1. Bölüm
Asansör Yedinci Katta Durdu
Taşındığımız gün yağmur yağmadı ama hava yağacakmış gibi durdu. Gökyüzü griydi, sokak griydi, apartmanın dış cephesi zaten yıllardır griydi. Annem bunu “sakin bir mahalle” diye açıklamaya çalıştı, ama ben sakinlikle eskiliğin aynı şey olmadığını o gün ilk kez bu kadar net anladım. Bazı yerler sessiz olduğu için huzurlu görünür. Bazıları ise uzun süredir kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği için sessizdir.
Apartmanın adı dış kapının üstünde paslanmış metal harflerle yazıyordu: Serin Apartmanı. Harflerden biri düşmüş, biri yamulmuş, biri de sanki yıllardır rüzgârla kavga etmiş gibi yana eğilmişti. Binanın girişinde iki basamak vardı. Basamakların kenarlarında kurumuş çamur izleri, duvarın diplerinde kabarmış boya parçaları, kapının camında eski ilan bantlarının yapışkan lekeleri duruyordu. Yeni taşınacağımız yer böyle görünüyordu işte. Annem kapının önünde durup derin bir nefes aldı. Sanki apartmanı değil, hayatımızın bundan sonraki kısmını açacakmış gibi anahtarı çantasından çıkardı.
“Bir süre sonra alışırız,” dedi.
Bunu bana mı söyledi, kendine mi, emin olamadım. Son aylarda annem böyle cümleleri sık kuruyordu. “Alışırız.” “Toparlanırız.” “Daha iyi olacak.” “Başka çaremiz yok.” Ben artık bu cümlelerin hangisinin umut, hangisinin yorgunluk olduğunu ayırt edemiyordum. Babam evden gideli beş ay olmuştu. Aslında “gitti” demek fazla temiz bir kelimeydi. Önce konuşmalar azalmıştı, sonra tartışmalar çoğalmıştı, sonra kapılar daha sert kapanmaya başlamıştı. En sonunda babam bir sabah valizini alıp çıkmış, annem de öğleden sonra mutfak masasında oturup uzun süre boş duvara bakmıştı.
Ben o günden sonra bazı şeylerin gerçekten bittiğini öğrendim. İnsan önce anlamaz. Ev aynı evdir, bardaklar aynı dolaptadır, terlikler aynı yerde durur. Ama birinin yokluğu, eşyaların yerini değiştirmeden bütün evi değiştirir.
Şimdi o evden çıkmış, Serin Apartmanı’na gelmiştik.
Nakliyeciler arkamızdan geldi. İki adam, sırılsıklam olmayan ama nemden ağırlaşmış kolileri kamyondan indirirken sürekli söyleniyordu. Eşyalarımız çok değildi. Annem eski evden bazı şeyleri bilerek almamıştı. Babamın sevdiği koltuğu, salondaki büyük aynayı, yatak odasındaki eski halıyı. “Yeni evde fazlalığa yer yok,” demişti. Ama ben biliyordum, mesele yer değildi. Bazı eşyalar insanın peşinden gelince, geçmiş de beraberinde taşınıyordu.
Apartmana girince ilk fark ettiğim şey koku oldu. Eski bina kokusu. Nem, toz, yemek, deterjan, kapalı kalmış merdiven boşluğu ve biraz da metal. Girişte sağ tarafta dar bir posta kutusu bölümü vardı. Kutuların üstünde isimler yazıyordu: Akgün, Özdemir, Karaca, Yıldız, Tuna. Bazı isimler yeni etiketle yapıştırılmıştı, bazıları tükenmez kalemle çizilmişti. En üstteki kutulardan birinde isim yoktu. Sadece eski bir yapışkan izi vardı. Parmağımla dokunmak istedim ama annem arkamdan “Elif, kolilere dikkat et” dedi.
Biz üçüncü kata taşınıyorduk. Daire 6. Annem daireyi gösterirken özellikle “yüksek değil, iyi” demişti. Ben de içimden, “Yüksek olsaydı ne olacaktı?” diye geçirmiştim. O zaman yedinci katın adını bilmiyordum. Hatta apartmanın yedi katlı olduğunu bile fark etmemiştim. Dışarıdan bakınca bina sadece uzun ve yorgun görünüyordu.
Asansör girişin solundaydı. Eski, dar, içi aynalı bir asansör. Kapısı açılırken metal sürtünme sesi çıkarıyordu. İçindeki ayna köşelerinden kararmıştı. Zemininde gri plastik kaplama vardı ve düğmelerin bazıları silinmişti. Bir, iki, üç, dört, beş, altı ve yedi. En altta da zemin kat düğmesi. Yedinin üstünde küçük bir çizik vardı. Biri yıllar önce anahtarla kazımış gibi. Düğmenin kenarı diğerlerine göre daha koyuydu.
Nakliyecilerden biri kolileri asansöre yerleştirirken homurdandı.
“Bu asansör kaç kilo alıyor abla?”
Annem “Bilmem, yönetici beyle konuşmuştum, çalışıyor dedi,” diye cevap verdi.
Adam burnundan güldü. “Çalışıyor başka, güvenmek başka.”
Bunu şaka gibi söyledi ama asansöre binerken gözlerimin düğmelerde kaldığını fark ettim. Üçüncü kata çıktık. Asansör ağır hareket ediyordu. Her katta duracakmış gibi yavaşlıyor, sonra vazgeçiyordu. İçerideki ışık sabitti ama sanki çok eski bir elektriğe bağlıydı; parlak değil, sarı ve yorgundu. Annem yanımda, elinde çiçek desenli bez çantasıyla duruyordu. Çantanın içinden anahtar sesi geliyordu.
Üçüncü katta kapı açılınca karşımıza uzun, dar bir koridor çıktı. Daire 5 ve Daire 6 yan yanaydı. Bizim kapımız kahverengiydi. Üstünde yeni takılmış gibi duran parlak bir numara vardı: 6. Annem anahtarı kilide soktu, çevirdi, kapı biraz takıldı. Omzuyla hafifçe itti. İçeriden boş ev kokusu geldi.
Yeni evimiz büyük değildi. Küçük bir salon, iki oda, dar bir mutfak, fayansları eski bir banyo. Pencereler sokağa bakıyordu. Karşı binanın duvarı, bir apartman boşluğu, birkaç uydu anteni ve dar bir gökyüzü parçası görünüyordu. Benim odam salona yakın olan küçücük odaydı. Duvarında eski bir çivi deliği, pencere kenarında kabarmış boya ve tavanda belirsiz bir su lekesi vardı. Annem odaya bakıp “Boya yaparız,” dedi. Ben de “Güzel olur,” dedim. İkimiz de yalan söylemedik aslında; sadece cümlelerin içini fazla doldurmadık.
Gün kolilerle geçti. Kitaplarım bir köşeye yığıldı, kıyafetlerim valizde kaldı, yatağım kuruldu ama başlığı yerine tam oturmadı. Annem mutfakta tabakları dizerken sürekli bir şeylerin yerini değiştirdi. Sanki düzen kurarsa içindeki dağınıklık azalacakmış gibi. Akşamüstü komşulardan biri geldi. Kısa boylu, yüzü yuvarlak, saçları sıkıca toplanmış bir kadındı. Elinde küçük bir tabak poğaça vardı.
“Ben Neriman. İkinci kattan. Hoş geldiniz,” dedi.
Annem çok sevindi. Böyle zamanlarda küçük nezaketler insanı olduğundan büyük kurtarır. Kadını içeri buyur etti. Neriman teyze ayakkabılarını çıkarmadan kapıda durdu, “Yok yok, rahatsız etmeyeyim, yerleşin siz,” dedi. Sonra bana baktı. “Sen lise mi?”
“On bir,” dedim.
“İyi. Okulun yakın sayılır. Alışırsın.”
Yine aynı kelime. Alışırsın. Bu apartmanın duvarlarına yazılmış gibiydi.
Neriman teyze giderken annem ona apartmanla ilgili birkaç şey sordu. Çöp saatini, yöneticiyi, su kesintisi olup olmadığını. Kadın hepsine kısa kısa cevap verdi. Sonra annem asansörün biraz eski olduğunu söyleyince, Neriman teyzenin yüzünde çok kısa bir değişiklik oldu. Bir anlık. Kaşları hafifçe toplandı, sonra hemen düzeldi.
“Çalışır çalışır,” dedi. “Ama gece çok kullanmayın. Ses yapıyor.”
“Ses sorun olur mu?” diye sordu annem.
“Yok, şey… Eski işte. Bina eski.” Kadın poğaça tabağını annemin eline biraz daha sıkıştırdı. “Ben ineyim. Bir şeye ihtiyacınız olursa kapıyı çalın.”
Kapı kapanınca annem “Ne tatlı kadın,” dedi. Ben bir şey demedim. Çünkü Neriman teyzenin asansör lafı açılınca sesinin nasıl değiştiğini düşünüyordum. Belki de ben abartıyordum. Yeni ev, yeni bina, yeni hayat. İnsan her şeyi biraz fazla izliyordu.
Akşam olduğunda apartman daha sessizleşti. Gündüz taşınma sesleri, ayak sesleri, kapı açılıp kapanmaları vardı. Ama hava karardıktan sonra binanın içinde garip bir boşluk oluştu. Eski binalar geceleri daha çok ses çıkarır. Borular tıkırdar, duvarlar genleşir, merdiven boşluğunda rüzgâr dolaşır. Bunu biliyordum. Yine de Serin Apartmanı’nın sessizliği başka türlüydü. Sanki bina uyumuyordu da dinliyordu.
Annem yorgunluktan erkenden salondaki kanepede uyuyakaldı. Televizyon açıktı ama sesi kısıktı. Ekranda bir yarışma programı dönüyordu. Ben odama geçip valizden pijamalarımı çıkardım. Telefonumun şarjı azdı. Eski evden getirdiğim masa lambasını prize taktım, çalışmadı. Sonra başka prize taktım, yandı. O an küçük bir zafer gibi geldi. Yeni odada kendi ışığım yanmıştı en azından.
Saat gece on ikiye yaklaşırken ilk sesi duydum.
Önce asansörün çalıştığını sandım. Metal bir uğultu. Aşağıdan yukarıya doğru yavaş yavaş yükselen, arada takılır gibi olan bir ses. Yatağın kenarında oturuyordum, telefon elimdeydi. Başımı kaldırdım. Ses koridor tarafındandı. Apartman boşluğunda yankılandı. Asansör bizim kata yaklaşırken çıkan tanıdık sürtünme sesi geldi. Duracak sandım ama durmadı. Yukarı çıktı.
Dördüncü.
Beşinci.
Altıncı.
Sonra daha yukarı.
Yedinci katta durdu.
Bunu nasıl anladım bilmiyorum. Belki sesin kesilmesinden. Belki asansör boşluğundaki mekanik tık sesinden. Belki de içimde bir yer, o düğmenin üstündeki çiziği hatırladığı için. Birkaç saniye hiçbir şey olmadı. Sonra kapının açılma sesi geldi. Eski metal kapı ağır ağır yana kaydı. Ardından sessizlik.
Birinin asansörden inmesini bekledim. Ayak sesi duymadım. Kapı kapanmadı. En azından hemen kapanmadı. Koridorun öbür ucundan değil, yukarıdan gelen açık bir boşluk hissi vardı. Bir dakika kadar bekledim. Sonra asansör kapısı kapandı. İçeride kimse yokmuş gibi, asansör tekrar hareket etmedi.
Telefonumun ekranına baktım. 00:04.
Annem salonda hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmak istemedim. Zaten ne diyecektim? “Anne, asansör yedinci kata çıktı.” Bu cümle kendi başına saçmaydı. Apartmanda yedinci kat vardı. Biri çağırmış olabilirdi. Orada biri oturuyor olabilirdi. Neriman teyze sadece gece ses yapıyor demişti. Belki üst katta yaşayan biri geç gelmişti.
Ama posta kutularında yedinci kata ait isim görüp görmediğimi hatırlayamadım. Kapı numaralarını da bilmiyordum. Binada kaç daire vardı? Her katta iki daireyse yedinci katta da 13 ve 14 olmalıydı. Belki doluydu. Belki değildi. Belki ben yeni taşınmanın gerginliğiyle gereksiz anlam çıkarıyordum.
Kendime bunu söyledim ve yatağa uzandım.
Uyumaya çalıştım. Ama eski bir binada uykuya dalmak kolay değildir. Her ses sana yabancıdır. Buzdolabının motoru, su borularının içindeki hava, üst kattan gelen tıkırtı, dışarıdaki arabanın freni, yan dairenin kapısının kapanması. Yeni ev önce kendini sesleriyle tanıtır. Sen de hangisi normal, hangisi değil, öğrenmeye çalışırsın.
Gece yarım saat kadar sonra asansör tekrar çalıştı.
Bu kez daha net duydum. Aşağıdan değil, yukarıdan başladı. Yedinci kattan aşağı iniyordu. Altıncıyı geçti, beşinciyi geçti, dördüncüde yavaşladı, sonra üçüncü katta durdu.
Bizim katta.
Yatağın içinde doğruldum. Kalbim öyle hızlı atmadı başta; daha çok rahatsız edici bir dikkat haliydi. Koridora baktım. Odamın kapısı yarı açıktı. Salonun loş ışığı koridorun ucunda yerde sarı bir çizgi gibi duruyordu. Annem kanepede uyuyordu. Apartman koridorundan asansör kapısının açılma sesi geldi.
Sonra hiçbir şey.
Ayak sesi yok. Konuşma yok. Kapı kapanması yok.
Sadece asansör kapısının açık kaldığını belli eden o ince boşluk sesi. Eski metalin, hareketsiz kalınca bile çıkardığı hafif uğultu.
Yavaşça yataktan kalktım. Terliklerimi giymedim. Parke soğuktu. Koridora çıktım. Annem uyuyordu; yüzü televizyon ışığında solgun görünüyordu. Kapıya doğru yürüdüm. Kapının dürbününden bakmak istedim ama taşındığımız için kapının önünde hâlâ bir koli duruyordu. Koliyi sessizce yana ittim. Dürbüne yaklaştım.
Koridor boştu.
Asansör kapısı açıktı.
Işığı yanıyordu.
İçinde kimse yoktu.
Bir süre öyle baktım. Asansörün içindeki ayna koridorun bir kısmını yansıtıyordu. Bizim kapımızın karşısındaki duvar, eski paspas, yangın tüpü, tavandaki zayıf ampul. Hiç kimse yoktu. Sonra asansör kapısı kendiliğinden kapandı. Metal kapı ağır ağır kaydı. O sırada aynada bir anlığına kendi kapımızın dürbün tarafındaki karanlık yansımasını gördüm. Sanki ben değil de biri içeriden dışarı bakıyormuş gibi geldi.
Geri çekildim.
Kendi kendime kızdım. Gerçekten. Daha ilk geceden apartmana anlam yüklemeye başlamıştım. Asansör eskiydi. Eski asansörler hata yapardı. Belki biri çağırmış, sonra vazgeçmişti. Belki düğme takılı kalıyordu. Belki sistem bozuktu. Bütün mantıklı açıklamalar yan yanaydı. Ama insan bazen mantıklı açıklamaları bilir, yine de içi rahat etmez.
Kapıdan uzaklaştım. Tam o sırada telefonum titredi.
Elimde değildi; odamda, yatağın üstündeydi. Ses kısa ve netti. Mesaj sesi. Gecenin o sessizliğinde fazla yüksek duyuldu. Hızla odama döndüm. Telefonu aldım. Şarj yüzde üçteydi. Ekranda bilinmeyen bir numaradan gelen mesaj vardı.
Mesaj sadece iki kelimeydi:
Hoş geldin.
Bir süre ekrana baktım. Başta annem sandım. Sonra saçma olduğunu fark ettim. Annem salonda uyuyordu. Babam mıydı? Hayır. O böyle yazmazdı. Zaten bu numarayı kim biliyordu? Yeni taşındığımızı bilen az kişi vardı. Eski sınıftan iki arkadaşım, annemin birkaç iş arkadaşı, babam. Bir de nakliyeciler belki.
Numaraya baktım. Kayıtlı değildi. Profil fotoğrafı yoktu. Mesajın altında saat yazıyordu: 00:41.
Tam o sırada apartman boşluğundan, yukarıdan, çok hafif bir ses geldi.
Bir kapı kapanmış gibi.
Ama bizim üstümüzde üç kat daha vardı. Dördüncü, beşinci, altıncı. Ses onlardan biri de olabilirdi. Yine de içimde anlamını bilmediğim bir şey, o sesin yedinci kattan geldiğini söyledi.
Telefonu elimde tutarken kapıya baktım. Sonra salona, anneme. Uyandırmak istedim. Gerçekten istedim. Ama mesajı gösterince ne olacaktı? “Biri hoş geldin yazmış.” Belki apartmandan biriydi. Belki Neriman teyze numaramı yöneticiden almıştı. Belki annem birine vermişti. Belki hiçbir şey değildi.
Ama hiçbir şey dediğimiz şeyler bazen insanın aklında en çok yer kaplayan şeyler olur.
Mesajı silmedim. Cevap da yazmadım. Telefonun şarjı bitti, ekran karardı. Odam karardı. Sadece salondan gelen televizyon ışığı kalmıştı.
Yatağa geri döndüm ama uyuyamadım.
O gece asansör bir kez daha çalıştı mı, emin değilim. Belki çalıştı, belki rüyamda duydum. Sabah olduğunda annem mutfakta çay koyarken her şey normal görünüyordu. Güneş apartman boşluğuna çok az giriyordu ama geceki ağırlık biraz dağılmıştı. Annem saçlarını toplamış, poğaçalardan birini tabağa koymuştu.
“İlk gece nasıl geçti?” diye sordu.
“İyi,” dedim.
Yalan söylemek istememiştim. Sadece anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyordum.
Annem çay bardağını uzattı. “Bugün biraz yerleşiriz. Sonra okula kayıt işlerine bakarız.”
Başımı salladım. Telefonumu şarja taktım. Açılmasını bekledim. Ekran geldiğinde mesaj hâlâ oradaydı.
Hoş geldin.
Numaraya tekrar baktım. Sonra içimden bir şey yaptı. Mesaj kutusunu açtım ve cevap yazdım.
Kimsiniz?
Gönder tuşuna bastım.
Mesaj tek tik oldu. Sonra çift tik. Sonra görüldü.
Cevap hemen gelmedi.
Ben telefonu masanın üstüne bıraktım. Annem dolapları yerleştiriyordu. Mutfak camından karşı binanın duvarı görünüyordu. Her şey gündüz olduğu için daha az korkutucuydu. İnsan gündüzleri cesur olmayı kolay sanıyor.
Tam o sırada apartmanın içinden asansör sesi geldi.
Yukarı çıkıyordu.
Bir, iki, üç diye saydım. Bizim katı geçti. Dördüncü, beşinci, altıncı. Sonra yine o mekanik tık.
Yedinci katta durdu.
Telefon masanın üstünde titredi.
Ekrana bakmadan önce cevabı biliyormuş gibi hissettim. Yine de baktım.
Bilinmeyen numaradan yeni mesaj gelmişti:
Yedinci kata çıkma.
Bölüm 1 · 1/5
Bu bölüm sana nasıl geldi?