gridreads

1. Bölüm

Char­les John Huffam Dic­kens

Memur bir baba­nın oğlu olarak 1812 yılın­da doğan Dic­kens’ın ilk yıl­la­rı refah içinde geçse de baba­sı­nın borç­la­rı yüzün­den hapse gir­me­siy­le sefa­let­le tanış­tı. Henüz 11 yaşın­da iken bir boya fab­ri­ka­sın­da çalış­mak zorun­da kaldı. 15 yaşın­da bir avu­ka­tın yanına giren genç Dic­kens, öğren­me­ye merak­lı olduğu için boş zaman­la­rın­da ste­nog­ra­fi öğren­di. 1835 yılın­da Mor­ning Chro­nic­le gaze­te­si­ne ste­nog­raf olarak girdi ve 1835’te “Boz” takma adıyla Boz’un Kara­la­ma­la­rı baş­lı­ğın­da notlar yayım­la­ma­ya baş­la­dı.

1837’de ise esas onu ünlen­di­re­cek olan Bay Pikvik’in Serü­ven­le­ri adlı kita­bı­nı yayım­la­dı. Aynı yıl içinde Cat­he­ri­ne Hogarth ile evlen­di. 1840 yılın­da ölen bal­dı­zı Mary’e ithaf ettiği Anti­ka­cı Dük­ka­nı roma­nı­nı yayım­la­dı.

1840’ta Ame­ri­ka’ya gitti ve burada büyük bir coş­kuy­la kar­şı­lan­dı, ama Genel Okur İçin Ame­ri­ka Not­la­rı ken­di­si­ni o kadar içten­lik­le ağır­la­mış olan­lar­da şid­det­li tep­ki­le­re yol açtı. 1843 ile 1846 ara­sın­da bol bol seya­hat eden Dic­kens, bu seya­hat­ler­de döne­min ünlü yazar­la­rıy­la tanış­ma fır­sa­tı buldu.

Bu dönem­de yine Daily News gaze­te­si­ni ve Hou­se­hold Words der­gi­si­ni çıkar­dı. 1858 yılın­da karı­sın­dan ayrı­lan Dic­kens, bu dönem­den iti­ba­ren yine sık sık seya­ha­te çıktı, kon­fe­rans­lar verdi. Ama sonun­da çok yorul­du ve Gads­hill’deki evinde isti­ra­ha­te çekil­mek zorun­da kaldı. 1870’te de şöh­re­ti­nin zir­ve­sin­dey­ken öldü. Mezarı Londra’daki West­mins­ter Kili­se­si’nde bulun­mak­ta­dır.

OLİVER TWİST

Çeşit­li neden­ler­den dolayı adını söy­le­ye­me­ye­ce­ğim, uydur­ma bir ad da ver­me­me gerek olma­yan bir kentin resmi yapı­la­rı ara­sın­da bir tanesi vardır ki, büyük-küçük çoğu kent­ler­de ben­ze­ri bulu­nur.

Yani bir düş­kün­ler evinde, oku­yu­cu gözün­de hiçbir önemi ola­ma­ya­ca­ğı için yine­le­mem gerek­me­yen bir tarih­te, adı bu romana konu olan küçük ölümlü dün­ya­ya geldi.

Zorlu bir doğum yapan annesi, bebe­ğin ağla­ma­sı­nı duyun­ca yat­tı­ğı yerden zor­luk­la başını yas­tık­tan kal­dır­dı ve güçsüz bir sesle:

“Sağken son bir kez yav­ru­mu gör­me­li­yim,” dedi.

Anne­nin bu sözü dok­tor­la­rı çok üzmüş­tü. Fakat anne­nin bu sözünü duyan Doktor yerin­den fır­la­ya­rak yata­ğı­nın baş ucuna gitti. Ve şef­kat­le:

“Aman böyle şeyden, ölüm­den söz etme­yin..”

Hasta bakıcı:

“Ölmek için daha çok erken..”

Has­ta­ba­kı­cı­nın söz­le­ri genç kadı­nın etki­le­miş olacak ki, başını sal­la­ya­rak elle­ri­ni umut­suz­ca bebeğe uzattı.

Doktor çocuğu onun kol­la­rı­na verdi. Kadın soğuk ve beyaz dudak­la­rı­nı çocu­ğun alnına yapış­tır­dı. Tit­re­di ve sonra da başı yas­tı­ğa düştü, son nefe­si­ni ver­miş­ti. Göğ­sü­nü, elle­ri­ni ve şakak­la­rı­nı ovma­la­rı­na rağmen kanı artık don­muş­tu. Doktor:

“Öldü, Bayan Thin­gummy.” dedi.

Has­ta­ba­kı­cı çocuğu kadı­nın kuca­ğın­dan alır­ken:

“Zaval­lı kadın­ca­ğız!” diye mırıl­dan­dı.

Doktor gitmek için hazır­la­nı­yor­du. Şap­ka­sı­nı giydi, kapıya doğru gider­ken yata­ğın yanın­da durdu:

“Güzel bir kızmış. Acaba nere­den gel­miş­ti?” dedi.

Yaşlı kadın:

“Dün gece getir­di­ler, buraya.” diye cevap verdi. “Sokak­ta bul­muş­lar, uzun bir yoldan gelmiş olmalı. Çünkü ayak­ka­bı­la­rı param­par­çay­dı. Nere­den gel­di­ği­ni kimse bil­mi­yor.”

Doktor cese­din üze­ri­ne eğildi ve sol elini kal­dır­dı. Başını sal­la­ya­rak:

“Evli­lik yüzüğü yok. Anla­şı­lan evli değil­miş. İyi gece­ler!” dedi.

Doktor yemeğe gitmek üzere çıktı. Has­ta­ba­kı­cı kadın, içki şişe­si­ni bir kez daha kafa­sı­na dik­tik­ten sonra bebeği giy­dir­me­ye koyul­du. Küçük Oliver olağan gücüy­le ağlı­yor­du. Kili­se­le­rin vic­da­nı­na bıra­kıl­mış bir öksüz olarak büyü­ye­ce­ği­ni bil­sey­di, belki daha da yüksek sesle ağlar­dı.

Son­ra­la­rı Oliver, iyi bakıl­ma­sı için yirmi otuz kadar küçük çocu­ğun bulun­du­ğu düş­kün­ler evine gön­de­ril­di. Orada çocuk­la­ra Bayan Man adında yaş­lı­ca bir kadın bakı­yor­du. Kilise çocuk­la­rın bakımı için yaşlı kadına haf­ta­da yedi buçuk mete­lik para öde­nir­di.

Fakat kadın para­nın çoğunu cebine atı­yor­du.. Bu yüzden çocuk­lar az bes­le­ni­yor çoğu da ölü­yor­du.

Oliver Twist ölmedi fakat sıska, soluk beniz­li, kısa boylu, zayıf bir çocuk olarak kaldı. Böyle olma­sı­na rağmen, Oliver çok iyi bir ruh yapı­sı­na sahip­ti. Oliver doku­zun­cu yaş gününü arka­daş­la­rıy­la bir­lik­te aç olarak kömür­lük­te kut­la­mak­tay­dı. O gün, Oliver iki arka­da­şıy­la bir­lik­te Bayan Man’a aç olduk­la­rı­nı söy­le­di. Bayan Man onları dövdü ve karan­lık bir odaya kapat­tı. Çocuk­lar odada kapa­lıy­ken, güç­süz­ler evin­den önemli bir görev­li olan Bay Bambıl, Bayan Man’ı gör­me­ye geldi.

Bay Bambıl:

“Bayan Man, buraya iş için geldim. Size söy­le­ye­cek­le­rim var. Oliver Twist adın­da­ki çocuk bugün dokuz yaşını tamam­lı­yor değil mi?”

“Evet, Bay Bambıl”

“Tüm çaba­la­rı­mı­za rağmen, baba­sı­nın kim oldu­ğu­nu, anne­si­nin nere­den gel­di­ği­ni, adını, aile­si­ni, öğre­ne­me­dik.”

“Onun ismini kim koydu öyley­se?”

“Onun adını ben koydum.”

“Siz mi?”

“Evet ben Bayan Man. Çocuk­la­rı alfa­be­tik sıraya göre adlan­dı­rı­rız. Sonun­cu harf “S” idi. Ona Svabıl adını verdim. Bunun­ki “T” idi. Twist adını verdim. Bundan son­ra­ki­ler de “U” ve “Z” harf­le­ri­ni takip ede­cek­ler.”

“Siz ger­çek­ten çok bil­gi­li bir insan­sı­nız.”

Bay Bambıl’ın bu ilti­fat­tan pek memnun kal­dı­ğı belli olu­yor­du.

“İşi­mi­ze baka­lım.” dedi. “Artık Oliver Twist burada kala­ma­ya­cak kadar büyüdü. Genel Kurul onu tekrar güç­süz­ler evine almaya karar verdi. Ben de onu alıp götür­me­ye geldim. İzni­niz­le Oliver’i görmek isti­yo­rum.”

Bayan Man:

“Şimdi geti­ri­rim.” diye­rek odadan çıktı.

Bayan Man, Oliver’i karan­lık odadan çıkar­dı, çabu­cak elini yüzünü yıka­ya­rak Bay Bambıl’a götür­dü.

Bay Bambıl:

“Benim­le gelmek ister misin Oliver?” diye sordu.

Oliver bura­dan kur­tul­mak için kimin­le olursa olsun, seve seve git­me­ye hazır bulun­du­ğu­nu söy­le­ye­cek­ti ki, kilise memu­ru­nun san­dal­ye­si­nin arka­sı­na geçmiş, öfkeli bir surat­la ken­di­si­ne yumruk sal­la­yan Bayan Man’ı gördü. Bunun üze­ri­ne Oliver:

“Bayan Man da benim­le gele­mez mi?” diye sordu.

Bay Bambıl:

“Hayır gele­mez. Ama arada sırada gelip seni göre­cek.” dedi.

Küçük yaşına rağmen oradan ayrıl­mak­tan çok üzü­lü­yor­muş gibi dav­ran­ma­yı başa­ra­cak kadar kafası çalı­şı­yor­du. Ağla­mak onun için hiç de zor bir şey değil­di. Acıklı bir olayı hatır­la­mak yeter­di.

Oliver, acı acı ağla­ma­ya baş­la­dı.

Bayan Man ona sarı­la­rak, defa­lar­ca öptü. Düş­kün­ler evine git­ti­ğin­de açlı­ğı­nı kim­se­ye anlat­ma­sın diye de elini tere­yağ­lı bir dilim ekmek tutuş­tur­du.

Böy­le­ce Oliver çocuk­luk yıl­la­rı­nın karan­lı­ğı­nı tek bir şef­kat­li sözün aydın­lat­ma­dı­ğı o sefil evden Bay Bambıl tara­fın­dan uzak­laş­tı­rıl­dı.

Oradan ayrıl­dı­ğı zaman ken­di­ni çocuk­su bir kedere kap­tır­dı. Geride bırak­tı­ğı sefa­let arka­daş­la­rı, ne kadar kötü olur­lar­sa olsun­lar, yine de tanı­dı­ğı tek dost­la­rıy­dı.

Oliver düş­kün­ler evinin kapı­sın­dan içeri girer girmez bura­sı­nın Bayan Man’ın yerin­den hiç farklı olma­dı­ğı­nı gördü. Hatta ilerde bura­sı­nın daha kötü oldu­ğu­nu göre­cek­ti. Bura­da­ki yok­sul­la­ra her üç öğün yağsız lapa, haf­ta­da iki kez soğan ve pazar gün­le­ri de yarım ekmek veri­yor­lar­dı.

Çocuk­la­rın yemek yedik­le­ri yer koca­man bir salon­du. Salo­nun bir ucuna yer­leş­ti­ri­len kazan­dan, müdür, yemek zama­nın­da önüne bir önlük taka­rak iki kadı­nın yar­dı­mıy­la çocuk­la­rın elle­rin­de­ki tas­la­ra birer kepçe lapa dol­du­rur­du. Her çocuğa birer kepçe veri­li­yor­du. Faz­la­sı kesin­lik­le yasak­tı. Yalnız bayram gün­le­ri lapa­nın yanın­da bir dilim ekmek veri­li­yor­du. Kase­le­rin yıkan­ma­sı­na hiç gerek yoktu. Çünkü çocuk­lar kase­le­ri kaşık­la­rıy­la pırıl pırıl yapana kadar iyice sıyı­rı­yor­lar­dı. Lapa­la­rı­nı yedik­ten sonra, sanki için­de­ki çor­ba­nın tümünü içe­bi­le­cek­ler­miş gibi aç göz­ler­le kazana bakar durur­lar­dı. Bu arada üze­rin­de kalmış lapa kırın­tı­sı­nı yaka­la­ya­bil­mek için bıkıp usan­ma­dan par­mak­la­rı­nı emer­ler­di.

Oliver Twist’le arka­daş­la­rı bu açlığa tam üç ay daya­na­bil­di­ler. Sonun­da öyle­si­ne vah­şi­leş­miş­ler­di ki, yaşına göre uzun boylu, bir çocuk, arka­daş­la­rı­na günde bir kase lapa daha yiye­me­ye­cek olursa yanın­da uyuyan çocuğu yiye­ce­ği­ni söy­le­di. Çocuk­lar, bir şey söy­le­me­di­ler, fakat çocu­ğun bakış­la­rın­dan kork­muş­lar­dı. Hemen ara­la­rın­da top­lan­tı yapıp, o akşam kimin ahçı­ba­şı­nın kar­şı­sı­na çıkıp, bir kase daha lapa iste­ye­ce­ği­ni sap­ta­dı­lar. Ahçıya gide­cek çocuk olarak Oliver Twist sap­tan­mış­tı.

Akşam olunca,çocuk­lar tekrar yer­le­ri­ne otur­du­lar. Müdür, aşçı­ba­şı giy­si­le­riy­le kaza­nın başın­da duru­yor, lapa­la­rı dağı­tı­yor­du. Tabii, bu iki kaşık­lık yemek bir daki­ka­da silip süpü­rül­dü. Oliver masa­dan kalktı; elinde kasesi ile müdüre doğru iler­le­ye­rek:

“Lütfen efen­dim, biraz daha isti­yo­rum.” dedi.

Müdür duy­duk­la­rı kar­şı­sın­da sap­sa­rı kesil­di. Çocuğa şaşkın şaşkın baktı. Yar­dım­cı­la­rı hay­ret­ten, çocuk­lar ise kor­ku­dan dona­kal­mış­lar­dı.

Ahçı, zor duyu­lur bir sesle:

“Neeeee?” diye sordu. Oliver tek­rar­la­dı:

“Lütfen efen­dim, biraz daha isti­yo­rum.”

Müdür elin­de­ki, kep­çe­yi Oliver’in kafa­sı­na var kuv­ve­tiy­le vurdu. Onu kol­la­rın­dan sım­sı­kı tuta­rak bağı­ra­rak yardım istedi.

Bay Bambıl’a güç­süz­ler evin­de­ki memur­lar­dan bazı­la­rı koşa­rak yar­dı­ma gel­di­ler. Müdür Oliver’in iste­ği­ni onlara anlat­tı:

“Düşü­ne­bi­lir misi­niz? Daha fazla istedi!” diye bağır­dı.

Ora­da­ki­ler buna inan­ma­dı­lar. İçle­rin­den birisi:

“Bu suçun cezası asıl­mak­tır.” dedi.

Ora­da­ki­le­rin hiç­bi­ri beye­fen­di­nin görü­şü­ne karşı çık­ma­dı. Oliver’e veri­le­cek cezayı tar­tış­ma­ya baş­la­dı­lar. Sonun­da çocu­ğun karan­lık bir odaya hap­se­dil­me­si­ne karar ver­di­ler.

Ertesi sabah güç­süz­ler evinin kapı­sı­na bir ilan yapış­tı­rıl­dı. İlanda Oliver Twist’i alıp götü­re­ne beş yüz lira veri­le­ce­ği yazı­lıy­dı.

Oliver bir hafta kadar odada hapis kaldı. Zaval­lı Oliver gece basın­ca karan­lı­ğı engel­le­mek için göz­le­ri­ni kapa­tı­yor, bir köşede uyu­ma­ya çalı­şı­yor­du. Gün­düz­le­ri ise dur­ma­dan ağlı­yor­du. Bunlar yet­mez­miş gibi yemek saat­le­rin­de çocuk­la­rın yediği sof­ra­ya götü­rü­lü­yor, orada ibret olması için her­ke­sin önünde kam­çı­la­nı­yor­du.

Aradan günler geçti, fakat Oliver’i beş yüz lira ile bera­ber almak iste­yen çık­ma­dı.

Bir gün Bambıl güç­süz­ler evinin kapı­sın­da, ölü kal­dı­rı­cı­sı Bay Sover­be­ri’ye rast­la­dı. Yap­tı­ğı tabut­la­rın çoğu, güç­süz­ler evinde ölen yoksul insan­lar için kul­la­nır­dı. Adam Bay Bambıl’ın elini sık­tık­tan sonra:

“Dün gece ölen iki kadı­nın ölçü­le­ri­ni almaya geldim.”dedi.

“Bu işten bayağı kâr etti­ği­ni­zi sak­la­ma­yın Bay Sover­be­ri.”

“Öyle mi sanı­yor­su­nuz? Güç­süz­le­re­vi­nin ver­di­ği paraya değ­mi­yor doğ­ru­su.”

“Ama tabut­lar da diğer­le­ri­ne naza­ran çok daha büyük.”

“Öyle öyle Bay Bambıl. Güç­süz­le­re­vin­de­ki­le­re veri­len tabut­la­rın küçük ve dar olması sağ­la­nı­yor. Bu da işime yara­mı­yor değil hani.”

“Aklıma gel­miş­ken sora­yım. Bir çocuk iste­yen, kim­se­yi tanı­yor musu­nuz? Hem de beşyüz liray­la bera­ber.”

Bay Sover­be­ri:

“Ben de sizin­le bu konuyu konuş­mak isti­yor­dum.” dedi. “Çocuğu ben almak isti­yo­rum Bay Bambıl.”

Bu işe çok sevi­nen Bay Bambıl tabut­çu­nun koluna yapış­tı, onu içeri soktu. Beş dakika süren bir pazar­lık­tan sonra iki adam anlaş­tı.

O akşam Oliver’e bir tabut­çu­nun yanına çırak veril­di­ği bil­di­ril­di. Bay Bambıl o akşam hemen Oliver’i tabut­çu­nun dük­ka­nı­na götür­dü. Oliver, dur­ma­dan ağlı­yor­du.

Bay Bambıl içeri gir­di­ğin­de Bay Sover­be­ri dük­ka­nı kapat­mış, zayıf bir mum ışı­ğın­da def­te­ri­ne bir şeyler yaz­mak­tay­dı. Bay Bambıl:

“işte Bay Sover­be­ri çocuğu getir­dim.” dedi.

“Demek çocuk bu!” dedi. Sonra içe­ri­ye ses­le­ne­rek, “Haya­tım lütfen buraya gelir misin?”

Bayan Sover­be­ri, kısa boylu, sıska, suyu çıkmış tilki surat­lı bir kadın­dı. Bay Sover­be­ri:

“İşte haya­tım, sana bah­set­ti­ğim, güç­süz­le­re­vin­de­ki çocuk bu.”

Oliver eğilip selam verdi. Kadın bir çığlık attı.

“Aman Allahm! Bu çok küçük.” dedi.

Bay Bambıl, sanki küçük olması Oliver’in suçuy­muş gibi ona dik dik baka­rak:

“Olduk­ça küçük­tür, ama nasıl olsa büyür.” dedi. Kadın huysuz bir tavır­la:

“Umarım büyür. Bizim yeme­ği­miz­le büyü­ye­ce­ği­ne eminim.” dedi. “Yalnız böyle çocuk­la­rı barın­dır­mak bayağı pahalı oluyor. Haydi, in aşağı kemik tor­ba­sı seni!”

Kadın yan­da­ki bir kapıyı açarak, karan­lık odaya inen dik bir mer­di­ve­ne doğru itti. Orada bir kız otu­ru­yor­du. Kızın üstün­de eski püskü ayak­ka­bı­lar ve yırtık pırtık elbi­se­ler vardı. Oliver’in peşin­den mer­di­ven­le­ri inen Bayan Sover­be­ri: “Hey Şarlot.” diye ses­len­di. “Şu çocuğa köpek için ayır­dı­ğı­mız et artık­la­rın­dan ver. Köpe­ğin sabah­tan beri eve gel­di­ği yok, her­hal­de yeme­ye­cek.”

Et lafını duyun­ca Oliver’in göz­le­ri par­la­mış­tı. Köpeğe ayrıl­mış olan yemeği büyük bir iştah­la yedi. Bayan Sover­be­ri de yemek yerken onu izli­yor­du. Oliver’in böyle yiyi­şin­den hiç hoş­lan­ma­mış­tı.

Oliver’e ses­len­di:

“Peşim­den gel baka­lım.” dedi. “Yata­ğın dük­ka­nın içinde, umarım tabut­lar ara­sın­da uyumak seni kor­kut­maz.”

Tabut­lar ara­sın­da yalnız kalan Oliver, ürkek bakış­lar­la çev­re­ye göz gez­dir­di. Orta yerde kalmış bir tabut vardı. Duva­rın önün­de­ki tahta par­ça­la­rı haya­let­ler gibi duru­yor­du. Dükkan sıcak­tı ve hava tabut­la­rın koku­suy­la dolmuş gibiy­di. Yatağı da tıpkı bir mezara ben­zi­yor­du.

Sabah olunca Oliver dükkan kapı­sı­nın dışar­dan tek­me­len­di­ği­ni duydu. Bu kez dışar­dan ses duyul­ma­ya baş­la­dı:

“Aç kapıyı haydi! Hâlâ ne duru­yor­sun!” Oliver:

“Açı­yo­rum efen­dim.” diye­rek, anah­ta­rı çevir­di. Dışa­rı­da­ki ses:

“Sen yeni gelen çocuk olma­lı­sın?” diye sordu.

“Evet efen­dim.”

“Kaç yaşın­da­sın?”

“On efen­dim.”

“Öyley­se içeri girin­ce seni bir güzel döve­ce­ğim. Görür­sün sen gününü düş­kün­ler evinin piçi seni!”

Oliver kapıyı açınca kim­se­yi göre­me­di. Fakat bina­nın önünde otur­muş tere­ya­ğı ekmek yiyen bir deli­kan­lı gözüne ilişti. Oliver çev­re­de ondan başka kim­se­nin olma­dı­ğı­nı görün­ce yanına yak­laş­tı,

“Kapıyı biraz evvel siz mi çal­dı­nız?”

“Evet, ben tek­me­le­dim, anlı­yor musun? Çal­ma­dım tek­me­le­dim.”

“Anla­dım, efen­dim! Şey tabut mu isti­yor­su­nuz?”

Oliver’in sözü kar­şı­sın­da çocuk çok sinir­len­miş­ti:

“Galiba sen benim kim oldu­ğu­mu bil­mi­yor­sun?” dedi.

“Hayır, sizi tanı­mı­yo­rum.”

“Öyle ise ken­di­mi tanı­ta­yım. Ben Bay Noa Kley­pol’üm ve sen benim emrim­de çalı­şa­cak­sın. Hemen kepenk­le­ri aç, tembel yara­tık seni, hâlâ otu­ru­yor­sun.”

Az sonra Bay ve Bayan Sover­be­ri aşağı gel­di­ler. Oliver kah­val­tı için Noa Kley­pol’ün arka­sın­dan mut­fa­ğa girdi. Şarlot:

“Ateşe yak­laş­sa­na Noa.” dedi. “Sana beyin kah­val­tı­sın­dan güzel bir parça sucuk ayır­dım. Oliver, Bay Noa’nın arka­sın­da­ki kapıyı kapat, sonra senin için ayır­mış oldu­ğum kırın­tı­la­rı ye. Çayını al ve şura­da­ki san­dı­ğı­na otur. Çabuk ol!”

Noa, Şarlot’un dedik­le­ri­ni tek­rar­la­dı:

“Duydun mu düş­kün­le­re­vi! Çabuk ol!”

Şarlot:

“Aman Noa, sen de komik­sin. Niçin onu böyle çağı­rı­yor­sun, çocuğu kendi haline bırak­sa­na.” dedi.

“Kendi haline mi bıra­ka­yım? Onu herkes kendi haline bırak­mış zaten. Annesi, babası, herkes kendi haline bırak­mış. Sence de öyle değil mi Şarlot?”

Noa sözünü bitir­dik­ten sonra, alaycı bir kah­ka­ha attı. Şarlot da ona katıl­dı. İkisi birden odanın en soğuk köşe­sin­de, san­dı­ğın üze­ri­ne tit­re­ye­rek otur­muş, bayat ekmek kırın­tı­la­rı­nı yemek­le meşgul olan Oliver Twist’e nef­ret­le bak­tı­lar. Noa düş­kün­le­re­vin­den gel­me­miş­ti. Annesi babası fakir olsa­lar bile hiç olmaz­sa, kim olduk­la­rı bili­ni­yor­du. Fakat Noa, yine de çev­re­de­ki dük­kan­la­rın çırak­la­rı tara­fın­dan aşa­ğı­lan­ma­ya bir türlü alı­şa­ma­mış­tı. Çocuk bugüne kadar her şeye kat­lan­mış­tı. Fakat şimdi kader onun önüne ken­din­den güçsüz, isim­siz bir öksüz çocuk çıkart­mış­tı. inti­ka­mı­nı OIiver’den ala­bi­lir­di artık.

Oliver ölü kal­dı­rı­cı­sı­nın evine geleli bir ay olma­sı­na rağmen bayağı şey öğren­miş­ti. Bay Sover­be­ri ile iş yol­cu­luk­la­rı­na gitti, cena­ze­ler­de tabut­lar mezara konur­ken ona hep yardım etti. O ay sonun­da Oliver Bay Sover­be­ri’nin çırağı olmuş­tu. O sırada büyük bir has­ta­lık mev­si­miy­di. Yani tabut­lar kapı­şı­lı­yor­du. Oliver, cena­ze­le­re git­tik­çe, bu işte epey tec­rü­be kazan­mış oldu.

Bölüm 1 · 1/12

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki