gridreads

1. Bölüm

OLA­ĞA­NÜS­TÜ BİR GECE

Oku­ya­ca­ğı­nız notlar, Baron Fri­ed­rich Mic­ha­el von R.’nin yazı masa­sın­da mühür­lü bir pake­tin içinde yer almış­tı. 1914 son­ba­ha­rın­da Rava-Ruska’da bir Avus­tur­ya hafif süvari ala­yıy­la gir­di­ği çar­pış­ma­lar­da şehit düşen Baron’un ailesi paket­te bulu­nan not­la­ra öyle­si­ne bir göz atmış, sadece baş­lı­ğı­na baka­rak akra­ba­la­rı­nın edebi bir çalış­ma­sı­nın oldu­ğu­nu düşü­ne­rek, gözden geçir­mem için not­la­rı bana ver­miş­ler­di. Yayın­la­nıp yayın­la­ma­ma kara­rı­nı da da benim tak­di­ri­me bırak­tı­lar.

Baron’un paket­te bulu­nan not­la­rı­nı okur­ken, düş gücü­nün bir çalış­ma­sı olarak gör­me­dim; ter­si­ne şehit düşen Baron’un yaz­dık­la­rı­nı ger­çek­ten yaşa­dı­ğı, olanca detay­la­rıy­la yaşan­mış bir hayat hikâ­ye­si oldu­ğu­na inan­dım. Bütün açık­lı­ğıy­la gözler önüne ser­di­ği ruhsal hikâ­ye­sin­de her­han­gi bir deği­şik­lik ve ekleme yap­ma­dan, yal­nız­ca adını değiş­ti­re­rek yayım­la­ma­yı uygun gördüm.

Ola­ğa­nüs­tü gecede yaşa­nan­la­rı, yaşa­dı­ğım her şeyi bütün olan bite­niy­le, doğal akı­şıy­la yazıp yaşa­dık­la­rı­mı düzen­li bir anla­tım­la göre­bil­mek ama­cıy­la kendim için yazmak fikri, bu sabah birden bire aklıma geldi. Yaz­ma­ya baş­la­mam­dan iti­ba­ren olay­la­rın ola­ğa­nüs­tü­lü­ğü­nü yete­ri­ne tarif ede­me­mek­ten kork­ma­ma rağmen, yaşa­dı­ğım her şeyi kâğıda dökmek için anlat­ma­sı zor bir istek duyu­yor­dum.

Yazı yazmak için olması gerek­ti­ği söy­le­nen yete­nek­ten yok­su­num, ede­bi­yat ala­nın­da bir tec­rü­bem de pek yok, The­re­si­a­num için kaleme aldı­ğım bir iki dene­me­den başka yazı ala­nın­da hiçbir çalış­ma­da bulun­ma­dım. İnsa­nın dış dün­ya­sın­da olup biten­le­rin, insa­nın içdün­ya­sı­na olan etki­le­ri­ni eşza­man­lı olarak akta­ra­bil­mek için özel bir teknik olup olma­dı­ğın­dan bile haber­si­zim.

Üste­lik anlat­ma­yı iste­di­ğim doğru söz­cü­ğü bulup, söz­cü­ğe uygun olan anlamı verip vere­me­ye­ce­ği­mi, ne zaman gerçek bir yaza­rın elin­den çıkan­la­rı okusam her defa­sın­da far­kın­da olma­dan his­set­ti­ğim o den­ge­yi bulup bula­ma­ya­ca­ğı­mı hep merak etmi­şim­dir. Fakat yaşa­dık­la­rı­mı zaten sadece kendim için yaz­ma­yı düşü­nü­yor­dum ve ken­di­me bile açık­la­mak­ta zor­lan­dı­ğım bir şey­le­ri baş­ka­la­rı anla­sın gibi bir derdim hiç yoktu.

Beni sürek­li meşgul eden, içime san­cı­lı bir duygu veren yaşa­dık­la­rım­la sonun­da hesap­laş­mak, mace­ra­mı sıra­sıy­la bir düzene koymak, olay­la­rı her açıdan ince­le­mek en büyük ama­cım­dı.

Der­di­min özünü anla­ta­ma­mak kay­gı­sıy­la hiçbir arka­da­şı­ma söz etme­miş, dahası böy­le­si tesa­düf­le­re dayalı bir olayın benim her şeyimi altüst etme­sin­den bir utanç duy­muş­tum. Kaldı ki öyle büyü­tü­le­cek bir yanı da yoktu yaşa­dık­la­rı­mın.

Bu satır­la­rı yazar­ken de doğru söz­cük­le­ri bul­ma­nın benim gibi tec­rü­be­siz biri için ne kadar zor oldu­ğu­nu ve en basit anla­tı­mın bazen ne yanlış anla­şıl­ma veya iki anlam taşı­ya­bil­me ihti­ma­li­ni fark etmeye baş­lı­yo­rum. anla­ta­cak­la­rı­mın “büyü­tü­le­cek” bir yanı olma­dı­ğı­nı söy­ler­ken insan­la­rın ve top­lum­la­rın hayat­la­rı­na tesir eden ağır ve acıklı olay­lar­la muka­ye­se etmek mana­sın­da söy­lü­yo­rum. Bunu dışın­da anla­ta­ca­ğım bütün olay en fazla altı saat­lik bir zaman dili­mi­ni kap­sa­dı­ğı için zaman bakı­mın­dan belirt­mek iste­dim.

Aslın­da belki önem­siz ve küçük olay, benim büyük etkiye sahip oldu ki, bah­se­de­ce­ğim o ola­ğa­nüs­tü gece­nin üze­rin­den dört ay geç­me­si­ne rağmen bugün bile hâlâ yüre­ği­mi ateş gibi yakı­yor. İçimde yaşa­dı­ğım o duy­gu­yu yan­sı­ta­bil­mek için bütün ken­di­mi o anları yaşı­yor­muş gibi his­se­de­bil­mek için o anlara yoğun­la­şı­yo­rum.

Az önce kalemi elime aldı­ğım­da far­kın­da olma­dı­ğım şeyi de birden anlı­yo­rum: Bu olayı yazmak iste­me­min tek nedeni, onu bir kez dışar­dan bakı­yor­muş gibi kar­şım­da görmek, bir kez daha tüm duyu­la­rım­la yaşa­dık­la­rı­mın tadını çıkar­mak ve aynı zaman­da zihin­sel olarak içsel­leş­tir­mek, daha da canlı bir hale getir­mek, yanım­da sıcak ve soluk alır halde can­lıy­mış gibi his­set­mek.

O sıcak öğle son­ra­sı­nın, o ola­ğa­nüs­tü gece­nin her bir ayrın­tı­sı­nı yüre­ğim­den gelen bir ber­rak­lık­la göre­bi­li­yo­rum. O saat­le­ri yeni­den zih­nim­den yaşar­ken o anlara tekrar kavuş­ma sevin­ciy­le dolu­yum. Öyle ki o gece olan­la­rı haya­lim­de yeni­den can­lan­dır­dı­ğım­da, düzeni boz­ma­mak için ken­di­mi tutmak zorun­da kalı­yo­rum. Yaşa­nan­la­rın her anını düşün­me­ye baş­la­dı­ğım­da sanki ken­dim­den geçi­yo­rum, bir tür rüyaya kapı­lı­yo­rum ve o bir­bir­le­ri­ne karı­şıp kay­bol­ma­ma­sı için hafı­zam­da­ki görün­tü­le­ri sıra­sı­na koymak zorun­da kalı­yo­rum.

O gün, öğle vakti bir fayton kira­la­mak­la baş­la­yan, 7 Hazi­ran 1913’te yaşa­dı­ğım mace­ra­mı ateşli bir tut­kuy­la en başın­dan alı­yo­rum…

7 Hazi­ran 1913 günü öğle saat­le­rin­de bir fayton kira­la­dı­ğı­mı yazdım ama bunda bir belir­siz­lik var. Üze­rin­den dört ay geçmiş olma­sı­na rağmen ben o günkü ben deği­lim sanı­rım. O zaman­ki “ben”den, artık koptum; dışa­rı­dan, soğuk ve yaban­cı bir tavır­la bakı­yo­rum ve ken­di­mi benim dışım­da kalan bir oyun arka­da­şı, bir iş arka­da­şı, bir dost olarak eleş­tir­me­den, yar­gı­la­ma­dan anla­ta­bi­li­rim.

O güne kadar iç ve dış görü­nüş olarak, ait oldu­ğum top­lum­sal sını­fın, yani biz Viya­na­lı­la­rın “seçkin tabaka” diye adlan­dır­dı­ğı­mız top­lu­mun çoğu üye­sin­den farklı değil­dim. Otuz altı yaşım­day­dım, annem­le babam erken ölünce ergen diye­bi­le­ce­ğim genç yaşta bana büyük bir servet bırak­mış­lar­dı. Para kazan­ma ve kari­yer kav­ram­la­rı­nı benim için tama­men anlam­sız ve gerek­siz olacak kadar fazla büyük bir servet sahi­biy­dim.

O zamana kadar beni o endi­şe­len­dir­miş olan karar verme bas­kı­sı bu ser­vet­le birden üstüm­den kalk­mış­tı. Üni­ver­si­te eği­ti­mi­mi tamam­la­mış, gele­cek­te­ki mes­le­ğim­le ilgili bir seçim yapma nok­ta­sı­na gel­di­ğim zaman­lar­dı. Tek miras­cı olarak aile­den kalan servet hiç çalış­ma­dan yaşa­ya­ca­ğım, istek­le­ri­mi en lükse varan ölçü­ler­de ger­çek­leş­ti­re­bi­le­ce­ğim boyut­ta olduğu sırada yapmak üzere oldu­ğum bu seçim, bir devlet hiz­me­tin­den yana ola­cak­tı büyük ihti­mal­le.

Zaten hırs duy­gu­su­na hiçbir zaman kapıl­ma­mış­tım. O yüzden birkaç yıl yaşamı kar­şı­dan izle­me­ye, ken­di­me yatkın etkin­lik bulana kadar bek­le­me­ye karar verdim. Fakat kayda değer bir tutkum olma­dı­ğın­dan ve istek­le­ri­mi kolay­ca elde etti­ğim­den bundan öteye geçe­me­dim. Her çeşit hazla dolu Viyana ken­tin­de, başka bir yerde ola­ma­ya­cak kadar gezin­ti­le­re çık­ma­yı, şık giyin­me­yi, hiçbir şey yap­ma­ya gerek­sin­me­den izle­me­yi bir yaşam biçimi haline getir­di­ğim için, gerçek bir uğraş edinme niye­ti­mi tama­men unut­tum.

Zengin, şık giyi­nen, zarif, yakı­şık­lı ve üste­lik her­han­gi bir hırsı olma­yan genç bir soylu erke­ğin tüm doyum­la­rı­na sahip­tim çünkü. Ava çıkmak, kumar oyun­la­rı gibi teh­li­ke­si pek olma­yan heye­ca­nı bana yeti­yor­du. Sürek­li taze­len­me haya­tım­da eksik değil­di. Nadir kadeh­ler kolek­si­yo­num, evimin deko­ras­yo­nun­da­ki barok İtal­yan gra­vür­le­ri, Cana­let­to stili oyma­bas­kı man­za­ra resim­le­ri kul­lan­ma­mın nedeni, bir tut­ku­dan değil, bir meş­ga­ley­le rahat­lık duy­mam­dan, bilgi edin­mek­ten duy­du­ğum sevinç­ten­di. Anti­ka­cı­lar­dan kadeh top­la­mak veya müza­ye­de­le­re katıl­mak, avlan­ma­ya ben­ze­yen teh­li­ke­siz bir heye­can yaşa­tı­yor­du bana.

Ayrıca iyi müzik din­le­mek­ten ve res­sam­la­rı­mı­zın atöl­ye­le­ri­ne uğra­mak­tan da hoş­la­nı­yor­dum. Kadın­lar kar­şı­sın­da da fena değil­dim. Genel olarak bakı­lın­ca günümü hoş bir şekil­de dol­du­ran ve her iste­di­ği­ni zah­met­siz­ce elde eden zengin bir varo­luş duy­gu­su veren çok şey yaşa­dım.

Hem hare­ket­li yaşa­nan, hem de teh­li­ke­si olma­yan, hiçbir sar­sın­tı­ya yer ver­me­yen, genç­li­ğe özgü bu rahat ve hoş atmos­fe­ri gide­rek daha fazla sev­me­ye baş­la­dım. Yeni hiçbir şey arzu­la­ma­dan, sakin­lik içinde geçen haya­tım­da gerçek bir sevin­ce dönü­şe­bi­le­cek çok az şey vardı. Zevkle seçil­miş bir kravat bile beni memnun ede­bi­li­yor­du, güzel bir kitap, bir araba gezin­ti­si veya çekici bir kadın­la geçir­di­ğim birkaç saat­ten sonsuz bir mut­lu­luk duya­bi­li­yor­dum.

