gridreads

1. Bölüm

BİR CİNA­YE­TİN HİK­YE­Sİ

I.

Bir gün öğle yeme­ğin­de annesi, Vanüş­ka Kuzin’e:

“Oğlum Vanya,” dedi, “sen şehre gitsen iyi olur!”

Vanüş­ka sesini çıkar­ma­dı. Sıcak pata­tes soyu­yor, öfkeli öfkeli kaş­la­rı­nı oyna­ta­rak ve dudak­la­rı­nı bir boru gibi şişi­re­rek gürül­tü ile par­mak­la­rı­na üflü­yor­du.

Annesi, oğlu­nun yuvar­lak deli­kan­lı yüzüne baktı, içini çekti ve daha yavaş bir sesle tek­rar­la­dı:

“Sahi gitsen oğlum!”

Vanüş­ka, elin­de­ki pata­te­si bir elin­den diğer eline akta­ra­rak sordu:

“Niçin gide­cek mişim?”

“Bal­ta­yı al da git!”

“Orada bizim gibi bal­ta­lı­lar çoook!..”

“Balta olmaz­sa küreği al... Yakın­da kar depo­la­rı­nı dol dur­ma­ya baş­lar­lar... Kimi yerde odun yarar­sın!.. Kimi yerde bir başka iş yapar­sın! Bak, nasıl olursa olsun ekmek paranı çıkar!..”

Vanüş­ka’nın da canı şehre gitmek isti­yor­du. Fakat koca­ka­rı­ya hiçbir cevap ver­me­di.

Baba­sı­nın ölü­mün­den iki hafta sonra ken­di­si­ni tama­men müs­ta­kil bir insan olarak his­set­miş­ti. Baba­sı­nın hatı­ra­sı kut­la­nır­ken, ilk defa olarak ceza­lan­dı­rıl­ma­dan votka içmiş­ti. Şimdi ise, düşün­ce­li düşün­ce­li kaş­la­rı­nı çata­rak ve göğ­sü­nü ileri doğru kabar­ta­rak köyde dola­şı­yor, baba­sı­nı taklit ederek anne­siy­le kısa ve kesik kesik konu­şu­yor­du.

Öğle yeme­ğin­den sonra annesi kür­kü­nü yama­mak­la uğraş­tı. Vanüş­ka ise şömi­ne­nin üze­ri­ne çıka­rak yarım saat kadar yat­tık­tan sonra anne­si­ne sordu:

“Anne, sende kaç para var?..”

“Bir ruble altmış kapik...”

“Altmış kapiği bana ver!..”

“Ne yapa­cak­sın?”

“Yol harç­lı­ğı yapa­ca­ğım!”

“Gidi­yor musun?”

“Demek ki gidi­yo­rum!..”

“İyi işte!.. Git yavrum, git!.. Ne zaman yola çık­ma­yı düşü­nü­yor­sun?..”

***

Tan yeri ağa­rır­ken annesi onu, Aziz­ler­den, gönül alan Nikol’un bakır­dan tas­vi­riy­le kut­sa­dı. Vanüş­ka kuşa­ğı­nı sım­sı­kı beline sardı. Bal­ta­sı­nı kuşa­ğı­nın ara­sı­na soktu. Şap­ka­sı­nı kulak­la­rı­na kadar geçir­di. Eldi­ven­li elle­riy­le kal­ça­sı­na vura­rak:

“Ben gidi­yo­rum,” dedi. “Allah’a ısmar­la­dık!..”

“Güle güle Vanya!.. Şehir­li­ler­den ken­di­ni koru! Onlara karşı ted­bir­li ol! Onlar kur­naz­dır! Şarap içme, dikkat et!”

Vanüş­ka:

“Olur,” dedi.

Ve şap­ka­sı­nı fiya­ka­lı bir şekil­de yana eğerek sokağa çıktı. Orta­lık henüz karan­lık­tı. İzbe­sin­den daha on adım ayrıl­ma­dan, kapıda duran anne­si­nin ses­len­me­si üze­ri­ne dönüp bak­tı­ğı zaman, onu karan­lık­ta göre­me­di. Sadece ses­siz­li­ğin için de telaş­lı telaş­lı çın­la­yan söz­le­ri­ni işitti:

“Şehir­li karı­lar. Pis mur­dar­lar... Ken­di­ni onlar­dan koru.”

Vanüş­ka:

“Allah’a ısmar­la­dık!..” diye bağır­dı.

İşte bu esnada, bir­den­bi­re anne­si­ne, köyüne, eski izbe­si­ne acıdı. Durak­la­dı. Kulak kabart­tı. Fakat artık etraf ses­siz­leş­miş, annesi git­miş­ti. İçini çeke­rek, henüz şafa­ğın etki etme­di­ği hare­ket­siz, sessiz karan­lı­ğa doğru yürüdü.

Kırda yürür­ken, şehir­de belki de iyi para kaza­na­bi­le­ce­ği­ni, bahar­da evine dönün­ce Vasi­li­sa Şamova ile evle­ne­ce­ği­ni düşü­nü­yor­du. Vasi­li­sa’yi, etine dolgun, güçlü kuv­vet­li, sağ­lık­lı olarak göz­le­ri önüne geti­ri­yor­du. Zengin ve iyi bir tüc­ca­rın yanın­da bir kapı­cı­lık bul­ma­sı da müm­kün­dü. O zaman Vasi­li­sa ile değil, bir şehir­li kızla da evle­ne­bi­lir­di.

Deli­kan­lı yürü­yor, arka­sın­da ses­siz­ce tan yeri tutu­şu­yor­du. Etra­fın­da, belir­siz gece göl­ge­le­ri kay­bo­lu­yor ve kar­la­rın üze­ri­ne, kış güne­şi­nin solgun, sarı ışık­la­rı düşü­yor­du. Ayak­la­rı altın­da­ki kar, daha neşeli, daha gürül­tü­lü gıcır­da­dı. Vanüş­ka bir şarkı tut­tur­du.

Pan­to­lo­nu­nun cebin­de­ki altmış kapik şın­gır­dı­yor, kafa­sın­da ise, şar­kı­sı­nın ahengi altın­da, gele­ce­ğe ait düşün­ce ve tah­min­ler yüzü­yor­du.

Yürü­me­si hoş ve kolay­dı. Yolun basıl­mış kar­la­rı üze­rin­de ayak bat­mı­yor­du. Soğuk hava insa­nın göğ­sü­ne akıyor, ciğer­le­ri sağlam bir duygu ile dol­du­ru­yor­du. Mavi uzak­lık­lar tatlı bir güzel­lik taşı­yor ve insanı ken­di­ne çeki­yor­du. Kırağı Vanüş­ka’nın yeni ter­le­me­ye başla yan bıyık­la­rı­nı ört­müş­tü. Deli­kan­lı üst duda­ğı­nı şişi­re­rek hazla ona bakı­yor­du. Bıyık­la­rı ken­di­si­ne uzun ve güzel görü­nü­yor­du.

Koca­man, marsık gibi sim­si­yah bir karga, yolun kena­rın­da, kar­la­rın üze­rin­de ağır ağır dola­şı­yor­du. Vanüş­ka ıslık çaldı. Fakat siyah kuş tek gözüy­le ona baktı ve iki tara­fı­na sal­la­na sal­la­na yola biraz daha yak­laş­tı.

O zaman İvan (Vanüş­ka), âdeta taban­ca pat­la­tır gibi eldi­ven­le­ri­ni bir­bi­ri­ne vurdu. Fakat bu hare­ket de kuşu kor­kut­ma­dı. Kuzin:

“Hay şeytan!..”

Diye söy­len­di ve hızla iler­le­me­ye baş­la­dı.

Öğlene doğru, şehre giden yolun yarı­sın­dan faz­la­sı­nı geç­ti­ği bir sırada ovada kar fır­tı­na­sı baş­la­dı. Kâh şurada, kâh burada, tepe­cik­ler­den hafif, şeffaf kar bulut­la­rı kopu­yor ve bir yer­le­re uçarak, beyaz soğuk tozlar halin­de insa­nın yüzüne çar­pı­yor­du. Zaman zaman, âdeta deli­kan­lı­nın yürü­yü­şü­ne engel olmak ister gibi, doğ­ru­dan doğ­ru­ya İvan’ın ayak­la­rı altın­dan, buhar­laş­mış kar toz­la­rı küme halin­de kal­kı­yor, rüz­gâr­sa, ileri git­me­ye acele edi­yor­muş­ça­sı­na onu arka­sın­dan iti­yor­du. Uzak­lar, bula­nık bulut­la­rın içinde kay­bo­lu­yor; rüzgâr, yer­le­re sürü­ne­rek çığ­lık­lar kopa­rı­yor, izleri örtü­yor ve uzun uzun, hazin hazin inli­yor­du. Kar­şı­dan gelen insan­lar ve hay­van­lar, âdeta sudaki taşlar gibi, göze görü­nüp kay­bo­lu­yor­lar­dı. Vanüş­ka göz­le­ri­ni kapa­mış, gıcır­tı ve tipi­nin hazin şar­kı­la­rı ara­sın­da sal­la­na­rak yürü­yor­du. Beli kırı­lı­yor, adım­la­rı ağır­la­şı­yor­du; öfkeli öfkeli anne­si­ni düşü­nü­yor­du:

“Oturup key­fi­ne bakı­yor, bense taban pat­la­tı­yo­rum!”

Sonra, o kadar yorgun düştü ki, artık hiçbir şey düşü­ne­mez oldu. Canı sadece bir an önce şehre varmak, sıcak bir yerde din­len­mek, biraz çay içmek isti­yor­du. Sır­tı­nı kam­bur­laş­tı­ra­rak ve başını eğerek, etra­fın­da hiç bir şeye dikkat etmek­si­zin, fır­tı­na­nın gürül­tü­sü ara­sın­da, fab­ri­ka düdü­ğü­nün gamlı fer­ya­dı­nı duyun­ca­ya kadar yürüdü.

Durdu ve doğ­ru­la­rak derin bir nefes aldı. Sonra, üç yirmi kapik şek­lin­de­ki para­la­rı­nı cebin­den çıkar­dı. Şın­gır­tı­la­rıy­la şehir­li­le­ri imren­dir­me­mek için, bun­la­rı ağzı­nın içine, avur­du­na soktu.

Şehir, kur­şu­nî kar per­de­si ara­sın­dan, yere aban­mış ağır bir bulutu andı­rı­yor­du.

Vanüş­ka, şap­ka­sı­nı eline aldı. İstav­roz çıkar­dı ve kendi ken­di­ne:

“İşte sonun­da geldim,” diye söy­len­di.

II.

Mey­ha­ne­ye gir­di­ği zaman, yoğun, rutu­bet­li bir hava yüzünü okşadı. Âdeta ılık, ıslak bir paçav­ra, soğu­ğun diken­li duy­gu­la­rı­nı yüzün­den sili­yor­du. Mavimt­rak boğucu bir duman, kemer­li alçak tava­nın altın­da dal­ga­la­nı­yor ve göz­le­ri­ni yaşar­tı­yor­du. Votka, sigara ve yanmış yağ koku­la­rı insa­nın gen­zi­ni yakı­yor­du. Mey­ha­ne­de­ki gürül­tü ve uğultu donuk ve belir­siz­di. Bu hal Vanüş­ka’ya tatlı bir baş dön­me­si hissi verdi. Ağır ağır masa­la­rın ara­sın­dan geçe­rek ken­di­ne bir yer arıyor ve bula­mı­yor­du.

Mey­ha­ne­nin dört bir tara­fın­da kır­mı­zı surat­lı ara­ba­cı­lar, sarhoş, yarı çıplak usta­lar otu­ru­yor­du. Yırtık pırtık elbi­se­li ser­se­ri­ler, gam ve merak dolu hırsız göz­ler­le İvan’ı süzü­yor­lar­dı. Bun­lar­dan uzun boylu, kır­mı­zı bıyık­lı zayıf biri, İvan’a göz kır­pa­rak ve elini uza­ta­rak:

“Mer­ha­ba enayi!..” dedi. “Gel buraya!..”

Vanüş­ka, geri geri çeki­le­rek bu adamın yanın­dan uzak­laş­tı ve omu­zuy­la, ufak tefek, yus­yu­var­lak bir kıza çarptı. Kızın yüzü kıp­kır­mı­zı, siyah kaş­la­rı bir bıyık kadar koca­man­dı. Kısık bir sesle:

“Yavaş ol odun!..” diye çıkış­tı.

Mey­ha­ne­nin ön köşe­sin­de, Meryem Ana res­mi­nin önünde yanan kan­di­lin altın­da­ki masada yalnız bir kişi otu­ru­yor­du.

Vanüş­ka bu adama yak­la­şa­rak:

“Otu­ra­bi­lir miyim?..” diye sordu.

“Otur baka­lım!..”

İvan Kuzin iskem­le­ye oturdu. Kaf­ta­nı­nın düğ­me­le­ri­ni çöze­rek:

“Allah Allah, ne kadar da kala­ba­lık,” dedi.

“Böyle yerler tenha olmaz! Köyden mi geli­yor­sun?”

“Evet.”

“Çalış­mak için mi?”

“Evet öyle.”

“Burada işler ayna­sız!”

“Deme be?..”

“Öyle. Üç haf­ta­dır burada pinek­li­yo­rum.”

“Demek işler kesat,” dedi.

“Hani geber­sen nafile!..”

Bir garson masa­nın yanın­dan acele acele geçti. Vanüş­ka:

“Bana bir çay!..” diye bağır­dı. Ve kar­şı­sın­da­ki­ni ince­le­me­ye koyul­du. Bu, kirli, yırtık pırtık bir kadın bluzu giymiş yirmi beş yaş­la­rın­da bir gençti. Uzun boylu ve zayıf olan bu deli­kan­lı, çiçek bozuğu, bıyık­sız ve kaşsız yüzünü, âdeta insan­lar­dan giz­le­mek isti­yor­muş gibi, masaya fazla eğil­miş­ti. Zaman zaman boy­nu­nun güçlü ve çevik bir hare­ke­tiy­le traşlı kafa­sı­nı kal­dı­rı­yor, âdeta bir şeyler anla­mak ister gibi, iri kur­şu­nî göz­le­riy­le, düşün­ce­li düşün­ce­li, Ivan Kuzin’e bakı­yor­du.

Vanüş­ka’nın ısrar­la ken­di­si­ni süz­dü­ğü­nü görün­ce, ince dudak­la­rıy­la gülüm­se­di ve yarım sesle:

“Paltom vardı, sattım, şap­ka­mı sattım,” dedi. “İşte yalnız şu çiz­me­le­rim kaldı.”

Masa­nın altın­dan sağlam deri çiz­me­li baca­ğı­nı uzattı ve ekledi:

“Yakın­da bunu da sata­ca­ğım!.. Değiş­ti­re­ce­ğim.”

Vanüş­ka, ona acı­ya­rak:

“Belki de bir kola­yı­nı bulur­sun!..” dedi.

“Ne gezer!.. Burada benim gibi­ler, son­ba­har yap­rak­la­rı gibi çok... Bak­sa­na şu kala­ba­lı­ğa!.. Bun­la­rın hepsi de ekmek parası peşin­de koşu­yor­lar...”

Vanüş­ka:

“Bir­lik­te birer bardak çay içelim,” tek­li­fin­de bulun­du.

“Sağol. Candan teşek­kür ederim. Ben çay içtim. Bak bir kadeh­çik votka olsa, ona diye­ce­ğim yok!..” dedi ve derin derin içini çekti.

Vanüş­ka, ağzın­da­ki para­la­rı diliy­le yok­la­dı. Par­ma­ğıy­la gar­so­nu çağı­ra­rak, önemli bir şey söy­lü­yor­muş gibi:

“Yarım şişe Votka!..” Emrini verdi. “İki kişi­lik olacak..”

Çopur deli­kan­lı sevinç­le gülüm­se­di, fakat hiçbir şey söy­le­me­di. Vanüş­ka sordu:

“Nerede gece­li­yor­sun?”

“Nah şura­cık­ta bir yerde. Gece­li­ği üç kapiğe.. Ya sen?..”

“Ben köyden şimdi geldim.”

“Şu halde bir­lik­te yata­rız.”

“Öyle olsun!..”

“Oldu gitti bile. Senin adın ne?”

“İvan Kuzin.”

“Benim ki de Yermey Sala­kin.”

Sus­tu­lar ve gülüm­se­ye­rek bir­bir­le­ri­ne bak­tı­lar. Garson vot­ka­yı geti­rip de Vanüş­ka bir kadeh Sala­kin’e dol­du­run­ca, deli­kan­lı ayağa kalktı, kadehi aldı ve Kuzin’e uza­ta­rak: “Haydi baka­lım,” dedi, “dost­lu­ğu­mu­zun kuru­lu­şu şere­fi­ne içelim.”

Bu sözler Vanüş­ka’nın pek hoşuna gitti. Kadehi yiğit­çe ağzına boşalt­tı. Öksür­dü ve neşeli bir eda ile:

“İki kişi olunca daha iyi oluyor,” dedi.

“Elbet­te!..”

“Ben ilk defa şehre çalış­ma­ya geli­yo­rum,” dedi. “Günü bir­li­ği­ne birkaç defa gel­miş­tim. Fakat böyle otur­mak üzere ilk defa geli­yo­rum.”

“Ben de öyle. Bundan önce bir çift­lik­te çalı­şı­yor­dum. Fakat kâhya ile kavga ettim, herif beni kapı dışarı etti. Kızıl köpek!..”

“Benim de geçen­ler­de babam öldü. Şimdi evin büyüğü ben oldum.”

Bun­la­rın yanı başın­da­ki masada iki yük ara­ba­cı­sı otu­ru­yor­du, iki­si­nin de üst­le­ri baş­la­rı beyaz bir­ta­kım leke­ler içinde idi. Yüksek sesle tar­tı­şı­yor­lar­dı. Bun­lar­dan biri, iri yarı ve yaş­lı­ca­sı, yum­ru­ğuy­la masaya vura­rak bağı­rı­yor­du:

“İşte böyle.. Dernek ki onu şey etmeli!..”

Alnın­da yara izi bulu­nan, siyah sakal­lı­sı soru­yor­du:

“Niçin?”

“Şunun için ki... Anla­man lazım!.. O... Onun neresi işçi idi? İşçi dedi­ğin öte­ki­ler­di. Onlar ise, beriki kepek. Anla­dın mı?”

Siyah sakal­lı­sı:

“Fakat bun­la­rın hepsi de aynı dere­ce­de acın­ma­ya layık­tır­lar,” diye söy­len­di.

Konu­şu­lan­la­ra kulak veren Sala­kin:

“Doğru değil,” dedi.

“Doğru olma­yan ne?”

“Acımak.. Örnek olarak ken­di­mi alayım. Kahya Matvey İvaniç benim düş­ma­nım­dır!.. Beni niçin kapı dışarı etti? Ben iki sene çalış­tım. Her şey yolun­da gidi­yor­du. Derken herif bana musal­lat oldu. Güya ben aşçı kadın Mar­ya­yı... Falan filan... Sonra güya, diz­gin­le­ri de ben şey etmi­şim!.. Diz­gin­ler kay­bo­lur­sa ara efen­dim!.. Derken herif bana; bas git!.. dedi. Bu nasıl olur?. Artık ona lazım değil­mi­şim!.. İyi ama, ona lazım değil­sem ben ken­di­me lazı­mım!.. Yaşa­mak mec­bu­ri­ye­tin­de­yim... Şimdi ben ona, yani şu bizim kâh­ya­ya nasıl acırım?..”

Sala­kin bir müddet sus­tuk­tan sonra gayet kesin bir tavır­la!

“Ben ancak ken­di­me acıya bili­rim,” dedi, “bunun dışın­da hiç kim­se­ye!..”

Vanüş­ka:

“Tabi,” dedi.

Üçüncü kadeh­ten sonra gürül­tü ve vot­ka­dan sarhoş, yüz­yü­ze vermiş bir halde, dir­sek­le­ri­ni masaya daya­dı­lar. Sala­kin, uzun uzun, hara­ret­le ve doğ­ru­dan Vanüş­ka’ya haya­tı­nı anlat­ma­ya baş­la­dı:

“Ben piçim. Hayat­ta anamın güna­hı­nı çeki­yo­rum.”

Vanüş­ka arka­da­şı­nın çopur ve heye­can­lan­mış yüzüne bakı­yor, tasdik maka­mın­da başını sal­lı­yor ve bu hare­ket­ten müthiş şekil­de başı dönü­yor­du.

Sala­kin ümit­siz­ce elini sal­la­ya­rak:

“Vanya,” dedi, “oldu olacak yarım şişe daha iste­yi­ver!”

Vanüş­ka:

“Ooo­lu­u­urrr!..” diye cevap verdi.

III.

Vanüş­ka uyan­dı­ğı zaman ken­di­ni, kemer­li tavanı Sala­kin’in yüzü gibi delik deşik, yarı karan­lık bir bod­rum­da, sedir­le­rin üstün­de yatar buldu. Dilini ağzı­nın içinde oynat­tı, para­lar yok olmuş­tu. Ağzın­da sadece acı, buruk, yakıcı bir tükü­rük kal­mış­tı. Vanüş­ka derin derin içini çekti ve etra­fı­na bakın­dı.

Bod­ru­mun içi baş­tan­ba­şa alçak sedir­ler­le dolu idi. Bu sedir­le­rin üstün­de, âdeta çamur yığın­la­rı halin­de, üst­le­ri baş­la­rı yırtık pırtık, şüp­he­li bir­ta­kım insan­lar yatı­yor­du. Bun­lar­dan bir kısmı uyan­mış, ağır hare­ket­ler­le kerpiç zemine iniyor, diğer bir kısmı ise daha uyu­yor­lar­dı. Yavaş fakat yoğun bir konuş­ma, uyu­yan­la­rın horul­tu­su­na karı­şı­yor­du. Bir yerde su çır­pı­yor­lar­dı. Saç­la­rı baş­la­rı kar­ma­ka­rı­şık insan­lar, saba­hın alaca karan­lı­ğın­da, son­ba­har bulut­la­rın­dan kopmuş par­ça­la­rı andı­rı­yor­lar­dı.

“Uyan­dın mı?”

Vanüş­ka’nın yanı­ba­şın­da Sala­kin duru­yor­du. Yüzü kır­mı­zı idi. Anla­şı­lan, az önce yüzünü soğuk su ile yıka­mış ola­cak­tı. İçinde bir­ta­kım çark­lar bulu­nan bir kutuyu elinde tutu­yor­du. Bir gözüy­le çark­la­rı süzer­ken, diğe­riy­le, gülüm­se­ye­rek, Vanüş­ka’ya bakı­yor­du.

Vanüş­ka, dos­tu­na sitem­li sitem­li baka­rak:

“Dün gece kafa­la­rı ada­ma­kıl­lı çek­mi­şiz,” dedi. Arka­da­şı sevinç­li bir sesle cevap verdi:

“Evet, bağır­sak­la­rı­mı­zı iyice ıslat­tık.”

“Bütün para­la­rı­mı har­ca­mı­şım!”

“Aldır­ma canım, nasıl olsa geçi­ni­riz.”

“Evet, sana göre hava hoş!”

“Sen hiç üzülme!.. Benim on yedi kapi­ğim var. Sonra da çiz­me­le­ri­mi sata­rım. Nasıl olsa geçi­ni­riz.”

Vanüş­ka, güven duy­ma­yan bir tavır­la dos­tu­nun yüzüne baka­rak:

“Sahi mi söy­lü­yor­sun?..”

Dedi ve Sala­kin’in ses çıkar­ma­dı­ğı­nı göre­rek ekledi:

“Para­la­rı­mı bir­lik­te içkide har­ca­dı­ğı­mız için şimdi de sen bana yardım etmeye borç­lu­sun!.. Demek ki sen şimdi...”

“Peki canım?.. Ne üzülüp duru­yor­sun?.. Bera­ber güler, bera­ber ağla­rız!.. Biz zengin kim­se­ler deği­liz, mah­mu­zu pay­la­şır­ken kavga etme­yiz!.. Zaten pay­la­şa­cak şey­le­ri­miz de pek az!..”

Sala­kin’in göz­le­ri ve sesi Vanüş­ka’nın yüre­ği­ne biraz su serp­miş­ti. Bunun üze­ri­ne arka­da­şı­na sordu:

“Elin­de­ki ne?..”

“Bil baka­yım!..”

“Yoksa kalp para bas­ma­ya yara­yan bir şey mi, nedir?..”

Sala­kin güle­rek:

“Tuhaf­sın be!..” dedi. “Nasıl da icat eder­sin!.. Hem sen kalp para işini nere­den bili­yor­sun?”

“Bili­yo­rum. Köyü­müz­den yedi verst ötede bir köylü bu işle uğra­şı­yor­du.”

“Sahi mi?..”

“Sonra herifi Sibir­ya’ya sür­dü­ler...”

Sala­kin düşün­ce­ye daldı. Bir müddet sustu ve bakır kutuyu elinde evirip çevir­dik­ten sonra içini çeke­rek:

“Evet, bu iş için adamı sürer­ler,” dedi.

Vanüş­ka başıy­la kutuyu işaret ederek yavaş­ça sordu:

“Demek ki bu da öyle bir şey?”

“Yok canım!.. Bu sadece bir saatin iç alet­le­ri. Haydi kalk da gidip çay içelim...”

Vanüş­ka sedir­den indi, elle­riy­le saç­la­rı­nı düzelt­ti ve:

“Gide­lim,” dedi.

Fakat bakır kutu mera­kı­nı uyan­dır­mış ve onda kor­ku­ya benzer bir duygu uyan­dır­mış­tı. Sala­kin’in kutuyu kol­tu­ğu altın­da sak­la­dı­ğı­nı görün­ce sordu:

“Sen bunu nere­den aldın?”

“Pal­to­mu sat­tı­ğım zaman çar­şı­dan satın almış­tım. Yet miş kapik ver­miş­tim.”

Vanüş­ka sor­gu­la­rı­na devam edi­yor­du:

“Bu kutu senin nene lazım?..”

Sala­kin arka­da­şı­nın kula­ğı­na eği­le­rek esrar­lı bir tavır­la:

Bölüm 1 · 1/12

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki