Charles John Huffam Dickens
Memur bir babanın oğlu olarak 1812 yılında doğan Dickens’ın ilk yılları refah içinde geçse de babasının borçları yüzünden hapse girmesiyle sefaletle tanıştı. Henüz 11 yaşında iken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 15 yaşında bir avukatın yanına giren genç Dickens, öğrenmeye meraklı olduğu için boş zamanlarında stenografi öğrendi. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesine stenograf olarak girdi ve 1835’te “Boz” takma adıyla Boz’un Karalamaları başlığında notlar yayımlamaya başladı.
1837’de ise esas onu ünlendirecek olan Bay Pikvik’in Serüvenleri adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl içinde Catherine Hogarth ile evlendi. 1840 yılında ölen baldızı Mary’e ithaf ettiği Antikacı Dükkanı romanını yayımladı.
1840’ta Amerika’ya gitti ve burada büyük bir coşkuyla karşılandı, ama Genel Okur İçin Amerika Notları kendisini o kadar içtenlikle ağırlamış olanlarda şiddetli tepkilere yol açtı. 1843 ile 1846 arasında bol bol seyahat eden Dickens, bu seyahatlerde dönemin ünlü yazarlarıyla tanışma fırsatı buldu.
Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı. 1858 yılında karısından ayrılan Dickens, bu dönemden itibaren yine sık sık seyahate çıktı, konferanslar verdi. Ama sonunda çok yoruldu ve Gadshill’deki evinde istirahate çekilmek zorunda kaldı. 1870’te de şöhretinin zirvesindeyken öldü. Mezarı Londra’daki Westminster Kilisesi’nde bulunmaktadır.
OLİVER TWİST
Çeşitli nedenlerden dolayı adını söyleyemeyeceğim, uydurma bir ad da vermeme gerek olmayan bir kentin resmi yapıları arasında bir tanesi vardır ki, büyük-küçük çoğu kentlerde benzeri bulunur.
Yani bir düşkünler evinde, okuyucu gözünde hiçbir önemi olamayacağı için yinelemem gerekmeyen bir tarihte, adı bu romana konu olan küçük ölümlü dünyaya geldi.
Zorlu bir doğum yapan annesi, bebeğin ağlamasını duyunca yattığı yerden zorlukla başını yastıktan kaldırdı ve güçsüz bir sesle:
“Sağken son bir kez yavrumu görmeliyim,” dedi.
Annenin bu sözü doktorları çok üzmüştü. Fakat annenin bu sözünü duyan Doktor yerinden fırlayarak yatağının baş ucuna gitti. Ve şefkatle:
“Aman böyle şeyden, ölümden söz etmeyin..”
Hasta bakıcı:
“Ölmek için daha çok erken..”
Hastabakıcının sözleri genç kadının etkilemiş olacak ki, başını sallayarak ellerini umutsuzca bebeğe uzattı.
Doktor çocuğu onun kollarına verdi. Kadın soğuk ve beyaz dudaklarını çocuğun alnına yapıştırdı. Titredi ve sonra da başı yastığa düştü, son nefesini vermişti. Göğsünü, ellerini ve şakaklarını ovmalarına rağmen kanı artık donmuştu. Doktor:
“Öldü, Bayan Thingummy.” dedi.
Hastabakıcı çocuğu kadının kucağından alırken:
“Zavallı kadıncağız!” diye mırıldandı.
Doktor gitmek için hazırlanıyordu. Şapkasını giydi, kapıya doğru giderken yatağın yanında durdu:
“Güzel bir kızmış. Acaba nereden gelmişti?” dedi.
Yaşlı kadın:
“Dün gece getirdiler, buraya.” diye cevap verdi. “Sokakta bulmuşlar, uzun bir yoldan gelmiş olmalı. Çünkü ayakkabıları paramparçaydı. Nereden geldiğini kimse bilmiyor.”
Doktor cesedin üzerine eğildi ve sol elini kaldırdı. Başını sallayarak:
“Evlilik yüzüğü yok. Anlaşılan evli değilmiş. İyi geceler!” dedi.
Doktor yemeğe gitmek üzere çıktı. Hastabakıcı kadın, içki şişesini bir kez daha kafasına diktikten sonra bebeği giydirmeye koyuldu. Küçük Oliver olağan gücüyle ağlıyordu. Kiliselerin vicdanına bırakılmış bir öksüz olarak büyüyeceğini bilseydi, belki daha da yüksek sesle ağlardı.
Sonraları Oliver, iyi bakılması için yirmi otuz kadar küçük çocuğun bulunduğu düşkünler evine gönderildi. Orada çocuklara Bayan Man adında yaşlıca bir kadın bakıyordu. Kilise çocukların bakımı için yaşlı kadına haftada yedi buçuk metelik para ödenirdi.
Fakat kadın paranın çoğunu cebine atıyordu.. Bu yüzden çocuklar az besleniyor çoğu da ölüyordu.
Oliver Twist ölmedi fakat sıska, soluk benizli, kısa boylu, zayıf bir çocuk olarak kaldı. Böyle olmasına rağmen, Oliver çok iyi bir ruh yapısına sahipti. Oliver dokuzuncu yaş gününü arkadaşlarıyla birlikte aç olarak kömürlükte kutlamaktaydı. O gün, Oliver iki arkadaşıyla birlikte Bayan Man’a aç olduklarını söyledi. Bayan Man onları dövdü ve karanlık bir odaya kapattı. Çocuklar odada kapalıyken, güçsüzler evinden önemli bir görevli olan Bay Bambıl, Bayan Man’ı görmeye geldi.
Bay Bambıl:
“Bayan Man, buraya iş için geldim. Size söyleyeceklerim var. Oliver Twist adındaki çocuk bugün dokuz yaşını tamamlıyor değil mi?”
“Evet, Bay Bambıl”
“Tüm çabalarımıza rağmen, babasının kim olduğunu, annesinin nereden geldiğini, adını, ailesini, öğrenemedik.”
“Onun ismini kim koydu öyleyse?”
“Onun adını ben koydum.”
“Siz mi?”
“Evet ben Bayan Man. Çocukları alfabetik sıraya göre adlandırırız. Sonuncu harf “S” idi. Ona Svabıl adını verdim. Bununki “T” idi. Twist adını verdim. Bundan sonrakiler de “U” ve “Z” harflerini takip edecekler.”
“Siz gerçekten çok bilgili bir insansınız.”
Bay Bambıl’ın bu iltifattan pek memnun kaldığı belli oluyordu.
“İşimize bakalım.” dedi. “Artık Oliver Twist burada kalamayacak kadar büyüdü. Genel Kurul onu tekrar güçsüzler evine almaya karar verdi. Ben de onu alıp götürmeye geldim. İzninizle Oliver’i görmek istiyorum.”
Bayan Man:
“Şimdi getiririm.” diyerek odadan çıktı.
Bayan Man, Oliver’i karanlık odadan çıkardı, çabucak elini yüzünü yıkayarak Bay Bambıl’a götürdü.
Bay Bambıl:
“Benimle gelmek ister misin Oliver?” diye sordu.
Oliver buradan kurtulmak için kiminle olursa olsun, seve seve gitmeye hazır bulunduğunu söyleyecekti ki, kilise memurunun sandalyesinin arkasına geçmiş, öfkeli bir suratla kendisine yumruk sallayan Bayan Man’ı gördü. Bunun üzerine Oliver:
“Bayan Man da benimle gelemez mi?” diye sordu.
Bay Bambıl:
“Hayır gelemez. Ama arada sırada gelip seni görecek.” dedi.
Küçük yaşına rağmen oradan ayrılmaktan çok üzülüyormuş gibi davranmayı başaracak kadar kafası çalışıyordu. Ağlamak onun için hiç de zor bir şey değildi. Acıklı bir olayı hatırlamak yeterdi.
Oliver, acı acı ağlamaya başladı.
Bayan Man ona sarılarak, defalarca öptü. Düşkünler evine gittiğinde açlığını kimseye anlatmasın diye de elini tereyağlı bir dilim ekmek tutuşturdu.
Böylece Oliver çocukluk yıllarının karanlığını tek bir şefkatli sözün aydınlatmadığı o sefil evden Bay Bambıl tarafından uzaklaştırıldı.
Oradan ayrıldığı zaman kendini çocuksu bir kedere kaptırdı. Geride bıraktığı sefalet arkadaşları, ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, yine de tanıdığı tek dostlarıydı.
Oliver düşkünler evinin kapısından içeri girer girmez burasının Bayan Man’ın yerinden hiç farklı olmadığını gördü. Hatta ilerde burasının daha kötü olduğunu görecekti. Buradaki yoksullara her üç öğün yağsız lapa, haftada iki kez soğan ve pazar günleri de yarım ekmek veriyorlardı.
Çocukların yemek yedikleri yer kocaman bir salondu. Salonun bir ucuna yerleştirilen kazandan, müdür, yemek zamanında önüne bir önlük takarak iki kadının yardımıyla çocukların ellerindeki taslara birer kepçe lapa doldururdu. Her çocuğa birer kepçe veriliyordu. Fazlası kesinlikle yasaktı. Yalnız bayram günleri lapanın yanında bir dilim ekmek veriliyordu. Kaselerin yıkanmasına hiç gerek yoktu. Çünkü çocuklar kaseleri kaşıklarıyla pırıl pırıl yapana kadar iyice sıyırıyorlardı. Lapalarını yedikten sonra, sanki içindeki çorbanın tümünü içebileceklermiş gibi aç gözlerle kazana bakar dururlardı. Bu arada üzerinde kalmış lapa kırıntısını yakalayabilmek için bıkıp usanmadan parmaklarını emerlerdi.
Oliver Twist’le arkadaşları bu açlığa tam üç ay dayanabildiler. Sonunda öylesine vahşileşmişlerdi ki, yaşına göre uzun boylu, bir çocuk, arkadaşlarına günde bir kase lapa daha yiyemeyecek olursa yanında uyuyan çocuğu yiyeceğini söyledi. Çocuklar, bir şey söylemediler, fakat çocuğun bakışlarından korkmuşlardı. Hemen aralarında toplantı yapıp, o akşam kimin ahçıbaşının karşısına çıkıp, bir kase daha lapa isteyeceğini saptadılar. Ahçıya gidecek çocuk olarak Oliver Twist saptanmıştı.
Akşam olunca,çocuklar tekrar yerlerine oturdular. Müdür, aşçıbaşı giysileriyle kazanın başında duruyor, lapaları dağıtıyordu. Tabii, bu iki kaşıklık yemek bir dakikada silip süpürüldü. Oliver masadan kalktı; elinde kasesi ile müdüre doğru ilerleyerek:
“Lütfen efendim, biraz daha istiyorum.” dedi.
Müdür duydukları karşısında sapsarı kesildi. Çocuğa şaşkın şaşkın baktı. Yardımcıları hayretten, çocuklar ise korkudan donakalmışlardı.
Ahçı, zor duyulur bir sesle:
“Neeeee?” diye sordu. Oliver tekrarladı:
“Lütfen efendim, biraz daha istiyorum.”
Müdür elindeki, kepçeyi Oliver’in kafasına var kuvvetiyle vurdu. Onu kollarından sımsıkı tutarak bağırarak yardım istedi.
Bay Bambıl’a güçsüzler evindeki memurlardan bazıları koşarak yardıma geldiler. Müdür Oliver’in isteğini onlara anlattı:
“Düşünebilir misiniz? Daha fazla istedi!” diye bağırdı.
Oradakiler buna inanmadılar. İçlerinden birisi:
“Bu suçun cezası asılmaktır.” dedi.
Oradakilerin hiçbiri beyefendinin görüşüne karşı çıkmadı. Oliver’e verilecek cezayı tartışmaya başladılar. Sonunda çocuğun karanlık bir odaya hapsedilmesine karar verdiler.
Ertesi sabah güçsüzler evinin kapısına bir ilan yapıştırıldı. İlanda Oliver Twist’i alıp götürene beş yüz lira verileceği yazılıydı.
Oliver bir hafta kadar odada hapis kaldı. Zavallı Oliver gece basınca karanlığı engellemek için gözlerini kapatıyor, bir köşede uyumaya çalışıyordu. Gündüzleri ise durmadan ağlıyordu. Bunlar yetmezmiş gibi yemek saatlerinde çocukların yediği sofraya götürülüyor, orada ibret olması için herkesin önünde kamçılanıyordu.
Aradan günler geçti, fakat Oliver’i beş yüz lira ile beraber almak isteyen çıkmadı.
Bir gün Bambıl güçsüzler evinin kapısında, ölü kaldırıcısı Bay Soverberi’ye rastladı. Yaptığı tabutların çoğu, güçsüzler evinde ölen yoksul insanlar için kullanırdı. Adam Bay Bambıl’ın elini sıktıktan sonra:
“Dün gece ölen iki kadının ölçülerini almaya geldim.”dedi.
“Bu işten bayağı kâr ettiğinizi saklamayın Bay Soverberi.”
“Öyle mi sanıyorsunuz? Güçsüzlerevinin verdiği paraya değmiyor doğrusu.”
“Ama tabutlar da diğerlerine nazaran çok daha büyük.”
“Öyle öyle Bay Bambıl. Güçsüzlerevindekilere verilen tabutların küçük ve dar olması sağlanıyor. Bu da işime yaramıyor değil hani.”
“Aklıma gelmişken sorayım. Bir çocuk isteyen, kimseyi tanıyor musunuz? Hem de beşyüz lirayla beraber.”
Bay Soverberi:
“Ben de sizinle bu konuyu konuşmak istiyordum.” dedi. “Çocuğu ben almak istiyorum Bay Bambıl.”
Bu işe çok sevinen Bay Bambıl tabutçunun koluna yapıştı, onu içeri soktu. Beş dakika süren bir pazarlıktan sonra iki adam anlaştı.
O akşam Oliver’e bir tabutçunun yanına çırak verildiği bildirildi. Bay Bambıl o akşam hemen Oliver’i tabutçunun dükkanına götürdü. Oliver, durmadan ağlıyordu.
Bay Bambıl içeri girdiğinde Bay Soverberi dükkanı kapatmış, zayıf bir mum ışığında defterine bir şeyler yazmaktaydı. Bay Bambıl:
“işte Bay Soverberi çocuğu getirdim.” dedi.
“Demek çocuk bu!” dedi. Sonra içeriye seslenerek, “Hayatım lütfen buraya gelir misin?”
Bayan Soverberi, kısa boylu, sıska, suyu çıkmış tilki suratlı bir kadındı. Bay Soverberi:
“İşte hayatım, sana bahsettiğim, güçsüzlerevindeki çocuk bu.”
Oliver eğilip selam verdi. Kadın bir çığlık attı.
“Aman Allahm! Bu çok küçük.” dedi.
Bay Bambıl, sanki küçük olması Oliver’in suçuymuş gibi ona dik dik bakarak:
“Oldukça küçüktür, ama nasıl olsa büyür.” dedi. Kadın huysuz bir tavırla:
“Umarım büyür. Bizim yemeğimizle büyüyeceğine eminim.” dedi. “Yalnız böyle çocukları barındırmak bayağı pahalı oluyor. Haydi, in aşağı kemik torbası seni!”
Kadın yandaki bir kapıyı açarak, karanlık odaya inen dik bir merdivene doğru itti. Orada bir kız oturuyordu. Kızın üstünde eski püskü ayakkabılar ve yırtık pırtık elbiseler vardı. Oliver’in peşinden merdivenleri inen Bayan Soverberi: “Hey Şarlot.” diye seslendi. “Şu çocuğa köpek için ayırdığımız et artıklarından ver. Köpeğin sabahtan beri eve geldiği yok, herhalde yemeyecek.”
Et lafını duyunca Oliver’in gözleri parlamıştı. Köpeğe ayrılmış olan yemeği büyük bir iştahla yedi. Bayan Soverberi de yemek yerken onu izliyordu. Oliver’in böyle yiyişinden hiç hoşlanmamıştı.
Oliver’e seslendi:
“Peşimden gel bakalım.” dedi. “Yatağın dükkanın içinde, umarım tabutlar arasında uyumak seni korkutmaz.”
Tabutlar arasında yalnız kalan Oliver, ürkek bakışlarla çevreye göz gezdirdi. Orta yerde kalmış bir tabut vardı. Duvarın önündeki tahta parçaları hayaletler gibi duruyordu. Dükkan sıcaktı ve hava tabutların kokusuyla dolmuş gibiydi. Yatağı da tıpkı bir mezara benziyordu.
Sabah olunca Oliver dükkan kapısının dışardan tekmelendiğini duydu. Bu kez dışardan ses duyulmaya başladı:
“Aç kapıyı haydi! Hâlâ ne duruyorsun!” Oliver:
“Açıyorum efendim.” diyerek, anahtarı çevirdi. Dışarıdaki ses:
“Sen yeni gelen çocuk olmalısın?” diye sordu.
“Evet efendim.”
“Kaç yaşındasın?”
“On efendim.”
“Öyleyse içeri girince seni bir güzel döveceğim. Görürsün sen gününü düşkünler evinin piçi seni!”
Oliver kapıyı açınca kimseyi göremedi. Fakat binanın önünde oturmuş tereyağı ekmek yiyen bir delikanlı gözüne ilişti. Oliver çevrede ondan başka kimsenin olmadığını görünce yanına yaklaştı,
“Kapıyı biraz evvel siz mi çaldınız?”
“Evet, ben tekmeledim, anlıyor musun? Çalmadım tekmeledim.”
“Anladım, efendim! Şey tabut mu istiyorsunuz?”
Oliver’in sözü karşısında çocuk çok sinirlenmişti:
“Galiba sen benim kim olduğumu bilmiyorsun?” dedi.
“Hayır, sizi tanımıyorum.”
“Öyle ise kendimi tanıtayım. Ben Bay Noa Kleypol’üm ve sen benim emrimde çalışacaksın. Hemen kepenkleri aç, tembel yaratık seni, hâlâ oturuyorsun.”
Az sonra Bay ve Bayan Soverberi aşağı geldiler. Oliver kahvaltı için Noa Kleypol’ün arkasından mutfağa girdi. Şarlot:
“Ateşe yaklaşsana Noa.” dedi. “Sana beyin kahvaltısından güzel bir parça sucuk ayırdım. Oliver, Bay Noa’nın arkasındaki kapıyı kapat, sonra senin için ayırmış olduğum kırıntıları ye. Çayını al ve şuradaki sandığına otur. Çabuk ol!”
Noa, Şarlot’un dediklerini tekrarladı:
“Duydun mu düşkünlerevi! Çabuk ol!”
Şarlot:
“Aman Noa, sen de komiksin. Niçin onu böyle çağırıyorsun, çocuğu kendi haline bıraksana.” dedi.
“Kendi haline mi bırakayım? Onu herkes kendi haline bırakmış zaten. Annesi, babası, herkes kendi haline bırakmış. Sence de öyle değil mi Şarlot?”
Noa sözünü bitirdikten sonra, alaycı bir kahkaha attı. Şarlot da ona katıldı. İkisi birden odanın en soğuk köşesinde, sandığın üzerine titreyerek oturmuş, bayat ekmek kırıntılarını yemekle meşgul olan Oliver Twist’e nefretle baktılar. Noa düşkünlerevinden gelmemişti. Annesi babası fakir olsalar bile hiç olmazsa, kim oldukları biliniyordu. Fakat Noa, yine de çevredeki dükkanların çırakları tarafından aşağılanmaya bir türlü alışamamıştı. Çocuk bugüne kadar her şeye katlanmıştı. Fakat şimdi kader onun önüne kendinden güçsüz, isimsiz bir öksüz çocuk çıkartmıştı. intikamını OIiver’den alabilirdi artık.
Oliver ölü kaldırıcısının evine geleli bir ay olmasına rağmen bayağı şey öğrenmişti. Bay Soverberi ile iş yolculuklarına gitti, cenazelerde tabutlar mezara konurken ona hep yardım etti. O ay sonunda Oliver Bay Soverberi’nin çırağı olmuştu. O sırada büyük bir hastalık mevsimiydi. Yani tabutlar kapışılıyordu. Oliver, cenazelere gittikçe, bu işte epey tecrübe kazanmış oldu.