söz verdi bana.
“Yarın gelirim, alırım sırtıma seni, Tüm Tahran’ı gezdiririm. Deveye binmenin büyük zevki vardır.”
Derken, acı bir fren sesi… Uçtum ve yere serildim. Tahtalı köyü boyladığımı sandım. Yok, buradayım, cadde ortasında.
Yanı başımda bir otomobil var. Ayak bileğim acıyordu. Ovmaya başladım. Arabanın camından birisi başını çıkarıp bağırıyordu:
“Ulan, ne yatıyorsun öyle arabanın önünde? Haydi kalk, defol!”
Zor toparladım kendimi. Süslü püslü, yaşlı bir kadın vardı direksiyonda. Yanında koca bir köpek. Dışarıyı kolluyordu. Köpeğin boynundaki tasma, pırıl pırıl parlıyordu. Tepem attı, o anda arabasının camını indirmezsem çatlayacağım sandım. Kocakarı korna çalmaya başladı.
“Sağır mısın? Kalksana arabanın önünden!”
Bir iki araba geçti yanımızdan.
Kocakarı, başını camdan çıkarıp bir şey daha diyecekti. Tükürdüm yüzüne, bastım küfürü, kalkıp sendeleye sendeleye uzaklaştım.
Gittim, kapalı bir dükkanın eşiğine oturdum. Yüreğim küt küt çarpıyordu. Dükkan kepengi çubuk çubuktu. Vitrinin lambaları yanıyordu. Türlü türlü, boy boy ayakkabılar…
“On günlük gelirimizi yemeden içmeden üst üste koysak, bir çiftini alamayız bunların!” demişti babam.
Başımı kepenge dayadım, ayaklarımı uzattım. Dirseğim çok ağrıyordu. İçim bayılıyordu. Bütün gün ağzıma tek lokma koymadığım geldi aklıma…
“Bu gece de aç yatacağız galiba.” dedim. “Keşke bir şeyler bırakmış olsa babam.”
Birden aklıma geldi. Devem bu gece beni sırtında dolaştıracaktı. Yerimden fırladığım gibi koşmaya başladım.
Oyuncakçı kapatmış ama ben oyuncakların gürültüsünü kapı arkasından iştiyorum.
Lokomotif çuf çuf ediyor, düdüğünü öttürüyordu. Kocaman ayı, mitralyözün başına geçmiş, yaylım ateşi açmış. Ama bu yaptığı güzel ve sevimli bebekleri korkutacak!
Maymunlar kah bu köşeden öbürüne sıçrıyor, kah devenin kuyruğuna asılıyorlar. Deve kızıyor, onlara ağız dolusu sövüyor. Karakaçan, dişlerini gıcırdattıktan sonra anırıyor; ayı yavrularını, taş bebekleri sırtına alıyor, zıplayıp duruyor.
Deve, duvar saatinin tiktakına kulak kabartmıştı. Sanki birini bekliyor gibiydi. Uçaklar, helikopterler uçuyor, kaplumbağalar bağalarında uyukluyor, dişi köpekler eniklerini emziriyor.
Kedi sepetten yumurta çalıyor, tavşanlar karşı raftaki avcıya şaşkın şaşkın bakıyorlar. Kara maymun, vitrinde bulunan (benim) mızıkamı kalın dudaklarına sürüyor, güzel sesler çıkarıyor.
Ototbüsler, arabalar bebekleri gezdiriyorlardı.
Tanklar, toplar, tüfekler, makineliler ateş kuruyorlar. Hepsinden önemlis, benim devaem… yerinden kıpırdasa, ortalığı yıkar döker. Öyle büyük ki vitrine sığmaz, bütün gün taraçada durur, gelene gidene bakar. Şimdiyse dükkanın ortasına durmuş, çanını şangırdatıyor. Bir yandan sakız çiğniyor, bir yandan da saatin tiktakına kulak kabartıyor, bir sürü Beyaz deve yavrusu cemakanda barışıyorlar:
“Ana, sokağa çıkarsan bizi de götür, olur mu ?”
Devemle iki laf edeyim istedim. Bağırdım, sesimi işitmedi. Kepenge tekme attım birkaç kez. Bu sırada kulağıma bir el yapıştı,
“Deli misin, ulan! Çekil git evine.“
Durulacak gibi değil. Polisten kurtardım kendimi. Kaçtım. Çok geç kalmıştım.
Babamın yanına vardığımda, cadde boş ve ıssızdı. Tek tük taksiler gelip geçiyordu.
Babam, el arabasının üstünde yatıyordu. Yanında yatacaksam, ayaklarını toplaması, kenara çekilmesi için uyandırmam gerekiyordu onu.
Bizim, el arabasına benzer birkaç arabamız daha vardı; kimi arkın kenarında, kimi de duvarın dibinde. Hepsinin üstünde adamlar uyuyorlardı. Yere kıvrılıp yatanlar da vardı.
Burası, bir yol kavşağıydı. Buz satan tanıdığımızın barakası da buradaydı.
Uyku gözlerimden akıyordu. El arabamızın dibine oturdum, uzandım.
Şangır şungur!
“Hey Latif, neredesin? Niye yanıtlamıyorsun? Neden gelmiyorsun? Hani gezdirecektim seni?”
Şangır şungur!
“Latifçiğim, sesimi işitmiyor musun? Ben, senin devenim. Geldim işte. Gezdireyim seni.”
Balkonun altına gelince, yatağımdan çıktım. Yukarıdan devemin üstüne atladım. Gülerek, “Sırtındayım işte, ne bağırıyorsun!” dedim.
Deve, beni görünce sevindi.
“Dükkandan mızıkanı da getirdim. Hadi çal da dinleyelim.”
Güzel mızıkamı deveden aldım. Çalmaya başladım. O da çanlarının şangırtısıyla tempo tutuyordu. Başını bana çevirerek sordu:
“Yemek yedin mi?”
“Hayır.” dedim. “Param yoktu.”
“Önce gidip karnımızı doyuralım.”
Beyaz bir tavşan, ağacın üstünden yere atladı ve “Deveciğim…” dedi, “Bu akşam yemeğimizi villada yeriz. Siz gidedurun, arkadaşları çağırayım.”
Tavşan, yediği havucun dibini deveye verdi, hoplaya zıplaya uzaklaştı.
“Villa nedir, biliyor musun?” diye sordu deve.
“Sanırım yazlık ev demek, öyle değil mi?”
“Yazlık olması gerekmez. Zenginler, havası suyu güzel, hoş manzaralı yerlere kendilerine görkemli konutlar yaptırırlar. Canları çekince gider, orada dinlenirler. İşte böyle yerlere villa derler. Villalarda yüzme havuzları, fıskiyeler, güllü bahçeler bulunur. Bir sürü bahçıvan, aşçı, uşak, hizmetçi çalışır emirlerinde. Birçok zenginin yurt dışında da villaları var. İsviçre’de, Fransa’da. Biz şimdi yazın sıcağını üstümüzden atmak üzere, Tahran’ın kuzeyindeki bir villaya gidiyoruz.”
Devem, bunları der demez kuş gibi havalandı. Hava tertemiz… Ne sis var ne de duman…
Evler, yollar pırıl pırıl.
Kuşkuyla:
“Tahran’dan dışarı çıkmış olmayalım sakın?” diye sordum.
Güldü, “Haklısın Latifçiğim, Tahran dediğin iki kesimden oluşur. Her kesim başlı başına bir alem… Güney ve kuzey Tahran. Güneyi pislik içinde, kir pas içinde. Kuzey ise tertemiz, pırıl pırıldı.
Tüm kırık dökük otobüsler, güneyde çalışır. Tüm kerpiç harmanları güneyde. Tüm dizeller, kamyonlar orada gezer. Sokak ve caddelerin çoğu topraktır. Kuzeydeki caddelerin iki yanındaki açık arklardan akan lağım suları, güneyin caddelerine gider. Her yanı pis pis kokutur.