1. Bölüm
Aşkı Ne Sanıyoruz?
Birine âşık olduğunuzu düşündüğünüzde, bunu nasıl anlarsınız?
Onu sürekli düşünürsünüz.
Telefonunuza gelen her bildirimde onun adını görmek istersiniz.
Gününüzün en sıradan anlarını bile ona anlatma ihtiyacı duyarsınız. Yanında kendinizi daha canlı, daha cesur ya da daha tamamlanmış hissedebilirsiniz. Bazen onu görmediğiniz birkaç saat, günün en uzun zamanı gibi gelir.
Sonra kendinize şu soruyu sorarsınız:
Ben bu kişiyi mi seviyorum, yoksa onun yanındayken olduğum kişiyi mi?
Bu sorunun tek ve kolay bir cevabı yoktur.
Aşk, insanın kendisini başka birinin hayatıyla ilişkilendirdiği güçlü bir deneyimdir. İçinde arzu, merak, hayranlık, güven, korku, beklenti, kıskançlık ve umut bulunabilir. Bu duygular bazen birbirini destekler, bazen de birbirine karışır.
Bu yüzden aşkı tek bir kelimeyle tanımlamak zordur.
Aşk yalnızca kalbin hızlanması değildir.
Yalnızca birlikte vakit geçirmek değildir.
Yalnızca birine ihtiyaç duymak da değildir.
Fakat ihtiyaçlarımız, arzularımız ve korkularımız aşk deneyiminin içine karışabilir. Bu nedenle aşkı anlamaya çalışırken önce onun ne olmadığını da düşünmek gerekir.
Aşk bir duygu mudur?
Aşkı çoğu zaman tek bir duygu gibi konuşuruz. “Aşk hissediyorum,” deriz.
Oysa aşk, farklı duyguların bir araya geldiği karmaşık bir deneyim olabilir. Birini arzulamak, ona güvenmek, onu merak etmek, onunla ilgilenmek ve hayatında özel bir yer istemek aynı şey değildir.
Bir kişiye karşı güçlü bir çekim duyabilirsiniz ama onu tanımıyor olabilirsiniz.
Birine güvenebilirsiniz ama romantik bir arzu hissetmeyebilirsiniz.
Birini sevebilirsiniz ama onunla aynı hayatı kurmak istemeyebilirsiniz.
Birini özleyebilirsiniz ama onunla yeniden birlikte olmanın sizin için iyi olmadığını bilebilirsiniz.
Bu ayrımlar önemlidir. Çünkü aşk kelimesini bütün bu farklı deneyimleri açıklamak için kullandığımızda, ne hissettiğimizi anlamak zorlaşır.
Birine duyduğunuz şeyin içinde hangisi var?
Arzu mu?
Hayranlık mı?
Yalnızlık korkusu mu?
Güven ihtiyacı mı?
Yakınlık isteği mi?
Alışkanlık mı?
Bazen birkaçının aynı anda bulunması mümkündür.
Felsefe, duygularımızı değersizleştirmek için değil, onları daha dikkatli düşünmek için soru sorar. Aşkı açıklamak, onu soğuk ve mekanik bir şeye dönüştürmez. Tam tersine, yaşadığımız şeyin içinde nelerin bulunduğunu fark etmemizi sağlar.
Platon’un aşk sorusu
Aşk üzerine en etkili felsefi metinlerden biri, Platon’un Şölen adlı eseridir. Bu eserde farklı kişiler aşkın ne olduğunu tartışır. Metnin en önemli bölümlerinden birinde, Diotima’nın düşünceleri Sokrates aracılığıyla aktarılır.
Diotima’ya göre aşk, insanın sahip olmadığı veya eksikliğini hissettiği bir şeye yönelmesiyle bağlantılıdır. İnsan güzel olanı, iyi olanı ve kalıcı olanı arzular. Aşk yalnızca bir kişiye duyulan özel his değil, insanın kendisini aşan bir şeye yönelme biçimi olarak da ele alınır.
Bu düşünce, aşkı “eksik olanı aramak” şeklinde özetlemeye yol açmıştır. Ancak burada dikkatli olmak gerekir.
Birini seviyorsak, bu mutlaka eksik olduğumuz anlamına gelmez.
İnsan, eksik olduğu için değil, başka birinin varlığını değerli bulduğu için de sevgi duyabilir. Bir ilişkiye girmek, kendini tamamlanmamış veya değersiz ilan etmek değildir.
Yine de Platon’un yaklaşımı önemli bir soruyu gündeme getirir:
Sevdiğim kişiyi mi istiyorum, yoksa onun bana vereceğini düşündüğüm şeyi mi?
Bu soru kolay değildir. Çünkü çoğu ilişkide kişi hem sevdiği insanı hem de o insanla birlikte yaşayacağını düşündüğü duyguyu ister.
Birinin yanında güvende hissetmek, onunla konuşabilmek ve birlikte gelecek kurmayı hayal etmek gerçek deneyimlerdir. Fakat bazen kişi, karşısındaki insanın kendisinden çok, onun sağlayacağı güvene bağlanabilir.
Bu durumda ilişki, iki insanın buluşmasından çok, bir ihtiyacın başka bir insan üzerinden karşılanmasına dönüşebilir.
İhtiyaç duymak sevgiyi yok eder mi?
Birine ihtiyaç duymak, o kişiyi sevmediğiniz anlamına gelmez.
İnsan sosyal bir varlıktır. Yakınlık, destek, şefkat ve ait olma duygusuna ihtiyaç duyabilir. Bir başkasından yardım istemek, onunla duygularını paylaşmak veya zor zamanlarda yanında olmasını arzulamak insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Sorun ihtiyaç duymakta değil, ihtiyacın bütün ilişkiyi yönetmeye başlamasındadır.
“Beni yalnız bırakma,” demek, her zaman sağlıksız bir talep değildir. Bazen insanın zor bir dönemden geçtiğini ve destek aradığını gösterir.
Fakat “Sen yoksan ben hiçbir şeyim,” düşüncesi, ilişkiyi ağır bir sorumlulukla yükleyebilir. Karşınızdaki kişiyi yalnızca sevdiğiniz biri olmaktan çıkarıp, varlığınızın tek dayanağı hâline getirebilirsiniz.
Bu durumda ilişki içinde iki kişi değil, bir kişinin bütün ihtiyaçları ve diğer kişinin bu ihtiyaçları karşılama zorunluluğu bulunur.
Sevgi ile ihtiyaç arasındaki farkı anlamak için şu sorular yardımcı olabilir:
Bu kişiyi, bana sağladığı güven dışında kim olduğu için de seviyor muyum?
Onun kendi hayatı, tercihleri ve sınırları olduğunu kabul ediyor muyum?
Beni sevmediğinde veya istediğim gibi davranmadığında onun değerini yok sayıyor muyum?
Bu ilişki içinde kendi hayatımı sürdürebiliyor muyum?
Onun yanımda olmasını istiyor muyum, yoksa onsuz kalmaya dayanamayacağımı mı düşünüyorum?
Bu sorulara verilen cevaplar, ilişkinin gerçek olup olmadığını kesin biçimde kanıtlamaz. Fakat duygunun içinde yalnızca sevgi değil, korku veya bağımlılık da bulunup bulunmadığını görmenize yardım eder.
Aşkın bedensel tarafı
Aşkı yalnızca düşünceler ve anlamlar üzerinden ele almak da eksik olur. İnsan bedeni, aşk deneyiminin önemli bir parçasıdır.
Birinden hoşlandığınızda heyecanlanabilir, kalp atışlarınızı daha yoğun hissedebilir, onun yanında zamanın farklı aktığını düşünebilirsiniz. Bu deneyimlerin biyolojik ve psikolojik boyutları vardır.
Beyin, ödül, motivasyon, bağlanma ve stresle ilişkili çeşitli sistemler aracılığıyla romantik çekime tepki verir. Dopamin, oksitosin ve diğer nörokimyasal süreçler aşkın bütününü açıklamasa da bazı duygusal ve bedensel deneyimlerde rol oynar.
Fakat “Aşk beyindeki kimyasallardan ibarettir,” demek de yetersizdir.
Bir müziği ses dalgalarıyla açıklayabilirsiniz; ama bu açıklama müziğin sizin için taşıdığı anlamı ortadan kaldırmaz. Bir dostluğu sinir sisteminin tepkileriyle inceleyebilirsiniz; fakat arkadaşlığın ortak anılar, sadakat ve güven boyutu bundan ibaret değildir.
Aşkın biyolojik bir tarafı vardır.
Ama aşk yalnızca biyoloji değildir.
Aynı zamanda yorumladığımız, anlattığımız ve sorumluluk üstlendiğimiz bir deneyimdir. Birinin elini tutmak, yalnızca bedensel bir temas değil; güven, yakınlık ve anlam taşıyan bir davranış olabilir.
Bu nedenle bilimsel açıklamalar ile felsefi açıklamalar birbirinin düşmanı değildir. Bilim, aşk deneyiminde nelerin gerçekleştiğini anlamaya çalışır. Felsefe ise bu deneyimin bizim için ne anlama geldiğini, nasıl yaşanması gerektiğini ve hangi sorumlulukları doğurduğunu sorar.
Aristoteles: Aşk ve dostluk
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik adlı eserinde dostluk üzerine kapsamlı biçimde düşünür. Onun kullandığı “philia” kavramı, yalnızca bugünkü anlamıyla arkadaşlığı değil, insanlar arasındaki farklı sevgi ve bağlılık biçimlerini kapsar.
Aristoteles, dostlukları genel olarak üç tür üzerinden düşünür:
Çıkar için kurulan ilişkiler.
Haz veren ilişkiler.
Karşılıklı iyiliğe ve karaktere dayanan ilişkiler.
İlk türde insanlar birbirinden sağladıkları fayda nedeniyle bir arada bulunur. Fayda ortadan kalktığında ilişki de zayıflayabilir.
İkinci türde insanlar birlikte olmaktan keyif alır. Eğlence, heyecan veya ortak zevkler ilişkiyi sürdürür. Fakat zevkler değiştiğinde ilişki de değişebilir.
Üçüncü türde ise taraflar birbirlerinin karakterini ve iyiliğini önemser. Bu tür ilişki, yalnızca sağlanan faydaya veya alınan hazza dayanmaz. İnsan, karşısındaki kişinin iyi olmasını kendi çıkarı dışında da ister.
Aristoteles’in bu ayrımı romantik aşkı doğrudan açıklamak için yazılmamış olsa da aşk ilişkilerini düşünmek açısından güçlü bir araçtır.
Bir ilişki yalnızca çıkar üzerine kurulmuşsa, çıkar ortadan kalktığında ne olur?
Yalnızca heyecana dayanıyorsa, heyecan azaldığında geriye ne kalır?
Taraflar birbirinin iyiliğini gerçekten önemsiyorsa, bu iyilik ilişki uğruna ne kadar feda edilebilir?
Bu sorular, aşkı yalnızca yoğunlukla ölçmemize engel olur.
Bir duygunun çok güçlü olması, onun mutlaka iyi bir ilişkiye dönüşeceği anlamına gelmez. Kıskançlık da yoğun olabilir. Kontrol etme arzusu da. Kaybetme korkusu da.
Yoğunluk, doğruluğun kanıtı değildir.
Romantik aşk fikri
Bugün aşk dediğimiz şeyin önemli bir bölümü, tarih boyunca değişen kültürel anlatılardan etkilenir.
Romanlar, filmler, şarkılar ve sosyal medya; aşkın nasıl görünmesi gerektiği konusunda bize güçlü imgeler sunar. İlk görüşte aşk, ruh eşi, sonsuza kadar süren tutku, bütün engelleri aşan ilişki ve sevdiği kişi için kendini feda eden karakterler, romantik aşkın yaygın anlatıları arasındadır.
Bu anlatılar tamamen değersiz değildir. İnsanların hayal kurmasına, duygularını ifade etmesine ve ilişkiler üzerine düşünmesine yardım edebilir.
Fakat bir hikâyenin etkileyici olması, gerçek hayatta iyi bir ölçüt olduğu anlamına gelmez.
Filmlerde kıskançlık bazen tutkunun kanıtı gibi gösterilir.
Gerçek hayatta kıskançlık, kişinin özgürlüğünü kısıtlamaya, telefonunu kontrol etmeye veya sosyal çevresini daraltmaya dönüşebilir.
Hikâyelerde birinin peşinden gitmek romantik bir kararlılık gibi sunulabilir.
Gerçek hayatta ısrar, karşı tarafın sınırlarını ihlal edebilir.
Filmlerde “Senden başkasına ihtiyacım yok,” cümlesi büyük bir aşk ilanı gibi duyulur.
Gerçek hayatta iki kişinin bütün sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını yalnızca birbirinden karşılamaya çalışması, ilişkiyi ağırlaştırabilir.
Romantik anlatılarla gerçek ilişkileri birbirinden ayırmak gerekir.
Bir hikâyede dramatik olan, hayatta sağlıklı olmayabilir.
Aşk, sahip olmak mıdır?
Aşkı bazen sahip olma diliyle anlatırız.
“Benim sevgilim.”
“Bana ait.”
“Onu kimseyle paylaşmam.”
Bu ifadeler bazı insanlar için yalnızca yakınlık ve bağlılık anlamına gelebilir. Fakat sahiplik dili, karşıdaki kişiyi bağımsız bir özne olarak görmeyi zorlaştırdığında tehlikeli hâle gelir.
Birini sevmek, onun üzerinde mülkiyet hakkı kazanmak değildir.
Sevdiğiniz kişi sizinle birlikte bir ilişki içinde olabilir; fakat yine de kendi kararları, arkadaşları, zamanı, bedeni ve sınırları vardır.
İlişkide bağlılık, özgürlüğün yok olması anlamına gelmez.
Biriyle birlikte olmak, onun bütün hayatına el koymak değildir.
Bu ayrım, aşkın en zor taraflarından biridir. Çünkü sevgi yakınlaşmak ister. Yakınlık da bazen sınırların ortadan kalkması gibi yanlış anlaşılır.
Oysa sağlıklı yakınlık, iki kişinin birbirine tamamen karışması değil; aralarındaki farkı koruyarak bağ kurabilmesidir.
Birini sevdiğiniz için onun her kararını onaylamak zorunda değilsiniz.
Onunla birlikte olmak, kendi düşüncelerinizden vazgeçmenizi gerektirmez.
Aynı şekilde sevdiğiniz kişinin sizden bağımsız bir hayatı olmasını kabul etmek, onu daha az sevdiğiniz anlamına gelmez.
Gerçek mi, ihtiyaç mı?
Aşkın gerçek olup olmadığını anlamak için onu ihtiyaçtan tamamen ayırmak gerekmeyebilir.
İnsanların çoğu sevgiye ve yakınlığa ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, aşkı sahte hâle getirmez. Aksine, insanın ilişki kuran bir varlık olduğunu gösterir.
Asıl soru şudur:
İhtiyaç duyduğum için seviyor muyum, yoksa sevdiğim kişiye ihtiyaç duyduğumu fark ettiğim için mi korkuyorum?
İhtiyaç ile sevgi birbirine eşlik edebilir.
Birinin yanında kendinizi güvende hissetmeniz, onu yalnızca güvenlik aracı olarak gördüğünüz anlamına gelmez. Fakat onun sizin bütün korkularınızı çözmesini beklediğinizde, ilişkiye taşıyamayacağı bir görev vermiş olursunuz.
Aşk, hayatımızı anlamlı kılabilir.
Ama hayatımızın bütün anlamı olmak zorunda değildir.
Aşk bizi iyileştirebilir.
Ama karşımızdaki kişinin terapistimiz, kurtarıcımız veya sürekli destek kaynağımız olması beklenmemelidir.
Aşk bizi kendimize yaklaştırabilir.
Ama kendimizi tanıma sorumluluğunu bütünüyle bir başkasına bırakamayız.
Belki gerçek aşk, ihtiyaçlarımızın hiç olmadığı bir ilişki değildir.
Belki ihtiyaçlarımızı fark ettiğimiz, onları dürüstçe ifade ettiğimiz ve karşı tarafı bu ihtiyaçların altında ezmeden yakınlık kurabildiğimiz ilişkidir.
Aşkı düşünmeye başlamak
Aşk hakkında tek bir tanım bulmak zorunda değiliz.
Onu bazen arzu, bazen yakınlık, bazen bağlılık, bazen de ortak bir hayat kurma çabası olarak yaşayabiliriz. Her ilişkinin biçimi ve derinliği farklı olabilir.
Fakat hangi ilişkiyi yaşarsak yaşayalım, bazı sorular önemini korur:
Bu ilişki içinde sevdiğim kişiyi gerçekten görüyor muyum?
Onu değiştirmeye çalışmadan tanımaya istekli miyim?
Korkularımı sevgi adı altında karşı tarafa yüklemiyor muyum?
Yakınlık kurarken onun özgürlüğüne saygı duyuyor muyum?
Bu ilişkide yalnızca ne aldığımı değil, ne verdiğimi de düşünebiliyor muyum?
Aşkı, kendimi kaybetmenin başka bir adı hâline getirmiyor muyum?
Aşk gerçek olabilir.
Ama gerçek olması, her zaman yeterli olması anlamına gelmez.
Bir duygu gerçek olduğu hâlde yanlış yaşanabilir. Bir bağ güçlü olduğu hâlde zarar verici olabilir. Birini çok sevmek, onunla her koşulda birlikte kalmanız gerektiğini kanıtlamaz.
Aşkı küçültmeden düşünmek gerekir.
Onu ne yalnızca biyolojik bir tepkiye ne de bütün sorunları çözecek sihirli bir güce indirgemek doğru olur.
Aşk, insanın başka birine yönelirken kendisiyle de karşılaşmasıdır.
Çünkü birini severken yalnızca onu görmeyiz.
Kendi ihtiyaçlarımızı, korkularımızı, beklentilerimizi ve değişme biçimimizi de görürüz.
Belki aşkın en gerçek tarafı burada başlar:
Bir başkasına yaklaşırken, kendimize dair sakladığımız soruların da görünür hâle gelmesinde.
Bölüm 1 · 1/5
Bu bölüm sana nasıl geldi?