gridreads

1. Bölüm

İhti­yar kadın Tom’u arı­yor­du. Birkaç kez adını yine­le­di Tom’un, ama etraf­ta çıt ses yoktu. Sonra, göz­lü­ğü­nü bur­nu­nun ucuna kay­dır­dı. Odaya bir göz attı. Yüzün­de şaşkın bir ifade vardı. Sonra, yüksek sesle söy­len­di:

— Ah! Seni bir elime geçi­rir­sem, ne yapa­ca­ğı­mı bili­rim ben!

Yerden kalktı. Süpür­ge sopa­sıy­la yata­ğın altını dür­tük­le­di. Bu hare­ke­ti, sadece yata­ğın altın­da yatan kediyi ürkü­tüp, kaçır­ma­ya yaradı. Yaşlı kadın öfkey­le:

— Bu çocuk gibi­si­ne hiç denk gel­me­dim, diye homur­dan­dı.

Kapı açıktı. Gitti, giriş­te durup bah­çe­ye göz gez­dir­di. Tom sırık doma­tes­le­riy­le, yüksek otla­rın ara­sın­da ola­bi­lir miydi? Ama gözüne kuşku çekici bir şey çarp­ma­dı. Tom, buhar olup havaya uçmuş gibiy­di.

Yaşlı kadın, son çareye baş­vur­ma­yı düşün­dü. Öfke­si­ni giz­le­me­ye çalı­şa­rak:

— Huuu! huuu! Tom! Nere­de­sin? Diye birkaç kez bağı­ra­rak tek­rar­la­dı.

Aynı anda arka­sın­da hafif bir tıkır­tı duydu. Başını birden arka­sı­na çevir­di. Atik bir hare­ket­le Tom’u yaka­sın­dan yaka­la­ya­rak:

— Demek bura­day­mış­sın! Diye söy­len­di. Bu dola­bın içine gire­bi­le­ce­ğin hiç aklıma gel­me­miş­ti. Orada ne yapı­yor­dun?

— Hiiiç...

— Hiç mi? Nasıl olur? Şu elle­ri­nin haline bak! Ya, ağzın! Peki, bu leke­ler nedir?

— Bil­mi­yo­rum tey­ze­ci­ğim...

— Ben söy­le­ye­yim mi sana bun­la­rın ne oldu­ğu­nu? Bu... Reçel... Sana kırk kez reçel kava­noz­la­rı­na dokun­ma­ma­nı tem­bih­le­miş­tim. Uzat şu sopayı...

Tom’un çekin­gen bir tavır­la uzat­tı­ğı sopayı öfkey­le kaptı. Sopay­la havada birkaç geniş daire çizdi. Teh­li­ke­nin kaçı­nıl­maz oldu­ğu­nu sezen Tom, bakış­la­rı­nı tey­ze­si­nin omuz­la­rı­nın sevi­ye­sin­den geriye doğru yönel­te­rek, yavaş­ça:

— Tey­ze­ci­ğim dikkat! Diye bağır­dı. Arkana bak! Telaş­la etek­le­ri­ni top­la­yan yaşlı kadın arka­sı­na döndü. Tom, bu fır­sat­tan yarar­la­na­rak, yaşlı kadı­nın etek­le­ri­ne sür­tü­ne­rek bah­çe­ye kaçtı. Yüksek tahta per­de­ye tır­man­dı ve diğer tarafa atla­yıp gözden kay­bol­du.

Polly teyze kısa bir süre orada şaşkın şaşkın durdu. Sonra, kendi ken­di­ne güle­rek:

— Bu kaçın­cı oyunu, diye iç geçir­di. Her kere­sin­de başka bir numara bulup bana yut­tu­ru­yor! Ben de hiç akıl­lan­mı­yo­rum... Ama ne yapa­bi­li­rim ki? Ölen kız kar­de­şi­min yadi­gâ­rı o bana... Bir türlü gerek­ti­ği gibi sert dav­ra­na­mı­yo­rum ona...

Tom, akşam yeme­ğin­den önce eve döndü. Son­ra­ki güne hazır­lık olsun diye odun kırıp, çıra­la­rı yaran küçük zenci Jim’e yardım etmeye ancak zaman kal­mış­tı. Tom, bu zamanı da Jim’e hayali mace­ra­lar anla­ta­rak geçir­di. Böy­le­ce Jim’in çalış­ma­sı­na da engel olmuş­tu. Tom’un küçük kar­de­şi Sidney ise (herkes ona kısaca Sid derdi), işin kendi payına düşen kıs­mı­nı bitir­miş­ti. Sid, macera ve yara­maz­lı­ğı sev­me­yen, sessiz sakin bir çocuk­tu.

Tom, akşam yeme­ğin­de fırsat bul­duk­ça kesme şeker arak­lar­dı. Bunu gör­mez­lik­ten gel­me­yi yeğ­le­yen Polly teyze de, bütün kaba­hat­le­ri­nin acı­sı­nı çıkart­mak için, cumar­te­si günü Tom’u eve kapat­ma­ya karar verdi. Tatil günün­de her türlü eğlen­ce­den mahrum kalmak Tom için en büyük ceza ola­cak­tı.

Diğer gün­le­re göre, o cumar­te­si daha bir güzel­di sanki. Sabah, güneş gök­yü­zün­de pırıl pırıl par­la­ma­ya baş­la­mış­tı. Herkes neşeli görü­nü­yor­du. Sokak­lar­dan geçen­le­rin şarkı söy­le­dik­le­ri duyu­lu­yor­du.

Atılan adım­lar bile neşeli ve çevik­ti. Bah­çe­ler­den çeşit­li çiçek koku­la­rı çev­re­ye yayı­lı­yor­du. Kasa­ba­nın üze­rin­den görü­nen Car­diff Tepesi bile o gün bam­baş­kay­dı. Kasa­ba­lı­la­rın çok sev­dik­le­ri bu tepe çeşit çeşit, renk renk bit­ki­ler­le bezen­miş bir cen­ne­te ben­zi­yor­du. Kal­dı­rım­da görü­nen Tom’un elinde bir badana kovası ve uzun saplı koca­man bir fırça vardı. Tahta per­de­ye yüzünü buruş­tu­ra­rak baktı.

Tüm neşesi kaçmış, yüre­ği­ne hüzün çök­müş­tü. Uzun­lu­ğu otuz metre, yük­sek­li­ği üç metre olan bir tahta per­de­yi bada­na­la­mak kolay bir iş değil­di. Bu pürüz­lü, budak­lı geniş tahta per­de­ye bakar­ken hayat ona bomboş, anlam­sız görü­nü­yor­du. Yaşa­mak ağır bir yüktü. İçini çeke­rek fır­ça­sı­nı kovaya dal­dır­dı. En üst tah­ta­ya sürdü.

İstek­siz­ce birkaç kez tek­rar­la­dı bu hare­ke­ti. Boya­dı­ğı kısım­la, tahta per­de­nin geriye kalan kıs­mı­nı gözüy­le kıyas­la­dı. Bütün cesa­re­ti­ni yitir­di. Bir san­dı­ğın üstüne çöker­ce­si­ne oturdu.

Tam bu esnada, Jim elinde bir kovay­la, bahçe kapı­sın­dan sokağa çıktı. Bağıra bağıra Buf­fa­lo Kız­la­rı şar­kı­sı­nı söy­lü­yor­du. Kasa­ba­nın tulum­ba­sın­dan su geti­re­cek­ti. Tom’un en nefret ettiği bir işti bu. Ama o anda böyle düşün­mü­yor­du. Tahta per­de­yi boya­mak­tan kur­tul­mak için, her işi yap­ma­ya razıy­dı. Üste­lik tulum­ba başın­da erkek­li, kızlı bütün çocuk­lar top­la­nır­dı. Bu arada işe yara­ma­yan çeşit­li şeyler takas edilir, bilya oyna­nır­dı. Böy­le­ce, sıra bek­le­nir­ken zama­nın nasıl geç­ti­ği anla­şıl­maz­dı.

Tom, evden yüz elli metre kadar uzak­ta­ki tulum­ba­ya giden Jim’in, her sefe­rin­de bir hayli gecik­ti­ği­ni hatır­la­dı. Çoğun­luk­la evden biri­si­nin onu ara­ma­ya git­me­si gere­kir­di. Tom, kan­dı­rı­cı bir sesle:

—Jim, dedi. Bada­na­yı sen yapar­san, ben de tulum­ba­ya gider, suyu geti­ri­rim. Bu feda­kâr­lı­ğa seni sev­di­ğim­den kat­lan­dı­ğı­mı da unutma!

Jim, başını iki yana sal­la­ya­rak:

— Olmaz, Tom! Diye itiraz etti. Sonra, Polly teyze kafamı kopar­tır!

— Jim, bak sana ne vere­ce­ğim!

Gev­şe­me­ye baş­la­mış­tı Jim. Tom, ona renkli bir bilye fır­lat­tı. Jim, önüne doğru yuvar­la­nan bil­ye­yi almak için eğildi. Fakat birden vaz­geç­ti. Kova­sı­nı kaptı, koşa­rak oradan uzak­laş­tı. Tom da öfkey­le badana işine koyul­du. Bir yere giz­le­ne­rek onları gözet­le­yen Polly teyze, duru­mun nor­ma­le dön­dü­ğü­nü gör­dü­ğü için, ses­siz­ce müca­de­le ala­nın­dan uzak­laş­tı.

Tom üzü­lü­yor­du. O gün için tasar­lan­mış eğlen­ce­le­ri düşü­nün­ce daha da çok üzüldü. Nere­dey­se öbür çocuk­lar güle oynaya gele­cek­ler­di. Onu çalı­şır­ken görün­ce dalga geçe­cek­ler­di. Bu düşün­ce bile içini ateş gibi yak­ma­ya yeter­liy­di. Tom, bütün ser­ve­ti­ni ortaya döktü. Bunlar oyun­cak­lar, bil­ye­ler ve bir sürü işe yara­maz eşyay­dı. Bun­lar­la belki iş değiş tokuşu yapa­bi­lir­di ama yarım saat­lik bir özgür­lük satın ala­maz­dı. Hep­si­ni geri­sin geri cebine yer­leş­tir­di.

Çocuk­la­rı bun­lar­la satın alma fik­rin­den vaz­geç­ti. Ama bu karan­lık ve ümit­siz anda, ola­ğa­nüs­tü bir fikir bey­nin­de şimşek gibi çaktı. Fır­ça­sı­nı aldı ve yavaş­ça çalış­ma­ya baş­la­dı.

Biraz sonra Ben Rogers geldi. Tom’un en çok çekin­di­ği alaycı çocuk­lar­dan biriy­di. Ben, seke seke yürü­yor­du. Bu da, yüre­ği­nin olduk­ça hafif ve ümit dolu oldu­ğu­nu gös­te­ri­yor­du. Bir yandan elma­sı­nı yiyor, bir yandan da vapur düdüğü gibi sesler çıkar­tı­yor­du.

Arka­sın­dan da vapur­la­rın çan-çan ses­le­ri­ni taklit edi­yor­du. O anda ken­di­si­ni vapur sanı­yor­du. Yak­la­şın­ca yavaş­la­dı. Rotayı soka­ğın orta­sı­na çevir­di. Sancak tara­fı­na iyice eğildi. Büyük Mis­so­u­ri vapu­ruy­du. Üç met­re­lik bir su kesimi oldu­ğu­nu kabul edi­yor­du. O, hepsi bir arada hem vapur, hem kaptan hem de makine çan­la­rıy­dı. Bu yüzden, üst güver­te­de durup emir­ler veri­yor, aynı emir­le­ri yerine geti­ri­yor­du. Kendi ken­di­ne:

— Dur. Çın çın! diye emir­ler verdi. Ardın­dan, ileri hare­ket sona ermiş olacak ki, yavaş yavaş kal­dı­rı­ma yanaş­tı.

Tom yana­şan vapur­la ilgi­len­me­di. Badana işine devam etti. Ben, onu birkaç saniye sey­ret­tik­ten sonra:

— Mer­ha­ba! diye ses­len­di. Ne o? Sen de buraya mı demir attın?

Tom cevap ver­me­di. Vur­du­ğu son fırça dar­be­si­ni bir artist eda­sıy­la gözden geçir­di. Sonra, fır­ça­sı­nı bir kere daha yavaş­ça sürdü. Ese­ri­ni aynı şekil­de ince­le­di. Ben, onun etra­fın­da biraz dolan­dı. Tom’un da elmaya ağzı sulan­mış­tı. Ama işine devam etti.

Ben:

— Mer­ha­ba arka­daş! Dedi. Çalı­şı­yor­sun galiba.

Tom aniden döne­rek:

— Ben... Sen misin? Gel­di­ği­ni anla­ma­dım.

— Balığa gidi­yo­rum. Sen de gelmek ister miydin? Sanı­rım gelmek ister­din ama işin var.

— İşten kastın nedir?

— Yap­mak­ta oldu­ğun şey, iş değil mi?

Tom, boya­ma­ya devam ederek, umur­sa­maz bir tavır­la:

— Belki iş, belki değil, dedi. Bil­di­ğim bir şey varsa, bundan hoş­lan­dı­ğım­dır.

— Şakayı bırak. Bu işi sev­di­ği­ne beni kan­dı­ra­maz­sın...

Tom, fır­ça­sı­nı tahta per­de­de gez­dir­me­ye devam ederek:

—Neden sev­me­ye­cek­mi­şim? Dedi. Bir çocuk her gün tahta perde boyama fır­sa­tı­nı bula­bi­lir mi sanı­yor­sun?

Bu konuş­ma işin ren­gi­ni değiş­tir­di. Ben, elma­sı­nı kemir­mek­ten vaz­geç­ti.

Tom, fır­ça­sı­nı ince bir tavır­la şuraya buraya dokun­dur­du. Geri çeki­lip sonucu ince­le­di. Fır­ça­sı­nı tekrar ileri geri dokun­du­ra­rak sonucu gözden geçir­di. Ben, Tom’un bu hare­ket­le­ri­ni ilgiy­le izle­dik­ten sonra daya­na­ma­yıp:

—Haydi, Tom, biraz da ben badana yapa­yım, dedi.

Tom düşün­dü. Tam karar verir­ken bir­den­bi­re fik­ri­ni değiş­tir­di:

— Hayır, hayır, olmaz! Polly teyze bu tahta per­de­ye, özel­lik­le sokak­tan görü­nen bu bölüme çok önem veri­yor. Arka tarafı olsay­dı, belki o da, ben de razı ola­bi­lir­dik. Evet, evet teyzem bu tahta per­de­ye çok önem verir. Çok dik­kat­li yapıl­ma­lı. Bunu da yön­te­miy­le yapa­cak binde bir, hatta iki binde bir çocuk vardır.

— Ya? Ne olur biraz da ben dene­ye­yim. Eğer ben senin yerin­de olsay­dım, bıra­kır­dım.

— Ben! Emin ol ki ben de bıra­kır­dım ama bili­yor­sun ki, Polly teyzem çok titiz­dir. Jim yapmak iste­yin­ce bırak­ma­mış­tı. Sid’e de izin ver­me­miş­ti. Ne durum­da oldu­ğu­mu görü­yor­sun. Eğer bu işi sana bıra­kır­sam ve tahta per­de­ye kötü bir şey olursa...

— Boş ver! Dik­kat­li dav­ra­nı­rım. Bırak da dene­ye­yim. Üste­lik sana elma­mın iç kıs­mı­nı veri­rim.

— İyi öyley­se, al, Ben. Ama dur, kor­ku­yo­rum...

— İşte sana elma­mın hep­si­ni veri­yo­rum...

Tom istek­siz­ce fır­ça­yı uzattı. İçin­den Ben’le alay edi­yor­du. Eski Büyük Mis­so­u­ri güneş­te çalı­şıp ter­ler­ken, işten çeki­len artist yakın­da­ki bir göl­ge­lik­te bir fıçı­nın üstüne oturup bacak­la­rı­nı sal­la­ya­rak, elma­sı­nı yiyor ve işçi ordu­su­na daha çok saf asker­ler almayı plan­lı­yor­du.

Adam kıt­lı­ğı da yoktu. Oradan gelip geçen çocuk­lar vardı ya... Alay etmek için geli­yor­lar­dı ama sonra badana yapmak için kalı­yor­lar­dı. Ben, yor­gun­luk­tan tüken­miş­ti. Tom bu kez de olduk­ça iyi bir durum­da olan bir uçurt­ma­sı­na kar­şı­lık, işi Bili Fisher’e sattı.

Onun da işi bitin­ce, koca bir yumak sicim kar­şı­lı­ğı Johnny Miller işe alındı. Bu böy­le­ce saat­ler­ce sürdü. Sabah yoksul bir çocuk olan Tom, öğle­yin servet içinde yüzü­yor­du.

Eğlen­ce­li ve hoş bir zaman geçir­miş­ti. Birçok çocuk­la da arka­daş­lık etmiş­ti. Bu arada tahta per­de­ye de üç kat badana sürül­müş­tü.

Eğer kova­da­ki kireç bit­me­miş olsay­dı, köy­de­ki bütün çocuk­la­rın varını yoğunu ele geçir­me­si işten bile değil­di.

Tom, her şeye karşın dün­ya­nın o kadar da kötü olma­dı­ğı­nı düşün­dü. Bir yetiş­ki­nin ya da bir çocu­ğun her­han­gi bir şeyi iste­me­si için, o şey zor elde edil­me­liy­di. Ayrıca iş, yapıl­ma­sı zorun­lu bir şeydi. Eğlen­ce ise yapmak iste­di­ği­miz şeydi. Tom bun­la­rı öğren­miş­ti.

Polly teyze açık bir pen­ce­re­nin önünde otu­ru­yor­du. Tom Polly tey­ze­si­nin yanına geldi. Burası, hem yatak odası, hem yemek odası, hem de kütüp­ha­ne olarak kul­la­nı­lan sevim­li bir arka dai­rey­di. Güzel kokulu yaz havası, çiçek­ler ve arı­la­rın uyku geti­ri­ci vızıl­tı­la­rı etki­si­ni gös­te­ri­yor­du. Yaşlı teyze örgü­sü­nün üze­rin­de uyuya kal­mış­tı. Odada, tey­ze­si­nin kuca­ğın­da uyu­mak­ta olan kedi­sin­den başka kimse yoktu. Göz­lü­ğü­nü gri saç­la­rı­nın ara­sı­na taka­rak emni­ye­te almış­tı. Tom:

— Tey­ze­ci­ğim, artık oyuna gide­bi­lir miyim? diye sordu.

— Ne, şimdi mi? Ne kadar badana yaptın?

— Hepsi bitti tey­ze­ci­ğim.

— Tom, yalan söy­le­me. Bilir­sin yalanı hiç sevmem.

— Yalan söy­le­mi­yo­rum, teyze. Bitir­dim.

Polly teyze söy­le­nen­le­re pek inan­maz­dı. Kendi gözüy­le görmek istedi. Tahta per­de­nin baş­tan­ba­şa, hem de kat kat bada­na­lan­mış oldu­ğu­nu görün­ce şaş­kın­lık­tan dona­kal­dı. Tom’a döne­rek:

—Hayret doğ­ru­su! Diye mırıl­dan­dı. Demek ki ister­sen çalı­şa­bi­li­yor­sun, Tom.

Polly teyze çok etki­len­miş­ti Tom’un başa­rı­sın­dan. Ona ödül olarak koca­man, kır­mı­zı bir elma verdi. Bu arada da, zor işle­rin sonun­da kaza­nı­lan ödülün değeri hak­kın­da bir de nutuk çekti. Sözünü İncil’den bir cüm­ley­le biti­rir­ken, Tom bir kura­bi­ye aşı­ra­rak kaçtı.

Tom köşeyi döndü. Tey­ze­si­nin ahı­rı­na giden çamur­lu dar bir yola saptı. Böy­le­ce yaka­lan­ma ve ceza­lan­dı­rıl­ma teh­li­ke­si­ni atlat­mış­tı.

Tom, kasa­ba­ya yeni gelmiş olan Jeff Thatc­her’in evi önün­den geçer­ken, bah­çe­de tanı­ma­dı­ğı bir kız gördü. Mavi gözlü, sarı saçlı, sevim­li bir kızdı. Saç­la­rı iki örgü halin­de omuz­la­rı­nın yanın­dan sar­kı­yor­du.

Üstün­de zarif bir yazlık elbise vardı. Tom onu görün­ce, sev­mek­te olduğu Amy Law­ren­ce’i bir anda unu­tu­ver­di. Oysa Amy Law­ren­ce’e aşkını ilan edeli henüz bir hafta olmuş­tu. O anda ise, bah­çe­de gör­dü­ğü kızdan baş­ka­sı­nı düşü­ne­mi­yor­du.

Tom, bu yeni mele­ğin ken­di­si­ni fark etti­ği­ni anla­yın­ca, onu hiç gör­me­miş gibi dav­ran­dı. Hay­ran­lı­ğı­nı elde etmek ama­cıy­la çeşit­li cam­baz­lık­lar yap­ma­ya baş­la­dı. Bir süre devam etti, ama kızın eve girmek üzere yürü­dü­ğü­nü görün­ce bir­den­bi­re cam­baz­lık­tan vaz­geç­ti.

Dik­ka­ti çekmek için biraz yürüdü. Par­mak­lı­ğa yas­la­na­rak, derin derin içini çekti. Böy­le­ce, hay­ran­lı­ğı­nı açık­la­mış olu­yor­du.

Kız, tam içe­ri­ye gire­ce­ği sırada durak­la­dı. Yaka­sın­da­ki çiçeği alarak, par­mak­lı­ğın üze­rin­den Tom’a doğru attı. Tom sevinç­ten kıp­kır­mı­zı kesil­di. Çiçeği yerden aldı. Yaka­sı­na taktı. Bunun anlamı açıktı. Çiçeği, kal­bi­nin üstün­de taşı­mak iste­di­ği­ni gös­te­ri­yor­du.

Tom, hava iyice kara­rın­ca­ya kadar oradan ayrıl­ma­dı. Ama kızı tekrar göre­me­di. Tom, onu pen­ce­re­de bile göre­me­di. En sonun­da, keder­li bir tavır­la eve döndü. Kafa­sı­nın içi kar­ma­ka­rı­şık düşün­ce­ler­le doluy­du.

Tom, o akşam sof­ra­da da olduk­ça dal­gın­dı. Polly teyze, Tom’daki bu deği­şik­li­ği fark ederek çok telaş­lan­dı. Acaba Tom hasta mıydı?

Polly teyze, Tom’u sessiz gör­me­ye alışık değil­di.

*

Tom, pazar­te­si sabahı erken uyandı. Mutsuz ve somurt­kan­dı. Pazar­te­si sabah­la­rın­dan nefret etmiş­ti hep. Pazar­te­si demek, güzel tatil gün­le­ri­nin sona ermesi, bir haf­ta­lık çalış­ma döne­mi­nin baş­la­ma­sı demek­ti. Tom, yapa­bil­sey­di, pazar­te­si gün­le­ri­ni tak­vim­den çıkar­tır­dı.

Yata­ğı­nın içinde oturdu. Düşün­me­ye baş­la­dı. Okulu asma­nın bir yolunu bul­ma­lıy­dı. Ansı­zın göz­le­ri par­la­dı. Dişi­nin ağrı­dı­ğı­nı söy­le­ye­cek­ti tey­ze­si­ne. Ama ilkin, aynı odayı pay­laş­tı­ğı Sid’i buna inan­dır­ma­lıy­dı. Bir­den­bi­re feryat edip inle­me­ye baş­la­dı. Gürül­tü­den ötürü yata­ğın­dan fır­la­yan Sid, Tom’a niçin inle­di­ği­ni, feryat etti­ği­ni sordu. Fakat Tom, rolüne ken­di­si­ni iyice kap­tır­mış­tı. Sid, cevap ala­ma­dı. Bir şeyler yap­ma­sı gerek­ti­ği­ne inanan zaval­lı Sid, telaş­la dışa­rı­ya fır­la­dı. Olan biteni Polly tey­ze­ye bil­dir­di. Yaşlı kadın ilkin ina­na­ma­dı, kuş­ku­luy­du, ama yine de endi­şe­si­ni yene­me­ye­rek üst kata çıktı. Tom, hâlâ feryat edip inli­yor­du. Polly teyze endi­şey­le:

— Neyin var Tom? diye sordu.

— Ölü­yo­rum tey­ze­ci­ğim!.. Hak­kı­nı­zı helâl edin!.. Ayak par­ma­ğım zehir­len­di!.. Ayyy!.. ayyy!... ölü­yo­rum!..

Tom, dişi­nin ağrı­ma­sı gerek­ti­ği­ni bir­den­bi­re hatır­la­ya­rak, feryat ve inle­me­le­ri­ni çoğal­ta­rak:

— Par­ma­ğı­mın zehir­len­me­si, dişi­min ağrı­dı­ğı­nı unut­tur­du! diye keke­le­di.

Polly teyze, Tom’un okula git­me­mek için rol yap­tı­ğı­nı anla­mış­tı. Dişini çek­ti­re­ce­ği­ni söy­le­yin­ce, bu söz­le­rin etkisi hemen Tom’da görül­dü. Bütün ağrı­la­rı­nın geç­ti­ği­ni söy­le­yen Tom, giyi­nip, kah­val­tı­sı­nı ettik­ten sonra evden ayrıl­dı.

Tom, okula gider­ken yolda Huck­le­berry Finn’e rast­la­dı. Huck­le­berry Finn, kasa­ba­nın en müthiş, en tembel, en haylaz çocu­ğuy­du. Bütün anne­ler, çocuk­la­rı­na onunla arka­daş­lık etmeyi yasak­la­mış­tı.

Oysa bütün çocuk­lar, kural­dı­şı yaşa­yan Huck­le­berry Finn’e hay­ran­dı­lar. Onunla arka­daş ola­bil­mek için can atı­yor­lar­dı. Bun­la­rın ara­sın­da Tom da vardı. Fırsat bul­duk­ça oyun oynar­dı.

Huck­le­berry Finn, baş­ka­la­rı­nın beğen­me­yip attığı eşya­la­rı giy­di­ği için, elbi­se­le­ri hep eskiy­di. Başın­da her yanı yırtık bir şapka, sır­tın­da etek­le­ri diz­le­ri­ne uzanan lime lime bir ceket, bacak­la­rın­da ken­di­si­ne iyice büyük gelen delik deşik bir pan­to­lon bulu­nur­du.

Bölüm 1 · 1/9

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki