BİR CİNAYETİN HİKÂYESİ
I.
Bir gün öğle yemeğinde annesi, Vanüşka Kuzin’e:
“Oğlum Vanya,” dedi, “sen şehre gitsen iyi olur!”
Vanüşka sesini çıkarmadı. Sıcak patates soyuyor, öfkeli öfkeli kaşlarını oynatarak ve dudaklarını bir boru gibi şişirerek gürültü ile parmaklarına üflüyordu.
Annesi, oğlunun yuvarlak delikanlı yüzüne baktı, içini çekti ve daha yavaş bir sesle tekrarladı:
“Sahi gitsen oğlum!”
Vanüşka, elindeki patatesi bir elinden diğer eline aktararak sordu:
“Niçin gidecek mişim?”
“Baltayı al da git!”
“Orada bizim gibi baltalılar çoook!..”
“Balta olmazsa küreği al... Yakında kar depolarını dol durmaya başlarlar... Kimi yerde odun yararsın!.. Kimi yerde bir başka iş yaparsın! Bak, nasıl olursa olsun ekmek paranı çıkar!..”
Vanüşka’nın da canı şehre gitmek istiyordu. Fakat kocakarıya hiçbir cevap vermedi.
Babasının ölümünden iki hafta sonra kendisini tamamen müstakil bir insan olarak hissetmişti. Babasının hatırası kutlanırken, ilk defa olarak cezalandırılmadan votka içmişti. Şimdi ise, düşünceli düşünceli kaşlarını çatarak ve göğsünü ileri doğru kabartarak köyde dolaşıyor, babasını taklit ederek annesiyle kısa ve kesik kesik konuşuyordu.
Öğle yemeğinden sonra annesi kürkünü yamamakla uğraştı. Vanüşka ise şöminenin üzerine çıkarak yarım saat kadar yattıktan sonra annesine sordu:
“Anne, sende kaç para var?..”
“Bir ruble altmış kapik...”
“Altmış kapiği bana ver!..”
“Ne yapacaksın?”
“Yol harçlığı yapacağım!”
“Gidiyor musun?”
“Demek ki gidiyorum!..”
“İyi işte!.. Git yavrum, git!.. Ne zaman yola çıkmayı düşünüyorsun?..”
***
Tan yeri ağarırken annesi onu, Azizlerden, gönül alan Nikol’un bakırdan tasviriyle kutsadı. Vanüşka kuşağını sımsıkı beline sardı. Baltasını kuşağının arasına soktu. Şapkasını kulaklarına kadar geçirdi. Eldivenli elleriyle kalçasına vurarak:
“Ben gidiyorum,” dedi. “Allah’a ısmarladık!..”
“Güle güle Vanya!.. Şehirlilerden kendini koru! Onlara karşı tedbirli ol! Onlar kurnazdır! Şarap içme, dikkat et!”
Vanüşka:
“Olur,” dedi.
Ve şapkasını fiyakalı bir şekilde yana eğerek sokağa çıktı. Ortalık henüz karanlıktı. İzbesinden daha on adım ayrılmadan, kapıda duran annesinin seslenmesi üzerine dönüp baktığı zaman, onu karanlıkta göremedi. Sadece sessizliğin için de telaşlı telaşlı çınlayan sözlerini işitti:
“Şehirli karılar. Pis murdarlar... Kendini onlardan koru.”
Vanüşka:
“Allah’a ısmarladık!..” diye bağırdı.
İşte bu esnada, birdenbire annesine, köyüne, eski izbesine acıdı. Durakladı. Kulak kabarttı. Fakat artık etraf sessizleşmiş, annesi gitmişti. İçini çekerek, henüz şafağın etki etmediği hareketsiz, sessiz karanlığa doğru yürüdü.
Kırda yürürken, şehirde belki de iyi para kazanabileceğini, baharda evine dönünce Vasilisa Şamova ile evleneceğini düşünüyordu. Vasilisa’yi, etine dolgun, güçlü kuvvetli, sağlıklı olarak gözleri önüne getiriyordu. Zengin ve iyi bir tüccarın yanında bir kapıcılık bulması da mümkündü. O zaman Vasilisa ile değil, bir şehirli kızla da evlenebilirdi.
Delikanlı yürüyor, arkasında sessizce tan yeri tutuşuyordu. Etrafında, belirsiz gece gölgeleri kayboluyor ve karların üzerine, kış güneşinin solgun, sarı ışıkları düşüyordu. Ayakları altındaki kar, daha neşeli, daha gürültülü gıcırdadı. Vanüşka bir şarkı tutturdu.
Pantolonunun cebindeki altmış kapik şıngırdıyor, kafasında ise, şarkısının ahengi altında, geleceğe ait düşünce ve tahminler yüzüyordu.
Yürümesi hoş ve kolaydı. Yolun basılmış karları üzerinde ayak batmıyordu. Soğuk hava insanın göğsüne akıyor, ciğerleri sağlam bir duygu ile dolduruyordu. Mavi uzaklıklar tatlı bir güzellik taşıyor ve insanı kendine çekiyordu. Kırağı Vanüşka’nın yeni terlemeye başla yan bıyıklarını örtmüştü. Delikanlı üst dudağını şişirerek hazla ona bakıyordu. Bıyıkları kendisine uzun ve güzel görünüyordu.
Kocaman, marsık gibi simsiyah bir karga, yolun kenarında, karların üzerinde ağır ağır dolaşıyordu. Vanüşka ıslık çaldı. Fakat siyah kuş tek gözüyle ona baktı ve iki tarafına sallana sallana yola biraz daha yaklaştı.
O zaman İvan (Vanüşka), âdeta tabanca patlatır gibi eldivenlerini birbirine vurdu. Fakat bu hareket de kuşu korkutmadı. Kuzin:
“Hay şeytan!..”
Diye söylendi ve hızla ilerlemeye başladı.
Öğlene doğru, şehre giden yolun yarısından fazlasını geçtiği bir sırada ovada kar fırtınası başladı. Kâh şurada, kâh burada, tepeciklerden hafif, şeffaf kar bulutları kopuyor ve bir yerlere uçarak, beyaz soğuk tozlar halinde insanın yüzüne çarpıyordu. Zaman zaman, âdeta delikanlının yürüyüşüne engel olmak ister gibi, doğrudan doğruya İvan’ın ayakları altından, buharlaşmış kar tozları küme halinde kalkıyor, rüzgârsa, ileri gitmeye acele ediyormuşçasına onu arkasından itiyordu. Uzaklar, bulanık bulutların içinde kayboluyor; rüzgâr, yerlere sürünerek çığlıklar koparıyor, izleri örtüyor ve uzun uzun, hazin hazin inliyordu. Karşıdan gelen insanlar ve hayvanlar, âdeta sudaki taşlar gibi, göze görünüp kayboluyorlardı. Vanüşka gözlerini kapamış, gıcırtı ve tipinin hazin şarkıları arasında sallanarak yürüyordu. Beli kırılıyor, adımları ağırlaşıyordu; öfkeli öfkeli annesini düşünüyordu:
“Oturup keyfine bakıyor, bense taban patlatıyorum!”
Sonra, o kadar yorgun düştü ki, artık hiçbir şey düşünemez oldu. Canı sadece bir an önce şehre varmak, sıcak bir yerde dinlenmek, biraz çay içmek istiyordu. Sırtını kamburlaştırarak ve başını eğerek, etrafında hiç bir şeye dikkat etmeksizin, fırtınanın gürültüsü arasında, fabrika düdüğünün gamlı feryadını duyuncaya kadar yürüdü.
Durdu ve doğrularak derin bir nefes aldı. Sonra, üç yirmi kapik şeklindeki paralarını cebinden çıkardı. Şıngırtılarıyla şehirlileri imrendirmemek için, bunları ağzının içine, avurduna soktu.
Şehir, kurşunî kar perdesi arasından, yere abanmış ağır bir bulutu andırıyordu.
Vanüşka, şapkasını eline aldı. İstavroz çıkardı ve kendi kendine:
“İşte sonunda geldim,” diye söylendi.
II.
Meyhaneye girdiği zaman, yoğun, rutubetli bir hava yüzünü okşadı. Âdeta ılık, ıslak bir paçavra, soğuğun dikenli duygularını yüzünden siliyordu. Mavimtrak boğucu bir duman, kemerli alçak tavanın altında dalgalanıyor ve gözlerini yaşartıyordu. Votka, sigara ve yanmış yağ kokuları insanın genzini yakıyordu. Meyhanedeki gürültü ve uğultu donuk ve belirsizdi. Bu hal Vanüşka’ya tatlı bir baş dönmesi hissi verdi. Ağır ağır masaların arasından geçerek kendine bir yer arıyor ve bulamıyordu.
Meyhanenin dört bir tarafında kırmızı suratlı arabacılar, sarhoş, yarı çıplak ustalar oturuyordu. Yırtık pırtık elbiseli serseriler, gam ve merak dolu hırsız gözlerle İvan’ı süzüyorlardı. Bunlardan uzun boylu, kırmızı bıyıklı zayıf biri, İvan’a göz kırparak ve elini uzatarak:
“Merhaba enayi!..” dedi. “Gel buraya!..”
Vanüşka, geri geri çekilerek bu adamın yanından uzaklaştı ve omuzuyla, ufak tefek, yusyuvarlak bir kıza çarptı. Kızın yüzü kıpkırmızı, siyah kaşları bir bıyık kadar kocamandı. Kısık bir sesle:
“Yavaş ol odun!..” diye çıkıştı.
Meyhanenin ön köşesinde, Meryem Ana resminin önünde yanan kandilin altındaki masada yalnız bir kişi oturuyordu.
Vanüşka bu adama yaklaşarak:
“Oturabilir miyim?..” diye sordu.
“Otur bakalım!..”
İvan Kuzin iskemleye oturdu. Kaftanının düğmelerini çözerek:
“Allah Allah, ne kadar da kalabalık,” dedi.
“Böyle yerler tenha olmaz! Köyden mi geliyorsun?”
“Evet.”
“Çalışmak için mi?”
“Evet öyle.”
“Burada işler aynasız!”
“Deme be?..”
“Öyle. Üç haftadır burada pinekliyorum.”
“Demek işler kesat,” dedi.
“Hani gebersen nafile!..”
Bir garson masanın yanından acele acele geçti. Vanüşka:
“Bana bir çay!..” diye bağırdı. Ve karşısındakini incelemeye koyuldu. Bu, kirli, yırtık pırtık bir kadın bluzu giymiş yirmi beş yaşlarında bir gençti. Uzun boylu ve zayıf olan bu delikanlı, çiçek bozuğu, bıyıksız ve kaşsız yüzünü, âdeta insanlardan gizlemek istiyormuş gibi, masaya fazla eğilmişti. Zaman zaman boynunun güçlü ve çevik bir hareketiyle traşlı kafasını kaldırıyor, âdeta bir şeyler anlamak ister gibi, iri kurşunî gözleriyle, düşünceli düşünceli, Ivan Kuzin’e bakıyordu.
Vanüşka’nın ısrarla kendisini süzdüğünü görünce, ince dudaklarıyla gülümsedi ve yarım sesle:
“Paltom vardı, sattım, şapkamı sattım,” dedi. “İşte yalnız şu çizmelerim kaldı.”
Masanın altından sağlam deri çizmeli bacağını uzattı ve ekledi:
“Yakında bunu da satacağım!.. Değiştireceğim.”
Vanüşka, ona acıyarak:
“Belki de bir kolayını bulursun!..” dedi.
“Ne gezer!.. Burada benim gibiler, sonbahar yaprakları gibi çok... Baksana şu kalabalığa!.. Bunların hepsi de ekmek parası peşinde koşuyorlar...”
Vanüşka:
“Birlikte birer bardak çay içelim,” teklifinde bulundu.
“Sağol. Candan teşekkür ederim. Ben çay içtim. Bak bir kadehçik votka olsa, ona diyeceğim yok!..” dedi ve derin derin içini çekti.
Vanüşka, ağzındaki paraları diliyle yokladı. Parmağıyla garsonu çağırarak, önemli bir şey söylüyormuş gibi:
“Yarım şişe Votka!..” Emrini verdi. “İki kişilik olacak..”
Çopur delikanlı sevinçle gülümsedi, fakat hiçbir şey söylemedi. Vanüşka sordu:
“Nerede geceliyorsun?”
“Nah şuracıkta bir yerde. Geceliği üç kapiğe.. Ya sen?..”
“Ben köyden şimdi geldim.”
“Şu halde birlikte yatarız.”
“Öyle olsun!..”
“Oldu gitti bile. Senin adın ne?”
“İvan Kuzin.”
“Benim ki de Yermey Salakin.”
Sustular ve gülümseyerek birbirlerine baktılar. Garson votkayı getirip de Vanüşka bir kadeh Salakin’e doldurunca, delikanlı ayağa kalktı, kadehi aldı ve Kuzin’e uzatarak: “Haydi bakalım,” dedi, “dostluğumuzun kuruluşu şerefine içelim.”
Bu sözler Vanüşka’nın pek hoşuna gitti. Kadehi yiğitçe ağzına boşalttı. Öksürdü ve neşeli bir eda ile:
“İki kişi olunca daha iyi oluyor,” dedi.
“Elbette!..”
“Ben ilk defa şehre çalışmaya geliyorum,” dedi. “Günü birliğine birkaç defa gelmiştim. Fakat böyle oturmak üzere ilk defa geliyorum.”
“Ben de öyle. Bundan önce bir çiftlikte çalışıyordum. Fakat kâhya ile kavga ettim, herif beni kapı dışarı etti. Kızıl köpek!..”
“Benim de geçenlerde babam öldü. Şimdi evin büyüğü ben oldum.”
Bunların yanı başındaki masada iki yük arabacısı oturuyordu, ikisinin de üstleri başları beyaz birtakım lekeler içinde idi. Yüksek sesle tartışıyorlardı. Bunlardan biri, iri yarı ve yaşlıcası, yumruğuyla masaya vurarak bağırıyordu:
“İşte böyle.. Dernek ki onu şey etmeli!..”
Alnında yara izi bulunan, siyah sakallısı soruyordu:
“Niçin?”
“Şunun için ki... Anlaman lazım!.. O... Onun neresi işçi idi? İşçi dediğin ötekilerdi. Onlar ise, beriki kepek. Anladın mı?”
Siyah sakallısı:
“Fakat bunların hepsi de aynı derecede acınmaya layıktırlar,” diye söylendi.
Konuşulanlara kulak veren Salakin:
“Doğru değil,” dedi.
“Doğru olmayan ne?”
“Acımak.. Örnek olarak kendimi alayım. Kahya Matvey İvaniç benim düşmanımdır!.. Beni niçin kapı dışarı etti? Ben iki sene çalıştım. Her şey yolunda gidiyordu. Derken herif bana musallat oldu. Güya ben aşçı kadın Maryayı... Falan filan... Sonra güya, dizginleri de ben şey etmişim!.. Dizginler kaybolursa ara efendim!.. Derken herif bana; bas git!.. dedi. Bu nasıl olur?. Artık ona lazım değilmişim!.. İyi ama, ona lazım değilsem ben kendime lazımım!.. Yaşamak mecburiyetindeyim... Şimdi ben ona, yani şu bizim kâhyaya nasıl acırım?..”
Salakin bir müddet sustuktan sonra gayet kesin bir tavırla!
“Ben ancak kendime acıya bilirim,” dedi, “bunun dışında hiç kimseye!..”
Vanüşka:
“Tabi,” dedi.
Üçüncü kadehten sonra gürültü ve votkadan sarhoş, yüzyüze vermiş bir halde, dirseklerini masaya dayadılar. Salakin, uzun uzun, hararetle ve doğrudan Vanüşka’ya hayatını anlatmaya başladı:
“Ben piçim. Hayatta anamın günahını çekiyorum.”
Vanüşka arkadaşının çopur ve heyecanlanmış yüzüne bakıyor, tasdik makamında başını sallıyor ve bu hareketten müthiş şekilde başı dönüyordu.
Salakin ümitsizce elini sallayarak:
“Vanya,” dedi, “oldu olacak yarım şişe daha isteyiver!”
Vanüşka:
“Oooluuurrr!..” diye cevap verdi.
III.
Vanüşka uyandığı zaman kendini, kemerli tavanı Salakin’in yüzü gibi delik deşik, yarı karanlık bir bodrumda, sedirlerin üstünde yatar buldu. Dilini ağzının içinde oynattı, paralar yok olmuştu. Ağzında sadece acı, buruk, yakıcı bir tükürük kalmıştı. Vanüşka derin derin içini çekti ve etrafına bakındı.
Bodrumun içi baştanbaşa alçak sedirlerle dolu idi. Bu sedirlerin üstünde, âdeta çamur yığınları halinde, üstleri başları yırtık pırtık, şüpheli birtakım insanlar yatıyordu. Bunlardan bir kısmı uyanmış, ağır hareketlerle kerpiç zemine iniyor, diğer bir kısmı ise daha uyuyorlardı. Yavaş fakat yoğun bir konuşma, uyuyanların horultusuna karışıyordu. Bir yerde su çırpıyorlardı. Saçları başları karmakarışık insanlar, sabahın alaca karanlığında, sonbahar bulutlarından kopmuş parçaları andırıyorlardı.
“Uyandın mı?”
Vanüşka’nın yanıbaşında Salakin duruyordu. Yüzü kırmızı idi. Anlaşılan, az önce yüzünü soğuk su ile yıkamış olacaktı. İçinde birtakım çarklar bulunan bir kutuyu elinde tutuyordu. Bir gözüyle çarkları süzerken, diğeriyle, gülümseyerek, Vanüşka’ya bakıyordu.
Vanüşka, dostuna sitemli sitemli bakarak:
“Dün gece kafaları adamakıllı çekmişiz,” dedi. Arkadaşı sevinçli bir sesle cevap verdi:
“Evet, bağırsaklarımızı iyice ıslattık.”
“Bütün paralarımı harcamışım!”
“Aldırma canım, nasıl olsa geçiniriz.”
“Evet, sana göre hava hoş!”
“Sen hiç üzülme!.. Benim on yedi kapiğim var. Sonra da çizmelerimi satarım. Nasıl olsa geçiniriz.”
Vanüşka, güven duymayan bir tavırla dostunun yüzüne bakarak:
“Sahi mi söylüyorsun?..”
Dedi ve Salakin’in ses çıkarmadığını görerek ekledi:
“Paralarımı birlikte içkide harcadığımız için şimdi de sen bana yardım etmeye borçlusun!.. Demek ki sen şimdi...”
“Peki canım?.. Ne üzülüp duruyorsun?.. Beraber güler, beraber ağlarız!.. Biz zengin kimseler değiliz, mahmuzu paylaşırken kavga etmeyiz!.. Zaten paylaşacak şeylerimiz de pek az!..”
Salakin’in gözleri ve sesi Vanüşka’nın yüreğine biraz su serpmişti. Bunun üzerine arkadaşına sordu:
“Elindeki ne?..”
“Bil bakayım!..”
“Yoksa kalp para basmaya yarayan bir şey mi, nedir?..”
Salakin gülerek:
“Tuhafsın be!..” dedi. “Nasıl da icat edersin!.. Hem sen kalp para işini nereden biliyorsun?”
“Biliyorum. Köyümüzden yedi verst ötede bir köylü bu işle uğraşıyordu.”
“Sahi mi?..”
“Sonra herifi Sibirya’ya sürdüler...”
Salakin düşünceye daldı. Bir müddet sustu ve bakır kutuyu elinde evirip çevirdikten sonra içini çekerek:
“Evet, bu iş için adamı sürerler,” dedi.
Vanüşka başıyla kutuyu işaret ederek yavaşça sordu:
“Demek ki bu da öyle bir şey?”
“Yok canım!.. Bu sadece bir saatin iç aletleri. Haydi kalk da gidip çay içelim...”
Vanüşka sedirden indi, elleriyle saçlarını düzeltti ve:
“Gidelim,” dedi.
Fakat bakır kutu merakını uyandırmış ve onda korkuya benzer bir duygu uyandırmıştı. Salakin’in kutuyu koltuğu altında sakladığını görünce sordu:
“Sen bunu nereden aldın?”
“Paltomu sattığım zaman çarşıdan satın almıştım. Yet miş kapik vermiştim.”
Vanüşka sorgularına devam ediyordu:
“Bu kutu senin nene lazım?..”
Salakin arkadaşının kulağına eğilerek esrarlı bir tavırla: