gridreads

1. Bölüm

Efla­tun (Platon)

Efla­tun (Yunan­ca: Πλάτων, Plátōn) (d. M.Ö. 427 - ö. M.Ö. 347)

Sok­ra­tes'in öğren­ci­si Efla­tun, M.Ö. 427 yılın­da Atina'da doğdu (M.Ö 347’de öldü). Asıl adı Aris­tac­les'tir (Aris­tok­les). Ona Platon (Yunan­ca geniş göğüs­lü demek­tir) adı, alnı­nın ve göğ­sü­nün geniş olma­sın­dan ve atle­tik yapı­sın­dan dolayı son­ra­dan veril­miş­tir.

Efla­tun, Atina’nın en eski ve en asil aile­le­rin­den birine men­sup­tu. Babası Aris­ton, Peri­ka­les’in yakın dos­tu­dur. Efla­tun daha genç yaşta iken eski Yunan şairi Homer tanı­tıl­mış ve o devir­de geçer­li­o­lan hita­bet sanatı ve müzik öğre­til­miş­ti. Efla­tun ken­di­si­nin ilk fel­se­fe hocası olan Herak­le­ti­os’cu Kraty­los’tan, Herak­le­i­tos fel­se­fe­si­ni öğren­miş­ti. Güzel sanat, resim, müzik, şiir ve tiyat­ro alan­la­rın­da uğra­şı­lar­dan sonra Sok­ra­tes’le tanış­mış­tır. Efla­tun’un düşün­ce haya­tın­da dönüm nok­ta­sı olan ve onun geliş­me­si­ne neden olan olay, onun Sok­ra­tes ile tanış­ma­sı­dır.

M.Ö 407 yılın­da yirmi yaşın­da iken Sok­ra­tes’e bağ­la­nan ve Sok­ra­tes’in din­le­yi­ci­le­ri ara­sı­na katı­lan Efla­tun, Sok­ra­tes'i tam sekiz yıl din­le­miş­tir. 80 yaşına kadar ona olan manevi bağ­lı­lı­ğı­nı koru­muş­tur. Sok­ra­tes'in gerek ahlak görüşü, gerek kul­lan­dı­ğı dia­lek­tik yöntem, Efla­tun'un yaşamı ve kişi­li­ği üze­rin­de çok etkili olmuş­tur.

Efla­tun çoğun­luk­la görüş­le­ri­ni Sok­ra­tes’in ağzın­dan açık­la­mış­tır. Efla­tun, algı­la­dı­ğı­mız dış dün­ya­nın esas gerçek olan ide­a­lar ya da form­lar dün­ya­sı­nın kusur­lu kop­ya­la­rı oldu­ğu­nu, ger­çe­ğe ancak düşün­ce ve tahay­yül yoluy­la ula­şı­la­bi­le­ce­ği­ni savun­muş, insan ruhu­nun ölüm­den sonra beden dışın­da kalıcı olan ide­a­lar dün­ya­sı­na ula­şa­ca­ğı­nı söy­le­miş­tir. Görüş­le­ri orta­çağ­da İslam filo­zof­la­rı tara­fın­dan korun­muş ve İslam düşün­ce dün­ya­sın­da­ki Yeni Efla­tun­cu­luk akı­mı­na neden olmuş­tur. Röne­sans son­ra­sın­da Batı Avrupa’da Antik Yunan­ca­dan çevi­ri­le­ri yapıl­mış­tır.

TOP­LAN­TI­DA­Kİ­LER VE

TAR­TIŞ­MA­YA KATI­LAN­LAR

Birin­ci grup:

Bunlar Efla­tun’un kar­deş­le­ri olarak tanım­la­nır.

Sok­ra­tes ve öğren­ci­le­ri­dir. (Gla­u­kon, Ade­i­man­tos)

İkinci grup:

Kep­ha­los ve oğul­la­rı­dır. (Pole­mark­hos, Lysias)

Üçüncü grup:

Khal­ke­don’lu Thrasy­mak­hos ve öğren­ci­le­ri­dir.

(Kle­i­top­hon, Khar­man­ti­des)

Efla­tun’un kaleme aldığı Sok­ra­tes ile öğren­ci­le­ri ara­sın­da yap­tı­ğı tar­tış­ma­lı konuş­ma­lar bin­ler­ce yıldan günü­mü­ze ulaş­mak­ta. Batı’yı, özel­lik­le Avrupa Röne­sans döne­mi­ni etki­le­yen konuş­ma­lar, dünya tari­hi­ni etki­le­di desek abart­mış olma­yız.

Sok­ra­tes’in öğren­ci­le­riy­le katıl­dı­ğı bu tarihi önem­de­ki tar­tış­ma, daha çok onla­rın içinde bulun­du­ğu birin­ci grup ile üçüncü grup ara­sın­da ger­çek­le­şir. İkinci grup, zengin tüccar Kep­ha­los’la oğul­la­rı­dır; tar­tış­ma­ya katıl­maz­lar; sağ­du­yu­lu tavır­la­rı saye­sin­de doğru ile yan­lı­şı ayırt eder­ler. Lysias tar­tış­ma­ya hiç katıl­maz. Üçüncü grup ise, ünlü sofist Thrasy­mak­hos ile öğren­ci­le­ri­dir. “Doğru, güç­lü­nün çıka­rı­na olan­dır.” diyen bu grupta Khar­man­ti­des tar­tış­ma­ya katıl­maz. Top­lan­tı, Pire’de Kep­ha­los’un oğlu Pale­mark­hos’un evinde yapıl­mak­ta­dır.

Konuş­ma­nın tam tari­hi­ni belir­le­mek zor olsa da, İ.Ö 409 ile konuş­ma­lar­da adı geçen tra­ged­ya yazarı Sop­hok­les’in ölüm yılı İ.Ö 405 ara­sın­da olduğu düşü­nül­mek­te­dir.

BİRİN­Cİ KİTAP

Sok­ra­tes anla­tı­yor:

“Hem, Bendis Tan­rı­ça’ya dua ederim, hem de onun için ilk kez yapı­la­cak olan bay­ra­mı görü­rüm,” diye düşü­ne­rek Aristo’nun oğlu Gla­u­kon’la Pire’ye git­miş­tik.. Bizim­ki­le­rin düzen­le­di­ği bayram alayı çok güzel­di. Doğ­ru­su Thrak’ların töreni de aslın­da fena sayıl­maz­dı. Dua ettik­ten ve olay­la­rı izle­dik­ten sonra gitmek üze­rey­ken Kep­ha­los’un oğlu Pole­mark­hos yola çık­tı­ğı­mı­zı görmüş, bizi dur­dur­mak için küçük uşa­ğı­nı yol­la­mış.

Ete­ği­me yapı­şan uşak:

“Pole­mark­hos ken­di­si­ni bek­le­me­ni­zi isti­yor” dedi.

Ona döne­rek:

“Efen­din nere­de­dir?” diye sordum.

“İşte şurada, arka­dan geli­yor, lütfen bek­le­yin” dedi.

Gla­u­kon da:

“İyi bek­le­ye­lim öyley­se,” dedi.

Bir süre sonra Pole­mark­hos geldi, yanın­da Gla­u­kon’un kar­de­şi Ade­i­man­tos, Nikias’ın oğlu Nike­ra­tos ve tören­den dön­mek­te olan birkaç kişi vardı.

Pole­mark­hos,

“Bu ace­le­ni­ze baka­cak olur­sak, biran önce bura­dan kur­tu­lup şehre dönmek niye­tin­de­si­niz.” dedi.

“Tah­mi­nin­de yanıl­mı­yor­sun,” dedim.

“Bak baka­lım, biz kaç kişi­yiz siz kaç kişi, görü­yor musun?Kala­ba­lık oldu­ğu­mu­zun far­kın­da­sın­dır umarım.”

“Görü­yo­rum, far­kın­da­yım elbet­te!”

“Eğer bizden kur­tu­la­bi­le­ce­ği­ni­ze ina­nı­yor­sa­nız gidin. Aksi hâlde sizi bırak­mı­yo­ruz,” dedi.

“Peki, bu işin başka çıkar bir yolu yok mudur? Belki de sizi konu­şa­rak ikna ederiz, o zaman git­me­mi­ze izin verir­si­niz.”

“Peki, kulak­la­rı­mı­zı kapa­tır, söy­le­dik­le­ri­ni­zi din­le­mez­sek ne yapar­sı­nız?”

Bunun üze­ri­ne Gla­u­kon,

“O zaman yapa­cak bir şey yok. Mec­bu­ren size uyarız” dedi.

Pole­mark­hos:

“Öyley­se şunu bilin ki sizi din­le­me­yi kesin­lik­le red­de­de­ce­ğiz.” dedi.

Ade­i­man­tos söze karış­tı:

“Bu akşam Tan­rı­ça­nın onu­ru­na at üstün­de meşale koşusu olacak, bundan habe­ri­niz yok mu?” diye sordu.

“Atlı mı? Bunu da yeni çıkar­dı­nız. Ne demek yani, şimdi koşu­cu­lar meşa­le­yi at üstün­de mi elden ele vere­cek?” dedim.

“Aynen öyle,” dedi Pole­mark­hos. “Üste­lik gece şen­lik­le­ri de yapı­la­cak, görül­me­ye değer bir şölen. Yemek­ten sonra çıkar izle­riz. Birçok gençle bir araya gelir sohbet ederiz, haydi uzat­ma­yın kalın.” diye ısrar etti.

Bunun üze­ri­ne Gla­u­kon:

“O zaman mec­bu­ren kala­ca­ğız, başka şan­sı­mız yok.” dedi.

“Madem sende isti­yor­sun, o hâlde kala­lım.” dedim.

Sonra Pole­mark­hos’un evine gittik. Evde Pole­mark­hos’un kar­de­şi Lysias’la Euthy­de­mos’tan başka Kalk­he­don’lu Thrasy­mak­hos, Pai­a­nia’lı Khar­man­ti­des, Aris­tony­mos’un oğlu Kle­i­top­hon da vardı. Pole­mark­hos’un babası Kep­ha­los da orada otu­ru­yor­du. Onu uzun süre­dir gör­me­miş­tim. Olduk­ça yaş­lan­mış­tı. Üze­ri­ne yastık konmuş bir san­dal­ye­de otu­ru­yor­du. Az önce avluda kurban kesmiş, çelen­gi hâlâ başın­day­dı. Yanına otur­duk. Çev­re­sin­de san­dal­ye­ler hazır­dı.

Kep­ha­los beni görür görmez konuş­ma­ya baş­la­dı:

“Sok­ra­tes, Pire’ye bizi gör­me­ye gelmez oldun artık. Oysa gelmen gere­kir. Eğer şehre gide­bi­le­cek durum­da olsay­dım, seni bek­le­mez, biz seni ziya­ret eder­dik. Bundan sonra sen bize daha sık gel­me­li­sin. Ben güçten düşün­ce sohbet etmeye, geve­ze­li­ğe doya­maz oldum. Bana bu zevki çok görme. Bu genç­le­ri ihmal etmeni iste­mi­yo­rum. Bizi gerçek dost­la­rın olarak bil­me­ni iste­rim.”

Ben de o zaman:

“Doğ­ru­su­nu söy­le­mek gere­kir­se Kep­ha­los, ihti­yar­lar­la sohbet etmeyi seve­rim; sebe­bi­ni sora­cak olur­san, belki de bizim geçe­ce­ği­miz yoldan onlar çoktan gel­miş­ler. Bu yolun nasıl oldu­ğu­nu onlar­dan öğre­ne­bi­li­riz. Enge­be­li mi, düz mü ya da rahat mı? Şair­le­rin “son durak” dedik­le­ri bir çağ vardır, sen oraya var­mış­sın. Bu çağ hak­kın­da ne düşün­dü­ğü­nü bilmek iste­rim. Haya­tın sıkın­tı­lı, zor bir dönemi mi bu? Düşün­ce­le­rin nedir?” dedim.

Şöyle cevap verdi:

“Pekâlâ Sok­ra­tes! Bu çağı nasıl gör­dü­ğü­mü anla­ta­yım sana; yaşlı yaş­lı­dan hoş­la­nır derler ya, biz yaş­lı­lar zaman zaman top­la­nır sohbet ederiz. Bir araya gel­di­ği­miz­de bir­ço­ğu­muz ağla­şır durur. Bazı­la­rı, genç­li­ğin zevk­le­ri­ni, aşkı, şarabı, cüm­büş­le­ri, bun­la­ra benzer birçok şeyi yana yakıla anla­tır, hatır­lar, dert yanar. Yaşa­mak bun­lar­dır, artık yaşa­mı­yo­ruz, der. Bazı­la­rı da, yaş­lan­dı­ğı için yakın­la­rı­nın ken­di­le­ri­ne kötü dav­ran­dık­la­rın­dan, yaş­lı­lık yüzün­den neler çek­tik­le­rin­den bah­se­der­ler. Fakat bana öyle gelir ki, üzün­tü­le­ri­nin asıl sebebi bun­la­rın hiç­bi­ri değil, Sok­ra­tes. Bütün bunlar yaş­lı­lık yüzün­den olsay­dı, ben de, benim yaşım­da olan herkes de, aynı dert­ler­den yakı­nır­dık. Hâl­bu­ki hiç de böyle dert­len­me­yen birçok ihti­yar tanı­rım. Bir gün şair Sop­hok­les’le bir­lik­tey­dim. Biri geldi sordu ona: “Aşkla aran nasıl? Hâlâ kadın­lar­la ilişki yaşı­yor musun?” dedi. Sop­hok­les ona “Hadi canım sen de, bu işten kur­tul­du­ğu­ma ne kadar sevi­ni­yo­rum bir bilsen. Deli ve belalı bir efen­di­nin elin­den kur­tul­muş gibi­yim” dedi. İşte aynen böyle söy­le­miş­ti Sok­ra­tes. O zaman Sop­hok­les’in bu sözü hoşuma git­miş­ti. Hâlâ da beğe­ni­rim. Ger­çek­ten, yaş­lı­lık bu yön­le­riy­le kur­tu­luş sayı­lır. İstek­ler, hırs­lar, arzu­lar, beden­den sıy­rı­lıp gev­şe­yin­ce insan rahat­lar, Sop­hok­les’in dediği gibi, zır­de­li bir zor­ba­nın elin­den yaka­sı­nı kur­tar­mış olur. Yaş­lı­la­rın yakın­la­rın­dan çek­tik­le­ri sıkın­tı­la­ra gele­cek olur­sak Sok­ra­tes, bun­la­rın da sebebi yaş­lı­lık değil, insan­la­rın kendi huyu­dur. Den­ge­li ve güzel huylu olana yaş­lı­lık sorun çıkar­maz. Tam ter­si­ne, kötü huylu olana ise, genç­lik de bela olur, yaş­lı­lık da.”

Kep­ha­los’un bu söz­le­ri hoşuma gitti. Konuş­ma­sı­na devam etme­si­ni sağ­la­mak için onu tahrik etme yoluna gittim:

“Dostum Kep­ha­los, seni din­le­yen­le­rin büyük bir kısmı tah­mi­nim­ce sana hak vermez. Senin bu yaş­lar­da­ki rahat­lı­ğı­nı iyi huylu olman­dan çok zengin olmana bağ­lar­lar. Çünkü zen­gi­nin gönül avut­ma­sı kolay­dır.”

Bunun üze­ri­ne:

“Hak­lı­sın, doğru bul­maz­lar benim düşün­ce­le­ri­mi. Onlara hak veri­yo­rum. Fakat san­dık­la­rı kadar da değil. Bak The­mis­tok­les’in şu sözü çok yerin­de­dir. Serip­hos’lu biri onu küçüm­se­ye­rek “Senin kazan­dı­ğın ün, Ati­na­lı olman­dan kay­nak­la­nı­yor” demiş, o da “Doğru, Serip­hos’lu olsay­dım ünlü ola­maz­dım. Fakat sen Atina’lı da olsan bir şey ola­maz­dın” demiş. İşte bu söz, insan zengin olma­yın­ca ihti­yar­lı­ğa zor kat­la­nır diyen­le­re de söy­le­ne­bi­lir. Aklı başın­da bir insan, yok­sul­luk içinde ihti­yar­lı­ğa zorda olsa kat­la­na­bi­le­ce­ği gibi, akıl­sız adam da iste­di­ği kadar zengin olsun hiçbir zaman rahata kavu­şa­maz.” diye cevap verdi.

“Kep­ha­los, ser­ve­ti­nin çoğu sana miras mı kaldı, yoksa kendin mi kazan­dın?”

“Benim kazan­dı­ğı­mı öğren­mek isti­yor­sun değil mi, Sok­ra­tes? Para konu­sun­da büyük­ba­bam­la babam ara­sın­da bir yer­ler­de­yim. Adını taşı­dı­ğım büyük­ba­bam, benim bugün­kü ser­ve­tim kadar bir mirası bir kaç katına çıkar­mış, babam Lysa­ni­as ise, bu ser­ve­ti benim sahip oldu­ğum­dan daha aşağı düşür­müş. Benim mak­sa­dım ise elime geçen bu mirası çocuk­la­rı­ma elim­den gel­di­ği kadar artı­ra­rak bırak­mak. Bunu başa­rır­sam ne mutlu bana.”

“Bunu sana niçin sordum bili­yor musun? Sen paraya hiç düşkün görün­mez­sin de ondan. Parayı kendi çaba­la­rıy­la kazan­ma­yan­lar genel­lik­le böyle olur. Kaza­nan­lar­sa, parayı iki misli sever­ler. Bir yandan, paraya kendi eser­le­riy­miş gibi düşkün olur­lar. Şairin şii­ri­ne, baba­nın oğluna düş­kün­lü­ğü gibi... Bir yandan da, parayı işe yara­dı­ğı için sever­ler; herkes gibi... Bu yüzden onlar­la anlaş­mak zordur; bun­la­rın tek yap­tık­la­rı şey zen­gin­lik­le­riy­le övün­mek­tir.”

“Doğru diyor­sun,” dedi.

“Zevk vere­ce­ği­ni bili­yor­dum, ama bir de şunu söyle bana; zengin olmak­la elde etti­ğin en büyük nimet nedir?”

“Şunu anla­ma­nı iste­rim ki Sok­ra­tes, bunu söy­ler­sem kimse inan­maz bana; insan öle­ce­ği­ni düşün­me­ye baş­la­yın­ca, önce­le­ri aklına gel­me­yen kor­ku­la­ra, kay­gı­la­ra düşer. Bu dün­ya­da kötü­lük eden Hades’te ceza­sı­nı çeker, gibi söz­le­re gülen­le­ri, gün gelir, eğer bu söz doğ­ruy­sa, diye bir korku alır. İnsan­lar, ya yaş­lı­lık­tan kay­nak­la­nan der­man­sız­lık sebe­biy­le, ya da ken­di­le­ri­ni öteki dün­ya­ya daha yakın gör­dük­le­ri için orada olup biten­ler hak­kın­da kafa yorar­lar, kuşku, korku dolar içle­ri­ne; kim­le­re kötü­lük ettik­le­ri­ni düşü­nür­ler. Hayat­la­rı­nı gözden geçi­rip yap­tık­la­rı hak­sız­lık­la­rın far­kı­na varan­lar, çocuk­lar gibi uyku­la­rın­dan kor­kuy­la uya­nır­lar. Ümit­siz bir bek­le­yiş içinde zehir olur hayat­la­rı. Hâl­bu­ki hiç hak­sız­lık etme­dik­le­ri­ni bilen­ler­de hep tatlı bir umut vardır. Pin­da­ros’un dediği gibi; ihti­yar­lı­ğı bes­le­yen güzel bir umut...”

“Bunlar doğru.”

“Bak Sok­ra­tes, hayatı doğ­ru­luk­la, imanla geçmiş bir adam için Pin­da­ros ne güzel söy­le­miş:

“Umut tatlı tatlı dol­du­rur içini,

Yol­daş­lık eder ona, hoş eder gön­lü­nü.

Umut yola sokar, yoldan çıkan insa­nın aklını.”

Ne kadar doğru, ne kadar güzel bir sözdür bu. İşte ben bu yüzden para kazan­ma­nın önemli bir iş oldu­ğu­nu düşü­nü­yo­rum. Fakat herkes için değil, aklı başın­da olan­lar için.

İste­me­ye­rek de olsa kim­se­yi aldat­ma­mak, kim­se­ye yalan­cı çık­ma­mak, Tan­rı­ya kurban, insana para borçlu olup Hades’e korku içinde git­me­mek gerek. İşte para bu ola­na­ğı sağlar bize. Daha farklı işlere de yarar, ama ben çok düşün­düm, akıllı bir insan için zen­gin­lik en çok bu işe yarar derim.”

“Güzel söy­lü­yor­sun Kep­ha­los, fakat senin doğ­ru­luk olarak tanım­la­dı­ğın şeyi nasıl anla­ta­ca­ğız? Bu sadece yalan söy­le­me­mek veya borçlu kal­ma­mak mıdır? Bu doğru ola­bi­lir de, olma­ya­bi­lir de. Örne­ğin aklı başın­da bir arka­daş­tan sila­hı­nı alsak, bu arka­daş çıl­dır­sa, ema­ne­ti­ni de geri istese, vermek doğru mudur? Geri verene doğru adam dene­bi­lir mi? Bir çıl­gı­na, ger­çe­ği olduğu gibi söy­le­ye­ne de doğru adam dene­mez...”

“Hak­lı­sın,” dedi.

“Bu demek­tir ki, doğ­ru­luk, ger­çe­ği söy­le­mek, aldı­ğı­nı vermek şek­lin­de tanım­la­na­maz.”

Pole­mark­hos:

“Yanlış düşü­nü­yor­sun, bence anla­tı­la­bi­lir. Simo­ni­des’e göre tam tarifi budur.”dedi.

Kep­ha­los:

“Peki, öyley­se sözü sana bıra­kı­yo­rum; ben gidip kurban işle­riy­le ilgi­le­ne­yim.”

Pole­mark­hos:

“Demek söz mey­da­nı bana kalı­yor, öyle mi?” dedi.

Bunun üze­ri­ne Kep­ha­los “Evet” dedi ve kur­ban­la­rı­nın yanına gitti.

Ben hemen araya girdim:

“Madem­ki söz söy­le­me işi sana kaldı, söyle baka­lım, Simo­ni­des doğ­ru­luk üze­ri­ne ne demiş de haklı bulu­yor­sun?”

“Doğ­ru­luk her­ke­se borçlu oldu­ğu­muz şeyi öde­mek­tir, demiş. Bence de hak­lı­dır.”

“Doğru, Simo­ni­des’e haksız demek kolay değil. Tanrı kadar akıllı bir adam­dır o. Sen söy­le­mek iste­di­ği­ni anlı­yor­sun belki ama ben anla­mı­yo­rum. Biraz önce, sahibi aklını kaçı­rır­sa, ona aldı­ğı­mız ema­ne­ti geri ver­me­li mi ver­me­me­li diye düşün­müş­tük. Simo­ni­des bundan söz etmi­yor, fakat yine de bu emanet bir borç sayı­lır değil mi?”

“Evet,” dedi.

“Ema­ne­tin iade­si­ni iste­yen aklını yitir­miş­se, o zaman geri veril­mez artık, değil mi?”

“Veril­mez.”

“Öyley­se Simo­ni­des, borçlu oldu­ğu­muz şeyi vermek doğ­ru­dur sözüy­le başka bir şey anlat­mak iste­miş­tir.”

“Evet, her­hâl­de başka bir şey söy­le­mek isti­yor, onun anlat­ma­ya çalış­tı­ğı şey şudur; doğru ve dürüst adam­la­rın gereği dost­la­ra kötü­lük etmek değil, iyilik etmek­tir.”

“Ne demek iste­di­ği­ni anlı­yo­rum. Alanla veren dost­lar, alı­na­nın geri veril­me­si de, alın­ma­sı da zarar­lı olu­yor­sa, aldı­ğı­nı geri veren bor­cu­nu ödemiş olmaz. Sence Simo­ni­des’in söy­le­mek iste­di­ği bu mu?”

“Evet, budur.”

“Pekâlâ, borçlu oldu­ğu­muz kişi düşman oldu­ğu­muz biri­siy­se, bor­cu­mu­zu yine de iade edecek miyiz?”

“Bence ede­ce­ğiz. Ne borç­luy­sak onu ver­me­li­yiz, bir insa­nın olan borcu sadece kötü­lük­tür; zaten düş­ma­na layık olan budur.”

“Demek ki Simo­ni­des, doğ­ru­lu­ğun ne oldu­ğu­nu bir bil­me­ce gibi, şairce söy­le­miş. Şu orta­da­dır ki o, “doğ­ru­luk her­ke­se hak­kı­nı ver­mek­tir” demek isti­yor, buna da “borç” diyor.”

“Peki, buna vere­ce­ğin bir ceva­bın var mı?”

“Yapı­lan bir işin dok­tor­luk olması için neyin neye hak olarak veril­me­si gere­kir? Borç nedir? Bu konuda Simo­ni­des ne derdi?”

“İnsan­la­ra ilaç, yiye­cek ve içecek ver­me­li, derdi.”

“Peki, bir işin aşçı­lık adını alması için, neye neyin borç olarak öden­me­si, hak olarak veril­me­si gere­ke­cek?”

“Yapı­lan yemek­le­rin tadı tuzu olacak.”

“Öyley­se, kim­le­re ne veren sanata doğ­ru­luk dene­bi­lir?”

“Biraz önceki kıyas­la­ma­la­ra uyacak olur­sak Sok­ra­tes, dosta yarar, düş­ma­na zarar veri­len sanata dost­luk denir.”

“O zaman, Simo­ni­des, doğ­ru­luk; dosta iyilik, düş­ma­na kötü­lük yap­mak­tır, demek iste­miş, öyle mi?”

“Galiba öyle.”

“Pekâlâ, sağlık işle­rin­de, hasta olan dosta iyilik, hasta olan düş­ma­na kötü­lük yapmak en çok kimin elin­de­dir?”

“Dok­to­run elin­de­dir.”

“Peki, deniz yolu ile yapı­lan seya­hat­ler­de, teh­li­ke duru­mun­da, dosta iyilik, düş­ma­na kötü­lük yapmak en çok kimin elin­de­dir?”

“Tabi ki kap­ta­nın elin­de­dir.”

“Peki, doğru adam? Onun hangi işte dosta fay­da­sı, düş­ma­na zararı ola­bi­lir?”

“Savaş­ta olsa gerek, düş­ma­na sal­dı­rır, dosta yardım eder.”

Bölüm 1 · 1/23

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki