1. Bölüm
Ben mi Seçiyorum?
Sabah alarm çaldığında eliniz telefona gider.
Alarmı kapatırsınız.
Sonra bir bildirime bakarsınız.
Bir videonun başlığını görürsünüz.
Yalnızca birkaç saniye izlemek için açarsınız.
Bir süre sonra başka bir videodasınızdır.
Saat ilerlemiştir.
Güne başlamadan önce ne kadar zaman geçtiğini fark etmezsiniz.
Bunu siz mi seçtiniz?
Telefonu elinize alan sizdiniz. Uygulamayı açan da siz. Videoyu izlemeye devam eden de.
Ama bütün bu kararlar gerçekten düşünülerek mi verildi?
Yoksa eliniz, siz karar verdiğinizi fark etmeden alışılmış yolu mu izledi?
Gün içinde bunun gibi birçok davranış yaşarız.
Aynı mağazadan alışveriş yaparız.
Aynı koltuğa otururuz.
Mesajlara aynı hızla veya aynı gecikmeyle cevap veririz.
Biri bizi eleştirdiğinde her seferinde benzer biçimde susar, öfkelenir veya kendimizi savunuruz.
Akşam yorulduğumuzda otomatik olarak aynı uygulamayı açar, aynı yiyeceği sipariş eder, aynı düşüncelerin içinde dolaşırız.
Bütün bunlar hayatımızın sıradan akışı gibi görünür.
Fakat felsefe tam burada durup sorar:
Bunları ben mi seçiyorum, yoksa seçim yaptığımı sanırken beni alışkanlıklarım mı yönetiyor?
Özgürlük ne demek?
Özgürlük kelimesi farklı anlamlarda kullanılır.
Bir ülkenin bağımsız olması, siyasal özgürlükle ilgilidir.
İnsanların düşüncelerini ve inançlarını açıklayabilmesi, ifade özgürlüğüyle ilgilidir.
Bir kişinin istediği işi seçebilmesi, ekonomik ve sosyal koşullarla ilişkilidir.
Bir insanın kendi kararlarını verebilmesi ise irade özgürlüğü sorusunu ortaya çıkarır.
Bu kitapta özellikle şu soruyla ilgileneceğiz:
Bir davranışın gerçekten bana ait olduğunu ne zaman söyleyebilirim?
Bir kararı başkası zorladığı için veriyorsam, özgür olmadığımı düşünürüz.
Bir tehdit altında seçim yapıyorsam, kararımın özgürlüğü azalır.
Fakat dışarıdan bir baskı bulunmadığında da tamamen özgür olduğumuz kesin midir?
İçimizden gelen arzuların, korkuların ve alışkanlıkların bizi etkilemediğini söyleyebilir miyiz?
Bir şeyi istediğimiz için yaptığımızı düşünürüz. Ancak bazen neyi neden istediğimizi araştırmadığımız için, arzularımızın kaynağını da görmeyiz.
Bir insan, “Ben bunu istiyorum,” diyebilir.
Fakat bu isteğin içine ailesinin beklentileri, toplumun başarı ölçüleri, geçmişte yaşadığı bir kırgınlık, reddedilme korkusu veya alışkanlıkları karışmış olabilir.
Bu durumda istek bize ait değil midir?
Yoksa bize ait olması için isteğin kaynağını da bilmemiz mi gerekir?
Determinizm: Her şeyin bir nedeni var mı?
Özgür irade tartışmasının karşısında duran önemli görüşlerden biri determinizmdir.
Determinizm, olayların önceki nedenlerle bağlantılı olduğunu savunan düşüncedir. Buna göre doğada ve insan davranışlarında hiçbir şey tamamen nedensiz gerçekleşmez.
Bir taşın düşmesi, fiziksel koşullara bağlıdır.
Bir bitkinin büyümesi, genetik ve çevresel etkenlerle ilişkilidir.
Bir insanın davranışları da biyolojik yapısı, geçmiş deneyimleri, eğitimi, içinde yaşadığı toplum ve o anki koşulları tarafından etkilenebilir.
Bu düşünceyi kabul edersek, verdiğimiz kararlar gerçekten bize mi aittir?
Birine öfkeyle bağırdığınızda, bu davranışın arkasında birçok neden bulunabilir.
Uykusuzsunuzdur.
Gün içinde küçümsenmiş hissediyorsunuzdur.
Çocukluğunuzdan beri çatışma karşısında bağırmayı öğrenmişsinizdir.
Sözünüze değer verilmediğini düşünmüşsünüzdür.
Karşınızdaki kişinin söylediği cümle, daha eski bir yarayı harekete geçirmiştir.
Siz yalnızca “Sinirlendim ve bağırdım,” dersiniz. Ama davranışınızın arkasında bir nedenler zinciri vardır.
Determinizm, bu zincirin özgürlük fikrini zorlaştırdığını söyler.
Eğer her kararım, benden önce var olan nedenlerin sonucuysa, başka türlü davranmam mümkün müydü?
Bu soru, felsefenin en uzun tartışmalarından birini başlatır.
Nedeni olan şey özgür olamaz mı?
Bir davranışın nedeni olması, onun otomatik olarak zorlanmış olduğu anlamına gelmez.
Örneğin bir arkadaşınızı ziyaret etmek için yola çıktığınızı düşünün. Bu kararı vermenizin bir nedeni vardır. Onu özlemiş olabilirsiniz. Söz verdiğiniz için gidebilirsiniz. Yardıma ihtiyacı olduğunu bildiğiniz için planınızı değiştirebilirsiniz.
Kararınızın bir nedeni olması, özgür olmadığınızı göstermez.
Tam tersine, çoğu kararımız bir nedene dayanır.
Özgürlük belki de nedensiz hareket etmek değildir. Kendi nedenlerimizi anlayarak hareket edebilmektir.
Fakat burada da bir sorun vardır.
Kendi nedenlerimizi gerçekten biz mi oluşturuyoruz?
Bir şeyi neden istediğinizi düşündüğünüzde, bu nedenin arkasında başka bir neden bulunabilir.
Daha iyi bir iş istersiniz çünkü daha çok para kazanmak istiyorsunuzdur.
Daha çok para kazanmak istersiniz çünkü güvende hissetmek istiyorsunuzdur.
Güvende hissetmek istersiniz çünkü çocukken yaşadığınız belirsizlikten kaçınmaya çalışıyorsunuzdur.
Bu zincirin nerede başladığını bilmek kolay değildir.
İnsan davranışlarının birçok nedeni olabilir. Fakat bu, insanın hiçbir etkisi olmadığı anlamına gelmez.
Bir davranışın nedenlerini fark etmek, o davranış üzerinde düşünme imkânı yaratabilir.
Spinoza: Özgür olduğumuzu sanmamız
Baruch Spinoza, insanın kendisini özgür sanmasının nedenlerinden birinin arzularını bilmesi, fakat bu arzuları oluşturan nedenleri bilmemesi olduğunu savundu.
İnsan ne istediğini bilir.
Ama neden istediğini her zaman bilmez.
Bu düşünceyi günlük hayatta fark etmek mümkündür.
Birinin sizi beğenmesini çok istersiniz. Bunu yalnızca o kişiden hoşlandığınız için yaptığınızı sanırsınız. Fakat belki de onun beğenisi, kendinizi değerli hissetmenizi sağlayacağı için önemlidir.
Bir işi kabul edersiniz. Bunu gerçekten istediğinizi düşünürsünüz. Belki de ailenizin başarılı olduğunuzu görmesini istediğiniz için bu kararı vermişsinizdir.
Bir tartışmada susarsınız. Sakin olduğunuzu düşünürsünüz. Belki de reddedilmekten veya daha büyük bir çatışmadan korktuğunuz için susuyorsunuzdur.
Spinoza’nın düşüncesi, özgürlüğü tamamen reddetmekten çok, özgürlüğün bilgiyle ilişkisini gösterir.
Nedenlerimizi bilmediğimizde, onların etkisi altında daha kolay hareket ederiz.
Nedenlerimizi fark ettiğimizde, davranışlarımızla aramıza küçük bir mesafe koyabiliriz.
Bu mesafe, özgürlüğün başladığı yer olabilir.
Öfkelendiğiniz anda hemen cevap vermemek.
Bir satın alma yapmadan önce beklemek.
Bir kararın gerçekten size ait olup olmadığını sormak.
Bir alışkanlığın sizi hangi duygudan uzak tuttuğunu fark etmek.
Bunlar, içimizde olan biteni görmeye başladığımız anlardır.
“Ben böyleyim” cümlesi
İnsan kendisini anlatırken çoğu zaman sabit cümleler kullanır.
“Ben sabırsızım.”
“Ben zaten dağınığım.”
“Ben insanlara güvenmem.”
“Ben karar veremem.”
“Ben kolay sinirlenirim.”
Bu cümleler bazen kendi davranışlarımızı anlamamızı kolaylaştırır. Fakat aynı zamanda bizi değiştiremeyeceğimize inandırabilir.
“Ben böyleyim,” dediğimizde, davranışımız ile kimliğimiz arasındaki mesafeyi kapatırız.
“Bazen sabırsız davranıyorum,” demek yerine “Ben sabırsızım,” deriz.
İlk cümlede değişim ihtimali vardır.
İkincisinde davranış, kişiliğin değişmez parçası gibi görünür.
Kimlik cümleleri, alışkanlıkları korumak için güçlü bir mazeret olabilir.
“Ben planlı biri değilim,” dediğinizde plan yapmayı öğrenme ihtimalini küçültürsünüz.
“Ben ilişki insanı değilim,” dediğinizde yakınlık korkusunu kişiliğinizin değişmez gerçeği gibi kabul edebilirsiniz.
“Ben dürüstçe konuşamam,” dediğinizde zor konuşmaları yapmayı hiç denemeden vazgeçebilirsiniz.
İnsan kendisini tanımlarken dikkatli olmalıdır.
Bir davranışı fark etmek önemlidir.
Ama davranışın değişmeyeceğine karar vermek, onu daha da güçlendirebilir.
Alışkanlık ile seçim arasındaki çizgi
Alışkanlıklar, tekrar edilen davranışların zamanla otomatikleşmesiyle oluşur.
Bir davranışı ilk yaptığınızda dikkat gerekir. Bir süre sonra aynı davranış daha az düşünceyle gerçekleşir.
Dişlerinizi fırçalamak için her sabah uzun bir karar süreci yaşamazsınız.
Ayakkabınızı hangi ayağınızdan giyeceğinizi düşünmezsiniz.
Evinizde hangi ışığı açacağınızı çoğu zaman fark etmezsiniz.
Bu otomatiklik hayatı kolaylaştırır. Her küçük davranış için karar vermek zorunda kalmazsınız.
Fakat alışkanlıklar yalnızca pratik davranışlardan oluşmaz.
Duygusal tepkilerimiz de alışkanlık hâline gelebilir.
Bir sorun çıktığında kaçmak.
Eleştiri alınca savunmaya geçmek.
Birinden hoşlanınca kendi ihtiyaçlarını unutmak.
Yalnız kalınca hemen birine yazmak.
Kaygılandığında sürekli kontrol etmek.
Başarısız olunca denemeyi bırakmak.
Bu davranışlar, zamanla kişinin karakteriymiş gibi hissedilebilir.
Oysa bir alışkanlık, tekrarlandığı için otomatikleşmiş bir davranıştır. Otomatik olması, değiştirilemez olduğu anlamına gelmez.
Ancak değişmesi için önce fark edilmesi gerekir.
Fark etmediğiniz bir alışkanlığı değiştirmeye çalışamazsınız.
Özgür irade bir düğme değildir
Özgür iradeyi bazen var veya yok olan bir özellik gibi düşünürüz.
Ya tamamen özgürüzdür ya da hiçbir kararımız bize ait değildir.
Oysa insan hayatı bu kadar keskin olmayabilir.
Bazı durumlarda seçeneklerimiz geniştir.
Bazı durumlarda baskı altındayızdır.
Bazı davranışlarımızı daha kolay kontrol ederiz.
Bazı davranışlarımızı değiştirmek için uzun süre çalışmamız gerekir.
Özgürlük, her koşulda aynı genişlikte olmayabilir.
Bir insan, sabah ne giyeceğini seçerken daha özgür olabilir. Ancak ekonomik zorunluluklar, aile baskısı veya tehdit altında bir iş seçerken seçenekleri daralabilir.
Bir kişi öfkesini ilk anda kontrol edemeyebilir. Fakat daha sonra davranışını değerlendirebilir, özür dileyebilir ve benzer bir durumda farklı tepki vermek için çalışabilir.
Özgürlük bazen karar anında değil, kararlar arasındaki süreçte görünür.
Kendini izlemek.
Nedenlerini anlamak.
Başka bir ihtimali düşünmek.
Yaptığının sorumluluğunu almak.
Gerekirse yardım istemek.
Bunların hepsi özgürlüğün farklı biçimleridir.
Sartre: Seçmekten kaçabilir miyiz?
Jean-Paul Sartre, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu üzerine güçlü bir görüş geliştirdi. Ona göre insan, kendisini önceden belirlenmiş tek bir özle açıklayamaz. İnsan seçimleriyle kendisini kurar.
Bu düşünce, “İnsan her istediğini yapabilir,” anlamına gelmez. İnsan geçmişini, bedenini, doğduğu yeri veya içinde bulunduğu bütün koşulları seçmez.
Fakat Sartre, insanın kendisini yalnızca koşullarıyla açıklamasına da itiraz eder.
“Ben böyleyim.”
“Başka seçeneğim yoktu.”
“Herkes böyle davranıyor.”
“Beni buna onlar zorladı.”
Bu cümlelerin bazıları gerçekten yaşanan koşulları anlatabilir. İnsan bazen baskı altında kalır ve seçenekleri ciddi biçimde daralır.
Fakat bazen bu cümleler, düşünmekten kaçmak için kullanılır.
Sartre’ın yaklaşımında insanın sorumluluğu, her şeyi kontrol etmesinden değil; kendi tutumunu bütünüyle başkasına bırakmamasından doğar.
Bu düşünce ağır olabilir. Çünkü insanın özgürlüğünü kabul etmek, bazı kararların sorumluluğuyla yüzleşmeyi gerektirir.
Fakat bu özgürlük, suçlama aracı hâline getirilmemelidir.
İnsana “Her şeyi sen seçtin,” demek, yaşadığı baskıları ve eşitsizlikleri görmezden gelebilir.
Daha dikkatli soru şudur:
Bu koşullar içinde hangi alan hâlâ bana ait?
Bu alan küçük olabilir.
Ama küçük olması, değersiz olduğu anlamına gelmez.
Özgür olduğumu nasıl anlarım?
Kendinize şu soruları sorabilirsiniz:
Bu kararı gerçekten istediğim için mi veriyorum?
Başkaları beni onaylamasa yine aynı seçimi yapar mıydım?
Bu davranışı kaç kez düşündüğüm için değil, kaç kez otomatik yaptığım için sürdürüyorum?
Karar verirken hangi korku beni yönlendiriyor?
Bir alışkanlığım bana ne sağlıyor?
Değişirsem hangi güvenli alanı kaybetmekten korkuyorum?
Başka türlü davranmayı hiç denedim mi?
Seçeneklerim gerçekten yok mu, yoksa sonuçlarından korktuğum için mi görmüyorum?
Bu sorular, her kararın arkasında özgür ve tamamen bilinçli bir benlik bulunduğunu kanıtlamaz.
Ama kararlarımızı daha dikkatli incelememizi sağlar.
İnsan, kendi davranışlarının bütün nedenlerini aynı anda göremez. Ancak nedenleri hakkında daha fazla şey öğrendikçe, otomatik tepkileriyle arasındaki mesafeyi genişletebilir.
Özgürlük ile mazeret arasındaki fark
Özgürlük, “Her şeyi yapabilirim,” demek değildir.
Sorumluluk da “Her şey benim suçum,” demek değildir.
Bu iki aşırı düşünce arasında daha gerçekçi bir alan bulunur.
Geçmişiniz davranışlarınızı etkileyebilir.
Ailenizden öğrendiğiniz kalıplar sizi yönlendirebilir.
Toplumun beklentileri kararlarınızı daraltabilir.
Ekonomik koşullar seçeneklerinizi sınırlayabilir.
Korkularınız sizi bir davranışa itebilir.
Bunları görmek, kendinizi suçlamak için değil, nereden başlayacağınızı anlamak için gereklidir.
Bir davranışın nedenini bilmek, o davranışı sonsuza kadar sürdürmeniz gerektiği anlamına gelmez.
Geçmişiniz sizi açıklayabilir.
Ama bütün geleceğinizi tek başına belirlemek zorunda değildir.
Alışkanlığınız sizi yönetiyor olabilir.
Ama onu fark ettiğiniz anda, onunla ilişkinizi değiştirme ihtimali doğar.
Özgürlük belki de tam burada başlar:
Kendimizi bütünüyle özgür sanmaktan vazgeçtiğimizde.
Bizi yönlendiren güçleri görmeye başladığımızda.
Ve bu güçlerin içinde, küçük de olsa bir seçim alanı aradığımızda.
Sonuç
Her kararımızı tamamen özgürce vermiyor olabiliriz.
Fakat her kararımızın bütünüyle bize yabancı olduğunu da söylemek zorunda değiliz.
İnsan, nedenleri olan bir varlıktır.
Ama nedenlerini düşünebilen bir varlıktır da.
Alışkanlıklarımız bizi yönlendirir.
Fakat alışkanlıklarımızı fark edebiliriz.
Geçmişimiz bizi etkiler.
Fakat geçmişimizi yeniden yorumlayabiliriz.
Çevremiz seçeneklerimizi sınırlar.
Fakat bazı durumlarda, o sınırlar içinde yeni bir davranış deneyebiliriz.
Özgürlük, her şeyi seçebilmek değildir.
Bazen seçmediğimiz koşulların içinde kendi tutumumuzu bulabilmektir.
Bazen otomatik davranmadan önce durmaktır.
Bazen “Ben böyleyim,” cümlesini “Ben şimdi böyle davranıyorum,” diye değiştirmektir.
Ve bazen, küçük bir kararın hayatımızın yönünü değiştirebileceğine izin vermektir.
Bölüm 1 · 1/5
Bu bölüm sana nasıl geldi?