Lewis Carroll
Charles Lutwidge Dodgson (27 Ocak 1832 - 14 Ocak 1898) ya da daha çok tanındığı mahlasıyla Lewis Carroll, ünlü İngiliz yazar, matematikçi, mantıkçı, papaz ve fotoğrafçıdır.
Carroll’ın en ünlü eserleri; Alice’s Adventures in Wonderland (“Alice Harikalar Diyarında”) ve onun devamı olan Through the Looking-Glass (“Aynanın İçinden”) adlı kitapları ve “The Hunting of the Snark” ve “Jabberwocky” adlı şiirleridir.
Kelime oyunları, mantık ve fantazideki başarısı küçük çocuklardan, edebi açıdan seçkin kişilere kadar birçok insanı eğlendirmiştir. Ancak bunun ötesinde, eserleri modern kültüre iyicene yerleşmiştir. Birçok sanatçıyı, direkt olarak etkilemiştir.
Kuzey Amerika, Japonya, İngiltere ve Yeni Zellanda başta olmak üzere, dünyanın birçok yerinde, sadece Carroll’ın eserlerinin zevkle okunması ve daha da yaygınlaştırılmasına adanmış kuruluşlar vardır.
TAVŞANIN YUVASINDA
Ablasıyla beraber çimenlerin üzerinde bomboş oturup durmaktan canı sıkılmaya başlayan Alis’in yapacak hiçbir işi bulunmuyordu.
Ablasının okuduğu kitaba bir iki kere şöyle bir baktı. Fakat bu kitapta hiçbir resim ve konuşma yoktu. Alis içinden “Resim ve konuşma bulunmayan bir kitap nasıl olur?” diye düşündü.
Günün öğlen sıcağı onu miskin ve tembel bir hale sokmuştu. “Papatya çelengi yapmanın sevinci yerinden kalkmaya değer mi?” ve “Acaba papatya toplasam mı?” diye kendi kendine sormaktaydı.
O sırada önünden kırmızı gözlü beyaz bir tavşanın geçtiğini hayretle fark etti.
Ortalıkta şaşılacak bir durum yoktu. Tavşanın kendi kendine mırıldanarak şöyle söylediğini duyduğu zaman da fazla şaşkınlık göstermedi:
“Aman Allah’ım geç kalıyorum.”
Alis’in tüm bu gördüğü şeyler ona çok normal bir şey gibi geliyor ve şaşıracak bir durum görmüyordu. Fakat en sonra tavşan yeleğinin cebinden bir saat çıkarıp bakarak son süratle koşmaya başlayınca Alis de hemen yerinden fırladı. Çünkü o zaman birdenbire anlamıştı ki, o şimdiye kadar yelek giyen ve cebinden saat çıkaran bir tavşan görülmemişti.
Merak içinde kırlarda tavşanın arkasından koşmaya başladı ve hayvanın çalılıkta geniş bir tavşan yuvasına girerek ortalıktan kaybolduğunu anladı. Bir dakika sonra Alis de bir daha oradan nasıl çıkacağını hiç düşünmeden onun arkasından tavşanın yuvasına dalmıştı.
Yuva bir tünel gibi genişliyordu; fakat birdenbire son derece dik bir inişle karşılaştı ve derin bir kuyuya benzeyen bu tünelden aşağı doğru tekerlek gibi yuvarlanmaya başladı.
İçine düştüğü kuyu öyle bir derindi ki deme gitsin! Kendi kendine, “Yoksa ben mi çok yavaş düşüyorum?” diye soruyordu.
Belki her ikisi de doğruydu. Çünkü o, bütün bu zaman içinde dört yanındaki manzarayı görebildiği gibi geçmekte olan şeyleri de kavrayabiliyordu.
Öncelikle kuyunun dibine bir göz attı; fakat orası zifiri karanlıktı; hiçbir şey göremiyordu. Sonra kuyunun duvarlarına baktı ve kuyunun duvarlarının bir sürü raflar ve duvar dolaplarıyla baştanbaşa kaplanmış olduğunu gördü. Her tarafta gözüne haritalar ve tablolar çarpmaktaydı.
Aşağı doğru düşerken bir kavanoz yakaladı; üzerinde “Portakal Reçeli” yazılıydı.
Fakat ne garip şey! Kavanozun içi bomboştu.
Aşağıda birinin kafasına düşer de öldürür diye elindeki kavanozu bir yere atmadı ve onu önünden geçtiği bir rafa koydu.
Alis, böyle bir süre daha aşağılara düştükten sonra:
“Bu ne biçim kuyu böyle?” diye düşündü. “Bunun dibine ulaşamayacak mıyım ben!”
Aslında düşündüğü yanlış da değildi: Düştükçe düşüyor ve ona sanki bu işin sonu gelmeyecekmiş gibi geliyordu.
“Acaba ne kadar düştüm şimdiye kadar?” diye söylendi. “Sanırım dünyanın merkezine çok yaklaştım. Dur bakalım hele! Evet, sanırım bu dört bin kilometre olmuştur!”
Gördüğünüz gibi Alis, okula giderken birşeyler öğrenmiştir; her ne kadar onu dinleyen hiçbir kimse olmadığı için bilgisini başkalarına göstermenin sırası değilse de, bu onun için yine de faydalı bir egzersizdi.
“Doğru, düştüğüm derinlik neredeyse buna yakındır; fakat şimdi ben acaba hangi katmanda bulunuyorum?”
Alis’in yerkürenin katmanları hakkında, en küçük bir fikri dahi yoktu; fakat büyük sözler söylemenin pek güzel birşey olduğunu biliyordu.
Düşünmeye devam ediyordu:
“Ben böyle gidersem dünyanın öteki ucundan çıkacağım galiba. Başlarının üstünde yürüyen insanların yanına gitmek ne kadar garip olacak! Sanırım bunlar antipatiler olmalı!”
Bunu söyledikten sonra kendisini dinleyen bir kimse olmadığına sevindi; çünkü söylediği şeyin doğru olup olmadığını tam olarak kestiremiyordu.
“Fakat onlara ülkelerinin adını soramaz mıyım? Lütfen söyler misiniz bayan, burası Yeni Zelanda mı, yoksa Avustralya mıdır?”
Saygılı bir selamlama hareketi yapmayı denedi. Bu iniş esnasında onun tepe taklak aşağıya düşmesini bir selamlama olarak kabul edebilirsiniz.
“Şimdi ben ona bunları soracak olursam o beni çok cahil bir çocuk sanır. Bunun için kimseye hiçbir şey sormayacağım. Herhalde bir yerlerde oranın ismini yazılmış olarak görebilirim.”
Alis kafasındaki bir düşünceden diğerine geçiyordu. Gerçekten de bu kuyuda kendi kendine konuşmaktan başka yapacak bir şey yoktu.
“Benim güzel Dinah’ım (Dinah, kedisinin adıydı) sanıyorum ki, bu akşam sizin yanınızda olmayacağım. Umarım saat beşte ona sütünü vermeyi unutmazlar. Dinah, benim biricik sevgili kedim! Şimdi benimle birlikte olmanı ne kadar çok isterdim. Gerçi havada fare yoktu ama bildiğin gibi farelerden daha korkunç olan yarasalar vardır. Ama olmaz ki, kediler yarasa yerler mi?”
Kendi kendine konuşmakta olan Alis konuşmanın burasında uyumaya ve yarı rüya yarı uyku halinde şunları tekrarlamaya başladı:
“Kediler yarasa yer mi? Kediler yarasa yer mi?”
Arada sırada şöyle diyordu: “Yarasalar, kedi yer mi?”
Kendi kendine sorduğu bu soruların hiçbirine cevap veremediği için onları soruş düzeninin de bir önemi yoktu. Saçmaladığının kendisi de farkındaydı. Sonra kedisi Dinah’ı, elinden tutarak gezdirdiğini rüyasında görmeye başladı.
Kedisine: “Lütfen doğru söyle bana Dinah, hiç yarasa yedin mi sen?” diye sorduğu anda birdenbire üzerine “küt!” diye bir yığın kuru dal ve yaprak yığını düştü.
Üstüne düşen dallardan dolayı Alis’e, hiçbir şey olmamıştı; bir sıçrayışta ayağa kalktı. Yukarı baktı, fakat orası hala çok karanlıktı. Önünde uzun bir koridor uzayıp gidiyordu. Ne görse iyi? Kovaladığı beyaz tavşan bütün hızıyla koşmuyor muydu? Kaybedecek zaman yoktu. Alis de bütün hızıyla ileri atıldı ve bir dönemeçte tavşanın şöyle söyleyerek kaybolduğunu duydu:
“Uzun kulaklarım ve bıyıklarım üzerine yemin ederim ki çok geç kaldım!”
Öyle ki, neredeyse elleyecek kadar tavşana yaklaşmıştı; fakat tam köşeyi dönmüştü ki, tavşanı tamamen gözden kaybetti. Alis, şimdi uzun ve basık bir holde bulunmaktaydı ve burası tavana asılmış bir sıra lamba ile aydınlanıyordu. Holün dört bir yanında bir sürü kapı vardı, fakat bunların hepsi de kilitliydi. Alis, her ne kadar bunları teker teker açmaya çalıştıysa da bir türlü açamadı ve holün ortasında ne yapacağını bilemez bir durumda kaldı. Birdenbire gözüne kalın camdan üç ayaklı bir masa ilişti; bu masanın üzerinde küçük bir altın anahtar vardı. Alis’in aklına ilk gelen fikir bu anahtarın holün kapılarından birine ait olduğu yönündeydi.
Fakat kilitler düşündüğü gibi değildi! Kilitler o kadar büyüktü ki, bu küçücük anahtarla hiç birini açamadı. En sonunda arayarak, duvara gerilmiş bir örtü buldu, bu örtünün arkasında da kırk santim yüksekliğinde küçük bir kapı gördü. Küçük anahtarı kapının kilidine soktu. Aman Allah’ım! Bu ne şans! Tıpatıp uyuyordu.
Alis anahtarla kapıyı açtı; bu kapı bir fare deliğinden çok daha geniş olmayan bir koridora açılıyordu. Yere diz çöktü. Ve bu koridorun öbür ucunda dünyanın en güzel bahçesini gördü. Bu boş koridoru geçerek bu güzel çiçekler ve serin pınarların bulunduğu yere gitmeyi öyle candan istedi ki. Fakat ne yazık ki, kapının deliğinden başını bile içeri sokamadı.
Çaresizlik içinde kıvranan Alis: “Başım girse bile omuzlarım girmez. Keşke bütün gövdemle bir teleskop gibi içeri girebilseydim! Bir dakika, ben bunu deneyeceğim, fakat nasıl yapmalıyım?” diye üşünüyordu.
Sizin de tahmin edeceğiniz gibi Alis, o kadar garip ve ilginç şeyler görmüştü ki, artık onun için her şey mümkün görünüyordu.
Kapıya öylece bakıp durmanın anlamı yoktu. Yeniden masanın başına döndü; orada ya başka bir anahtar, ya da insanı bir teleskop haline getirmenin sırlarını öğretecek bir kitap bulacağını sanıyordu. Orada gerçekten de küçük bir şişe buldu.
Bu şişe daha önce orada yoktu. Şişenin boynunda büyük harflerle “beni içiniz” diye yazılı bir etiket yapıştırılmıştı. “Beni içiniz” ne kadar güzel bir sözdü; fakat akıllı Alis, onu içmekte hiç de acele etmedi.
“Önce şöyle bir bakayım ona, zehir kelimesi yazılmış olmasın.” diye düşündü.
Alis’in kafasında birçok gerçek canlandı. Arkadaşlarının kendilerine vermiş oldukları en basit nasihatleri unutmaları yüzünden yanan veya vahşi hayvanlar tarafından parçalanıp yenilen çocuklar hakkında o kadar çok hikâye dinlemişti ki! Örneğin, eğer ateşte kızararak bembeyaz kesilmiş bir maşayı elinizle tutacak olursanız eliniz yanar, eğer parmağınızı derince keserseniz parmağınız kanar ve eğer üzerinde “Zehir” yazılı bir şişenin içindeki içeceği içerseniz mutlaka zehirlenirsiniz.”
Bunun üzerine Alis dikkatli gözlerle baktı, bu şişenin üzerinde “zehir” kelimesi yazılı değildi. Ondan biraz tatma tehlikesini göze aldı; içeceğin tadı biraz kiraz reçeline, biraz kremaya, biraz hindi kızartmasına benziyordu. Aslında bu ananasa, karamelaya ve sıcak kebaba da benziyordu; sonra şişenin içindekilerin hepsini başına dikti.
Alis: “Çok tuhaf!” diye söylendi. “Ben galiba bir teleskop haline geliyorum!”
Tıpkı kendi düşündüğü gibi oldu; çünkü artık boyu yirmi beş santim kadardı. Artık küçük kapıdan girebileceğini sevinçle düşündü; fakat birkaç dakika daha bekledi. Birkaç santim daha küçülüp küçülemeyeceğini görmek istiyordu. Bu düşünce onu biraz sinirlendirdi.
GÖZYAŞI DENİZİ
Alis: “En sonunda tıpkı bir mum gibi eriyerek biteceğim galiba; fakat daha ne kadar küçülürüm acaba?” diye söylendi. “Kendi kendine bir mum eriyip bitince alevi neye benzer?” diye sordu. Hayatında böyle birşey görmemişti. Bir dakika sonra bahçeye girmeye karar vermişti. Fakat ne yazık ki, zavallı Alis, kapıya yaklaşınca küçük altın anahtarı masanın üzerinde unutmuş olduğunu anladı. Şimdi nasıl ulaşacaktı bu anahtara? Camların arasından onu iyice görüyordu. Masanın bacağından yukarı tırmanmayı denedi, fakat masanın bacağı çok kaygandı. Boşu boşuna harcadığı gayretlerden sonra, zavallı yavrucak olduğu yere çöktü ve çaresiz bir şekilde ağlamaya başladı.
Sonra Alis ciddi bir tavır takınarak: “Ne işe yarar sanki böyle ağlamak?” dedi. “Hemencecik bu ağlama seanslarına bir son vermeliyim.”
Alis kendi kendine o kadar güzel öğütler verir ve kendi kendini öyle şiddetli bir şekilde azarlardı ki, bu da gözlerinden yaşlar boşanmasına sebep olurdu. Bir defasında, kendi kendine oynadığı bir kroket oyununda hile yaptığı için kendi kulaklarını çekmişti.
Çünkü bu garip karakterli çocuk iki kişilik sahibi olduğu konusunda kendini kandırmaktan hoşlanırdı.
Kararsız ve zavallı Alis: “Şimdi iki tür karakterli olmanın sırası değil. Burada sadece ben varım ki, bu da ancak bir kişidir.” Diye düşündü.
O bu şekilde düşünürken o anda masanın altında küçük bir kutu gördü; onu açtı ve içinde, üzerinde güzel üzüm taneleriyle “Beni yiyiniz” kelimesi yazılı küçük bir meyveli çörek gördü.
O zaman Alis, kendi kendine düşündü: “Çok güzel, yiyeceğim; eğer yeniden boyum eski haline gelirse anahtara yetişirim, eğer daha da küçülürsem kapının altından geçer çıkarım. Her iki durumda da bahçeye gireceğim ve ondan sonra ne olacaksa olacak.”
Sonra meyveli çöreğin küçük bir parçasını koparıp yemeye başladı. “Acaba büyüyor muyum? Yoksa küçülüyor muyum?” diye söylendi.
Vaziyeti anlamak için elini başına koydu. Şaşırmıştı; çünkü boyu olduğu gibi kalıyordu. Gerçekten de bir çörek yenilince, insanın boyu ne uzar ne kısalırdı; fakat Alis, olağanüstü şeylere o kadar alışmıştı ki, olayların normal olarak geçişini pek aptal ve can sıkıcı buluyordu. Meyveli çöreği, adeta çiğnemeden yutmaya başladı.
Alis: “Bu iş giderek daha ilginç bir şekle giriyor!” diye düşündü, “Şimdi ben dünyanın en büyük teleskopu gibi uzamaya başladım.”
Çünkü Alis ayaklarına baktığı zaman, onların gözden kaybolacak kadar uzaklaştığını fark etti.
“Ah benim zavallı ayaklarım! Şimdi kim giydirecek size çoraplarınızı ve ayakkabılarınızı? Herhalde onları bundan sonra size ben giydirmeyeceğim. Çünkü artık sizden çok uzakta olacağım. Artık siz kendi başınızın çaresine bakacaksınız.”
Fakat birden bire “ben yine onlara dostluk ve yakınlık göstermeliyim” diye düşündü. “Yoksa beni gitmek istediğim yere götürmezler.” Sonra dedi ki: “Size her noelde bir çift yeni ayakkabı alacağım.”
“Fakat bu ayakkabıları onlara nasıl göndermeli? Postayla mı?” diye söylendi, insanın ayaklarına ayakkabı göndermesi de ne kadar tuhaf oluyor! Hele adres ne kadar komik olacak: Bayan Alis’in, sağ ayağına, Alis’in sonsuz sevgileriyle...
“Ne saçmalıyorum ben, Allah aşkına!”
İşte o anda başı holün tavanına çarpmıştı; bu onun en aşağı üç metre kadar uzadığını gösteriyordu. Küçük altın anahtarı yakaladı ve bahçenin kapısına koştu.
Zavallı Alis! Şimdi yere yatarak kapı deliğinden ancak bahçeyi seyredebiliyordu. Öteye geçmek imkânsızdı. Oturup yine ağlamaya başladı.
O sırada bir ses duydu:
“Sizin gibi kocaman bir kız böyle ağlamaktan utanmalıdır. Rica ederim, çabuk kesin bu ağlamayı.”
Ancak Alis, hıçkırıklarla ağlıyor ve gözyaşı selleri dökmeye devam ediyordu. Bu sırada dört bir yanında on santim derinliğinde ve holün yarısını kaplayan bir gözyaşı havuzu meydana geldi.
O anda uzaktan hafif bir ayak sesi duydu. Çabucak gözlerini sildi. Bu güzel bir elbise giymiş olan ve bir elinde de beyaz oğlak derisinden bir çift eldiven ve ötekinde bir yelpaze tutan beyaz tavşandı.
Hem hızla ilerliyor hem de şöyle mırıldanıyordu:
“Ah! Düşes! Düşes! Umarım bu gecikmemden gücenmemiş olsa!”
Alis, öyle ümitsiz bir haldeydi ki, kim olursa olsun, yardıma çağırmazlık edemezdi.
Tavşan yanına gelince kısık ve utangaç bir sesle: “Lütfen, bay...” diye seslenince Tavşan şiddetle yerinden sıçradı ve oğlak derisinden eldivenleriyle yelpazesini düşürdü ve son hızla karanlıkta kayboldu.
Alis, tavşanın düşürdüğü yelpaze ile eldivenleri yerden aldı; hava çok sıcak olduğundan yelpazelenerek şöyle söylendi: “Aman Allah’ım! Bugün her şey ne kadar tuhaf ve acayip! Dün her şey doğal akışıyla gidiyordu. Yoksa geceleyin ben mi değiştim. Acaba bu sabah yataktan kalkarken ben, ben olarak mı kalktım? Her halde biraz başka olmalıyım. Fakat ortaya bir soru çıkıyor: Eğer ben, ben değilsem o halde ben kimim? İşte bu sorunu çözmek çok güç!”
Sonra hangi küçük arkadaşının kılığına girmiş olduğunu araştırdı.
“Benim “Ada” olmadığım kesin.” dedi. “Çünkü onun lüle lüle saçları vardır, benim saçlarımsa hiç de onunkiler gibi değil. Mabel’in kılığına girmediğim de kesindir; çünkü ben pek çok bilgi sahibiyim. Oysaki o zırcahil, hem sonra o odur ben de ben. Allah’ım, ne kadar içinden çıkılmaz bir durum!”