İngi­liz­le­re özgü, iyi dikim­li bir takım elbi­se­nin toplum içinde hiçbir biçim­de göze bat­ma­yı­şı gibi benim varo­luş biçi­mim­de de dikkat çekici bir göze batma yoktu ve bu haya­tı­mın en çok hoşuma giden yanıy­dı. Baş­ka­la­rı tara­fın­dan da hoş bir insan kabul edi­li­yor­dum; sevi­len, bir­lik­te vakit geçir­mek­ten hoş­la­nı­lan biriy­dim. Beni tanı­yan­la­rın çoğu, benden hoş­nut­tu, mutlu bir insan oldu­ğu­mu söy­ler­ler­di.

Nere­dey­se tüm istek­le­ri­min yerine gel­di­ği ve bek­len­ti­le­ri­min kar­şı­lık­sız kal­ma­dı­ğı o dönem­de ken­di­mi hiçbir biçim­de mutsuz his­set­me­miş oldu­ğu­mu da kesin­lik­le söy­le­ye­bi­li­rim. Fakat zaman­la, kade­rin tüm bek­len­ti­le­ri­mi yerine getir­me­si ve benim de bunun öte­sin­de hiçbir şey iste­me­yi­şim bir alış­kan­lı­ğa dönüş­müş­tü. Bu durum yaşa­mım­da bir heye­can eksik­li­ği­ne ve can­sız­laş­ma­ya yol açtı. O dönem­de far­kı­na var­ma­dan içimde eksik­li­ği­ni duy­du­ğum şey arzu­lar­dan ziyade, arzu­la­ma arzu­suy­du. Henüz adını koya­ma­dı­ğım, daha güçlü, daha özgür, daha tut­ku­lu, daha yoğun yaşama, belki de acı çekme ihti­ya­cıy­dı. İstek­le­ri­min gün geç­tik­çe azal­dı­ğı­nı, duy­gu­la­rı­ma bir tür donuk­lu­ğun gel­di­ği­ni his­se­di­yor­dum.

Bu istek­siz­li­ği­mi ve eksik­li­ği­mi önce küçük işa­ret­ler­den anla­ma­ya baş­la­dım. Tiyat­ro­lar­da­ki ve salon­lar­da­ki şata­fat­lı top­lan­tı­la­ra katıl­ma­yı artık ihmal etti­ği­mi, övgüy­le söz edilen kitap­la­rı ısmar­la­yıp sonra da yazı masa­mın üze­rin­de haf­ta­lar­ca elimi sür­me­den bırak­tı­ğı­mı fark ettim. İlgi duy­du­ğum şey­le­ri top­la­ma­ya, kadeh ve antika satın almaya meka­nik bir alış­kan­lık­la devam edi­yor­dum, ama onları düzen­le­me­yi bırak­mış­tım. Uzun zaman­dır peşin­de oldu­ğum nadir bir par­ça­yı bek­len­me­dik bir anda ele geçir­di­ğim­de bile doğru dürüst sevin­mi­yor­dum.

Hiçbir yeni­li­ğin hare­ke­te geçi­rip can­lan­dı­ra­ma­dı­ğı bu tuhaf uyu­şuk­luk içinde o yazı Viyana’da geçi­rir­ken, bir hanı­mın kap­lı­ca otel­le­rin­den birin­den gön­de­ril­miş mek­tu­bu geldi. Onunla üç yıldan beri bir­lik­te­li­ği­miz vardı, hatta onu sev­di­ği­mi söy­le­ye­bi­lir­dim. Bana on dört sayfa boyun­ca heye­can dolu mektup yaz­mış­tı. Kap­lı­ca­da, son haf­ta­lar­da ken­di­si­ne her şeyi haline gelen bir adamla tanış­tı­ğı­nı, onunla son­ba­har­da evle­ne­cek­le­ri­ni ve ara­mız­da­ki iliş­ki­nin bit­me­si gerek­ti­ği­ni anla­tı­yor­du mek­tu­bun­da.

Hiç piş­man­lık duy­ma­dan, hatta mut­lu­luk­la benim­le bir­lik­te olduğu zamanı hatır­la­ya­ca­ğı­nı söy­lü­yor­du. Mutlu bir evli­li­ğe adım atar­ken benim­le ilgili anı­la­rı, geç­miş­te bırak­tı­ğı yaşa­mın en hoş anı­la­rı ola­cak­tı ve bu ani kara­rın­dan ötürü onu bağış­la­ma­mı umut edi­yor­du. Heye­can yüklü mektup daha sonra son derece doku­nak­lı yemin­le­re ve ant­la­ra geçi­yor­du. Ona darıl­ma­ma­lı ve bu ani vaz­ge­çiş – nede­niy­le üzül­me­me­liy­dim, ve onu geri dön­me­si için zor­la­ma­ma­lı, ken­di­me zarar vere­cek bir aptal­lık yap­ma­ma­lıy­dım.

Hara­ret­le­nen satır­lar say­fa­lar­ca bir­bi­ri­ni izli­yor­du: Ken­di­sin­den daha iyi birini bul­ma­mı dili­yor, nasıl kar­şı­la­ya­ca­ğım konu­sun­da endi­şe­li oldu­ğun­dan ona hemen cevap yaz­ma­mı isti­yor­du. Mek­tu­bun sonun­da ise kur­şun­ka­lem­le ale­la­ce­le “Bir buda­la­lık yapma, ne olur beni anla, beni bağış­la!” diye ekle­miş­ti:

Mek­tu­bu ilk önce şaş­kın­lık­la okudum, sonra say­fa­la­rı, daha sonra da uta­na­rak say­fa­la­rı karış­tı­ra­rak okur­ken içimi aynı zaman­da bir korku kap­la­dı. Çünkü sev­gi­li­min dile getir­di­ği o doğal endi­şe­le­rin hiç­bi­ri içimde uyan­ma­mış­tı. Ayrı­lı­ğın­dan acı duy­ma­mış­tım, onu kıs­ka­nıp gücen­me­miş­tim, hele ken­di­me ya da ona zarar ver­me­yi bir an olsun aklım­dan geçir­me­miş­tim. İçim­de­ki bu duy­gu­sal soğuk­luk o kadar ilginç­tir ki, beni hiç endi­şe­len­dir­me­miş­ti.

Uzun zaman haya­tım­da yer alan, sıcak bede­niy­le soluk­la­rı­mı­zın karış­tı­ğı bir kadın benden ayrı­lı­yor­du ve bu terk ediliş içimde hiçbir etki uyan­dır­mı­yor­du. İtiraz etmi­yor, karşı çık­mı­yor veya onu geri dön­dür­mek gibi bir çaba güt­mü­yor­dum. Kadı­nın doğru içgü­dü­süy­le sağ­lık­lı bir insan­dan bek­le­di­ği tep­ki­sel duy­gu­lar­dan hiç­bi­ri içimde yoktu. İçim­de­ki bu donuk­laş­ma his­si­nin ne kadar iler­le­miş oldu­ğu­nu o gün anla­dım. Bir yere bağ­lan­ma­dan, tutun­ma­dan, akan suyun üze­rin­de gider gibi yaşı­yor­dum. Soğuk bir ölü, yüzen bir cese­dim­si varlık oldu­ğu­mu daha iyi anlı­yor­dum. İçime bir donuk­luk, acı­ma­sız, soğuk bir duy­gu­suz­luk yer­leş­miş­ti ve içim­de­ki çürü­me­nin dışa­rı­dan da anla­şıl­dı­ğı aşa­ma­nın başına gel­miş­tim.

O ayrı­lık mek­tu­bun­dan ve olması gere­ken tep­ki­yi gös­ter­mek içim­den gel­me­di­ğim o günden sonra ken­di­mi ve içim­de­ki duy­gu­sal donuk­lu­ğu bir has­ta­nın has­ta­lı­ğı­nı dışa­rı­dan izle­me­si gibi dik­kat­le göz­lem­le­me­ye baş­la­dım. Daha son­ra­ki gün­ler­de ölen bir arka­da­şı­mın tabu­tu­nun peşin­den yürür­ken, çocuk­lu­ğum­dan beri yakın arka­da­şı­mın ardın­dan içimde bir üzüntü var mı, her­han­gi bir hüzün duyu­yor muyum diye ken­di­mi yok­la­dım. İçimde hiçbir keder yoktu, camdan bir eşya gibi duy­gu­suz oldu­ğu­mu his­set­tim.

Buna benzer diğer olay­lar­da ken­di­mi ne kadar zor­la­sam da, duy­gu­la­rı­mı hare­ke­te geçir­me­ye çalış­sam da içim­de­ki o donuk­luk­tan bir kar­şı­lık ala­mı­yor­dum. Haya­tım­dan çıkan insan­lar, gelen ve giden kadın­lar oldu, evde pen­ce­re dışın­da­ki yağ­mu­ru sey­re­den biri gibi duy­gu­suz his­set­tim ken­di­mi. Yakı­nım­da olan her şeyle aramda oluşan camdan duvarı kendi ira­dem­le yıka­cak gücü ken­dim­de bula­mı­yor­dum.

Bu fark etti­ğim durum bile içimde bir huzur­suz­luk uyan­dır­ma­dı, ken­di­mi ilgi­len­di­ren hiçbir şey ilgi­siz­li­ği­mi yene­mi­yor­du. Acı çekmek gibi bir duygum da yoktu. Bu duygu bozuk­lu­ğu­nun dışa­rı­dan anla­şıl­ma­ma­sın­dan mem­nun­dum.

Top­lu­luk­ta yapay bir heye­can ser­gi­le­ye­rek içim­de­ki hissiz ve kayıt­sız­lı­ğı­mı giz­le­mek için gös­te­ri yapı­yor­dum sadece. Dışa­rı­dan anla­şıl­ma­dı­ğı için eski rahat ve sorun­suz haya­tı­mı sür­dü­rü­yor­dum. Haf­ta­lar, aylar, yıllar böyle geçip gidi­yor­du.

Bir gün geldi, aynada şakak­la­rı­ma ak düş­tü­ğü­nü ve genç­li­ği­min artık benden uzak­laş­tı­ğı­nı gördüm. Bunu bile bir üzüntü his­set­me­den atlat­tım, zaten kendi genç­li­ği­mi çok da sev­mi­yor­dum. Duy­gu­sal donuk­lu­ğum ken­di­me de yöne­lik­ti.

Haya­tım mono­ton­luk içinde peş peşe geçi­yor, gün­le­rim, ayla­rım bir ağacın yap­rak­la­rı gibi yeşe­ri­yor ve sonra sara­rıp gidi­yor­lar­dı. O yegâne gün gayet sıra­dan bir şekil­de baş­la­dı.

O gün, yani 7 Hazi­ran 1913 Pazar günü geç kalk­mış, ban­yo­mu yapmış, gaze­te­le­re bakmış ve biraz kitap karış­tır­mış­tım. Ardın­dan sıcak yaz günü­nün dave­ti­ne uyarak dolaş­ma­ya çıktım, her zaman­ki gibi tanı­dık­lar­la selam­la­şa selam­la­şa Graben Bul­va­rı’ndan geçtim. Bazı arka­daş­lar­la aya­küs­tü sohbet ettim ve sonra bazı­la­rıy­la öğle yemeği yedik.

Yemek­ten ayrıl­dık­tan sonra Ring Cad­de­si’nden geçer­ken yaz başı­nın renk­li­li­ğiy­le süs­len­miş güneş­li kentin güzel­li­ği çok hoştu. Herkes neşe­liy­di, insan­lar coş­muş­lar­dı. Cad­de­nin orta­sın­da­ki şerit­te yük­se­len ağaç­la­rın gür ve taze yeşili dik­ka­ti­mi çeki­yor­du. Her gün gör­me­me rağmen bu pazar günü­nün kala­ba­lık­lı­ğı­nı bir mucize gibi algı­la­dım ve içim yeşil­lik, aydın­lık, can­lı­lık özle­miy­le doldu. Birden Prater aklıma geldi.

İlk­ba­har sona erer, yaz baş­lar­ken Prater’deki büyük ağaç­lar, pek çok ara­ba­la­rın ara­lık­sız geç­ti­ği ana­cad­de­nin iki yanın­da yeşil nöbet­çi­ler gibi yük­se­lir ve insan­la­ra beyaz çiçek­le­ri­ni uza­tı­yor gibi­dir. Önüme çıkan ilk fay­to­nu dur­du­ra­rak beni Prater’e götür­me­si­ni iste­dim.

“Yarış­la­ra, değil mi beye­fen­di?” diye sordu say­gıy­la sürücü. O pazar her­ke­sin ilgi gös­ter­di­ği bir yarı­şın yapı­la­ca­ğı­nı sürücü söy­le­yin­ce hatır­la­dım. Viyana’nın elit taba­ka­sı­nın bir araya gele­ce­ği bir der­biy­di bu. Ara­ba­ya biner­ken, daha birkaç yıl önce böyle bir günü kaçır­mam veya unut­mam kesin­lik­le mümkün olma­dı­ğı­nı hatır­la­dım. Bu unut­kan­lı­ğım­la duy­gu­sal donuk­lu­ğum yeni­den aklıma geldi.

Bölüm 1 · 1/8

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki