gridreads

1. Bölüm

I.

Gregor Samsa bir sabah uyan­dı­ğın­da, yata­ğın­da dev bir böceğe dönüş­müş olarak buldu ken­di­ni. Zırhı andı­ran sert­lik­te­ki sır­tı­nın üze­rin­de yat­mak­ta oldu­ğu­nu his­set­ti önce. Sonra başını biraz yukarı kal­dır­dı­ğın­da kub­be­ye benzer, üze­rin­de nere­dey­se kaymak üzere olan yor­ga­nın bulun­du­ğu kah­ve­ren­gi kar­nı­nı gördü. Bir sürü parlak ince bacağı, göz­le­ri­nin önünde çare­siz­ce hare­ket­le­ni­yor­du.

"Bana ne olmuş böyle?" diye düşün­dü. Bu bir rüya değil­di. Biraz fazla küçük insan­la­ra özgü odası bil­di­ği dört duvar ara­sın­da sakin­ce duru­yor­du. Bir satış tem­sil­ci­si olan Samsa’nın, amba­la­jın­dan çıka­rıl­mış kumaş örnek­le­rin­den oluşan bir kolek­si­yo­nu masa­nın üze­rin­de yayılı duru­yor­du. Kısa bir süre önce resim­li bir der­gi­den kes­ti­ği resim, altın yal­dız­lı hoş bir çer­çe­ve­siy­le masa­nın üze­rin­de ası­lıy­dı. Resim, kürk şapka ve bir kürk atkı giymiş, önko­lu­nun tama­mı­nın kay­bol­du­ğu ağır bir kürk man­şo­nu olan, dimdik otur­du­ğu yerden göz­le­ri­ni izle­yi­ci­ye doğru kal­dı­rır gibi görü­nen bir kadı­nın res­miy­di.

Böceğe dönü­şen Gregor, daha sonra pen­ce­re­ye baktı. Dışa­rı­da can sıkıcı bir hava vardı. Pen­ce­re­nin kena­rı­na çarpan yağmur dam­la­la­rı­nın sesi duyu­lu­yor­du.

"Biraz daha uyusam da, tüm bu saçma sapan şey­le­ri unut­sam, ne olur sanki," diye düşün­dü. Ama bunu yap­ma­sı mümkün değil görü­nü­yor­du. Genel­de sağ tara­fı­na dönüp yat­ma­ya alı­şık­tı, ama sırt üstü kala­kal­dı­ğı şu haliy­le ken­di­ni iste­di­ği pozis­yo­na geti­re­mez­di. Sağ tara­fı­na dönmek için uğra­şı­yor, pek çok ince parlak ayak­la­rıy­la ne kadar debe­le­nir­se debe­len­sin, sürek­li sırt üstü konu­mu­na geri yuvar­la­nı­yor­du. Sağa dön­me­yi belki yüz kere dene­diy­se de olmu­yor­du. Her sefe­rin­de debe­le­nen bir sürü bacak­la­rı­nı gör­me­mek için göz­le­ri­ni kapı­yor­du. Daha önce bil­me­di­ği, hafif, boğuk bir acı his­set­me­ye baş­la­yın­ca sağa dönme müca­de­le­si­ni bırak­tı.

"Aman Allah’ım," diye düşün­dü, "ben ne kadar da çok yıp­ra­tı­cı bir meslek seç­mi­şim ken­di­me! Her gün yol­lar­da geçi­yor haya­tım. Aslın­da benim yap­tı­ğım bu iş mağa­za­nın işle­rin­den çok daha yorucu. Üstüne bir de sürek­li yol­cu­luk yapı­yo­rum. Hele şu tren bağ­lan­tı­la­rı­nı yaka­la­ma derdi, düzen­siz, kötü yemek yeme zorun­da olma, her zaman deği­şen ve hiç uzun süreli olma­yan, sami­mi­yet­ten uzak insan iliş­ki­le­ri gibi sıkın­tı­lar da cabası. Aman hep­si­nin de cehen­ne­me kadar yolu var!"

Birden kar­nı­nın tepe­sin­de hafif bir kaşın­tı oluştu. Kafa­sı­nı daha rahat kal­dı­ra­bil­mek için sır­tüs­tü halde yavaş­ça yata­ğın köşe­si­ne ken­di­ni sürük­le­di. Ne işe yara­dı­ğı­nı bile­me­di­ği bir sürü beyaz bene­ğin yer aldığı kaşın­tı­lı nok­ta­ya bacak­lar­dan biriy­le dokun­mak istedi ama hemen geri çekmek zorun­da kaldı. Dokun­du­ğu anda bütün vücudu ürper­miş­ti.

Sonra tekrar eski yerine doğru geri geri gide­rek kaydı. "Hele şu erken kalkma olmasa," dedi için­den. "Erken kalk­mak insanı ser­sem­leş­ti­ri­yor. İnsan mut­la­ka uyku­su­nu almalı. Benim dışım­da­ki satı­cı­lar harem­de­ki kadın­lar gibi ne kadar rahat yaşı­yor. Ben aldı­ğım sipa­riş­le­ri temize çekmek için öğle­den önce otele geri dön­dü­ğüm­de beye­fen­di­le­ri­mi­zin kah­val­tı­ya yeni otur­muş oldu­ğu­nu görü­yo­rum. Ben böyle bir şey yapsam, pat­ro­num hemen kapı­nın dışına koyar beni.

"Aslın­da, benim için en iyisi bu olurdu belki de. Annem babam olma­say­dı şim­di­ye çoktan bıra­kır­dım. Hem de pat­ro­nu­mun kar­şı­sı­na geçip içim­den ne geçi­yor­sa yüzüne karşı hay­kı­rır­dım, kür­sü­den aşağı düşü­ve­rir­di valla! Tepede oturup çalı­şa­nı­na tepe­den bakmak da ne kadar tuhaf; üste­lik kar­şı­sın­da­ki kulağı ağır işi­ti­yor diye pat­ro­nu­na iyice yak­laş­ma­sı gere­ki­yor­sa. Aman neyse umudum tüken­miş değil henüz. Annem­le baba­mın pat­ro­na olan borç­la­rı­nı öde­dik­ten sonra, para birik­ti­re­ce­ğim ve en fazla taş çat­la­sın beş altı yıl sonra, aklıma koy­du­ğum şeyi kesin­lik­le yapa­ca­ğım. O zaman işi kökün­den hal­let­miş olurum. Fakat saat beşte hare­ket edecek trene yetiş­mem için şimdi ayağa kalk­mam gerek."

Dola­bın üze­rin­de duran çalar saate göz attı. "Aman Allah’ım!" dedi deh­şet­le. Saat altı buçuk olmuş­tu. Hattâ buçuğu da geçi­yor, çeyrek kalaya yak­la­şı­yor­du. Acaba saati çal­ma­mış ola­bi­lir miydi? Ama saatin doğru şekil­de dörde kurul­muş oldu­ğu­nu görü­yor­du, mut­la­ka çalmış olma­lıy­dı. Fakat nasıl olurdu da, mobil­ya­la­rı bile tit­re­ten saatin çan sesini duy­maz­dı? O sesi duyup da uyuya kalmış olması mümkün değil­di. Zaten çok rahat uyu­ya­maz­dı ama bugün derin uyu­du­ğu kesin­di. İyi ama şimdi ne yapa­bi­lir­di?

Bir son­ra­ki yedi tre­ni­ne yeti­şe­bil­mek için bir çılgın gibi hızlı hare­ket etmesi gere­ki­yor­du. Üste­lik kolek­si­yo­nu da daha paket­le­me­miş­ti. Ayrıca şimdi ken­di­si­ni kesin­lik­le öyle diri ve hare­ket­li de his­set­mi­yor­du. Hem trene yetiş­se bile pat­ro­nu­nun gaza­bın­dan kur­tul­ma­sı mümkün değil­di. Beş tre­nin­de bek­le­miş olan mağaza hiz­met­li­si onun yeti­şe­me­di­ği­ni çoktan pat­ro­na bil­dir­miş­tir.

Zaten o hiz­met­li pat­ro­nun yala­ka­sı karak­ter­siz ve akıl­sız biri­nin tekiy­di. Acaba hasta oldu­ğu­nu bil­dir­se miydi? Fakat bu utanç verici ve kuşku uyan­dı­rı­cı bir dav­ra­nış olurdu. Beş yıllık çalış­ma­sı boyun­ca bir kez dahi hasta olma­yan biriy­di Gregor. Üste­lik acı­ma­sız pat­ro­nu mut­la­ka sigor­ta dok­to­ruy­la yanın­da gelir, anne­siy­le baba­sı­na oğul­la­rı­nın tem­bel­li­ğin­den bah­se­der, dün­ya­nın lafını yağ­dı­rır­dı. Zaten yapı­la­bi­le­cek bütün iti­raz­la­rı, bütün mezi­ye­ti sadece, “aslın­da insan­la­rın sağ­lık­lı, ama işten kay­ta­ran tembel varlık oldu­ğu­nu” iddia eden sigor­ta dok­to­ru­nun vere­ce­ği bil­gi­le­re yas­la­na­rak geçer­siz bulur­du. Şimdi ken­di­si­nin duru­mu­nu düşü­nün­ce, doktor bu durum­da haksız sayıl­maz­dı.

Çünkü Gregor uyuyup kal­ma­nın getir­di­ği uyku ser­sem­li­ği dışın­da ken­di­si­ni gayet sağ­lık­lı ve iştah­lı his­se­di­yor­du. Aklın­dan bunlar geçer, yatak­tan çıkıp çık­ma­ma­yı düşü­nür­ken, saat yediye çeyrek kalayı çaldı. Aynı anda yata­ğı­nın başu­cun­da­ki kapı tık­la­ma­ya baş­la­dı.

"Gregor," diye ses­len­di annesi, "saat yediye çeyrek var. Sen yola git­me­ye­cek miydin?"

Anne­si­ne cevap veren kendi sesini duyun­ca korktu. Evet kendi eski sesiy­di fakat bu sese alttan alta acı dolu bir cıyak­la­ma sesi karı­şı­yor­du. Bu garip cıyak­la­ma söz­cük­le­rin özel­lik­le­ri­ni ilk bakış­ta korur görü­nü­yor, ama tekrar tın­la­dık­la­rın­da öyle­si­ne bozu­yor­du ki, din­le­yen doğru işitip işit­me­di­ği konu­sun­da şüp­he­ye düşe­bi­lir­di. Gregor çok şey söy­le­mek isti­yor­du aslın­da, ama içinde bulun­du­ğu şart­lar­dan dolayı "Evet, tamam, sağol anne, kal­kı­yo­rum," demek­le yetin­di.

Gregor'un sesin­de­ki deği­şik­lik belki ahşap kapı yüzün­den dışa­rı­dan pek anla­şıl­mı­yor olma­lıy­dı. Annesi onun bu açık­la­ma­sı üze­ri­ne kapı­dan uzak­laş­mış­tı. Ama bu kısa konuş­ma, aile­nin öteki üye­le­ri­nin dik­ka­ti­ni onun hâlâ evde olduğu konu­sun­da çekti. Yan kapı­lar­dan birine babası zayıf­ça, ama yum­ruk­la vura­rak. "Gregor, Gregor," diye ses­len­di, "sana ne oldu?"

Kar­şı­lık duy­ma­yın­ca çok geç­me­den tekrar kapıya vur­ma­ya baş­la­dı. Daha kalın bir sesle: "Gregor! Gregor!" diye bağır­dı.

Aynı anda diğer yan kapıda kız kar­de­şi alçak sesle ses­le­ni­yor­du:

"Gregor? Ken­di­ni iyi his­set­mi­yor musun? Bir iste­ğin var mı?"

Gregor her iki­si­ne de, "Tamam, geli­yo­rum," dedi. Ola­bi­le­cek en dik­kat­li ifa­de­ler­le ve söz­cük­le­rin ara­sı­na ser­piş­tir­di­ği durak­la­ma­lar saye­sin­de sesin­de­ki pürüz­le­ri ayık­la­ma­ya çalış­mış­tı.

Babası kah­val­tı­sı­na geri dön­müş­tü ama kız kar­de­şi "Gregor, kapıyı aç, yal­va­rı­yo­rum sana," diye fısıl­da­ma­ya devam edi­yor­du. Gregor ise kapıyı açmayı hiç düşün­mü­yor­du. Yol­cu­luk­la­rın­dan alış­kan­lık ettiği, gece­le­ri evdey­ken bütün kapı­la­rı kilit­le­me huyunu kendi ken­di­ne övmek­le meş­gul­dü.

Şimdi sakin bir şekil­de kim­se­yi rahat­sız etme­den ayağa kalkıp giyin­mek ve sonra kah­val­tı etmek isti­yor­du. Geri­si­ni daha sonra düşü­ne­cek­ti. Yatak­ta öyle düşü­ne­rek bir netice ala­ma­ya­ca­ğı­nı anla­mış­tı. Eski­den de yatak­ta biçim­siz yat­ma­sı yüzün­den duy­du­ğu hafif ağrı­la­rın, yatak­tan doğ­ru­lup ayağa kalk­tı­ğın­da o ağrı­la­rın aslın­da kurun­tu­dan başka bir şey olma­dı­ğı­nı bili­yor­du. Şimdi his­set­ti­ği ağrı­la­rın kalk­tı­ğın­da yavaş­ça nasıl dağı­la­ca­ğı­nı merak etmeye baş­la­dı.

Sesin­de­ki o garip deği­şik­li­ği­nin, sürek­li yol­cu­luk eden­le­re özgü bir meslek has­ta­lı­ğı sayı­lan güçlü bir soğuk algın­lı­ğı­nın haber­ci­si oldu­ğun­dan en ufak bir şüphe duy­mu­yor­du. Yor­ga­nı üze­rin­den atmak da çok kolay­dı. Göv­de­si­ni biraz şişir­di mi yorgan ken­di­li­ğin­den düşer­di. Ama göv­de­si bu kadar geniş­ken gerisi nasıl ola­cak­tı? Ken­di­si­ni yatak­tan doğ­rul­ta­bil­me­si için kol ve elleri olması gere­ki­yor­du şimdi onla­rın yerine hiç dur­ma­dan çeşit­li yön­le­re doğru hare­ket eden, idare etmeyi de bece­re­me­di­ği bir sürü küçük bacağa sahip­ti. Bacak­la­rın­dan birini bük­me­ye çalış­tı­ğın­da, hare­ket edip doğ­ru­lan ilk bacağı olu­yor­du. O baca­ğıy­la bir şey yapmak iste­di­ği zaman diğer bacak­lar hızlı hızlı boş­luk­ta acı veren bir telaş­la hare­ket etmeye baş­lı­yor­lar­dı. "Yatak­ta miskin miskin yat­mak­tan kur­tul­ma­lı­yım," dedi Gregor.

Yatak­tan ilk önce göv­de­si­nin alt bölü­müy­le çıkmak isti­yor­du ama göre­me­di­ği ve nasıl bir şey oldu­ğu­nu anla­ya­ma­dı­ğı alt bölümü hare­ket ettir­mek son derece zordu. Sonun­da, nere­dey­se çıl­gı­na dönmüş bir halde, bütün gücünü top­la­ya­rak ken­di­ni ile­ri­ye doğru iti­ver­di. Yönünü doğru seçe­me­di­ği için yata­ğın aya­ku­cun­da­ki demire şid­det­le çarptı. Duy­du­ğu acı ona göv­de­si­nin alt bölü­mü­nün belki de en hassas yeri oldu­ğu­nu öğret­ti.

Bu yüzden önce göv­de­si­nin üst bölü­mü­nü yatak­tan çıkar­ma­ya çalış­tı ve başını dik­kat­li­ce yata­ğın kena­rı­na doğru çevir­di. Bu zor olma­mış­tı. Ağır ve geniş olma­sı­na rağmen göv­de­si sonun­da başın dön­dü­ğü yöne doğru yavaş­ça iler­le­me­ye baş­la­mış­tı.

Fakat başını yata­ğın dışın­da boş­luk­ta tut­tu­ğun­da, daha fazla ile­ri­ye doğru iler­le­mek­ten korktu. Ken­di­ni bu şekil­de aşağı bıra­ka­cak olursa başı­nın kesin­lik­le yara­la­na­ca­ğı­nı his­se­di­yor­du.

Fakat aynı çaba­nın ardın­dan, tekrar eskisi gibi yat­tı­ğın­da ve çırpı bacak­la­rı­nın bu kez daha kızgın bir halde bir­bir­le­riy­le savaş­tık­la­rı­nı görün­ce, bu başına buy­ruk­lu­ğa düzen getir­me­nin mümkün olma­dı­ğı­nı iç çeke­rek anladı. Ama yatak­ta böyle kala­maz­dı kesin­lik­le. Yatak­tan kur­tu­la­bil­me­si için en küçük bir umut var ise, her şeyi gere­kir­se feda etmesi en doğ­ru­su ola­cak­tı.

Bir yandan da sakin kala­rak huzur­lu bir anda düşü­nüp taşın­ma­nın, ümit­siz­lik içinde veril­miş karar­lar­dan çok daha iyi ola­ca­ğı­nı düşü­nü­yor­du. Böy­le­si anlar­da her zaman göz­le­ri­ni ola­bil­di­ğin­ce keskin bir halde pen­ce­re­ye yönel­tir­di. Fakat pen­ce­re­den görü­nen dar soka­ğın karşı tara­fı­nı bile kap­la­mış olan sisten umut ve can­lı­lık çıkar­mak güçtü.

Saat tekrar çalın­ca, "Saat yedi oldu bile," dedi kendi ken­di­ne, "saat yedi ama halen sis var."

Kısa bir süre boyun­ca, artık gerçek ve olağan olan her şeyin geri gel­me­si­ni bekler gibi sakin­ce soluk alıp vere­rek yatak­ta yattı.

Kendi ken­di­ne konu­şu­yor­du bir yandan:

"Saat yediyi çeyrek geç­me­den kesin­lik­le yatak­tan çıkmam lazım. O zamana kadar mut­la­ka mağa­za­dan biri beni sor­ma­ya gelir. Mağaza yedi­den önce açı­lı­yor."

Sonra göv­de­si­ni uzun­la­ma­sı­na eşit oranda olacak şekil­de yatak­tan dışa­rı­ya doğru sal­lan­dır­ma­ya baş­la­dı. Yatak­tan bu halde düşer­se, düşme sıra­sın­da başını iyice kal­dı­ra­ca­ğı için büyük ihti­mal­le yara­lan­ma­ya­bi­lir­di. Sert oldu­ğu­nu anla­dı­ğı sırt kısmı halı­nın üze­ri­ne düşün­ce bir şey olmaz­dı. Tek kay­gı­sı vardı sadece, yere düş­tü­ğün­de çıka­ra­ca­ğı ses. Evin bütün kapı­la­rı­nın ardın­da, korku değil­se bile merak uyan­dı­ra­cak gürül­tü­nün ola­ca­ğı muhak­kak­tı. Fakat buna cesa­ret etmek zorun­day­dı.

Gregor göv­de­si­nin yarı­sıy­la yatak­tan dışa­rı­ya sarktı. Biri­le­ri yar­dı­ma gelse her şey nasıl da kolay ola­cak­tı. Şimdi sürek­li sırtı üstü salın­ma­sı gere­ki­yor­du. Güçlü iki kişi, mesela baba­sıy­la hiz­met­çi kız yeter de artar­dı. Kol­la­rı­nı onun kub­bem­si sır­tı­nın altına koyup yatak­tan çek­me­le­ri, yere doğru eğil­di­ğin­de küçük bacak­la­rıy­la döşe­me­nin üze­rin­de peren­de atma­sı­nı bek­le­me­le­ri yeter­liy­di. Fakat, kapı­la­rın tama­men kilit­li olduk­la­rı bir yana, yardım iste­me­li miydi ger­çek­ten? İçinde bulun­du­ğu zor duruma rağmen bu düşün­ce kar­şı­sın­da gülüm­se­mek­ten ala­ma­dı ken­di­ni.

Bu arada güçlü salı­nım­lar­da den­ge­si­ni sağ­la­ya­ma­ma­ya baş­la­mış­tı artık ama bir an önce kesin bir karara var­ma­sı gere­ki­yor­du. Beş dakika sonra saat yedi çeyrek ola­cak­tı çünkü.

O sırada birden evin kapısı çalın­dı. "Mağa­za­dan biri olmalı," diye düşün­dü ve kas­ka­tı kesil­di. Bir sürü çırpı bacak­la­rı bu sırada daha bir telaş­la dans edi­yor­lar­dı. Bir an için orta­lık ses­siz­le­şin­ce, "her­hal­de açmı­yor­lar," dedi kendi ken­di­ne.

Fakat kapıcı kız gidip kapıyı açmış­tı. Gelen kişi­nin ilk selam söz­cü­ğü­nü duy­ma­sı, kimin gel­di­ği­ni anla­ma­sı için yet­miş­ti Gregor'a. Mağa­za­nın yet­ki­li tem­sil­ci­si­nin ken­di­siy­di. Gregor neden en küçük bir ihma­lin hemen en büyük kuş­ku­yu uyan­dır­dı­ğı bir şir­ket­te çalış­ma­ya mahkum oldu­ğu­na kızdı için­den. Sanki çalı­şan­la­rın hepsi ser­se­ri miydi, içle­rin­de saba­hın bir iki saa­ti­ni işi için ayır­ma­dı­ğın­da vicdan aza­bın­dan deliye döne­cek ve adeta yatak­tan çıka­ma­ya­cak olan sadık bir insan yok muydu? Bilgi edin­mek için o sorgu sual­le­re gerek de yoktu ya, bir çıra­ğın gön­de­ril­me­si yeter­li ola­cak­ken, mut­la­ka yet­ki­li biri­nin mi gel­me­si gere­ki­yor­du? Ayrıca böy­le­lik­le bu kuşku dolu konu­nun, suçsuz olan bütün aile üye­le­ri­ne gös­te­ril­me­si­ne ne gerek vardı?

Gregor kız­gın­lık­la ve yaşa­dı­ğı heye­ca­nın ver­di­ği güçle yatak­tan atı­ver­di ken­di­ni. Yüksek sayı­la­bi­le­cek bir çarpma odayı sardı, yine de o kadar büyük bir gürül­tü değil­di. Halı saye­sin­de düşüş biraz­cık olsun yumu­şa­tıl­mış­tı, sırtı da Gregor'un tah­mi­nin­den çok daha esnek­ti. O yüzden düş­mek­ten kay­nak­la­nan boğuk ses dik­kat­le­ri pek çek­me­miş­ti. Gregor sadece başını yete­rin­ce tuta­ma­dı­ğı için çarp­mış­tı. O yüzden kız­gın­lık ve acıdan başını dön­dü­rüp halıya sürttü.

"Sanki içe­ri­de bir şey düştü," diye yet­ki­li tem­sil­ci sol­da­ki odadan söy­len­di. Gregor, bugün kendi başına gelen şeyin ben­ze­ri­nin bir kere­cik olsun yet­ki­li tem­sil­ci­nin de başına gelip gele­me­ye­ce­ği­ni zih­nin­de can­lan­dır­ma­ya çalış­tı. Böyle bir şeyin olma ihti­ma­li olma­lıy­dı mut­la­ka.

Yet­ki­li tem­sil­ci ise yan odada bir iki adım atıp çiz­me­le­ri­ni gıcır­da­tı­yor­du. Kız kar­de­şi­nin fısıl­da­yan sesi de sağ­da­ki odadan duyul­du:

"Gregor, yet­ki­li tem­sil­ci burada."

"Bili­yo­rum," dedi Gregor kendi ken­di­ne. Bunu kız kar­de­şi­nin de duya­bi­le­ce­ği kadar yüksek sesle söy­le­me­ye cesa­ret ede­mi­yor­du..

Bu kez de babası sol­da­ki odadan, "Gregor," diye ses­le­ni­yor­du. "Sayın Yet­ki­li Tem­sil­ci burada ve saba­hın ilk tre­ni­ne senin neden bin­me­di­ği­ni bize soru­yor. Biz ken­di­si­ne ne diye­ce­ği­mi­zi bile­mi­yo­ruz. Ayrıca senin­le yalnız konuş­mak isti­yor. Şimdi kapıyı aç hadi. Odanın dağı­nık­lı­ğı­nın kusu­ru­na bak­ma­ya­cak­tır."

Yet­ki­li tem­sil­ci:

"Günay­dın, Bay Samsa," diye ses­len­di arada.

Babası kapıda yet­ki­li tem­sil­ci­ye bir şeyler söy­ler­ken:

"Ken­di­ni iyi his­set­mi­yor," diye araya girdi annesi. “Henüz, ken­di­ni iyi his­set­mi­yor, inanın bana Sayın Yet­ki­li Tem­sil­ci. Yoksa oğlum treni asla kaçır­maz! Oğlu­mun aklı fikri işin­de­dir. Onun akşam­la­rı bile dışarı çık­ma­ma­sı­na içer­le­yip duru­yo­rum. Sekiz gündür şehir­de olduğu halde bir akşam bile evden dışa­rı­ya adı­mı­nı atmadı. Bizim­le bir­lik­te ya masa­nın başın­da oturur ya ses­siz­ce gazete okur, ya da tren sefer­le­ri­ni ezber­ler. Kıl tes­te­re­siy­le oya­lan­ma­sı bile eğlen­ce­dir onun için. İki üç gece içe­ri­sin­de oymalı küçük bir çer­çe­ve yapı­ver­di gör­se­niz şaşar­sı­nız; öyle güzel oldu ki, içe­ri­de, odada asılı duru­yor. Gregor kapıyı açınca görür­sü­nüz. Sayın Yet­ki­li Tem­sil­ci, burada olma­nız iyi oldu biz ona kapıyı açtı­ra­maz­dık; çok inat­çı­dır. Sabah inkar etti ama hasta oldu­ğun­dan eminim."

Konuş­ma­la­rın tek bir söz­cü­ğü­nü bile kaçır­ma­mak için yerin­den kıpır­da­ma­yan Gregor:

"Biraz­dan geli­yo­rum," dedi yavaş ve düşün­ce­li bir ifa­dey­le.

Bölüm 1 · 1/7

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki