gridreads

1. Bölüm

BİRİN­Cİ BÖLÜM

Saat dokuza gel­me­si­ne rağmen Vari­ye­te tiyat­ro salonu henüz dol­ma­mış­tı. Bal­kon­da ve en ön sıra­lar­da birkaç kişi kol­tuk­la­ra gömül­müş gibi, avi­ze­le­rin yarı ölgün ışığı altın­da bek­li­yor­du. Per­de­nin kır­mı­zı yüzünü gölge bürü­müş­tü; sah­ne­de de çıt yoktu. Ön sıra­lar­da­ki lam­ba­lar sönük, müzis­yen­le­rin nota seh­pa­la­rı da karma karı­şık­tı. Yalnız yuka­rı­da, üçüncü gale­ri­de, hava­ga­zı­nın etkisi ile yeşile bürün­müş bir gök­yü­zü altın­da uçar gibi duran çıplak kadın ve çocuk resim­le­ri ile süslü kub­be­nin çev­re­sin­de, davet ve kah­ka­ha­lar­dan mey­da­na gelen devam­lı bir gürül­tü yük­se­li­yor, altın çer­çe­ve­li geniş ve yuvar­lak pen­ce­re­ler altın­da hotoz­lu ve kas­ket­li başlar sıra­la­nı­yor­du. Ara sıra frak giymiş bir erkek­le ağır bakış­lar­la çev­re­si­ni göz­le­yen ve göğ­sü­nü kabar­ta­rak yürü­yen ince bir hanımı önüne katan ve telaş­lı hare­ket­ler­le onlara yol gös­te­ren bir prog­ram­cı kadın görü­nü­yor­du.

En ön sıra­lar­da iki deli­kan­lı belir­di. Ayakta dura­rak çev­re­le­ri­ne bakın­dı­lar.

Küçük siyah bıyık­la­rı olan daha yaşlı arka­da­şı­na,

“Hektor, sana henüz erken deme­miş miydim?” dedi. “Puromu bitir­me­me bile izin ver­me­din.”

Bir prog­ram­cı kadın geçi­yor­du. Tek­lif­siz­ce,

“Ah, Mösyö Foşöri, oyunun baş­la­ma­sı­na daha yarım saat var!” dedi.

Uzun zayıf çeh­re­si üzgün bir hal alan Hektor,

“Madem­ki öyle, niçin dokuz diye ilan edi­yor­lar. Piyes­te rolü olan Klaris daha bu sabah bana tam dokuz­da baş­la­na­ca­ğı­na dair üste­lik de yemin etti” diye mırıl­dan­dı.

Bir an, baş­la­rı­nı kal­dı­ra­rak ve göz­le­ri ile loca göl­ge­le­ri­ni araş­tı­ra­rak sus­tu­lar. Fakat loca­lar­da­ki yeşil duvar kağıt­la­rı onları büs­bü­tün karart­mış­tı. Aşa­ğı­da, gale­ri­nin altın­da­ki yerin loca­la­rı zifiri bir karan­lık içinde idi. Balkon loca­la­rın­da, kadife per­va­za yas­lan­mış şişman bir kadın­dan başka kim­se­cik­ler yoktu. Sağda solda, geniş sütun­lar ara­sın­da uzun kumaş saçak­lar ile süslü ön loca­lar bom­boş­tu. Beyaz ve altın rengi ile hafif yeşile çalan bu salon, büyük billur avi­ze­nin saç­tı­ğı küçük ışın­lar altın­da, sanki ince bir toz taba­ka­sı içinde silin­miş gibi idi. Hektor:

“Bari Lusi için ön loca­lar­dan birini aldın mı?” diye sordu. Diğeri,

“Evet!” dedi. “Fakat bu öyle kolay olmadı... Ah, zaten Lusi’nin pek erken gele­ce­ği­ni san­mı­yo­rum.”

Hafif­çe esnedi; bir an sus­tuk­tan sonra da:

“Şansın varmış doğ­ru­su! Sen ki ilk tem­sil­ler­de hiç bulun­ma­mış­sın­dır!” dedi. “Sarı­şın Venüs yılın en büyük olayı ola­cak­tır. Altı aydan beri söz ediyor. Ah azizim, bir musıki!... İşini iyi bilen Bor­dö­nav bunu ser­gi­ye sak­la­dı.”

Hektor din­dar­ca bir huşu içinde din­li­yor­du. Bir soru sordu:

“Ya Nana! Venüs’ü oyna­ya­cak yeni yıl­dı­zı tanı­yor musun?” Foşöri elle­ri­ni havaya kal­dı­ra­rak,

“Yine mi bu konu?” dedi. “Sabah­tan beri bu Nana ismin­den bıktım usan­dım artık. Belki yirmi kişiye rast­la­dım.. Nana aşağı, Nana yukarı... Yeter be kardeş! Ben ne bile­yim... Paris’in bütün kız­la­rı­nı tanı­ya­cak deği­lim ya! Nana, Bor­dö­nav’ın bir uydur­ma­sı­dır. Baka­lım sonu ne olacak?”

Sonra sakin­leş­ti. Fakat salo­nun boş­lu­ğu, avi­ze­nin yarı ölgün ışığı, kili­se­ler­de­ki ses­le­ri andı­rır bu mırıl­tı­lar, kapı­la­rın açılıp kapan­ma­sı canını sıkı­yor­du.

Bir­den­bi­re,

“Ah, hayır, artık daya­na­mam, burası çok sıkıcı!” dedi. “Ben çıkı­yo­rum... Belki aşa­ğı­da Bor­dö­nav’a rast­la­rız. Bize açık­la­ma yapar.”

Aşa­ğı­da, gişe­le­rin bulun­du­ğu mermer döşeli geniş deh­liz­de seyir­ci­ler yavaş yavaş görün­me­ye baş­la­mış­tı. Açık duran üç demir kapı­dan, güzel bir nisan gecesi altın­da tutu­şan ve kay­na­şan cad­de­le­rin coşkun ve hum­ma­lı hayatı akıp gidi­yor­du. Ara­ba­la­rın gürül­tü­le­ri birden kesi­li­yor, kapı­lar hızla kapa­nı­yor soylu ve zengin bir kitle, küçük grup­lar halin­de gişe­le­rin önünde durak­lı­yor; sonra da, kadın­la­rın bel­le­ri­ni kıvı­ra­rak ağır ağır çık­tık­la­rı mer­di­ven­le­re doğru iler­li­yor­du. Hava­ga­zı­nın donuk ışığı altın­da, ampir tar­zın­da cılız bir deko­run bir tapı­nak­ta­ki gibi mukav­va sütun­lar­la süs­le­di­ği bu uçuk çıplak salon­da, iri siyah harf­ler­le Nana ismi yazılı koca­man afiş­ler sar­kı­yor­du. Erkek­ler oradan geçer­ken yer­le­rin­de mıh­lan­mış­lar gibi duru­yor, afiş­le­ri okuyor; diğer­le­ri ise kapı­la­rın önle­ri­ni kapa­ya­rak ayakta sohbet edi­yor­lar­dı. Gişe­nin önünde duran iri yarı, tıraş­lı, ablak yüzlü bir adam yer bulmak için ısrar eden­le­re kabaca cevap­lar veri­yor­du.

Foşöri mer­di­ven­den iner­ken,

“İşte Bor­dö­nav!” dedi.

Fakat müdür onu gör­müş­tü bile. Uzak­tan ona,

“Aşkol­sun doğ­ru­su!” dedi. “Yahu, hani söz ver­di­ğin makale?.. Bugün Figaro’ya, baktım, bir şey­cik­ler yok.”

Foşöri,

“Durun baka­lım canım!” diye cevap verdi. “Nana’nızdan söz etme­den önce onu tanı­mam gerek­li, değil mi?.. Zaten ben size hiçbir söz ver­me­dim.”

Sonra da, soh­be­ti kısa kesmek için, Paris’te eği­ti­mi tamam­la­yan amca oğlu Mösyö Hektor de Faluaz’ı tanış­tır­dı. Müdür, deli­kan­lı­yı tepe­den tır­na­ğa kadar süze­rek tarttı. Hektor da müdüre heye­can­la bakı­yor­du. Demek ki kadın­la­ra kürek mah­kûm­la­rı gibi dav­ra­nan, beyni hep reklam ve duman­la dolu olan, bağı­ran, tükü­ren ve elle­ri­ni kal­ça­la­rı­na vura­rak konu­şan, sıkıl­mak nedir bil­me­yen, bir jan­dar­ma zih­ni­ye­tin­de­ki Bor­dö­nav bu adamdı. Hektor zarif bir cümle aramak zorun­da oldu­ğu­nu his­set­ti.

Düdük gibi ince bir sesle,

“Tiyat­ro­nuz...” diye baş­la­dı.

Açıkça görüş­me­le­ri seven Bor­dö­nav çiğ bir kelime ile onun sözünü kesti,

“Kar­ha­nem deyi­niz, önemi yok.”

Foşöri onu doğ­ru­lar­ca­sı­na güldü; bu ara La Faluaz’ın ilti­fat saçmak iste­yen sözü boğa­zın­da düğüm­len­di kaldı. Bu söz onu son derece kız­dır­mış­tı; fakat haz duy­du­ğu­nu gös­ter­me­ye çalı­şı­yor­du.

Müdür, yazı­la­rı bir hayli yan­kı­lar uyan­dı­ran bir tiyat­ro eleş­tir­me­ni­nin elini sıkmak için ale­la­ce­le koştu. Gel­di­ği zaman La Faluaz ken­di­ni topar­la­mış­tı. Çok fazla sıkıl­mış görü­ne­cek olursa bir yaban­cı dav­ra­nı­şı gör­mek­ten kor­ku­yor­du.

Mut­la­ka bir şey söy­le­mek iste­ye­rek,

“Bana Nana’nın şahane bir sesi oldu­ğu­nu söy­le­di­ler,” dedi, Müdür omuz­la­rı­nı sil­ke­rek,

“Onun mu? Canım o gerçek bir zur­na­dır,” dedi. Deli­kan­lı derhal,

“Üste­lik de kusur­suz bir artist!” dedi.

“O, ha! Bir paçav­ra azizim. Elle­ri­ni, ayak­la­rı­nı nereye koya­ca­ğı­nı bilmez.”

La Faluaz hafif­çe kızar­dı. Bu söz­ler­den hiçbir şey anla­mı­yor­du.

“Bu akşam­ki oyunu her ne paha­sı­na olursa olsun kaçır­mak iste­mi­yo­rum. Tiyat­ro­nuz!...” diye keke­le­di.

Bor­dö­nav tekrar, inan­mış bir adamın soğuk inadı ile,

“Kar­ha­ne­min deyi­niz!” diye onun sözünü kesti.

Bu ara, olduk­ça sakin görü­nen Foşöri, giren kadın­la­rı sey­re­di­yor­du. Amca oğlu­nun gülmek mi yoksa ağla­mak mı gerek­ti­ği­ni bil­me­mek­ten doğan bir şaş­kın­lık içinde oldu­ğu­nu göre­rek derhal onun yar­dı­mı­na koştu:

“Canım Bor­dö­nav’ı memnun et. Madem­ki hoşuna gidi­yor, tiyat­ro­su­na iste­di­ği unvanı ver. Siz de azizim bizi heykel gibi ayakta tut­ma­yı­nız. Eğer Nana’nız şarkı söy­le­me­si­ni ve artist­lik etme­si­ni bil­mi­yor­sa uğra­ya­ca­ğı­nız son bir başa­rı­sız­lık­tır. Zaten benim de kork­tu­ğum bu ya.”

Yüzü pancar gibi kıza­ran müdür,

“Başa­rı­sız­lık mı?” diye hay­kır­dı. “Bir kadı­nın musıki ve artist­lik­le tanı­şık olmak ihti­ya­cı var mıdır acaba? Ah, azizim, sen henüz pek toysun. Halkın çar­kı­na okumak için Nana’da başka bir şey var. Öyle bir şey ki her şeyin yerini tutar. Ben onu kok­la­dım. Bu dedi­ğim şey onda çok kuv­vet­li­dir. Yahut da benim burnum sersem bir adamın burnu gibi koku almı­yor, iki rah­met­ten biri. Göre­cek­sin, sah­ne­ye çıkar çıkmaz her­ke­sin ağzı­nın suyu akacak.”

Şevk ve heye­can­dan tit­re­yen elle­ri­ni kal­dır­dı; bir süre sonra sakin­le­şin­ce de sesi­nin per­de­si­ni alçalt­tı ve sanki kendi ken­di­ne konu­şur gibi homur­dan­dı:

“Evet, Nana’yı parlak bir gele­cek bek­li­yor. Evet, anam avra­dım olsun başa­ra­cak. Onda öyle bir ten, öyle bir ten var ki.”

Sonra da, Foşöri, Nana’ya dair soru­lar sor­du­ğu için ona açık açık bil­gi­ler verdi. Onun bu durumu kar­şı­sın­da Hektor do La Faluaz uta­nı­yor, utan­cın­dan yerin dibine batı­yor­du. Müdür, Nana ile yakın­dan dost­luk kur­muş­tu, her ne paha­sı­na olursa olsun Nana’ya şöh­re­tin kapı­la­rı­nı açmak isti­yor­du. Tam o sırada da ken­di­si­ne Venüs rolünü yapa­cak bir kız gerek­liy­di. Müdür, bir artist­le fazla uğraş­maz­dı. Halkın yarar­la­na­bil­me­si için derhal mey­da­na çıka­rıl­dı. Fakat bu genç kızın gel­me­siy­le tiyat­ro­sun­da derhal cur­cu­na kop­muş­tu. Nana’yı ken­di­si­ne bir rakibe gören şahane bir artist ve kusur­suz bir şantöz olan tiyat­ro­nun yıl­dı­zı Roz Minyon, işleri yüzüs­tü bıra­ka­ca­ğı­nı ve tiyat­ro­yu terk ede­ce­ği­ni söy­le­ye­rek onu kor­ku­tu­yor­du. Afiş konu­sun­da da müdür akla hayale sığ­ma­ya­cak zor­luk­lar­la kar­şı­laş­mış­tı. Sonun­da, her iki artis­tin de isim­le­ri­nin aynı büyük­lük­te harf­ler­le yazıl­ma­sı­na karar ver­miş­ti. Müdür, rahat­sız edil­me­si­ni sev­mez­di. Kendi deyi­şiy­le, bu yos­ma­lar­dan biri Simon veya Klaris, doğru yürü­mez­ler­se kıç­la­rı­na birer tekme atmak­ta bir an bile düşün­mez­di. Yoksa onlar­la başa çık­ma­nın imkanı yoktu. Kadın tica­re­ti yap­tı­ğı­na göre bu aşif­te­le­rin ne kırat­ta insan­lar olduk­la­rı­nı bili­yor­du.

Birden sözünü kese­rek,

“Vay canına! Minyon ile Ştay­ner geli­yor!” dedi. “Müba­rek­ler hep bir­lik­te. Bili­yor musu­nuz ki artık Ştay­ner, Roz’dan bık­ma­ya baş­la­dı. Bu sebep­ten de Roz’un koçağı günün birin­de sıvı­şır diye ondan bir adım bile ayrıl­mı­yor.”

Tiyat­ro­nun saçak­la­rın­da yanan gazlar kal­dı­rım­la­rın üstüne canlı bir ışık yan­sı­tı­yor­du. İki küçük ağaç, ışığın altın­da koyu yeşil renk­le­riy­le açıkça görü­nü­yor­du. Son derece aydın­la­tı­lan ve bem­be­yaz bir durum alan bir sütu­nun üstün­de­ki afiş­ler sanki gün orta­sın­da imiş gibi ta uzak­tan oku­na­bi­li­yor­du. Biraz daha ötede ise sürek­li hare­ket­te bulu­nan bir kala­ba­lı­ğın yönün­de kal­dı­rım­la­ra perde perde çöken karan­lık, sağda solda yanan ışık­lar­la deli­ni­yor­du. Çok zaman adam­lar derhal gir­mi­yor­lar, kapı­nın üstün­de yanan ışık­lar altın­da puro­la­rı­nı bitir­me­ye çalı­şa­rak sohbet edi­yor­lar­dı. Saç­lar­dan sızan ışığın altın­da beniz­le­ri soluk görü­nü­yor­du. Her biri­nin koyu kısa göl­ge­si de asfal­ta yan­sı­yor­du. Uzun boylu, geniş omuzlu, pana­yır Herkül’ü gibi dört köşe kafalı bir adam olan Minyon, ufak tefek, bir hayli göbek­li, yuvar­lak yüzlü ve kırçıl sakal­lı banker Ştay­ner’i koluna takmış ve kala­ba­lık ara­sın­dan bir yol açarak peşi sıra sürük­lü­yo­ı­du,

Bor­dö­nav, ban­ke­re,

“Canım, dün benim odamda ona rast­la­dı­nız!” dedi. Ştay­ner şaş­kın­lık­la,

“Yok canım! Demek o idi,” dedi. “Ben de tahmin etmiş­tim zaten. Yalnız o girer­ken ben çık­tı­ğım için çok iyi göre­me­dim.”

Minyon, göz kapak­la­rı­nı eğmiş bir şekil­de, sinir­li bir hare­ket­le par­ma­ğın­da­ki elmas yüzüğü çevi­re­rek din­li­yor­du. Nana’dan söz edil­di­ği­ni anla­mış­tı. Fakat Bor­dö­nav’ın, toy artis­ti bal­lan­dı­ra bal­lan­dı­ra över­ken ban­ke­rin göz­le­rin­de bir alev par­la­dı­ğı­nı görün­ce daya­na­ma­dı ve söze karış­tı:

“Bırak azizim, sokak süpür­ge­si­nin biri doğ­ru­su. Halk onu bak nasıl sepet­le­ye­cek... Ştay­ner, azizim, unutma ki karım loca­sın­da seni bek­li­yor.”

Bunu dedik­ten sonra onu götür­mek istedi. Fakat Ştay­ner, Bor­dö­nav’dan ayrıl­mak iste­mi­yor­du. Önle­rin­de, Kont­rol nok­ta­sın­da kuyruk olmuş bir halk bir­bi­ri­ni ezi­yor­du. Öyle de uğul­tu­lu bir gürül­tü yük­se­li­yor­du ki kar­ma­ka­rı­şık sesler ara­sın­da Nana ismi, iki hece­si­nin şid­det­li ahen­giy­le çın­lı­yor­du. Afiş­le­rin önünde mıh­la­nıp kalan erkek­ler onun ismini yüksek sesle hece­li­yor­lar, diğer­le­ri de Nana ismini soruş­tu­rur bir dille homur­da­na­rak geçi­yor­lar, kadın­lar ise endi­şe­li ama gülüm­ser bir eda ile onu yavaş­ça tek­rar­lı­yor­lar­dı. Nana’yı kimse tanı­mı­yor­du. Acaba nere­den geli­yor­du? Kulak­tan kulağa bir takım hika­ye­ler ve fık­ra­lar anla­tı­lı­yor­du. Bu isim bir okşa­yış şek­lin­de öne çıkı­yor ve bütün ağız­lar­da büyük bir cid­di­yet­siz­lik­te dola­şı­yor­du. Sadece onu söy­le­mek­le halk neşe­le­ni­yor ve bir çocuk halini alı­yor­du. Halk, sıcak bir çıl­dır­ma krizi şid­de­tiy­le ve sadece Paris’e özgü bir merak­la tiyat­ro­ya doğru sürük­le­ni­yor­du. Herkes Nana’yı görmek isti­yor­du. Bu telaş anında bir kadı­nın elbi­se­si­nin volanı yır­tıl­dı; bir adam da şap­ka­sı­nı kay­bet­ti.

Bor­dö­nav, ken­di­si­ne dur­mak­sı­zın soru­lar soran yirmi kadar erkeğe,

“Ah, yeter artık, pat­la­ma­dı­nız ya, görür­sü­nüz. Ben tüyü­yo­rum, işim var,” diye cevap yetiş­tir­di ve halkın merakı büs­bü­tün körük­le­di. Minyon, Roz’un birin­ci per­de­de giye­ce­ği elbi­se­yi gös­ter­mek için ken­di­si­ni bek­le­di­ği­ni Ştay­ner’e hatır­la­ya­rak omuz­la­rı­nı sil­ki­yor­du.

Faluaz, Foşöri’ye,

“Bak, Lusi orada. Ara­ba­dan iniyor,” dedi.

Ger­çek­ten Lusi Ste­vart idi. Bu, kırk yaş­la­rın­da ufak tefek, çirkin, çok uzun boylu, kuru, çekik yüzlü ve kalın dudak­lı bir kadın­dı. Fakat o kadar canlı ve zarif­ti ki ken­di­si­ni izle­yen­le­ri hemen etkisi altına alı­yor­du. Yanın­da soğuk bir güzel­li­ği olan Karo­lin Heke ile olduk­ça ağır­baş­lı ve adeta içine saman dol­du­rul­muş gibi dimdik yürü­yen annesi vardı.

Foşöri’ye,

“Bizim­le bir­lik­te gel, sana bir yer ayırt­tım” dedi. Foşöri,

“Yok canım. Bir şey gör­me­mek için galiba!” diye cevap verdi. “Ben bir koltuk bileti aldım. Ön sırada otur­mak daha hoşuma gider.”

Lüsi alındı. Yoksa onunla bir­lik­te görün­me­ye cesa­ret mi ede­mi­yor­du? Sonra, birden sakin­le­şe­rek bir başka konuya geçti.

“Nana’yı tanı­dı­ğı­nı bana niçin söy­le­me­din?”

“Nana’yı mı? Canım onu bir defa bile gör­me­dim.”

“Ger­çek­ten mi?... Bana, onunla yat­tı­ğı­na dair yemin etmiş­ler­di.”

Fakat önle­rin­de duran Minyon, par­ma­ğı dudak­la­rın­da olduğu halde sus­ma­la­rı için işaret edi­yor­du. Lusi’nin bir sorusu üze­ri­ne de mırıl­da­na­rak geçen bir deli­kan­lı­yı gös­ter­di.

“Nana’nın aftosu!”

Hepsi birden dönüp baktı. Deli­kan­lı olduk­ça zarif­ti. Foşöri onu tanıdı, bu, kadın­lar­la üç yüz bin frangı har vurup harman savu­ran, şimdi de ara sıra onlara çiçek almak ve yemeğe davet etmek için bor­sa­da ufak tefek işler­le zama­nı­nı öldü­ren Dagöne idi. Lüsi onun göz­le­ri­ni çok beğen­di.

“Ah, işte Blanş!” diye hay­kır­dı. “Bana senin Nana ile yat­tı­ğı­nı o söy­le­di.”

Tombul, sarı­şın bir kız olan ve güzel yüzü ablak­la­şan Blanş Dösir­vi narin yapılı ve özenle giyin­miş kibar bir adamın yanın­da geli­yor­du.

Foşöri, Faluaz’ın kula­ğı­na,

“Kont Ksa­vi­ye do Van­dövr!” diye fısıl­da­dı.

Kont, gaze­te­ci ile el sıkı­şır­ken Lüsi ile Blanş ara­sın­da da ateşli bir tar­tış­ma yaşan­mak­tay­dı. Biri­nin mavi, diğe­ri­nin de pembe renkli volan­lı etek­le­ri yolu kapa­tı­yor­du. Nana ismi dudak­la­rı­nın ara­sın­dan o kadar keskin çıkı­yor­du ki, herkes onları din­li­yor­du. Kont Dövan­dövr, Branş’ı alıp götür­dü. Fakat şimdi, Nana bir yan­kı­lan­ma gibi ve bek­len­ti­nin şid­det­len­dir­di­ği bir arzu ile deh­li­zin dört köşe­sin­de daha yüksek per­de­den çın çın ötü­yor­du. Hala baş­la­ma­ya­cak mıydı? Erkek­ler saat­le­ri­ne bakı­yor, geç kalan­lar, dur­ma­sı­nı bek­le­me­den ara­ba­la­rın­dan atlı­yor, bir­ta­kım grup­lar da kal­dı­rım­la­ra soku­lu­yor ve tiyat­ro­nun içini görmek için boyun­la­rı­nı uza­tı­yor­lar­dı. Islık çala­rak gelen bacak kadar bir kül­han­be­yi, bir ilanın önünde durdu ve çatlak bir sesle, “Vay anam! Nana!” diye bağır­dık­tan sonra kıçını sal­la­ya­rak ve pabuç­la­rı­nı sür­te­rek yoluna devam etti. Herkes gül­me­ye baş­la­dı. Olduk­ça kibar adam­lar bile, “Nana! Vay anam, Nana!” diye tek­rar­la­dır­lar. Halk bir­bi­ri­ni ezi­yor­du. Gişe­le­rin önünde kav­ga­lar kopu­yor ve insan yığın­la­rı­nın için­den kaba­ran hay­va­ni duy­gu­la­rın etkisi altın­da Nana’yı çağı­ran ve onu iste­yen ses­le­rin uğul­tu­sun­dan doğan bir uğultu perde perde yük­se­li­yor­du.

Bölüm 1 · 1/57

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki