gridreads

1. Bölüm

Hans Chris­ti­an Ander­sen

2 Nisan 1805’te bir ayak­ka­bı­cı­nın tek oğlu olarak dün­ya­ya geldi. 11 yaşın­day­ken baba­sı­nın ölmesi üze­ri­ne okulu bırak­tı ve anne­siy­le bir­lik­te temiz­lik­çi ve çama­şır­cı olarak çalış­ma­ya baş­la­dı. 1819’da tiyat­ro oyun­cu­su olmak ümi­diy­le git­ti­ği Kopen­hag’da başa­rı­lı olmadı ve 1828’de Kopen­hag Üni­ver­si­te­si’ne girdi.

1829’da ilk önemli yapıtı sayı­lan ‘Holmen Kana­lın­dan Amager Ada­sı­nın Doğu Ucuna Bir Yürü­yüş’ü yayım­la­dı. Alman­ya, Fransa, İtalya, Tür­ki­ye ve İngil­te­re’ye gezi­ler yaptı ve yol­cu­luk­la­rın­dan gezi kitap­la­rı­na birçok mal­ze­me çıkar­dı. Oyun yazar­lı­ğın­da­ki başa­rı­sız giri­şim­le­rin­den sonra köle­li­ğin kötü­lük­le­ri­ni anlat­tı­ğı Mulat­ten (1840) ile dikkat çekti. ‘Doğaç­la­ma­cı’ (Imp­ro­vi­sa­to­ren, 1835) ve ‘İki Baro­nes’ (De to Baron­nes­ser, 1847) roman­la­rın­dan en tanın­mış­la­rı­dır.

Asıl başa­rı­sı­nı ‘Kib­rit­çi Kız’, ‘Küçük Claus ve Büyük Claus’ ve ‘Güzel Pren­ses ve Bezel­ye’ gibi masal­la­rı içeren ‘Çocuk Masal­la­rı’ (1835) kita­bıy­la yaka­la­dı. Masal­la­rı­nın bazı­la­rın­da iyi­li­ğin ve güzel­li­ğin zafe­ri­ne olan iyim­ser bir inanç açığa vuru­lur­ken; bazı­la­rı da olduk­ça kötüm­ser ve acık­lıy­dı ve kendi yaşa­mın­dan güçlü izler taşı­yor­du.

1872’ye kadar masal yaz­ma­yı sür­dü­ren Ander­sen 4 Ağus­tos 1875’te Kopen­hag’da hayata veda etti.

Ken­di­ne özgü masal anlat­ma yön­te­miy­le çocuk ede­bi­ya­tı­na gerçek bir yeni­lik getir­di. Gün­de­lik dilin deyim­le­ri­ni ve kalıp­la­rı­nı kul­lan­dı. Masal­la­rı­nın çoğu Türk­çe­ye de çev­ril­di.

PARMAK KIZ

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde çocuğa çok düşkün bir kadın vardı. Yalnız bir türlü çocuğu olmu­yor­du. Bir büyü­cü­ye gidip:

- Ben bir küçük çocuk isti­yo­rum, nasıl bula­bi­le­ce­ği­mi söyler misin? Dedi.

Büyücü:

- Tabi, bir çare­si­ne bulu­ruz, diye cevap verdi. Al sana bir buğday tanesi. Bu buğ­da­yı ne tavuk yer, ne de köylü tar­la­sı­na eker. Bir sak­sı­ya ek sonra ne ola­ca­ğı­nı görür­sün.

Kadın minnet duya­rak büyü­cü­ye biraz para verdi. Evine gelin­ce buğday tane­si­ni dikti ve çok sür­me­den sak­sı­da aynı lâleye ben­ze­yen iri bir çiçek çık­tı­ğı­nı gördü. Lâle­nin taç yap­rak­la­rı sanki geliş­me­miş gibi kapalı duru­yor­du.

Kadın, sarı kır­mı­zı yap­rak­la­rı öper­ken, için­den, “Ne güzel çiçek” diye geçi­rin­ce, çiçek şak diye açı­lı­ver­di. Bu, gerçek bir lâley­di, lâle­le­rin en güzeli; ama çana­ğın içinde bir tara­fı­na büzü­lüp otur­muş, parmak boyun­da bir çocuk vardı.

- Parmak Kız, diye ismini hemen ora­cık­ta koyu­ver­di­ler.

Gül yap­ra­ğın­dan yorgan, cilâlı ceviz kabu­ğun­dan beşik, menek­şe yap­ra­ğın­dan şilte yap­tı­lar. Gece­le­ri orada uyur, gün­düz­le­ri masa­nın üstün­de oynar­dı. Kadın, masa­nın üstüne, içi su dolu, etrafı çiçek­le süslü tabak koyar­dı. Suda bir lâle yap­ra­ğı yüzer, küçük kız üstüne çıkıp, iki beyaz at kılını kürek yapa­rak taba­ğın bir ucun­dan bir ucuna geçer­di. Bu güzel man­za­ra­nın sey­ri­ne doyum olmaz­dı; ayrıca Parmak Kız öyle güzel öyle ahenk­li bir sesle şarkı söy­ler­di ki, böy­le­si ne görül­müş ne de işi­til­miş­ti.

Bir akşam, küçük kız­ca­ğız uyur­ken, kırık pen­ce­re­den içe­ri­ye çirkin bir kur­ba­ğa girer. Bu sır­sık­lam iğrenç hayvan, küçük kızın çiçek yor­ga­nı­nın altın­da mışıl mışıl uyu­du­ğu masaya sıçrar.

- Oğluma, güzel bir eş olur, deyip, çocu­ğun bulun­du­ğu ceviz kabu­ğu­nu kap­tı­ğı gibi, kırık pen­ce­re­den bah­çe­yi sıçrar.

Yakın­da, batak­lık bir arsa­nın yakı­nın­dan geniş bir dere akmak­tay­dı. İşte kur­ba­ğa ile oğlu­nun evleri bu batak­lık­tı. Pis, çirkin oğul, baba­sı­nın aynısı idi. Ceviz kabu­ğun­da­ki güzel küçük kızı görün­ce Koak, koak, bre­ke­ke- keks diye bir çığlık kopar­dı.

Yaşlı kur­ba­ğa:

- Yüksek sesle konuş­ma­sa­na, uyan­dı­ra­cak­sın, dedi. Kuğu tüyü gibi hafif­çe­cik, korkar da uçu­ve­rir sonra. Derede yeti­şen nilü­fer yap­rak­la­rın­dan birine bıra­ka­lım, orada sanki bir ada­day­mış gibi kalır, kaça­maz. Bu sırada biz de batak­lı­ğın dibin­de­ki büyük odayı düzen­le­riz, yatak odası yapar­sı­nız.

Ger­çek­ten­de dere­nin orta­sın­da, gül gül açmış nilü­fer­le­rin, suyun üstün­de yüzen yassı, yeşil yap­rak­la­rı görül­mek­tey­di. En uzak­ta­ki yaprak en iri­siy­di. Yaşlı kur­ba­ğa ona doğru gide­rek, parmak boyun­da­ki kızı içinde uyu­du­ğu ceviz kabuğu ile oraya bırak­tı.

Son­ra­ki sabah uya­nın­ca, zaval­lı yav­ru­cak nerede oldu­ğu­nu hemen gördü. Koca yap­ra­ğın çepe­çev­re su ile çev­ri­li oldu­ğu­nu fark edipte yere ine­me­ye­ce­ği­ni anla­yın­ca hüngür hüngür ağla­ma­ya baş­la­dı. İhti­yar kur­ba­ğa tam o sırada, batak­lı­ğın dibin­de­ki odayı sazlar ve sarar­mış su bit­ki­le­ri­nin yap­rak­la­rı ile süpür­mek­le uğra­şı­yor­du.

Ken­din­ce odayı geli­ni­ne lâyık hale geti­re­cek­ti. İşini bitir­dik­ten sonra yanına o surat­sız oğlunu da alarak, küçük kızın üstün­de yat­tı­ğı yatağı alıp gelin gel­me­den önce yatak oda­sı­na taşı­mak için yüze yüze gel­di­ler.

Oraya varın­ca, küçük kızı selâm­la­mak için derine dalıp çık­tık­tan sonra:

- İşte kocan olacak oğlum, dedi. Batak­lı­ğın dibin­de, her iki­ni­ze eşsiz bir ev hazır­lı­yo­rum.

Oğla­nın ağzın­dan:

- Koak, koak, koak’tan başka lâf çık­ma­dı. Kur­ba­ğa­lar, kızı tek başına yeşil yap­ra­ğın üstün­de bıra­ka­rak, zarif küçük yatağı alıp yüze yüze dön­dü­ler. Baba kur­ba­ğa kadar çirkin bir yara­tı­ğın yanın­da otu­ra­ca­ğı, bir de bunun oğluna da karı­lık ede­ce­ği aklına gel­dik­çe kızın gözün­den çeşme gibi yaşlar süzü­lü­yor­du.

Derede dola­şan kır­mı­zı balık­lar, kur­ba­ğa­nın söy­le­dik­le­ri­ni duymuş, küçük kızı merak etmiş­ler­di. İlk bakış­ta onu öyle güzel bul­du­lar ki, batak­lık­ta oturan çirkin bir kur­ba­ğa ile evlen­me­si­ne gönül­le­ri razı gel­me­di.

Hatta bu işe öyle­si­ne içer­le­di­ler ki, yeşil yap­ra­ğı tutan sapın etra­fı­na top­la­nıp diş­le­ye­rek kopar­dı­lar. Yaprak akın­tı­ya kapı­la­rak kur­ba­ğa­la­rın yeti­şe­me­ye­cek­le­ri kadar uzak­la­ra sürük­len­di. Küçük kız yol alır­ken, onu gören kuşlar çalı­lık­la­ra sak­la­nıp:

- Ah! Ne tatlı kız! diye ötü­şe­rek hay­ran­lık­la­rı­nı belir­ti­yor­lar­dı.

Devam­lı gidil­di­ği için çok geç­me­den mem­le­ket sınırı geçil­miş­ti.

Yol­cu­luk esna­sın­da, güzel bir beyaz kele­bek, genç kıza yol­daş­lık etti. Daha iyi göre­bil­mek için, sonun­da yap­ra­ğın üstüne kondu.

Bir taraf­tan, kız­ca­ğız da, kur­ba­ğa­lar yeti­şe­me­ye­cek­le­rin­den ötürü çok sevinç­liy­di. Güneş, suları en saf bir altın­la yal­dız­lı­yor, kız, geç­tik­le­ri yer­le­rin güzel­li­ği­ne doya­mı­yor­du. Keme­ri­nin bir ucunu kele­be­ğe, öbür ucunu yap­ra­ğa doladı ve böy­le­lik­le suyun üstün­de daha hızlı yol aldı­lar.

Tam bu sırada oradan geçen iri bir mayıs böceği, küçük kızı gördü. Çocu­ğun zarif vücu­du­nu ayak­la­rı ile tut­tu­ğu gibi uçup bir ağaca kondu. Yeşil yap­ra­ğa gelin­ce, yaka­sı­nı sıyı­ra­ma­yan kele­bek­le bera­ber, akın­tı­ya kapı­lıp gitti.

Ken­di­ni bir ağaçta tüne­miş bulan küçük kızın kor­ku­su­nu bir Allah bilir, bir de ken­di­si. Fakat onu en çok üzen, yap­ra­ğa bağ­la­dı­ğı ve bu yüzden acın­dan ölecek olan beyaz kele­bek oldu.

Mayıs böce­ği­ne gelin­ce, küçük kızın derdi ile dert­len­mek şöyle dursun, onu ağacın en iri yap­ra­ğı­na oturt­tuk­tan sonra, çiçek suları ile kar­nı­nı doyu­rup başı­nın çare­si­ne bak­ma­sı­nı söy­le­miş, sonra da, her ne kadar mayıs böcek­le­ri kadar güzel değil­se de, yine de pek çirkin sayıl­ma­ya­ca­ğı­nı belir­te­rek, aklın­ca gön­lü­nü almış­tı.

Aynı ağaçta oturan mayıs böcek­le­ri, biraz sonra misa­fir­li­ğe gel­di­ler. Dişi­ler yük­sek­ten bakıp, küçüm­se­yen bir sesle:

- Sade iki bacak­lı; ne gülünç şey! diye attı­lar kah­ka­ha­yı.

Diğer­le­ri ilâve etti­ler:

- Kanat­la­rı da yok, ne cılız bel o öyle!

Daha baş­ka­la­rı:

- Aman bu ne çir­kin­lik, dedi­ler.

Oysaki küçük kız, sey­ri­ne doyum olma­ya­cak kadar güzel­di. Onu kaçı­ran ve ilk bakış­ta güzel bulmuş olan mayıs böceği öbür­le­ri­nin fit­le­ri­ne uymaya baş­la­dı, kızı yanın­da alı­koy­mak iste­me­di.

Kız­ca­ğız artık canı­nın iste­di­ği yere git­mek­te ser­best­ti. Mayıs böcek­le­ri ağaç­tan ayrı­lır­lar­ken, onu götü­rüp bir papat­ya­ya oturt­tu­lar. O kadar güzel olduğu halde, mayıs böcek­le­ri­nin ken­di­si­ni çirkin bul­ma­la­rı­na pek içer­le­yen kız ağla­ma­ya baş­la­dı.

Tüm yaz boyun­ca, kos­ko­ca bir orman­da tek başına yaşadı. Yağ­mur­dan korun­mak için iri bir dulav­rat otunun altına yosun­dan bir döşek serdi.

Çiçek özsu­la­rı ile susuz­lu­ğu­nu gider­me­ye çalış­tı. Kız­ca­ğı­zın yazı, güzü böyle geçti; lâkin kış, peşin­de soğuk alayı ile çıka gelin­ce, tür­kü­le­ri ile onu avut­muş olan kuşlar bir bir uzak­laş­ma­ya, ağaç­lar yap­rak­la­rı­nı dök­me­ye baş­la­dı­lar. Altın­da barın­dı­ğı dulav­rat otunun koca yap­ra­ğı sonun­da koptu, ayakta por­su­muş bir dal kaldı. Elbi­se­le­ri lime lime oldu­ğun­dan, zaval­lı kız­ca­ğız soğuğa hiç daya­na­mı­yor­du. Kar yağı­yor, her kar tanesi o ufacık vücu­du­nu bir kürek toprak gibi örtü­yor­du. Hoş, kuru bir yap­ra­ğa sarıl­mış­tı ama bu bat­ta­ni­ye ısıtır cins­ten olma­dı­ğı için tir tir tit­ri­yor­du.

Sığın­dı­ğı orma­nın yanın­da sürül­müş büyük bir tarla vardı. Ama donuk top­ra­ğın üstü sırf saman­la örtü­lüy­dü. Küçük kız için orası bir ormanı baş­tan­ba­şa geçmek demek­ti. Soğuk­tan tit­re­ye tit­re­ye, sama­nın altın­da bir tarla faresi yuvası bul­ma­ya muvaf­fak oldu. Tıka basa dolu bir odası, mut­fa­ğı, kileri, bir de dayalı döşeli yemek odası oldu­ğun­dan fare­nin keyfi pek yerin­dey­di.

Ağzına koya­cak bir lok­ma­sı olma­yan kız­ca­ğız bu evin kapı­sı­nı dilen­ci gibi çalıp bir buğday tanesi rica etti.

İhti­yar fare aslın­da iyi bir kim­sey­di; dilen­ci kıza:

- İçeri gir küçük, dedi. Sıca­cık odama gir, benim­le bir­lik­te kar­nı­nı doyur.

Sonra küçüğü beğen­di­ği­ni söy­le­di:

- Canın ister­se kış buyun­ca da burada kala­bi­lir­sin, yalnız bir şartla, odamı temiz tuta­cak­sın. Ayrıca bana masal söy­le­ye­cek­sin, ben masala bayı­lı­rım.

Küçük, şart­la­rı kabul etti ve pek memnun kaldı. Birkaç gün sonra fare, arka­da­şı­na:

- Misa­fi­ri­miz gele­cek, dedi. Komşum haf­ta­da bir kere gel­me­yi âdet edin­miş­tir. Onun hali vakti benden de yerin­de­dir; geniş salon­la­rı var, sır­tın­da siyah kadife kürkü var. Ona vara­bil­sen, rahat eder­din, ama bur­nu­nun ucunu görmez, senin ona bil­di­ğin en güzel masal­la­rı anla­tıp oya­la­man lâzım gele­cek. Komşum dediği kös­te­bek­ten baş­ka­sı değil­di, kız­ca­ğı­zın da koca­nın böy­le­si­ne var­ma­ya hiç niyeti yoktu.

Kös­te­bek biraz sonra sır­tın­da kadife kürkü ile sökün etti. Fare­nin dedi­ği­ne bakı­lır­sa, öyle var­lık­lı idi ki, evi, ken­di­nin­kin­den yirmi kere büyük­tü. Ama gel gele­lim, güneşe ve çiçeğe taham­mül ede­mi­yor, onları hiç gör­me­di­ğin­den sev­mi­yor­du da.

Misa­fi­ri ağır­la­mak için şarkı söy­le­mek zorun­da kalan kız­ca­ğız şu iki par­ça­yı oku­ma­ya baş­la­dı: Uç böce­ğim uç ile Papaz tar­la­ya gelin­ce.

Bu sesi çok beğe­nen kös­te­bek, kızın üstüne şef­kat­le atıldı, fakat çok sessiz oldu­ğun­dan ağzını açıp bir şey söy­le­me­di.

Aynı hayvan, az önce, fare­nin evi ile ken­di­nin ki ara­sın­da bir yeral­tı geçidi kaz­mış­tı. Gerek kom­şu­su­na gerek yaban­cı kıza orada dile­dik­le­ri kadar gezin­me­le­ri­ni teklif etti. Geçit­te bulu­nan bir kuş ölü­sü­ne aldır­ma­ma­la­rı­nı söy­le­di. Henüz gagası ile tüy­le­ri duran bu kuş, öleli çok olma­mış ve bu yere, kös­te­bek, kori­do­ru kaz­dı­ğı sıra­lar­da gömül­müş­tü.

Bunu söy­le­dik­ten sonra diş­le­ri­nin ara­sı­na, karan­lık­ta ışık saçan ufak bir çöp aldı, karan­lık kori­dor boyun­ca hanım­la­ra yol gös­ter­di. Ölü kuşun bulun­du­ğu yere gelin­ce yassı burnu ile üstün­de­ki top­ra­ğı eşe­le­di, ışık gir­me­si için büyük bir delik açtı. O zaman yerde yatan bir kır­lan­gıç gör­dü­ler. Kanat­la­rı yanına düşmüş, başı ile ayak­la­rı tüy­le­ri­nin altına sokul­muş. Zaval­lı kuş­ca­ğız her halde soğuk­tan ölmüş olmalı idi.

Etra­fın­da cıvıl cıvıl ötmüş olan kuş­la­ra karşı kız­ca­ğı­zın gön­lün­de sonsuz bir sevgi oldu­ğun­dan bu man­za­ra ona pek dokun­du. Ama kös­te­bek, kır­lan­gı­cı ayağı ile iterek:

- Artık ötmü­yor, dedi. Dün­ya­da kuş doğmak gibi felâ­ket var mı? Allah’a çok şükür, çocuk­la­rım­dan hiç biri­nin başına böyle bir dert gel­me­di. Varı yoğu ötü­şün­den ibaret olan bir kuş, tez vakit­te yok­sul­lu­ğa düşer, kış gelin­ce de ölür.

Fare:

- Evet komşum, pek akıllı uslu konuş­tu­nuz, dedi. Kivit diye ötmek neye yarar, yok­sul­luk içinde ölmek için bire birdir, gene de ötme­si­ni bil­dik­le­ri için tavus gibi kuru­lan­la­rı var.

Küçük kız bu konuş­ma­ya katıl­ma­dı; fakat beri­ki­le­rin sırtı kuşa dönün­ce kır­lan­gı­ca eğildi, başın­da­ki tüy­le­ri kal­dı­ra­rak bir öpücük kon­dur­du.

- Belki bun­ca­ğız da, yazın benim için neşeli neşeli öten­ler­den biri­dir. Öyle ise şayet, ona ne sevinç­ler, ne mut­lu­luk­lar borç­lu­yum, dedi.

Kös­te­bek ışık giren deliği tıka­dık­tan sonra hanım­la­rı evle­ri­ne kadar uğur­la­dı. Gece kızın uykusu kaçtı. Kalktı, saman çöp­le­rin­den bir hasır örerek geçide gidip kuşun üstüne örttü. Top­ra­ğın soğu­ğun­dan koru­mak için fare­nin evinde bul­du­ğu pamuk­lar­la ayrıca sardı.

- Alla­ha­ıs­mar­la­dık, şirin küçük kuş­ca­ğız, dedi. Ağaç­lar yap­rak­la örtülü iken, güneş üstü­mü­ze iyi­lik­se­ver ışı­ğı­nı serer­ken, bu yaz bana din­let­ti­ğin neşeli cıvıl­tı­la­rın için teşek­kür sana.

Sonra başını kuşun göğ­sü­ne dayadı, fakat korku ile doğ­rul­ma­sı bir oldu, hafif bir pıtır­dı işit­miş­ti: bu çarpan, ısı­nın­ca hayata kavu­şan donuk kuşun kal­biy­di.

Son­ba­har gelin­ce kır­lan­gıç­lar, sıcak mem­le­ket­le­re göç eder­ler. İçle­rin­den bir­ka­çı geci­kir­se, ölü gibi yere seri­lir ve karın altın­da gömülü kalır. Kolay heye­can­la­nan kız pek ürktü. Bir baş­par­mak boyun­da oldu­ğun­dan, kuş ona nis­pet­le dev gibiy­di. Gene de gay­re­te geldi, kır­lan­gı­cın iki yanın­da­ki pamuk­la­rı daha sıkı sardı, yorgan olarak kul­lan­dı­ğı nane yap­ra­ğı­nı geti­rip kuşun başına koydu.

Son­ra­ki gece, tek­rar­dan ona kadar sürü­ne­rek gitti ve has­ta­yı yaşar buldu. Kuş çok bitkin oldu­ğun­dan, küçük kıza bakmak için göz­le­ri­ni güç hal ile ara­la­ya­bil­miş­ti. Başka ışık­lan­dır­ma aracı olma­dı­ğın­dan kız, elinde ışıl­tı­lı bir çöp tut­mak­ta idi.

Hasta kır­lan­gıç:

- Sana pek çok teşek­kür­ler ederim güzel, küçük çocu­ğum, dedi. Beni sıca­cık ısıt­tın, yakın­da bir şeyim kal­ma­ya­cak. O zaman, güne­şin olanca par­lak­lı­ğı ile ışıl­da­dı­ğı ülke­le­re uçmam mümkün olacak.

Genç kız:

- Oh! Diye cevap verdi. Dışa­rı­sı çok soğuk, kar yağı­yor, buz tutu­yor. Sen yata­ğı­na sıca­cık yatıp key­fi­ne bak. Ben sana elim­den geleni yapa­rım.

Bir koşu gidip bir çiçek yap­ra­ğın­da su getir­di. Kır­lan­gıç suyu içer­ken, kana­dı­nı çalı­nın diken­le­ri­ne çarpıp nasıl incit­ti­ği­ni anlat­tı. Bu kaza yüzün­den arka­daş­la­rı kadar hızlı uça­ma­mış, onlar da sıcak mem­le­ket­le­re doğru yol­la­rı­na devam etmiş­ler­di. Niha­yet o da yere düşmüş, ken­di­ni kay­bet­ti­ği için nasıl olup da bura­la­ra gel­di­ği­ni bile­mi­yor­du.

Zaval­lı kuş bütün kışı orada geçir­di. Yar­dım­la­rı­nı esir­ge­ye­cek­le­ri­ni bil­di­ğin­den, küçük kız, fare ile kös­te­be­ğe sez­dir­me­den onu görüp göze­ti­yor­du.

İlk­ba­har başın­da, güneş yeri ısıt­ma­ya baş­la­yın­ca, kır­lan­gıç kıza veda etti. Kız kös­te­be­ğin açıp kapat­tı­ğı deliği açtı. Kuş, sır­tı­na binip, komşu ormana bera­ber gelip gel­me­ye­ce­ği­ni sordu. Bu ayrı­lı­ğın ihti­yar fareyi çok üze­ce­ği­ni bilen kız:

- Hayır, gide­mem, diye cevap verdi.

Kır­lan­gıç güneşe uçar­ken:

- O halde Alla­ha­ıs­mar­la­dık, iyi, nazlı çocu­ğum dedi.

Küçük kız, göz­le­ri yaşlı, kuşu izli­yor­du, zaval­lı kır­lan­gı­ca öyle bağ­lan­mış­tı ki! Kuş son bir defa:

- Kivit, kivit diye­rek gözden kay­bol­du.

Küçük Parmak Kızın derdi başın­dan aşkın­dı, güneşe çıkıp ısın­ma­sı da imkân­sız­laş­mış­tı.

Tarla fare­si­nin evinin üstün­de­ki buğ­day­lar sürmüş, parmak boyun­da­ki kız için aşıl­maz bir orman haline gel­miş­ti.

Fare kıza:

- Yaz geli­yor, demiş­ti. O can sıkıcı, kadife kürklü kös­te­bek ille de senin­le evlen­mek iste­di­ği­ne göre çeyi­zi­ni hazır­la­ma­lı­sın artık. Sana yünlü ve keten elbi­se­ler lâzım, kös­te­bek karı­sı­nın hiç eksiği olma­ma­lı.

Fare bu vesile ile dört çıkrık kira­la­dı. Kız iplik eği­ri­yor, gece gündüz çalı­şı­yor­du. Tarla faresi gün­de­lik­le dört örüm­cek tutmuş, dur­ma­dan kumaş doku­tu­yor, kös­te­bek her akşam misa­fir­li­ğe gel­dik­çe, top­ra­ğı kor­laş­tı­ran ve daya­nıl­maz hale koyan güneşi kötü­lü­yor­du. Düğün bu yüzden mevsim sonuna kal­mış­tı.

Bölüm 1 · 1/16

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki