gridreads

Bir Sabahın Öncesi

1. Bölüm

Bir Sabahın Öncesi

8 dk

1914 yazında Avrupa’da insanlar trenlere biniyor, gazetelerini okuyor, fabrikalara gidiyor ve yaz tatili planları yapıyordu.

Londra’da iş insanları borsadaki haberleri takip ediyor, Paris’te kafeler dolup taşıyor, Berlin’de yeni makineler ve askerî teknolojiler üzerine konuşuluyordu. Viyana’da imparatorluk sarayının çevresinde törenler devam ediyor, Petersburg’da yöneticiler Avrupa’daki güç dengesini tartışıyordu.

Dışarıdan bakıldığında kıta ilerliyordu.

Demiryolları şehirleri birbirine bağlıyor, telgraf haberlerin günler yerine dakikalar içinde ulaşmasını sağlıyor, fabrikalar daha önce görülmemiş miktarda ürün üretiyordu. Tıp, mühendislik ve eğitim alanlarında yeni gelişmeler yaşanıyordu. Avrupa’nın güçlü devletleri, modern dünyanın merkezinde olduklarına inanıyordu.

Fakat bu ilerlemenin altında başka bir gerçek daha vardı.

Devletler birbirlerinden korkuyordu.

İmparatorluklar büyümek, rakiplerini geride bırakmak ve ticaret yollarını kontrol etmek istiyordu. Milliyetçi hareketler, çok uluslu imparatorlukların sınırlarını sarsıyordu. Ordular büyüyor, donanmalar güçleniyor, askerî planlar giderek daha ayrıntılı hâle geliyordu.

Barış vardı.

Ama bu, güvenli bir barış değildi.

Avrupa neden bu kadar gergindi?

Birinci Dünya Savaşı’nı yalnızca 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da gerçekleşen suikastla açıklamak kolaydır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Franz Ferdinand ve eşi Sophie’nin öldürülmesi, savaşın hemen öncesindeki zinciri başlatan olaydı.

Fakat bir olayın savaşı başlatması ile savaşa tek başına neden olması aynı şey değildir.

Bir kibrit, kuru bir ormanı yakabilir.

Ama yangını açıklamak için yalnızca kibrite bakmak yeterli olmaz. Ormanın neden kuruduğunu, çevrede başka kıvılcımların bulunup bulunmadığını ve yangının yayılmasını kolaylaştıran rüzgârı da anlamak gerekir.

1914 Avrupa’sı, uzun süredir kuruyan bir ormana benziyordu.

Bu kuruluğun tek bir nedeni yoktu. Birkaç büyük gelişme aynı dönemde birbirini etkiliyordu:

  • Milliyetçilik, imparatorlukların içindeki toplulukları kendi devletlerini kurmaya yöneltiyordu.

  • Sömürge rekabeti, büyük devletleri dünyanın farklı bölgelerinde karşı karşıya getiriyordu.

  • Silahlanma yarışı, güvenliği artırmak yerine karşılıklı korkuyu büyütüyordu.

  • İttifaklar, bir devletin krizini başka devletlerin de sorunu hâline getiriyordu.

  • Balkanlar, imparatorlukların çekildiği ve yeni devletlerin güç kazanmaya çalıştığı kırılgan bir bölgeydi.

Bu gelişmelerin hiçbiri savaşı kaçınılmaz kılmıyordu. Devletler başka kararlar verebilir, krizleri müzakereyle çözebilir ve askerî planlarını uygulamaktan vazgeçebilirdi.

Fakat 1914’e gelindiğinde yanlış kararların bedeli büyümüş, geri adım atmak yöneticiler için daha zor hâle gelmişti.

Milliyetçilik: Birleştiren ve ayıran fikir

Milliyetçilik, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının en etkili siyasal fikirlerinden biriydi.

Bu düşünce, aynı dili, kültürü, tarihi veya ortak aidiyet duygusunu paylaşan insanların kendi siyasal geleceklerini belirlemesi gerektiğini savunabiliyordu. İtalya ve Almanya’nın birliğini kurması gibi örneklerde milliyetçilik, farklı devletçikleri tek bir siyasal yapı altında birleştirici bir güç olarak ortaya çıktı.

Ancak milliyetçilik, başka koşullarda bölücü ve çatışmacı bir hâl de alabiliyordu.

Çünkü Avrupa’daki birçok imparatorluk, farklı halkları aynı sınırlar içinde yönetiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda Almanlar, Macarlar, Çekler, Slovaklar, Hırvatlar, Sırplar, Rumenler, Ukraynalılar ve başka topluluklar yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu da uzun süre boyunca farklı dinlerden, dillerden ve etnik topluluklardan insanları aynı siyasal düzen içinde barındırmıştı.

Bir imparatorluğun yöneticileri için farklı toplulukların bağımsızlık talebi, devletin parçalanması tehlikesi anlamına gelebilirdi.

Milliyetçi hareketler içinse imparatorluk yönetimi, kendi kimliklerini ve siyasal haklarını sınırlayan bir baskı düzeni olarak görülebilirdi.

Bu iki bakış açısı uzlaşmadığında, herhangi bir olay yalnızca bir güvenlik sorunu olmaktan çıkıp varoluşsal bir mücadeleye dönüşüyordu.

Balkanlar’da bu gerilim özellikle yoğundu.

Balkanlar neden önemliydi?

Balkan Yarımadası, Avrupa’nın güneydoğusunda, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarının etkisinin birbirine yaklaştığı bir bölgeydi. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı yönetiminin zayıflamasıyla birlikte Balkanlar’da yeni devletler ortaya çıktı veya güç kazandı.

Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Karadağ ve Romanya gibi devletlerin sınırları değişiyor; farklı topluluklar hangi devlete ait olacakları konusunda mücadele ediyordu.

Bu mücadeleler yalnızca yerel değildi.

Rusya, Slav halklarıyla tarihsel ve kültürel bağlarını öne çıkararak Balkanlar’da etkili olmak istiyordu. Rusya’nın denizlere ve özellikle sıcak su limanlarına ulaşma hedefi, bölgedeki siyasal hesaplarını da etkiliyordu. Avusturya-Macaristan ise Balkanlar’daki güç boşluğunun kendi imparatorluğu aleyhine kullanılmasından korkuyordu.

Sırbistan’ın büyümesi, Viyana yönetimi açısından özellikle rahatsız edici bir gelişmeydi. Çünkü Güney Slav topluluklarının bir bölümünü kendi çevresinde toplamaya çalışan daha güçlü bir Sırbistan, Avusturya-Macaristan sınırları içindeki Slav halkları da etkileyebilirdi.

Sırbistan açısından bakıldığında ise mesele, yalnızca komşu bir imparatorluğun baskısı değildi. Sırp milliyetçileri, bölgede yaşayan Sırpların ve diğer Güney Slav topluluklarının daha büyük bir siyasal birlik içinde toplanmasını istiyordu.

Bu hedef, Avusturya-Macaristan için doğrudan bir tehdit gibi görünüyordu.

İki tarafın da kendi güvenliğini savunduğuna inanması, uzlaşmayı daha zor hâle getirdi.

İmparatorlukların korkusu

1914’te Avrupa’da güçlü görünen devletlerin çoğu, aynı zamanda kendilerini tehdit altında hissediyordu.

Avusturya-Macaristan, farklı halklardan oluşan geniş bir imparatorluktu. Yönetim, hem dışarıdaki rakiplerle hem de içerideki milliyetçi hareketlerle uğraşıyordu. Sırbistan’ın güçlenmesi, imparatorluğun içindeki Slav topluluklarına ilham verebilirdi.

Rusya, 1905’teki devrim ve sonrasındaki siyasi çalkantılardan sonra hâlâ kırılgan bir durumdaydı. Buna rağmen kendisini Avrupa’daki büyük güçlerden biri olarak görüyordu. Balkanlar’da Sırbistan’ı desteklemek, Rusya’nın hem bölgedeki etkisini korumasına hem de Slav halklarının hamisi olduğu iddiasını sürdürmesine yardımcı olabilirdi.

Almanya ise 1871’de siyasi birliğini tamamlamış, kısa sürede sanayisi ve ordusuyla Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri hâline gelmişti. Almanya’nın yükselişi, özellikle İngiltere ve Fransa’yı etkiledi. Almanya’nın ekonomik ve askerî gücü arttıkça Avrupa’daki güç dengesi de değişiyordu.

Fransa, 1871’de Almanya’ya karşı kaybettiği savaşın ardından Alsace-Lorraine bölgesini yitirmişti. Bu kayıp, Fransız kamuoyunda güçlü bir intikam ve geri alma duygusu yaratmıştı. Her Fransız bu toprakların yeniden alınmasını istemiyor olsa da, konu iki ülke arasındaki ilişkilerde önemli bir gerilim kaynağıydı.

İngiltere ise dünyanın en geniş sömürge imparatorluğuna sahipti. Almanya’nın güçlü bir donanma kurması ve küresel rekabete daha iddialı biçimde katılması, İngiliz yöneticilerinde kaygı yaratıyordu. Denizlerdeki üstünlük, İngiltere’nin ticareti, güvenliği ve imparatorluk bağlantıları açısından hayatiydi.

Bu devletlerin her biri kendisini savunuyor gibi düşünüyordu.

Fakat herkes kendisini savunma hazırlığına girdiğinde, ortaya saldırıya hazır bir kıta çıkabilir.

Sömürge rekabeti ve güç gösterisi

Avrupa devletleri arasındaki rekabet yalnızca Avrupa sınırları içinde yaşanmıyordu.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Afrika ve Asya’nın birçok bölgesi Avrupalı devletlerin sömürge yönetimleri altına girdi. Sömürgeler; ham madde, ticaret yolları, askerî üsler ve uluslararası itibar açısından önemli kabul ediliyordu.

İngiltere ve Fransa geniş sömürge imparatorluklarına sahipti. Almanya ise siyasi birliğini daha geç tamamladığı için sömürge yarışına daha sonra katıldı. Bu durum, Almanya’nın dünya siyasetinde kendisine daha geniş bir alan aramasına yol açtı.

Sömürgecilik, yalnızca ekonomik bir rekabet değildi. Devletler, sahip oldukları toprakları güçlerinin kanıtı olarak görüyorlardı. Bir ülkenin başka bir bölgede geri adım atması, yalnızca o bölgeyi kaybetmek değil, prestij kaybetmek olarak da değerlendirilebiliyordu.

Bu düşünce, yöneticileri daha sert davranmaya itiyordu.

Bir kriz sırasında uzlaşmak, bazı siyasetçilere zayıflık gibi görünüyordu. Rakibe taviz vermek, gelecekte daha büyük taleplere yol açacak bir hata olarak yorumlanabiliyordu.

Böylece diplomasi, sorunu çözme aracı olmaktan çıkıp güç gösterisinin bir parçasına dönüşebiliyordu.

Silahlanma yarışı

1914 Avrupa’sında barışın korunması için ordular büyütülüyordu.

Bu düşünce ilk bakışta mantıklı görünür: Güçlü bir orduya sahip olan devletin saldırıya uğraması daha zor olabilir. Fakat rakip devletler aynı şekilde düşündüğünde, her birinin güvenlik önlemi diğerinin tehdidi hâline gelir.

Almanya ve Fransa ordularını büyüttü. Rusya askerî kapasitesini yeniden düzenlemeye çalıştı. Avusturya-Macaristan ve Sırbistan da Balkanlar’daki güç dengesi içinde ordularını önemsediler.

İngiltere ile Almanya arasında özellikle donanma yarışı yaşandı. Almanya’nın savaş gemileri üretmesi, İngiltere’nin denizlerdeki üstünlüğünü tehdit ediyordu. İngiltere de yeni ve daha güçlü gemiler inşa etti.

Bu yarışın tehlikeli tarafı yalnızca silahların artması değildi.

Ordular büyüdükçe seferberlik planları daha karmaşık hâle geldi. Demiryolları, askerleri ve malzemeleri hızlı biçimde cephelere taşımak için planlandı. Devletler, olası bir savaşta hangi birliklerin nereye gönderileceğini önceden hesapladı.

Bir ordu harekete geçtiğinde, diğerinin beklemesi zorlaşabilirdi.

Çünkü beklemek, rakibin avantaj kazanmasına yol açacak gibi görünüyordu.

Bu durum, karar verme süresini daralttı. Siyasetçilerin diplomatik çözüm aramak için günlerce, haftalarca görüşmesi gereken bir dönemde askerî planlar saatlere göre hazırlanıyordu.

Modern teknoloji, savaşın çıkmasını engellemek yerine bazen savaş kararlarının daha hızlı uygulanmasını sağlayabiliyordu.

İttifaklar güvenlik mi, risk mi?

1914’e gelindiğinde Avrupa’daki büyük devletler çeşitli anlaşmalar ve yakınlıklar üzerinden iki ana blok etrafında toplanmıştı.

Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya arasında Üçlü İttifak bulunuyordu. Bu anlaşma, tarafların belirli durumlarda birbirlerini desteklemesini öngörüyordu. Ancak İtalya’nın ilişkileri karmaşıktı ve savaş başladığında başlangıçta tarafsız kaldı; 1915’te İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa girdi.

Öte yanda Fransa, Rusya ve İngiltere arasında Üçlü İtilaf olarak anılan yakınlaşma bulunuyordu. Bu yapı, Üçlü İttifak’ın tam karşılığı olan tek ve yekpare bir askerî anlaşma değildi. Fransa ile Rusya arasında askerî bağlar vardı; İngiltere’nin Fransa ve Rusya’yla yaptığı anlaşmalar ise farklı konuları ve çıkarları kapsıyordu.

Yine de bu devletler, Avrupa’daki güç dengesi açısından birbirlerine yaklaşmıştı.

İttifakların amacı başlangıçta caydırıcılık olabilirdi. Bir devlete saldırmak isteyen ülke, karşısında birden fazla güç bulacağını bilirse geri adım atabilirdi.

Fakat ittifaklar krizleri de büyütebilirdi.

Yerel bir anlaşmazlık, müttefiklik ilişkileri nedeniyle daha büyük bir devletin müdahalesine yol açabilirdi. Bir devlet, müttefikini yalnız bırakırsa güvenilirliğini kaybedeceğinden korkabilirdi. Müttefikine destek verirse daha geniş bir savaşın içine sürüklenebilirdi.

1914 yazında devletlerin önünde yalnızca “savaş veya barış” seçeneği yoktu.

Aynı zamanda şu sorular da vardı:

Müttefikimi ne kadar desteklemeliyim?

Rakibimi ne kadar tehdit etmeliyim?

Geri adım atarsam zayıf mı görünürüm?

Seferberlik başlatırsam karşı taraf bunu saldırı olarak mı yorumlar?

Diplomasi, bu soruların ağırlığı altında giderek daha kırılgan hâle geldi.

Savaş kaçınılmaz mıydı?

1914’ü anlatırken sık yapılan hatalardan biri, savaşı kaçınılmaz bir sonuç gibi göstermektir.

Sanki bütün devletler doğrudan savaşmak istiyor, bütün toplumlar aynı heyecanla cepheye gitmeye hazırlanıyor ve Saraybosna’daki suikast yalnızca önceden yazılmış bir senaryoyu başlatıyormuş gibi anlatılır.

Gerçekte durum daha karmaşıktı.

Bazı hükümetler güç gösterisi yapmak istiyordu. Bazı askerî yöneticiler savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu. Bazı milliyetçi gruplar çatışmayı destekliyordu. Fakat birçok insan savaşın ne kadar yıkıcı olacağını bilmiyordu; bazıları ise savaştan açıkça korkuyordu.

Devletler her krizde savaşmayı seçmek zorunda değildi.

1914’ten önce Avrupa’da ciddi krizler yaşanmış, bunların bazıları savaş çıkmadan çözülmüştü. Bu, diplomasinin hâlâ mümkün olduğunu gösteriyordu. Ancak 1914’te aynı yöntemlerin işe yarayacağına dair güven azalmıştı.

Savaşın çıkması, tek bir devletin tek bir kararından ibaret değildi.

Birçok aktör, kendi güvenliği ve çıkarları açısından mantıklı gördüğü adımlar attı. Fakat bu adımlar birlikte ele alındığında, bütün tarafların kontrol etmekte zorlanacağı bir zincir oluşturdu.

Tarihin en tehlikeli anlarından biri bazen herkesin kendisini haklı gördüğü andır.

Saraybosna’ya doğru

28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand, imparatorluğun Bosna-Hersek’teki yönetimini göstermek ve askerî tatbikatı izlemek üzere Saraybosna’daydı. Yanında eşi Sophie de bulunuyordu.

Bu ziyaret, bölgedeki milliyetçi çevrelerde tepki yaratmıştı. Bosna-Hersek, 1908’de Avusturya-Macaristan tarafından resmen ilhak edilmişti. Sırp milliyetçileri ve bölgede yaşayan bazı Slav toplulukları bu yönetimi kabul etmiyordu.

O sabah şehirde güvenlik önlemleri alınmıştı. Fakat konvoyun güzergâhı, sürücünün yanlış bir dönüş yapması ve aracın durmak zorunda kalması gibi gelişmeler, ziyaretin seyrini değiştirdi.

Bir süre sonra genç bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip, aracın durduğu yerde veliahtı ve eşini vurdu.

İki insan öldü.

Fakat o anda henüz kimse, bu suikastın bütün Avrupa’yı savaşa sürükleyecek bir zincirin ilk halkası olduğunu bilmiyordu.

Saraybosna’daki kurşunlar, Avrupa’daki bütün gerilimleri yaratmadı.

Ama devletlere uzun süredir aradıkları sert tepkiyi verme fırsatı sundu.

Avusturya-Macaristan yönetimi, Sırbistan’ı yalnızca suikasttan sorumlu bir komşu olarak görmedi. Onu imparatorluğun geleceğini tehdit eden bir merkez olarak değerlendirdi.

Sırbistan, Rusya’nın desteğini hesaba kattı.

Rusya, Balkanlar’daki etkisini ve prestijini düşündü.

Almanya, Avusturya-Macaristan’a verdiği desteğin Avrupa’daki güç dengesi açısından önemini hesapladı.

Fransa ve İngiltere, Rusya ve Almanya arasındaki gerilimin büyümesini izledi.

Artık mesele yalnızca Saraybosna değildi.

Yıllardır biriken bütün korkular, çıkarlar ve yanlış hesaplar aynı olayın üzerine yığılmaya başlamıştı.

Dünya henüz savaşa girmemişti.

Ama savaşın dili çoktan konuşulmaya başlanmıştı.

Bölüm 1 · 1/9

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Saraybosna’da İki Kurşun

Kitap sayfasına dön
Önceki

~8 dk kaldı

Sonraki