gridreads

1. Bölüm

ÖN SÖZ

Türk edebiyatının en usta öykücülerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık, insan ruhunun derinliklerine inen, doğanın büyüsünü hissettiren ve gündelik hayatın sıradan görünen yüzünde saklı güzellikleri keşfeden eserleriyle edebiyatımızda ayrıcalıklı bir yere sahiptir. "Havuz Başı" da bu eşsiz yeteneğin somut bir kanıtı olarak, Abasıyanık'ın gözlem gücünü, duygusal derinliğini ve kendine has üslubunu bir kez daha ortaya koyar.

"Havuz Başı" öyküsü, bir bahar günü bir havuz çevresinde gelişen olaylar aracılığıyla, insanların iç dünyalarını, ilişkilerini ve doğayla olan bağlarını ele alır. Abasıyanık, öyküsünde yalnızca betimlemeler ve olay örgüsüyle değil, aynı zamanda hissettirdikleriyle de okuru etkiler. Doğanın sessiz bir tanıklığı eşliğinde, insan hayatının kırılganlığını, sevincini ve hüznünü okurun kalbine işler.

Bu kitapta yer alan öyküler, yalnızca birer anlatı olmanın ötesine geçerek, insanın varoluşsal sorgulamalarına ve hayata dair küçük ama anlamlı anlara ışık tutar. Abasıyanık'ın kaleminden dökülen her cümle, bir resim gibi gözünüzde canlanır; her karakter, yaşamın içinden çekip alınmış gibidir.

Sait Faik, eserlerinde sıkça karşımıza çıkan "an" kavramını, bir daha geri gelmeyecek olan o özel zaman dilimlerini yakalayarak, onları ölümsüz kılmayı başarır. "Havuz Başı"nda da bu anların izini sürerken, edebiyatın hayatla olan derin bağını hissedersiniz. Bu öykü, Abasıyanık'ın sade ama bir o kadar da etkileyici diliyle, bizlere hayatta kaçırılmaması gereken anların değerini hatırlatır.

"Havuz Başı"nı okurken, yalnızca bir hikâye okumaz, aynı zamanda Sait Faik'in dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarsınız. Bu yolculuk, bize insanı, doğayı ve yaşamı yeniden keşfetme fırsatı sunar. Bu kitabı elinize aldığınızda, Sait Faik'in derinlikli anlatımı ve insana dair sunduğu evrensel bakış açısıyla kendinizi zenginleşmiş hissedeceksiniz.

Keyifli okumalar dilerim.

Havuz Başı

Beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş, sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini, sevinçlerini yaşaması ne demektir, diye düşünüyorum: Belki bir, geç olma olayı. Belki de bir çeşit hazları, kederleri, çocuklukları uzatma eğilimi. Ama bu uzayan yaz, kışın gelmeyeceğine alamet değil. Kış müthiş olacak, kar yolları kapayacak, bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek...

Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım.

Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu.

Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12'yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?.. Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?

Önce yanımdaki kanepeye oturdular. Biri kadın, öteki erkekti. Erkek bana gülümsedi. Halim yok gülmeye, yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi. Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyordum. Hala sizi bekliyordum. Belki de bugün, bu saatte buradan çıkmayacaktınız... Yoksa hasta mıydınız?

Bir ara bir başkasında saçlarınızı, yürüyüşünüzü seyreder gibi olmuş, siz olmadığınızı görünce yeniden merak etmiş, üzülmüş; sonra, belki de benim burada oturduğumu tahmin etmiştir de öteki kapıdan çıkmıştır, şüphesine düşmüştüm. Bu şüpheden çabucak caydım. O kadar önem verilmeye değer miydim?

Ya hastaysanız!..
Sanki hastaydınız. Koşup yatağınızın başucuna gelmiştim. Gözlerinizi açtınız. Alnınız terliydi. İki açık sarı tel terli alnınızın üstüne yapışmıştı. "Ateşim düşmüyor" demiştiniz. Şehre koşmuştum. Karaborsalardan ilaçlar getirmiştim. İyileşmiştiniz. Rıhtım boyunca yürümüştük. Taze, kırmızı idiniz. Alnınız terli idi. Gülüyordunuz. Alay ediyordunuz. Koşuyordunuz, yakalayamıyordum. Allah esirgesin! Hasta olmayın!

Dört beş saniye içinde bunları düşündüğümden adamın selamına karşılık vermemiştim. Dört beş saniye bir gecikmeden sonra ben de güldüm. Bunun üzerine adam yerinden kalktı, yanıma geldi.

—Bu caminin ismi ne?
Bir türlü bulamadım caminin ismini, dersem, inanır mısınız? Hala sizinle beraberdim. Hayır, hasta filan değildiniz, çok şükür! Beni görmemek için arka yollardan gidişinizi görür gibi oldum. İçimi kaderimden gelen bir sıkıntı sardı. Kızamıyorum size... Dünyaya kızıyorum. En iyi arkadaşıma kızıyorum. -Yok a...- Bu mayıstan başka her şeye benzeyen soğuk 1946 Mayıs'ına kızıyorum. Budalaca gülen kızlara kızıyorum. Size kızamıyorum. Arka sokaklardan beni görmemek için kaçtı ise, beni düşünerekten gitmiştir, diyorum. Hatırladım caminin ismini:

—Beyazıt Camisi, canım!
Kadın da yerinden kalktı. Adamın önemli bir soru sorduğunu, cevabının bütün karışık meseleleri halledeceğini bağıran pek meraklı bir yüzle yanımıza geldi. Yanına oturdu adamın. Bu sefer o sordu:

—Ali Sofya, hangisi?

—Şu tarafta...
Bir işaretle sol tarafı gösterdim. Anlayamadılar ne taraftadır Ali Sofya... Elimin gösterdiği yönü bir türlü kestiremediler. Gösterdiğim yerde kocaman binalar, birbirini kesen, biçen yollar, dükkanlar vardı. Orada Ayasofya'yı nasıl bulacaklar? Ama ne yapsınlar, çaresiz kabullendiler. Herhalde oralardadır, diye akıllarından geçmiş gibi yüzüme baktılar. Son bir defa daha;

—Herhalde uzaktır, dediler.

—Yok, pek uzak değil, dedim.
Adam ellisini aşmıştı. Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı.

Adam ellisini aşmıştı. Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı.

—Bunu getirdim köyden, dedi.
Çarşaflı kadını gösterdi: Sütlaç gibi buruşuk, ufacık gözleri ile yanaklarının elmacık kemiklere rastlayan yerleri pırıl pırıl, dişleri bembeyaz, yüzüne bakınca bir süt kokusu duyar gibi oldum. Bu yüz pembe mi pembe; içinde ne güzel bir kan akıyordu kim bilir...

—Hiç İstanbul görmedi bu. Bakıyor, hoşlanıyor da gülü gülüveriyor. Hoşlanıyor pek. Biz Lüleburgazlıyız. Ben geldim birkaç defa İstanbul’a. Bu gelmemişti. Camileri gezdiriyorum.

—Taksim’e de bir gidin.

—Gideceğiz. Beyoğlu’nu da görürüz ha? O da Taksim’e ulaşmadan değil mi?

—Evet.

—Tramvayla mı gidelim?

—Tramvayla gidin, ya!

—Ama biz, Tünel’den geçmek istiyoruz.

—Tünel işlemiyor, kapalı.

Yaa, Tünel kapalı demek... Tünel’in kapalı olmasına beraberce üzülüyoruz. Kadın, elinde gazete kâğıdına sarılmış bir şeyi bana gösteriyor:

—Bakır ucuzlamış, ucuza aldık.

—Kaça aldınız?

—Kilosuna... ne verdikti? 450 kuruştan verdiler. Te, bak şuna, 310 kuruş verdik. Pahalı değil, değil mi?

—325 kuruş verdik. 700 gram geldi.

—Sen 5 lira verdin. Ne geri verdi sana bakırcı?

Hesap ettiler. Önce anlaşamadılar. Sonra anlaştılar. 310 kuruşa almışlardı tencereyi.
Ben senin gelmen ihtimali olan yola gözlerimi dikmişim. Onlar, hesaplarını yapmış, havuzu seyrediyorlar. Ben geçmenizden ümidi kesmişim. Sizi nerede bulabileceğimi... "Bana bakın! Beni dinleyin, n'olur? Bakın da bir gün samimi olayım. Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz. Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz. Bırakın anlatayım..."

—Bu, dibinden mi kaynar?

—Yok canım? Babacığım, bu pınar mı? Boruyla içine terkos gelir.

Adam yanındakine dönüyor:

—Sorularla doldururlarmış. Dibine boru döşemişler, senin anlayacağın.

Bana:

—Peki, hani bu, suları fışkırtırmış?...

—Bayramlarda, sıcak havalarda... Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar.

Adam, kadına:

—Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar, anladın mı? Sıcak havada fışkırtırlar da insanları serinletir...

Bana da dönüyor:

—Peki... diyor. Hani üstüne top korlar da sular lastik topu havaya fırlatır, oynatır durur; öyle de yaparlar mı?

Elli yaşında adam, ellisine yakın kadın... fıskiyeler, toplar... Onlar, benden de çocuk. Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor, seviniyorum. Kadın eğilip beni dinliyor. Taksim'den, öteki camilerden, meydanlardan, Boğaziçi'nden, Kızkulesi'nden söz açıyoruz. Sonunda laflarımız bitiyor. Konuşmuyoruz bir zaman. Ben, size bir mısra bulup söylemek istiyorum. Yağmurlu havalardan, dağ yollarından, katırlardan, çıngıraklardan bahseder mısralar yok mu yeryüzünde?

Bu sırada adam, kadınına Kızkulesi'ni, Haydarpaşa'yı, Selimiye Kışlası'nı anlatıyor...

Bir ara üçümüz de susuyoruz. Önemli şeyler düşünüyor gibiyiz. Hele ben, neler düşünmüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz. Koşa koşa yanıma geliyorsunuz. Kolunuza bile giriyorum.

Tam bu sırada, adam:

—Kışın donar mı bu su?

Ne diyeyim ben şimdi? Üzüntüm yine dağılıyor.

—Donar, diyorum, donar da çocuklar üstünde kayarlar.

Kadına dönüyor adam.

—Donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış, diyor.

Ne dersin sevgilim, Beyazıt havuzu kışın donar mı? Murtaza Çavuş'la karısı Hacer Ana'ya ben, donar, dedim.

Kumarbaz Hayri Efendi

Safranbolulu Halil, al yanaklı, ürkek gözlü, köse bir simitçidir. Akşamları Atpazarı'na bakan Altındiş'in kahvesinde bom oynarken, gelir, omuz başımda durur, beni seyrederdi. Bu her gece böyle olurdu. Benim yerim her akşam aynı yere rastlamazsa o yine benim iskemlenin yanı başına gelmeyi unutmazdı. Bir zaman sonra öylesine ahbap olmuştuk ki, konuşmamıza lüzum kalmamıştı.

Ben, iskambil oynarken, yanımda birisi durursa pek memnun olurum, o zaman oyunu da iyi oynarım. Neden derseniz, kendi başıma hayalperest olduğum halde başka birisiyle yan yana bulunduğum zaman adamakıllı mühendis gibi, doktor gibi hesaplı olurum da ondan. Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur ama, insanlarla beraber olan insan, hakiki kıymetini ölçer, biçer. O zaman büyük adamsa, büyük adamdır. Bir şeye yaramaz adamsa, bir halta yaramaz adam olduğunu anlayan adam da bir şeydir. Onun için Safranbolulu Halil'in iskambil oynayan beş kişinin içinden beni seçmesi, gayet makuldür. Çünkü ötekiler hayalperestlerdir. Yanında durana kızarlar. Ben bu devreyi geçirinceye kadar imanım gevremiştir.

Oyunda hep kazanmaya imkân yoktur. Hele hayalperestlerle. Ustalarla oyun oyundur. Kafasındaki süslü köşkleri, içindeki hırsları bir araya toplamış adamla, oyun oyunluğunu kaybeder. Kazansan bile yorulursun, keyiflenmezsin. Doğrusunu isterseniz, böyleleriyle kavgada hileye sapmak en doğru yoldur. O zaman, bir dereceye kadar zevk alabilirsin. Çünkü hayalperestin kendi âlemine dalmışken uyanmasına imkân olmadığı için senin yine hesaplı olan hileyi fark edemez. Hileye sapmazsan karşıdakinin hayal kuvveti sana öyle oyunlar oynar ki, bu oyunlara karşı koyacak ancak yine hesaplı, ortak hayaller mahsulü bir realist hayal yani oyunda hiledir.

Bu meseleye dair başka fikirlerim de vardır ya, şimdilik bunları kendime saklamayı daha uygun buluyorum. Mesela, aynı kuvvette, hatta aynı şansta bile beraberlik olmayan bir oyunda şanssızın nasıl hareket etmesi lazım geldiğini ben kendi kendime ispat ettiğim gibi anlatabilsem, sizlere de bir yardımım dokunmuş olurdu. Bu usulü, daha doğrusu bu değişmez kanunu mantıki bir şekilde, eksiksiz anlatabilseydim, emin olun ki hiç egoist değilim, anlatırdım. Anlatamam. Omuz başımda durup beni seyretmeniz bile yeterli değildir. İnsan iki şahsiyetli yahut da bir cambaz gibi girişken olmalı ki, kah omuz başımda durarak elime, kah karşıma fırlayıp yüzüme bakarak bu kanunu benim kadar sezebilsin.

O zamanlar bütün kahveleri dolaşırdım. Nerede bir oyun, paralı bir oyun kokusu koklarsam, çöker otururdum. İtiraf etmek lazım. Bununla geçiniyordum. Akşamları, Fatih halkı gibi parmağıma marul kangalını, kâğıtlara öteberiyi dizer, anneye taşırdım. Yani düzenli, burjuva, namuslu bir kumarbazdım. Mahallede itibarım yoktu ama, anamın nezdinde itibar sahibiydim. Benden hiç şikâyeti yoktu. Hatta bazı kere, şuraya buraya görücülüğe bile gider; kim olduğumu öğrenen emekli hazine memuru, Merkez Bankası başyazmanı ailesi kızlarının daha evlenecek çağda olmadıklarını anneye söyledikleri zaman, inanırdı. Halbuki, kız evin içinde öpmedik yastık, mahallede kırmadık ceviz, gül atmadık oğlan bırakmamıştır. Ev halkı da şu kızın bir an evvel başının bağlanmasını canı gönülden istedikleri halde, yine de kumarbaz Hayri'ye kız vermezler.

Şu Hayri, akşamları düzenli şekilde evine gelir, şu Hayri'nin rakısı yoktur. Hovardalığı görülmemiştir. Kimseden ödünç almaz. Borç verir aksine… Eli açıktır. Bütün kabahati ayda 60 papele kapıcılık, uşaklık etmemesi, lise tahsili yaptığı halde bir bankaya girecek kadar gençliğinde futbol oynamamasıdır. Bunlar da zamanın büyük kusurlarıdır. Futbol oynamalı idi. Hatta güreş de etmeli idi. Ama mademki Hayri aptal değildir. Mademki şöyle kötü bir şair olmadığı için kendisine kitaplar toplatmak becerisi, radyolarda büyük büyük laflar etmek harçlığı verilmemiştir, ne yapsın? Kendine göre o da öenmli bir iş bulmuştur: Kumar.

Cemiyete faydalı olmak? İnsanın cemiyete faydalı olması için düşünmesi, yürümesi, gezmesi yeterlidir, der Hayri. Öyle midir? Tartışmayı sevmez. Fikrini kabul etmelidir. Faydalı, faydasız; zararlı, zararsız… Bunlar ancak dış görünüşlere göre yapılan birtakım ayırmalardır. İnsan, cemiyete en faydalı gibi göründüğü zaman en büyük zararı da yapabilir mi yapamaz mı? Hayri'ye göre yapabilir. O halde? O halde yaşayan, kocaman şehrin içinde şapkası kafasında -şapkasız da olur- gezip dolaşan her insan denilen otuz iki dişli canavar, faydalıdır. Ötesini geç bir kalem!

Bu al yanaklı, köse, her akşam iskemlenin başında durup şansıma şans katan simitçinin hayatından memnun olmamasının birçok sebepleri varken, benim samimiyetime tatlı tatlı gülmesi, bön bön bakması, nedir? Onun bu cemiyete ne faydası vardır? Birbirimizi ite dürte yaşıyoruz. En zararsızlarımız, sütçü beygirlerinin arkasında İstanbul sabahlarının sisli perişan sokaklarına küfreden hilekâr sütçüler, akşam karanlığında, ışıksız, hanımeli kokan mahallelerde, "akşam simidi" diye haykıran bol şalvarlı, patates yüzlü masum çocuklardır. En faydalılarımız büyük kitaplar yazan, cart curt öten, yanlış hesap yapıp binaları çökerten, beton köprülerin bir ton kaldıracağını hesaplayıp da yüz altmış ton kaldıramayınca nasıl olup da yıkıldığına acıyan mühendislerdir.

Bölüm 1 · 1/11

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki