gridreads

1. Bölüm

JACK LONDON

Jack London San Fran­sis­ko'daki 3. cadde ile Bran­nan cad­de­si yakın­la­rın­da 12 Ocak 1876'da doğdu. Doğ­du­ğu ev 1906 San Fran­sis­ko dep­re­mi sıra­sın­da çıkan yan­gın­da tama­men yandı. London ailesi işçi sını­fın­dan geli­yor olsa da aslın­da Jack London'ın ile­ri­de yaz­dık­la­rın­da iddia ettiği kadar yoksul değil­ler­di. Jack London, özel­lik­le yerel kütüp­ha­ne­de kitap oku­ya­rak kendi ken­di­si­ni eğit­miş­tir.1885'te, Ouida'nın eği­tim­siz bir İtal­yan köylü çocu­ğu­nun opera bes­te­ci­si olarak ün kazan­ma­sı­nı anla­tan romanı Signa'yı okudu. Bu roman­da­ki karak­ter onun ede­bi­yat ala­nın­da­ki kendi hedef­le­ri­ne ulaş­ma­sı açı­sın­dan pro­to­ti­pi ola­cak­tı.

Gemi­ci­lik, altın arama gibi her türlü işte çalış­tı.Altın arama dönem­le­rin­de sağ­lı­ğı­nı etki­le­yen zor­luk­lar yaşadı ama Ateş Yakmak, Vah­şe­tin Çağ­rı­sı, Beyaz Diş gibi roman­la­rı­na ilham kay­na­ğı oldu.

Martin Eden roma­nın­da da anlat­tı­ğı gibi hiç ümidi yokken kitap­la­rı yayın­la­nıp büyük ilgi görün­ce peş­pe­şe eser­ler verdi ve dün­ya­nın en çok kaza­nan yazarı oldu.

22 Kasım 1916’da böbrek yet­mez­li­ğin­den öldü.

En Önemli Eser­le­ri:

Vah­şe­tin Çağ­rı­sı (1903), Deniz Kurdu (1904), Beyaz Diş (1906), Demir Ökçe (1908), Martin Eden (1909).

VAH­ŞE­TİN ÇAĞ­RI­SI

– 1 –

İlke­le­re Doğru

Buck gaze­te­le­ri oku­ya­maz­dı, oku­ya­bil­sey­di ken­di­si gibi kas­la­rı geliş­miş, uzun tüylü ve soğuğa daya­na­bi­len bütün kıyı köpek­le­ri­nin başı­nın dertte oldu­ğu­nu anla­ya­bi­lir­di. Çünkü Puget Sound’dan San Dieago’ya kadar bütün kuzey top­rak­la­rın­da sarı bir metal bulun­muş­tu ve insan­lar buhar­lı gemi­le­ri, taşıma şir­ket­le­ri­ni felce uğra­ta­cak dere­ce­de akın akın bu böl­ge­ye gel­me­ye baş­la­mış­lar­dı.Tabii ki bu insan­la­rın ağır işlere daya­na­cak, onları soğuk­tan koru­ya­cak kalın kürk­le­ri olan iri köpek­le­re ihti­yaç­la­rı vardı.

Buck, gün boyu güneşi hiç eksil­me­yen Santa Clara Vadi­sin­de, büyük bir mali­ka­ne­de yaşı­yor­du. Buraya “Yargıç Miller’in Yeri” deni­lir­di. Ana­yo­lun biraz geri­sin­de kal­ma­sı­na rağmen geniş veran­da­sı hemen far­ke­di­li­yor­du. Geniş­ce bir alan çayır­lık­tı, ancak eve giden çakıl­lı yol, uzun kavak­la­rın iç içe geçmiş dal­la­rıy­la göl­ge­len­miş­ti. Oysa evin arkası önden görün­dü­ğün­den daha büyük­tü. Koca­man ahır­lar­da bir düzine seyis ve bir sürü çırak çalı­şı­yor­du. Hiz­met­çi­le­rin kal­dı­ğı sar­ma­şık­lar­la kaplı kulü­be­ler ve bir sürü ek bina­lar­da mev­cut­tu.

Ayrıca uzayıp giden asma bah­çe­le­ri, yem­ye­şil otlak­lar, çilek tar­la­la­rı da bu büyü­le­yi­ci atmos­fe­ri tamam­la­mak­tay­dı. Evin yakın­la­rın­da da su kuyu­suy­la tulum­ba pom­pa­sı bulun­mak­tay­dı ve Yargıç Miller’in sıcak yaz gün­le­rin­de oğul­la­rı­nın serin­le­me­si için beton­dan yap­tır­dı­ğı bir su tankı da mev­cut­tu.

Buck bu uçsuz bucak­sız top­rak­la­rın adeta haki­miy­di. O burada doğmuş ve dört yıldır da burada yaşa­mak­tay­dı. Elbet­te başka köpek­ler de vardı, ancak onlar gelip gider­ler ya da köpek kulü­be­le­rin­de yaşar­lar­dı. Ayrıca evin içinde yaşa­yan bir Japon köpeği olan Toots ve Mek­si­ka­lı tüysüz köpek Ysabel gibi nere­dey­se dışarı hiç çık­ma­yan köpek­ler de vardı. Bu köpek­le­ri pen­ce­re­den bak­tık­la­rı anda hav­la­ya­rak kor­ku­tan bir sürü de Tilki Teri­ye­si vardı. Hiz­met­çi­le­rin bir kısmı süpür­ge ve sopa­lar­la bu Teri­ye­le­re karşı Toots ve Ysabel’i koru­yor­lar­dı.

Ama Buck ne bir ev köpeği ne de kulübe köpe­ğiy­di. O yargıç için oğul­la­rıy­la ava giden ve su tankın da onlar­la bir­lik­te yüzen bir kraldı. Yar­gı­cın kız­la­rı sabah ya da akşam­la­rı gezin­ti­ye çık­tık­la­rın­da onlara eşlik eder­ler­di. Yargıç Miller kış gece­le­rin­de gürül gürül yanan şömine önünde otur­du­ğu zaman yanına gider ayak­la­rı­nın dibin­de yatar­dı. Yar­gı­cın torun­la­rıy­la da oynar, onları sır­tın­da taşır; onlar­la bera­ber çim­ler­de yuvar­la­nır; hatta onla­rın peşin­den gide­rek ahır çev­re­si veya çalı­lık­lar­da­ki olası teh­li­ke­le­re karşı da korur­du. Teri­ye­le­rin yanın­da gurur­la avla­nır, Toots ve Ysabel’i kesin­lik­le umur­sa­maz­dı.

Tabii ki o bir kraldı, hem de Yargıç Miller’in mali­ka­ne­sin­de insan­lar da dahil olmak üzere yürü­yen, sürü­nen ve uçan bütün can­lı­la­rın kra­lıy­dı.

Babası Elma, iri bir St. Ber­nard köpe­ğiy­di ve yar­gı­cın gözüne gir­me­liy­di. Ancak babası kadar iri değil­di; yal­nız­ca altmış beş kiloy­du. Çünkü annesi narin bir İskoç köpe­ğiy­di. Buna rağmen o çok mağ­rur­du ve doğ­du­ğu günden beri hem iyi koşul­lar­da yaşı­yor, hem de her­kes­ten saygı görü­yor­du, yani bir kral gibiy­di. Elbet­te biraz ken­di­ni beğen­miş­ti, sıra­dan insan­lar­dan farklı beye­fen­di­ler gibiy­di, ama o yine de ken­di­ni bencil bir ev köpeği olmak­tan soyut­la­mış­tı. Avlan­mak ve ev dışı eğlen­ce­ler gibi faa­li­yet­ler­le ilgi­len­mek onun yağ­la­nıp kilo alma­sı­nı engel­le­miş, kas­la­rı yete­rin­ce güç­len­miş­ti. Soğuk suyla yıkan­ma­yı sevi­yor­du, bu onun için sağ­lık­lı ve güçlü olma­nın bir yoluy­du.

1897 yılı son­ba­ha­rın­da, Klon­di­ke’de bulu­nan bu sarı metal yüzün­den insan­la­rın kuzeye akın ettiği dönem­ler­de de köpek Buck’ın yaşamı böy­ley­di. Ancak o yal­nız­ca bir köpek olduğu için gazete oku­maz­dı ve bah­çı­van yar­dım­cı­lar­dan Monvel’in ken­di­si­nin en büyük düş­ma­nı oldu­ğu­nu da bile­mez­di. Manuel’in vaz­ge­çe­me­di­ği kumar oynama tut­ku­su ve Çin piyan­go­su­na olan düş­kün­lü­ğü onun yaşa­mı­nı çık­ma­za soku­yor­du. Oysa aldığı ücret yalnız çoluk çocu­ğu­na yeti­yor, kaldı ki kumar oyna­ma­sı için daha faz­la­sı­na ihti­ya­cı olu­yor­du.

Bir gece yargıç, üzüm üre­ti­ci­le­ri ile top­lan­tı­day­ken ve yar­gı­cın çocuk­la­rı da bir spor kulübü kurmak için uğra­şır­lar­ken, Manuel unu­tul­ma­ya­cak bir iha­ne­ti ger­çek­leş­tir­mek üzere hare­ke­te geç­miş­ti. Manuel ve Buck meyve bah­çe­sin­den geç­tik­le­rin­de onları kimse far­ket­me­di.Buck bunun bir gezin­ti oldu­ğu­nu düşün­müş­tü. Ancak onla­rın Col­le­ge Park diye bili­nen küçük bir tren istas­yo­na gel­dik­le­ri­ni yal­nız­ca bir adam gör­müş­tü ve Manuel o adamla bir müddet konuş­tuk­tan sonra ara­la­rın­da bir para alış­ve­ri­şi ger­çek­leş­miş­ti.

Adam biraz sinir­li bir ses tonuy­la “Malı teslim etme­den önce paket­le­sey­din” dedi­ğin­de Manuel eline geçir­di­ği bir ipi Buck’un boğa­zı­na iki kez dola­yı­ver­di. Ancak adam ipi çok sert kav­ra­yın­ca Manuel “Daha fazla sıkar­san köpeği boğa­cak­sın” diye tepki verdi. Bunun üze­ri­ne adam ona hak verir gibi homur­dan­dı.

Buck, ipi her zaman­ki saygın tavır­la­rıy­la kabul­len­miş­ti. Doğ­ru­su bu pek alış­kın olduğu bir şey değil­di, ancak o dost bil­di­ği ve bil­ge­lik­le­rin­den dolayı saygı duy­du­ğu insan­la­ra güven­me­yi öğren­miş­ti; Fakat boy­nu­na dola­nan bu ip o yaban­cı­nın eline geç­ti­ğin­de göz­da­ğı verir­ce­si­ne hav­la­dı. Bundan hoşnut olma­dı­ğı­nı gös­ter­mek iste­miş­ti; bunun bir emir yerine geçe­ce­ği­ni zan­net­miş­ti... oysa boy­nu­na dola­nan bu ip ner­dey­se nefe­si­ni kese­cek dere­ce­de sıkı­lın­ca tam bir panik yaşa­mış­tı, şaş­kın­dı ve ani bir öfkey­le adamın üstüne atladı. Ne yazık ki adam köpek­ler konu­sun­da ustay­dı; onu havada yaka­la­dı, boğa­zı­na sarıl­dı ve yere indir­di. Sonra da ipi Buck’ın dilini dışarı çıkar­ta­cak kadar acı­ma­sız­ca sıktı. Buck nefes almak için çır­pı­nı­yor, geniş göğsü soluk soluğa inip kal­kı­yor­du. Bugüne kadar böyle alçak­ca birşey yaşa­ma­mış ve hiç bu kadar öfkeli olma­mış­tı. Fakat artık gücü kal­ma­mış­tı, bakış­la­rı donuk­laş­tı, trenin dur­du­ğu­nu ve ken­di­si­nin de yük vago­nu­na atıl­dı­ğı­nı bile far­ket­me­miş­ti.

Ken­di­ne gel­di­ğin­de dilin­de­ki acıyı ve bir ulaşım ara­cı­nın içinde sar­sıl­dı­ğı­nı fark etti. Loko­mo­ti­fin bir demir­yo­lu maka­sı­nı geç­ti­ğin­de­ki tiz çığ­lı­ğı ona nerede oldu­ğu­nu his­set­tir­miş­ti.

Yar­gıç­la bu tip yol­cu­luk­la­ra çok çık­mış­tı; bir yük vago­nun­da oldu­ğu­nu anla­ma­ma­sı ola­nak­sız­dı. Göz­le­ri­ni açtı­ğın­da bir kralın kaçı­rıl­mış olma­sı­nın kız­gın­lı­ğı bakış­la­rın­dan oku­nu­yor­du.

Adam elini onun boy­nu­na doğru uzattı; ama Buck daha erken dav­ra­nıp diş­le­ri­ni geçir­di ve tekrar ken­din­den geçin­ce­ye dek bırak­ma­dı.

Çıkan gürül­tü­yü duyup gelen vagon memu­ru­na “Evet, kriz geçi­ri­yor, pat­ro­num onu San Fran­cis­co’da iyi­leş­ti­re­cek bir vete­ri­ner oldu­ğu­nu söy­le­miş­ti” dedi adam yaralı elini sak­la­ya­rak.

Sonun­da San Fran­cis­co’ya var­mış­lar­dı. Rıh­tım­da­ki bir mey­ha­ne­nin arka­sın­da­ki küçük bir depo­day­dı­lar. Adam o geceki yol­cu­lu­ğun­dan sız­la­na­rak bah­se­di­yor­du.

“İnan bana ala­ca­ğım yal­nız­ca elli papel, bin papel ver­se­ler dahi bir daha yapmam” dedi adam homur­da­na­rak. Eline sar­dı­ğı mendil kan içinde kal­mış­tı, üste­lik pan­to­lo­nun sağ paçası dizin­den iti­ba­ren yır­tıl­mış­tı. Mey­ha­ne­ci; “Öbür herife ne kadar ödendi?” diye sordu. Adam “Yüz papel, zaten daha aşa­ğı­sı­na bu işi yap­maz­dı” dedi. “Toplam yüz elli papel eder eğer ben de bir ena­yi­lik yoksa bu köpek için değer doğ­ru­su ” dedi mey­ha­ne­ci.

Hırsız elin­de­ki kanlı men­di­li çıka­ra­rak şöyle bir baktı ve “Umu­yo­rum kuduz olmam...” dedi. Mey­ha­ne­ci “Sen asıl­mak

için doğ­muş­sun” diye­rek bir kah­ka­ha attı ve “ Bari gebe­rip git­me­den bana yardım ediver” dedi.

Buck, ken­di­si­ne işken­ce eden bu insan­la­ra karşı koy­ma­ya çalış­tı, ancak boğazı ve dili çok acı­yor­du. Boy­nun­da­ki ağır pirinç tas­ma­yı çıka­ra­na kadar zaval­lı­yı yerden yere vur­muş­lar ve boğa­zı­nı tekrar tekrar sık­mış­lar­dı. Sersem gibiy­di ve daya­na­cak gücü kal­ma­mış­tı. Niha­yet tasma boy­nun­dan çıkar­tıl­mış­tı; ardın­dan boy­nun­da­ki ipler de çözül­dü ve kafes gibi bir san­dı­ğın içe­ri­si­ne tıkı­lı­ve­ril­di.

Çok yorucu bir gecey­di, öfkesi hala din­me­miş ve onuru çok kırıl­mış­tı. Geçe­nin geri kala­nı­nı bu kafes içinde geçir­di. Hala anla­ya­mı­yor­du, ne olu­yor­du, neden, bu adam­lar ondan ne isti­yor­lar­dı? Bu soru­la­ra bir türlü cevap bula­mı­yor­du; ama bir fela­ke­te doğru sürük­len­di­ği­nin de far­kın­day­dı. Gece boyun­ca içinde bulun­du­ğu depo­nun kapısı ara­la­nı­yor, her sefe­rin­de yar­gı­cı ya da çocuk­la­rı göre­ce­ği­ni umarak kapıya yöne­li­yor­du.

Fakat her sefe­rin­de, elin­de­ki kan­di­lin fersiz ışı­ğın­da mey­ha­ne­ci­nin ablak suratı ile kar­şı­lı­yor, boğa­zın­da tit­re­şen neşeli hav­la­ma­lar yerini vahşi hırıl­tı­la­ra bıra­kı­yor­du.

Bir süre sonra mey­ha­ne­ci artık onun yanına uğra­maz oldu. Sabah oldu­ğun­da ise dört tane adam gelip kafesi taşı­ma­ya baş­la­dı­lar. Adam­la­rın hepsi de hır­pa­ni giyin­miş­ler­di; iğrenç görü­nüş­lüy­dü­ler. Buck bun­la­rın da işken­ce­ci olduk­la­rı­nı düşün­dü.

Par­mak­lık­la­rın ara­sın­dan kız­gın­lık­la hav­la­ma­ya baş­la­dı. Adam­lar­sa elle­rin­de­ki sopa­lar­la Buck’u dür­tü­yor ve kah­ka­ha­lar­la gülü­yor­lar­dı. Buck bu durum­dan zevk aldık­la­rı­nı his­set­ti­ği anda hav­la­ma­yı kesip ken­di­si­ni taşı­ma­la­rı­na izin verdi. Sonra kafes nak­li­ye şir­ke­ti çalı­şan­la­rı­na dev­rol­du ve bir kam­yo­na bin­di­ril­di, kam­yo­nun içinde bir sürü koli ve paket­ler vardı. Kamyon bir feri­bo­ta bin­di­ril­di; feri­bot­tan indi­ril­dik­ten sonra bir demir­yo­lu istas­yo­nu­na götü­rül­dü.Niha­yet Buck’un bulun­du­ğu kafes bir eksp­re­se yük­len­di.

Eksp­res iki gün iki gece büyük bir gürül­tüy­le yol aldı. Buck bu iki gün boyun­ca aç ve susuz kal­mış­tı. Tren görev­li­le­ri ken­di­si­ne yak­laş­tı­ğın­da, sal­dır­gan bir tavır ser­gi­le­di­ği için onla­rın sataş­ma­la­rı­na maruz kal­mış­tı. Adam­lar hav­lı­yor, miyav­lı­yor ve tavuk gibi gıdak­lı­yor­lar­dı. Buck onla­rın yap­tık­la­rı bu aptal­ca hare­ket­le­re sinir­le­ni­yor, gururu incin­di­ği için iyice öfke­le­ni­yor­du. Açlığa taham­mül edi­yor­du ama susuz kalmak onu iyice hır­çın­laş­tı­rı­yor­du. Aşırı gergin ve çok has­sas­tı.

İnsan­lar­dan gör­dü­ğü bu kötü dav­ra­nış­lar onu iyice hasta etmiş; boğa­zı­nın ve dili­nin acısı iyice art­mış­tı. Her şeye rağmen boy­nun­da­ki ipin çıkar­tıl­mış olma­sın­dan mem­nun­du. Boy­nu­na takı­lan ip düş­man­la­rı­na haksız bir üstün­lük sağ­la­mış­tı; ancak artık ip olma­dı­ğı­na göre inti­ka­mı­nı ala­bi­lir­di. Bundan sonra hiç kimse boy­nu­na ip geçi­re­mez­di.

Yol­cu­luk boyun­ca açtı, susuz­du ve işken­ce­le­re maruz kal­mış­tı. Bu yüzden kar­şı­sı­na çıkıp ona kötü­lük edecek ilk kişiye öfke­si­ni kusa­cak­tı. Kor­kunç bir şeytan gibiy­di, göz­le­ri kan çana­ğı­na dön­müş­tü. Yargıç onu bu halde görse her­hal­de tanı­ya­maz­dı. Niha­yet Seatt­le’a var­mış­lar­dı. Tren görev­li­le­ri onu tren­den indir­dik­le­rin­de olduk­ça rahat­la­dı­lar.

Buck’ın içinde bulun­du­ğu kafesi dört kişi ara­ba­dan alıp yüksek duvar­lı bir bah­çe­ye taşı­dı­lar. Bu arada iri yapılı bir adam geldi, üze­rin­de yakası sark­mış kır­mı­zı bir kazak vardı.

Şofö­rün tes­li­mat için uzat­tı­ğı def­te­ri imza­la­dı. Buck yeni işken­ce­ci adamın bu oldu­ğu­nu düşün­dü ve vah­şi­ce par­mak­lık­la­ra sal­dır­dı. Adam acı­ma­sız­ca gülüm­se­di ve bir balta ile sopa aldı eline. Şoför şaşı­ra­rak “Onu şimdi çıkart­ma­yı düşün­mü­yor­su­nuz değil mi?”diye sordu. “Elbet­te!” diye yanıt­la­dı adam; bir yandan da kafesi bal­ta­sıy­la kır­ma­ya çalı­şa­rak...

Köpeği taşı­yan adam­lar biran­da kaçış­ma­ya baş­la­dı­lar ve duva­rın üstüne çıka­rak ken­di­le­ri­ni güvene aldık­tan sonra olayı izle­me­ye hazır­lan­dı­lar.

Buck par­ça­lan­mış par­mak­lık­la­ra atlı­yor, diş­le­ri­ni geçi­ri­yor, adeta onlar­la güre­şi­yor­du. Bal­ta­nın dışa­rı­dan par­ça­la­dı­ğı kısım­la­ra o da içe­ri­den hır­la­ya­rak sal­dı­rı­yor­du. Kır­mı­zı kazak­lı adam gayet sakin bir şekil­de onu dışarı çıkar­mak için uğra­şır­ken, Buck da dışarı çıkmak için büyük bir öfkey­le hır­la­yıp homur­da­nı­yor­du.

Kafes­te Buck’ın çıka­bi­le­ce­ği bir delik açıl­dı­ğı anda kır­mı­zı kazak­lı adam “Hadi cık baka­lım kır­mı­zı gözlü şeytan” dedi.

Aynı zaman­da da bal­ta­yı atıp sopayı sağ eline almış­tı. Buck, kafes­ten çık­tı­ğı anda göz­le­ri kan­lan­mış bir halde, bütün tüy­le­ri diken diken olmuş ve öfke­den köpür­müş ağzıy­la, ada­mın­da dediği gibi kır­mı­zı gözlü bir şey­ta­nı andı­rı­yor­du.

Bu altmış beş kilo­luk hayvan iki gün ve gece boyun­ca birik­miş öfke­siy­le adamın üze­ri­ne atladı. Ancak tam hava­lan­mış­ken göv­de­si­ni sarsan ve adama diş­le­ri­ni geçi­re­cek­ken ağzı­nın kapan­ma­sı­na yol açan bir acı duy­ma­sıy­la, sır­tı­nın üstüne yere düş­me­si bir oldu. Bugüne dek hiç sopay­la dövül­me­di­ğin­den neye uğra­dı­ğı­nı anla­ya­ma­dı. Hav­la­ma ile çığ­lı­ğı andı­ran bir hırıl­tıy­la ayağa kalktı ve yeni­den sal­dır­ma­yı denedi.

Ancak birkez daha acıyla yere yığıl­dı. Sonun­da sopa­nın far­kı­na var­mış­tı; ama öyle­si­ne çıl­gı­na dön­müş­tü ki, sopaya aldır­ma­dan defa­lar­ca sal­dır­dı ve her sefe­rin­de yere dev­ri­li­ver­di.

Son sal­dı­rı­sın­da çok sert bir darbe yemiş­ti; ayağa kal­ka­bil­miş­ti ama sal­dı­ra­ma­ya­cak kadar ser­sem­le­miş­ti. Güç­lük­le iki -üç adım attı, ağzı burnu ve kulak­la­rı kan içinde kal­mış­tı. Kanlı sal­ya­la­rı o muh­te­şem pos­tu­nu mah­vet­miş­ti. Buck daha olup bitene bir anlam vere­mez­ken, adam yanına gelip bur­nu­na doğru öldü­rü­cü bir darbe indir­miş­ti. Bunun acısı önce­ki­le­rin yanın­da hiç kalır­dı. Buck, son gücüy­le, aslan gibi vah­şi­ce kük­re­ye­rek adamın üstüne sal­dır­dı. Fakat adam çok soğuk­kan­lı bir tavır­la sağ elin­de­ki sopayı sola alıp onu çene­sin­den yaka­la­dı ve arkaya doğru büküp yere indir­di. Buck havada bir bucuk takla atmış ve yüzü koyun yere yapış­mış­tı.

Son birkez daha sal­dır­ma­yı denedi; ancak adamın sanki o ana dek sak­la­dı­ğı en sert dar­be­si­ni de yedik­ten sonra artık yerden kal­ka­cak gücü kal­ma­mış­tı.

Duva­rın üze­rin­de­ki adam­lar­dan biri “Köpek ter­bi­ye etmek­le üstüne yoktur” diye bağır­dı.

Ara­ba­cı ara­ba­sı­na bindi, diz­gin­le­ri eline aldı ve “Drut­her her gün bir hatta pazar­la­rı iki tane Kızıl­de­ri­li Midil­li­si­ni ter­bi­ye eder,” dedi.

Adam, mey­ha­ne­ci­nin kafes için­den çıkan mek­tu­bu­na baka­rak, yumu­şak bir ses tonuy­la “Buck deyin­ce kar­şı­lık veri­yor. Güzel!.. oğlum Buck ara­mız­da­ki küçük anlaş­maz­lı­ğı­mı­za bir son vere­lim ve bu konuyu burada kapa­ta­lım. Sen artık konu­mu­nu öğren­din, ben de benim­ki­ni bili­yo­rum. İyi bir köpek olur­san, senin­le iyi anla­şı­rız. Kötü bir köpek olur­san seni öldü­rü­rüm. Anla­şıl­dı mı?” dedi.

Henüz birkaç dakika önce mer­ha­met­siz­ce vur­du­ğu başını, şimdi hiç birşey olma­mış­ca­sı­na okşu­yor­du adam. Adamın her doku­nu­şun­da tüy­le­ri diken diken olu­yor­du ancak yine de sesini çıkart­mı­yor­du. Adamın ver­di­ği suyu itiraz etme­den içi­ver­di ve sonra irice bir çiğ eti parça parça onun elin­den yedi.

Tamam, bili­yor­du çok fena dayak yemiş­ti, yine de kırıl­ma­mış­tı. Elinde sopası olan bu adama karşı koya­ma­ya­ca­ğı­nı artık anla­mış­tı. Büyük bir ders almış­tı ve bunu asla unut­ma­ya­cak­tı.

Bölüm 1 · 1/12

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki