gridreads

1. Bölüm

Lewis Car­roll

Char­les Lut­wid­ge Dodg­son (27 Ocak 1832 - 14 Ocak 1898) ya da daha çok tanın­dı­ğı mah­la­sıy­la Lewis Car­roll, ünlü İngi­liz yazar, mate­ma­tik­çi, man­tık­çı, papaz ve fotoğ­raf­çı­dır.

Car­roll’ın en ünlü eser­le­ri; Alice’s Adven­tu­res in Won­der­land (“Alice Hari­ka­lar Diya­rın­da”) ve onun devamı olan Thro­ugh the Loo­king-Glass (“Ayna­nın İçin­den”) adlı kitap­la­rı ve “The Hun­ting of the Snark” ve “Jab­ber­wocky” adlı şiir­le­ri­dir.

Kelime oyun­la­rı, mantık ve fan­ta­zi­de­ki başa­rı­sı küçük çocuk­lar­dan, edebi açıdan seçkin kişi­le­re kadar birçok insanı eğlen­dir­miş­tir. Ancak bunun öte­sin­de, eser­le­ri modern kül­tü­re iyi­ce­ne yer­leş­miş­tir. Birçok sanat­çı­yı, direkt olarak etki­le­miş­tir.

Kuzey Ame­ri­ka, Japon­ya, İngil­te­re ve Yeni Zel­lan­da başta olmak üzere, dün­ya­nın birçok yerin­de, sadece Car­roll’ın eser­le­ri­nin zevkle okun­ma­sı ve daha da yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sı­na adan­mış kuru­luş­lar vardır.

TAV­ŞA­NIN YUVA­SIN­DA

Abla­sıy­la bera­ber çimen­le­rin üze­rin­de bomboş oturup dur­mak­tan canı sıkıl­ma­ya baş­la­yan Alis’in yapa­cak hiçbir işi bulun­mu­yor­du.

Abla­sı­nın oku­du­ğu kitaba bir iki kere şöyle bir baktı. Fakat bu kitap­ta hiçbir resim ve konuş­ma yoktu. Alis için­den “Resim ve konuş­ma bulun­ma­yan bir kitap nasıl olur?” diye düşün­dü.

Günün öğlen sıcağı onu miskin ve tembel bir hale sok­muş­tu. “Papat­ya çelen­gi yap­ma­nın sevin­ci yerin­den kalk­ma­ya değer mi?” ve “Acaba papat­ya top­la­sam mı?” diye kendi ken­di­ne sor­mak­tay­dı.

O sırada önün­den kır­mı­zı gözlü beyaz bir tav­şa­nın geç­ti­ği­ni hay­ret­le fark etti.

Orta­lık­ta şaşı­la­cak bir durum yoktu. Tav­şa­nın kendi ken­di­ne mırıl­da­na­rak şöyle söy­le­di­ği­ni duy­du­ğu zaman da fazla şaş­kın­lık gös­ter­me­di:

“Aman Allah’ım geç kalı­yo­rum.”

Alis’in tüm bu gör­dü­ğü şeyler ona çok normal bir şey gibi geli­yor ve şaşı­ra­cak bir durum gör­mü­yor­du. Fakat en sonra tavşan yele­ği­nin cebin­den bir saat çıka­rıp baka­rak son sürat­le koş­ma­ya baş­la­yın­ca Alis de hemen yerin­den fır­la­dı. Çünkü o zaman bir­den­bi­re anla­mış­tı ki, o şim­di­ye kadar yelek giyen ve cebin­den saat çıka­ran bir tavşan görül­me­miş­ti.

Merak içinde kır­lar­da tav­şa­nın arka­sın­dan koş­ma­ya baş­la­dı ve hay­va­nın çalı­lık­ta geniş bir tavşan yuva­sı­na gire­rek orta­lık­tan kay­bol­du­ğu­nu anladı. Bir dakika sonra Alis de bir daha oradan nasıl çıka­ca­ğı­nı hiç düşün­me­den onun arka­sın­dan tav­şa­nın yuva­sı­na dal­mış­tı.

Yuva bir tünel gibi geniş­li­yor­du; fakat bir­den­bi­re son derece dik bir inişle kar­şı­laş­tı ve derin bir kuyuya ben­ze­yen bu tünel­den aşağı doğru teker­lek gibi yuvar­lan­ma­ya baş­la­dı.

İçine düş­tü­ğü kuyu öyle bir derin­di ki deme gitsin! Kendi ken­di­ne, “Yoksa ben mi çok yavaş düşü­yo­rum?” diye soru­yor­du.

Belki her ikisi de doğ­ruy­du. Çünkü o, bütün bu zaman içinde dört yanın­da­ki man­za­ra­yı göre­bil­di­ği gibi geç­mek­te olan şey­le­ri de kav­ra­ya­bi­li­yor­du.

Önce­lik­le kuyu­nun dibine bir göz attı; fakat orası zifiri karan­lık­tı; hiçbir şey göre­mi­yor­du. Sonra kuyu­nun duvar­la­rı­na baktı ve kuyu­nun duvar­la­rı­nın bir sürü raflar ve duvar dolap­la­rıy­la baş­tan­ba­şa kap­lan­mış oldu­ğu­nu gördü. Her taraf­ta gözüne hari­ta­lar ve tab­lo­lar çarp­mak­tay­dı.

Aşağı doğru düşer­ken bir kava­noz yaka­la­dı; üze­rin­de “Por­ta­kal Reçeli” yazı­lıy­dı.

Fakat ne garip şey! Kava­no­zun içi bom­boş­tu.

Aşa­ğı­da biri­nin kafa­sı­na düşer de öldü­rür diye elin­de­ki kava­no­zu bir yere atmadı ve onu önün­den geç­ti­ği bir rafa koydu.

Alis, böyle bir süre daha aşa­ğı­la­ra düş­tük­ten sonra:

“Bu ne biçim kuyu böyle?” diye düşün­dü. “Bunun dibine ula­şa­ma­ya­cak mıyım ben!”

Aslın­da düşün­dü­ğü yanlış da değil­di: Düş­tük­çe düşü­yor ve ona sanki bu işin sonu gel­me­ye­cek­miş gibi geli­yor­du.

“Acaba ne kadar düştüm şim­di­ye kadar?” diye söy­len­di. “Sanı­rım dün­ya­nın mer­ke­zi­ne çok yak­laş­tım. Dur baka­lım hele! Evet, sanı­rım bu dört bin kilo­met­re olmuş­tur!”

Gör­dü­ğü­nüz gibi Alis, okula gider­ken bir­şey­ler öğren­miş­tir; her ne kadar onu din­le­yen hiçbir kimse olma­dı­ğı için bil­gi­si­ni baş­ka­la­rı­na gös­ter­me­nin sırası değil­se de, bu onun için yine de fay­da­lı bir egzer­siz­di.

“Doğru, düş­tü­ğüm derin­lik nere­dey­se buna yakın­dır; fakat şimdi ben acaba hangi kat­man­da bulu­nu­yo­rum?”

Alis’in yer­kü­re­nin kat­man­la­rı hak­kın­da, en küçük bir fikri dahi yoktu; fakat büyük sözler söy­le­me­nin pek güzel birşey oldu­ğu­nu bili­yor­du.

Düşün­me­ye devam edi­yor­du:

“Ben böyle gider­sem dün­ya­nın öteki ucun­dan çıka­ca­ğım galiba. Baş­la­rı­nın üstün­de yürü­yen insan­la­rın yanına gitmek ne kadar garip olacak! Sanı­rım bunlar anti­pa­ti­ler olmalı!”

Bunu söy­le­dik­ten sonra ken­di­si­ni din­le­yen bir kimse olma­dı­ğı­na sevin­di; çünkü söy­le­di­ği şeyin doğru olup olma­dı­ğı­nı tam olarak kes­ti­re­mi­yor­du.

“Fakat onlara ülke­le­ri­nin adını sora­maz mıyım? Lütfen söyler misi­niz bayan, burası Yeni Zelan­da mı, yoksa Avust­ral­ya mıdır?”

Say­gı­lı bir selam­la­ma hare­ke­ti yap­ma­yı denedi. Bu iniş esna­sın­da onun tepe taklak aşa­ğı­ya düş­me­si­ni bir selam­la­ma olarak kabul ede­bi­lir­si­niz.

“Şimdi ben ona bun­la­rı sora­cak olur­sam o beni çok cahil bir çocuk sanır. Bunun için kim­se­ye hiçbir şey sor­ma­ya­ca­ğım. Her­hal­de bir yer­ler­de oranın ismini yazıl­mış olarak göre­bi­li­rim.”

Alis kafa­sın­da­ki bir düşün­ce­den diğe­ri­ne geçi­yor­du. Ger­çek­ten de bu kuyuda kendi ken­di­ne konuş­mak­tan başka yapa­cak bir şey yoktu.

“Benim güzel Dinah’ım (Dinah, kedi­si­nin adıydı) sanı­yo­rum ki, bu akşam sizin yanı­nız­da olma­ya­ca­ğım. Umarım saat beşte ona sütünü ver­me­yi unut­maz­lar. Dinah, benim biri­cik sev­gi­li kedim! Şimdi benim­le bir­lik­te olmanı ne kadar çok ister­dim. Gerçi havada fare yoktu ama bil­di­ğin gibi fare­ler­den daha kor­kunç olan yara­sa­lar vardır. Ama olmaz ki, kedi­ler yarasa yerler mi?”

Kendi ken­di­ne konuş­mak­ta olan Alis konuş­ma­nın bura­sın­da uyu­ma­ya ve yarı rüya yarı uyku halin­de şun­la­rı tek­rar­la­ma­ya baş­la­dı:

“Kedi­ler yarasa yer mi? Kedi­ler yarasa yer mi?”

Arada sırada şöyle diyor­du: “Yara­sa­lar, kedi yer mi?”

Kendi ken­di­ne sor­du­ğu bu soru­la­rın hiç­bi­ri­ne cevap vere­me­di­ği için onları soruş düze­ni­nin de bir önemi yoktu. Saç­ma­la­dı­ğı­nın ken­di­si de far­kın­day­dı. Sonra kedisi Dinah’ı, elin­den tuta­rak gez­dir­di­ği­ni rüya­sın­da gör­me­ye baş­la­dı.

Kedi­si­ne: “Lütfen doğru söyle bana Dinah, hiç yarasa yedin mi sen?” diye sor­du­ğu anda bir­den­bi­re üze­ri­ne “küt!” diye bir yığın kuru dal ve yaprak yığını düştü.

Üstüne düşen dal­lar­dan dolayı Alis’e, hiçbir şey olma­mış­tı; bir sıç­ra­yış­ta ayağa kalktı. Yukarı baktı, fakat orası hala çok karan­lık­tı. Önünde uzun bir kori­dor uzayıp gidi­yor­du. Ne görse iyi? Kova­la­dı­ğı beyaz tavşan bütün hızıy­la koş­mu­yor muydu? Kay­be­de­cek zaman yoktu. Alis de bütün hızıy­la ileri atıldı ve bir döne­meç­te tav­şa­nın şöyle söy­le­ye­rek kay­bol­du­ğu­nu duydu:

“Uzun kulak­la­rım ve bıyık­la­rım üze­ri­ne yemin ederim ki çok geç kaldım!”

Öyle ki, nere­dey­se elle­ye­cek kadar tav­şa­na yak­laş­mış­tı; fakat tam köşeyi dön­müş­tü ki, tav­şa­nı tama­men gözden kay­bet­ti. Alis, şimdi uzun ve basık bir holde bulun­mak­tay­dı ve burası tavana asıl­mış bir sıra lamba ile aydın­la­nı­yor­du. Holün dört bir yanın­da bir sürü kapı vardı, fakat bun­la­rın hepsi de kilit­liy­di. Alis, her ne kadar bun­la­rı teker teker açmaya çalış­tıy­sa da bir türlü aça­ma­dı ve holün orta­sın­da ne yapa­ca­ğı­nı bile­mez bir durum­da kaldı. Bir­den­bi­re gözüne kalın camdan üç ayaklı bir masa ilişti; bu masa­nın üze­rin­de küçük bir altın anah­tar vardı. Alis’in aklına ilk gelen fikir bu anah­ta­rın holün kapı­la­rın­dan birine ait olduğu yönün­dey­di.

Fakat kilit­ler düşün­dü­ğü gibi değil­di! Kilit­ler o kadar büyük­tü ki, bu küçü­cük anah­tar­la hiç birini aça­ma­dı. En sonun­da ara­ya­rak, duvara geril­miş bir örtü buldu, bu örtü­nün arka­sın­da da kırk santim yük­sek­li­ğin­de küçük bir kapı gördü. Küçük anah­ta­rı kapı­nın kili­di­ne soktu. Aman Allah’ım! Bu ne şans! Tıpa­tıp uyu­yor­du.

Alis anah­tar­la kapıyı açtı; bu kapı bir fare deli­ğin­den çok daha geniş olma­yan bir kori­do­ra açı­lı­yor­du. Yere diz çöktü. Ve bu kori­do­run öbür ucunda dün­ya­nın en güzel bah­çe­si­ni gördü. Bu boş kori­do­ru geçe­rek bu güzel çiçek­ler ve serin pınar­la­rın bulun­du­ğu yere git­me­yi öyle candan istedi ki. Fakat ne yazık ki, kapı­nın deli­ğin­den başını bile içeri soka­ma­dı.

Çare­siz­lik içinde kıv­ra­nan Alis: “Başım girse bile omuz­la­rım girmez. Keşke bütün göv­dem­le bir teles­kop gibi içeri gire­bil­sey­dim! Bir dakika, ben bunu dene­ye­ce­ğim, fakat nasıl yap­ma­lı­yım?” diye üşü­nü­yor­du.

Sizin de tahmin ede­ce­ği­niz gibi Alis, o kadar garip ve ilginç şeyler gör­müş­tü ki, artık onun için her şey mümkün görü­nü­yor­du.

Kapıya öylece bakıp dur­ma­nın anlamı yoktu. Yeni­den masa­nın başına döndü; orada ya başka bir anah­tar, ya da insanı bir teles­kop haline getir­me­nin sır­la­rı­nı öğre­te­cek bir kitap bula­ca­ğı­nı sanı­yor­du. Orada ger­çek­ten de küçük bir şişe buldu.

Bu şişe daha önce orada yoktu. Şişe­nin boy­nun­da büyük harf­ler­le “beni içiniz” diye yazılı bir etiket yapış­tı­rıl­mış­tı. “Beni içiniz” ne kadar güzel bir sözdü; fakat akıllı Alis, onu içmek­te hiç de acele etmedi.

“Önce şöyle bir baka­yım ona, zehir keli­me­si yazıl­mış olma­sın.” diye düşün­dü.

Alis’in kafa­sın­da birçok gerçek can­lan­dı. Arka­daş­la­rı­nın ken­di­le­ri­ne vermiş olduk­la­rı en basit nasi­hat­le­ri unut­ma­la­rı yüzün­den yanan veya vahşi hay­van­lar tara­fın­dan par­ça­la­nıp yeni­len çocuk­lar hak­kın­da o kadar çok hikâye din­le­miş­ti ki! Örne­ğin, eğer ateşte kıza­ra­rak bem­be­yaz kesil­miş bir maşayı eli­niz­le tuta­cak olur­sa­nız eliniz yanar, eğer par­ma­ğı­nı­zı derin­ce keser­se­niz par­ma­ğı­nız kanar ve eğer üze­rin­de “Zehir” yazılı bir şişe­nin için­de­ki içe­ce­ği içer­se­niz mut­la­ka zehir­le­nir­si­niz.”

Bunun üze­ri­ne Alis dik­kat­li göz­ler­le baktı, bu şişe­nin üze­rin­de “zehir” keli­me­si yazılı değil­di. Ondan biraz tatma teh­li­ke­si­ni göze aldı; içe­ce­ğin tadı biraz kiraz reçe­li­ne, biraz kre­ma­ya, biraz hindi kızart­ma­sı­na ben­zi­yor­du. Aslın­da bu ana­na­sa, kara­me­la­ya ve sıcak kebaba da ben­zi­yor­du; sonra şişe­nin için­de­ki­le­rin hep­si­ni başına dikti.

Alis: “Çok tuhaf!” diye söy­len­di. “Ben galiba bir teles­kop haline geli­yo­rum!”

Tıpkı kendi düşün­dü­ğü gibi oldu; çünkü artık boyu yirmi beş santim kadar­dı. Artık küçük kapı­dan gire­bi­le­ce­ği­ni sevinç­le düşün­dü; fakat birkaç dakika daha bek­le­di. Birkaç santim daha küçü­lüp küçü­le­me­ye­ce­ği­ni görmek isti­yor­du. Bu düşün­ce onu biraz sinir­len­dir­di.

GÖZ­YA­ŞI DENİZİ

Alis: “En sonun­da tıpkı bir mum gibi eri­ye­rek bite­ce­ğim galiba; fakat daha ne kadar küçü­lü­rüm acaba?” diye söy­len­di. “Kendi ken­di­ne bir mum eriyip bitin­ce alevi neye benzer?” diye sordu. Haya­tın­da böyle birşey gör­me­miş­ti. Bir dakika sonra bah­çe­ye gir­me­ye karar ver­miş­ti. Fakat ne yazık ki, zaval­lı Alis, kapıya yak­la­şın­ca küçük altın anah­ta­rı masa­nın üze­rin­de unut­muş oldu­ğu­nu anladı. Şimdi nasıl ula­şa­cak­tı bu anah­ta­ra? Cam­la­rın ara­sın­dan onu iyice görü­yor­du. Masa­nın baca­ğın­dan yukarı tır­man­ma­yı denedi, fakat masa­nın bacağı çok kay­gan­dı. Boşu boşuna har­ca­dı­ğı gay­ret­ler­den sonra, zaval­lı yav­ru­cak olduğu yere çöktü ve çare­siz bir şekil­de ağla­ma­ya baş­la­dı.

Sonra Alis ciddi bir tavır takı­na­rak: “Ne işe yarar sanki böyle ağla­mak?” dedi. “Hemen­ce­cik bu ağlama seans­la­rı­na bir son ver­me­li­yim.”

Alis kendi ken­di­ne o kadar güzel öğüt­ler verir ve kendi ken­di­ni öyle şid­det­li bir şekil­de azar­lar­dı ki, bu da göz­le­rin­den yaşlar boşan­ma­sı­na sebep olurdu. Bir defa­sın­da, kendi ken­di­ne oyna­dı­ğı bir kroket oyu­nun­da hile yap­tı­ğı için kendi kulak­la­rı­nı çek­miş­ti.

Çünkü bu garip karak­ter­li çocuk iki kişi­lik sahibi olduğu konu­sun­da ken­di­ni kan­dır­mak­tan hoş­la­nır­dı.

Karar­sız ve zaval­lı Alis: “Şimdi iki tür karak­ter­li olma­nın sırası değil. Burada sadece ben varım ki, bu da ancak bir kişi­dir.” Diye düşün­dü.

O bu şekil­de düşü­nür­ken o anda masa­nın altın­da küçük bir kutu gördü; onu açtı ve içinde, üze­rin­de güzel üzüm tane­le­riy­le “Beni yiyi­niz” keli­me­si yazılı küçük bir mey­ve­li çörek gördü.

O zaman Alis, kendi ken­di­ne düşün­dü: “Çok güzel, yiye­ce­ğim; eğer yeni­den boyum eski haline gelir­se anah­ta­ra yeti­şi­rim, eğer daha da küçü­lür­sem kapı­nın altın­dan geçer çıka­rım. Her iki durum­da da bah­çe­ye gire­ce­ğim ve ondan sonra ne ola­cak­sa olacak.”

Sonra mey­ve­li çöre­ğin küçük bir par­ça­sı­nı kopa­rıp yemeye baş­la­dı. “Acaba büyü­yor muyum? Yoksa küçü­lü­yor muyum?” diye söy­len­di.

Vazi­ye­ti anla­mak için elini başına koydu. Şaşır­mış­tı; çünkü boyu olduğu gibi kalı­yor­du. Ger­çek­ten de bir çörek yeni­lin­ce, insa­nın boyu ne uzar ne kısa­lır­dı; fakat Alis, ola­ğa­nüs­tü şey­le­re o kadar alış­mış­tı ki, olay­la­rın normal olarak geçi­şi­ni pek aptal ve can sıkıcı bulu­yor­du. Mey­ve­li çöreği, adeta çiğ­ne­me­den yut­ma­ya baş­la­dı.

Alis: “Bu iş gide­rek daha ilginç bir şekle giri­yor!” diye düşün­dü, “Şimdi ben dün­ya­nın en büyük teles­ko­pu gibi uza­ma­ya baş­la­dım.”

Çünkü Alis ayak­la­rı­na bak­tı­ğı zaman, onla­rın gözden kay­bo­la­cak kadar uzak­laş­tı­ğı­nı fark etti.

“Ah benim zaval­lı ayak­la­rım! Şimdi kim giy­di­re­cek size çorap­la­rı­nı­zı ve ayak­ka­bı­la­rı­nı­zı? Her­hal­de onları bundan sonra size ben giy­dir­me­ye­ce­ğim. Çünkü artık sizden çok uzakta ola­ca­ğım. Artık siz kendi başı­nı­zın çare­si­ne baka­cak­sı­nız.”

Fakat birden bire “ben yine onlara dost­luk ve yakın­lık gös­ter­me­li­yim” diye düşün­dü. “Yoksa beni gitmek iste­di­ğim yere götür­mez­ler.” Sonra dedi ki: “Size her noelde bir çift yeni ayak­ka­bı ala­ca­ğım.”

“Fakat bu ayak­ka­bı­la­rı onlara nasıl gön­der­me­li? Pos­tay­la mı?” diye söy­len­di, insa­nın ayak­la­rı­na ayak­ka­bı gön­der­me­si de ne kadar tuhaf oluyor! Hele adres ne kadar komik olacak: Bayan Alis’in, sağ aya­ğı­na, Alis’in sonsuz sev­gi­le­riy­le...

“Ne saç­ma­lı­yo­rum ben, Allah aşkına!”

İşte o anda başı holün tava­nı­na çarp­mış­tı; bu onun en aşağı üç metre kadar uza­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor­du. Küçük altın anah­ta­rı yaka­la­dı ve bah­çe­nin kapı­sı­na koştu.

Zaval­lı Alis! Şimdi yere yata­rak kapı deli­ğin­den ancak bah­çe­yi sey­re­de­bi­li­yor­du. Öteye geçmek imkân­sız­dı. Oturup yine ağla­ma­ya baş­la­dı.

O sırada bir ses duydu:

“Sizin gibi koca­man bir kız böyle ağla­mak­tan utan­ma­lı­dır. Rica ederim, çabuk kesin bu ağla­ma­yı.”

Ancak Alis, hıç­kı­rık­lar­la ağlı­yor ve göz­ya­şı sel­le­ri dök­me­ye devam edi­yor­du. Bu sırada dört bir yanın­da on santim derin­li­ğin­de ve holün yarı­sı­nı kap­la­yan bir göz­ya­şı havuzu mey­da­na geldi.

O anda uzak­tan hafif bir ayak sesi duydu. Çabu­cak göz­le­ri­ni sildi. Bu güzel bir elbise giymiş olan ve bir elinde de beyaz oğlak deri­sin­den bir çift eldi­ven ve öte­kin­de bir yel­pa­ze tutan beyaz tav­şan­dı.

Hem hızla iler­li­yor hem de şöyle mırıl­da­nı­yor­du:

“Ah! Düşes! Düşes! Umarım bu gecik­mem­den gücen­me­miş olsa!”

Alis, öyle ümit­siz bir hal­dey­di ki, kim olursa olsun, yar­dı­ma çağır­maz­lık ede­mez­di.

Tavşan yanına gelin­ce kısık ve utan­gaç bir sesle: “Lütfen, bay...” diye ses­le­nin­ce Tavşan şid­det­le yerin­den sıç­ra­dı ve oğlak deri­sin­den eldi­ven­le­riy­le yel­pa­ze­si­ni düşür­dü ve son hızla karan­lık­ta kay­bol­du.

Alis, tav­şa­nın düşür­dü­ğü yel­pa­ze ile eldi­ven­le­ri yerden aldı; hava çok sıcak oldu­ğun­dan yel­pa­ze­le­ne­rek şöyle söy­len­di: “Aman Allah’ım! Bugün her şey ne kadar tuhaf ve acayip! Dün her şey doğal akı­şıy­la gidi­yor­du. Yoksa gece­le­yin ben mi değiş­tim. Acaba bu sabah yatak­tan kal­kar­ken ben, ben olarak mı kalk­tım? Her halde biraz başka olma­lı­yım. Fakat ortaya bir soru çıkı­yor: Eğer ben, ben değil­sem o halde ben kimim? İşte bu sorunu çözmek çok güç!”

Sonra hangi küçük arka­da­şı­nın kılı­ğı­na girmiş oldu­ğu­nu araş­tır­dı.

“Benim “Ada” olma­dı­ğım kesin.” dedi. “Çünkü onun lüle lüle saç­la­rı vardır, benim saç­la­rım­sa hiç de onun­ki­ler gibi değil. Mabel’in kılı­ğı­na gir­me­di­ğim de kesin­dir; çünkü ben pek çok bilgi sahi­bi­yim. Oysaki o zır­ca­hil, hem sonra o odur ben de ben. Allah’ım, ne kadar için­den çıkıl­maz bir durum!”

Bölüm 1 · 1/9

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki