1. Bölüm
Bende Ne Eksik?
Birinin fotoğrafına bakıp kendini küçülttüğün o an var ya. Ekranda sadece bir yüz, bir gülüş, bir tatil, bir ilişki, bir masa, bir elbise vardır. Ama sende açtığı şey fotoğraftan büyük olur. Bir anda kendi saçın kötü gelir, hayatın sıkıcı gelir, evin dağınık gelir, ilişkin yoksa yalnızlığın büyür, ilişkin varsa eksikleri gözüne batar. Sonra o cümle gelir. Çok sessiz gelir ama geldi mi içeri yerleşir: Bende ne eksik?
Bu soru bazen bir fotoğraftan sonra gelir. Bazen birinin seni seçmemesinden sonra. Bazen başvurunun reddedildiği mailden sonra. Bazen ailenden duyduğun küçük bir cümleden. “Sen de biraz kendine baksan.” “Bak herkes neler yapıyor.” “Sen hâlâ aynı yerdesin.” Bazen de kimse bir şey dememiştir; sen kendi kendine yaparsın bunu. Başkasının hayatını kendi hayatının karşısına koyar, sonra jüri gibi karar verirsin: Ben gerideyim.
İnsanın kendini eksik hissetmesi çoğu zaman bir anda başlamaz. Küçük küçük birikir. Çocukken daha uslu olman istenmiştir. Daha başarılı, daha sakin, daha güzel, daha zayıf, daha güçlü, daha sosyal, daha az hassas. Gençken başka bir ölçü gelir. Daha havalı ol, daha dikkat çek, daha iyi görün, daha hızlı ilerle. Yetişkin olunca liste bitmez; sadece adı değişir. İyi iş, iyi ilişki, iyi beden, iyi ev, iyi çevre, iyi ruh hâli. İnsan sanki hayatın her alanında puanlanıyormuş gibi yaşamaya başlar.
Eksiklik hissi tam burada büyür. Çünkü karşına sürekli bir ölçü çıkar. Sen de kendini o ölçüye göre tartarsın. Birinin ilişkisi var, senin yok. Birinin evi güzel, seninki değil. Biri işinde ilerliyor, sen hâlâ aynı yerde takılı gibisin. Biri çok sevilmiş görünüyor, sen mesaj bekliyorsun. Biri fit, biri sakin, biri üretken, biri evlenmiş, biri ayrılmış ama çok iyi toparlanmış, biri her şeye yetişiyor. İnsan bunlara bakınca kendi hayatını olduğu gibi değil, eksikleriyle görmeye başlar.
Oysa başkasının görünen hayatı, senin bütün iç dünyanla kıyaslanamaz. Bu cümleyi biliyoruz ama bilmek yetmiyor. Çünkü kıyas mantıkla çalışmıyor. Kıyas çoğu zaman yaralı yerden çalışıyor. Nerede kendinden şüphe ediyorsan, orada birinin görüntüsü seni daha kolay yakalıyor. Bedeninle barışık değilsen başkasının fotoğrafı canını acıtıyor. Yalnızlıktan korkuyorsan bir çiftin gülüşü seni küçültüyor. İşinde sıkışmışsan birinin başarısı sana tokat gibi geliyor. Yani mesele sadece gördüğün kişi değil; sende zaten kanayan yer.
“Bende ne eksik?” sorusu masum görünür ama tehlikelidir. Çünkü cevabı genelde seni onarmaya değil, cezalandırmaya götürür. Daha güzel olmalıyım. Daha başarılı olmalıyım. Daha az konuşmalıyım. Daha çok vermeliyim. Daha zayıf olmalıyım. Daha güçlü görünmeliyim. Daha kolay sevilmeliyim. Daha az istemeliyim. Sanki bütün mesele kendini biraz daha değiştirirsen çözülecekmiş gibi. Ama eksiklik hissi çoğu zaman değişerek değil, kendini sürekli yetersiz görmeyi bırakarak hafifler.
Bu, gelişme kötü demek değil. İnsan değişebilir, öğrenebilir, güçlenebilir, bedenine bakabilir, işini geliştirebilir, ilişkilerini düzenleyebilir. Ama gelişmek başka, kendinden utanarak kendini tamir etmeye çalışmak başka. Birinde kendine emek vardır. Diğerinde kendine savaş açmak. Eksiklik hissiyle yapılan değişim çoğu zaman huzur getirmez. Çünkü hedefe ulaşınca ölçü değişir. Kilo verirsin, bu kez yüzün yetmez. İş bulursun, bu kez maaş yetmez. İlişkin olur, bu kez ilişkinin şekli yetmez. Kendini eksik görmeye alışmış zihin, tamamlanacak yeni bir kusur bulur.
Bu yüzden ilk mesele şu: Eksik misin, yoksa sürekli eksik hissettirilen bir yerde mi duruyorsun? Arada büyük fark var. Bazı ilişkiler insanı eksik hissettirir. Sürekli eleştiren, ilgisini geri çekerek seni koşturan, seni başkalarıyla kıyaslayan, seni olduğun hâlinle değil verdiğin kadar kabul eden insanlar vardır. Böyle bir yerde uzun süre kalınca insan gerçekten eksik olduğuna inanmaya başlar. Oysa belki sorun sende değil, bulunduğun aynadadır. Bazı aynalar insanı olduğundan çirkin gösterir.
Aile de bazen böyle bir ayna olabilir. Bunu söylemek kolay değil. Çünkü aile sevgisiyle aile baskısı çoğu zaman aynı evde yaşar. Seni severler ama sürekli daha fazlasını isterler. Kötü niyetli olmayabilirler ama cümleleri iz bırakır. “Komşunun kızı…” diye başlayan her cümle, insanın içine küçük bir eksiklik çivisi çakabilir. “Sen niye böyle değilsin?” doğrudan söylenmese bile hissettirilir. Bir süre sonra o dış ses iç sese dönüşür. Artık onlar söylemese de sen kendine söylersin.
İlişkilerde eksiklik hissi daha da sert olabilir. Birinin seni seçmemesi, senden vazgeçmesi, seni yarım sevmesi ya da sürekli belirsizlikte bırakması insanın değer duygusunu sarsar. “Demek ki yetmedim” dersin. “Demek ki onda kalacak bir şey bulamadı.” “Demek ki başkası benden daha iyi.” Bunlar çok tanıdık düşünceler. Ama birinin kalmaması, senin kalınacak biri olmadığını kanıtlamaz. Bazen karşındaki kişi sevememiştir. Bazen hazır değildir. Bazen ilişki uyumlu değildir. Bazen de sen yanlış yerde değer aramışsındır.
Reddedilmek acıtır. Bunu yumuşatmaya gerek yok. İşte, aşkta, arkadaşlıkta, ailede; reddedilmek insanın içindeki en eski yaralardan birine dokunur. “İstenmedim.” Bu cümle çok ağırdır. Ama istenmemek, değersiz olmakla aynı şey değildir. Bir kapının kapanması, senin kapı olmadığını göstermez. Birinin seni görmemesi, görünmeye değer olmadığını göstermez. İnsan bunları acının ortasında hemen kabul edemez, biliyorum. Ama tekrar etmek gerekir. Reddedilmek senin bütün kimliğin değildir. Sadece bir deneyimdir. Sert, can yakıcı, ama bütün hayatını tanımlamak zorunda olmayan bir deneyim.
Eksiklik hissi bazen başarı üzerinden gelir. Herkes bir yere varıyor gibi görünür. Sen hâlâ hazırlanıyor, toparlanıyor, deniyor, düşüyor, yeniden başlıyor olabilirsin. İnsan kendi sürecini başkasının sonucuyla kıyaslayınca kendini yetersiz hisseder. Başkasının sahnedeki anını görürsün, kendi kulisindeki dağınıklıkla karşılaştırırsın. Bu adil değildir. Ama zihin adaletli davranmaz. O yüzden kendini sık sık durdurman gerekir: Ben onun görünen bölümüne bakıyorum, kendi görünmeyen mücadelemle kıyaslıyorum.
Beden meselesi de eksiklik hissinin en çok beslendiği yerlerden biri. Daha güzel, daha ince, daha bakımlı, daha genç, daha çekici, daha kusursuz görünme baskısı bitmiyor. Özellikle kadınlara bu baskı daha çocuk yaştan öğretiliyor. Bedenin sanki sürekli geliştirilmesi gereken bir proje gibi sunuluyor. Oysa bedenin sadece başkalarının bakışına sunulan bir vitrin değil. Senin yaşadığın yer. Yorulan, acıkan, iyileşen, kanayan, sarılan, taşıyan yer. Bedenine bakmak güzel. Ama bedeninden nefret ederek güzelleşmeye çalışmak insanı tüketir.
“Eksik değilim” demek burada devreye giriyor. Ama bunu bir slogan gibi bağırmak yeterli değil. Aynanın karşısına geçip üç kez söyleyince hayat değişmeyecek. Daha derin bir şey gerekiyor: Kendini sürekli dış ölçüye teslim ettiğini fark etmek. Değerini başkasının ilgisinden, kilosundan, maaşından, ilişki durumundan, ailesinin onayından, sosyal medyadaki görüntüsünden çekip geri almak. Bu kolay değil. Çünkü yıllarca tam tersini öğrendik. Ama öğrenilen şey, yavaş da olsa çözülebilir.
İlk adım, eksiklik hissi geldiğinde hemen ona inanmamak. Bu his geldi diye gerçek olmak zorunda değil. “Bende ne eksik?” dediğinde dur ve sor: Şu an ne gördüm, ne duydum, ne yaşadım da böyle hissettim? Bir fotoğraf mı? Bir mesaj mı? Bir reddedilme mi? Bir kıyas mı? Bir aile cümlesi mi? Hissi tetikleyen şeyi bulmak, onun büyüsünü biraz bozar. Çünkü o zaman eksiklik senin özün gibi değil, bir olayın sende uyandırdığı tepki gibi görünmeye başlar.
İkinci adım, kendine daha adil bir dil kurmak. “Kimse beni seçmiyor” yerine “Şu an seçilmemiş hissettim.” “Ben geride kaldım” yerine “Kendi hızımı başkalarıyla kıyaslıyorum.” “Bende bir şey eksik” yerine “Şu an yetersiz hissediyorum.” Bu küçük dil değişimi önemli. Çünkü “ben eksiyim” kimlik cümlesidir. “Eksik hissediyorum” ise duygu cümlesidir. Duygular değişebilir. Kimlik gibi yazıldığında ise insan kendini mahkûm eder.
Üçüncü adım, kendini sadece eksiklerinle anlatmamaktır. İnsan acı içindeyken bütün iyi taraflarını unutur. Neleri atlattığını, kimlere iyi geldiğini, hangi günlerden geçtiğini, ne kadar çabaladığını, neyi öğrendiğini görmez. Sadece olmayanlara bakar. Oysa sen sadece eksik sandıklarından ibaret değilsin. Güldüğün yerler var, dayandığın yerler var, düştüğün hâlde kalktığın yerler var. Belki hâlâ dağınıksın, belki hâlâ kırgınsın, belki hâlâ bazı şeyleri çözemedin. Ama bu seni eksik yapmaz. İnsan olmak biraz da çözülmemiş şeylerle yürümektir.
Eksiklik hissi bazen seni fazla vermeye iter. Daha çok ilgi gösterirsen sevilirsin. Daha çok susarsan kalırlar. Daha çok başarırsan onaylanırsın. Daha çok güzelleşirsen seçilirsin. Daha çok dayanırsan güçlü görünürsün. Ama insan kendini kanıtlamak için verdiği her şeyin sonunda daha dolu değil, daha boş hissedebilir. Çünkü sevgi, onay ve değer dilenerek alındığında insana iyi gelmez. Birinin yanında kalmak için sürekli kendinden eksiltmen gerekiyorsa, orada tamamlanmıyorsun; tükeniyorsun.
Bugün kendine çok büyük bir özgüven konuşması yapmana gerek yok. Sadece şu ayrımı tut: Eksik hissetmek, eksik olmak değildir. Bu cümle küçük ama sağlam. His gelir, gider, tekrar gelir. Bazı günler inanırsın, bazı günler inanamazsın. Sorun değil. Ama bir yerden sonra kendine şunu hatırlatman gerekir: Ben birinin ilgisi azalınca değeri azalan bir şey değilim. Ben bir fotoğrafla, bir reddedilmeyle, bir ilişki durumuyla, bir maaşla, bir beden ölçüsüyle tamamen açıklanacak biri değilim.
Belki şu an bunu tam hissedemiyorsun. Zaten mesele hemen hissetmek değil. Bazen önce davranış değişir. Kendini kıyasladığın hesabı sessize alırsın. Seni sürekli küçük hissettiren insanla mesafe koyarsın. Birinin seni seçmemesini kendi değerin hakkında nihai karar gibi okumamaya çalışırsın. Aynada kendine hakaret etmeyi azaltırsın. Başarılarını küçümsememeye başlarsın. Bunlar küçük davranışlar. Ama özdeğer bazen bu küçük davranışların toplamından yeniden kurulur.
“Bende ne eksik?” sorusu geldiğinde hemen cevap arama. Çünkü o soru çoğu zaman doğru soru değildir. Daha iyi soru şu olabilir: “Şu an kendimi kimin ölçüsüne göre tartıyorum?” Ailenin mi? Eski sevgilinin mi? Sosyal medyanın mı? Toplumun mu? Kendi korkularının mı? Bu ölçü gerçekten bana ait mi? Bana iyi geliyor mu? Beni büyütüyor mu, küçültüyor mu?
Belki de eksik olan sen değilsin. Belki kendi değerini ölçmek için kullandığın cetvel yanlış. Ve yanlış cetvelle ölçülen insan, hep eksik çıkar.
Bir sonraki bölümde bu cetvelin en yorucu yerlerinden birine bakacağız: Sevilmek, kabul görmek ya da terk edilmemek için kendinden fazla vermek. Çünkü insan bazen tamamlanmak isterken, kendi parçalarını başkasının önüne bırakmaya başlar.