ÖN SÖZ
Sait Faik Abasıyanık, Türk edebiyatının şirin dilini ve insana dokunan öykülerini ustalıkla birleştiren önemli isimlerinden biridir. 1951 yılında yayımlanan Havada Bulut, yazarın hızlı yaşanan bir döneme duyarlı bakışlarını yansıtan bir öykü kitabıdır. Bu eser hem bireysel hikâyelerin derinliğine hem de toplumsal olaylara karşı gelişmiş duyarlı bir bakışa sahiptir.
Kitap, Abasıyanık'ın şiirsel dili ve günlük yaşamdan kopardığı parçalarla okuyucuyu şaşırtan, duygusal bir yolculuğa davet eder. Havada Bulut'taki hikâyeler, yaşamın akışındaki basit ama etkileyici detaylarla bezeli; bu hikâyelerde ıssızlık, umut, hüzün ve ince bir mizah bir aradadır. Abasıyanık'ın bakışı, insan ruhunun karmaşıklığını sade bir üslupla çözümler ve her hikâyede okuyucuya kendinden bir şeyler bulma fırsatı sunar.
Bir balıkçı köyünde denize duyulan sevgi, İstanbul’un dar sokaklarında yaşanan küçük dramlar ya da sessiz bir akşamüstünün huzuru... Abasıyanık, bu öykülerle şehirle insanı, doğa ile toplumu çarpıştırırken, her satırında okuyucuya "insan" olmanın anlamını sorgulatıyor.
Havada Bulut, yalın ancak zengin dili, insana dair çözümlemeleri ve yaşamdan kopardığı kesitlerle Türk edebiyatında kendine has bir yere sahiptir. Sait Faik’in bir kez daha "yaşamak güzel bir şeydir be kardeşim!" dedirten eserlerinden biri olarak, okuyucuyu çevresine daha dikkatli ve sevgi dolu bakmaya davet eder. Bu kitaba başlarken, onun öykülerinin sıcaklığını ve insan ruhuna dokunan derinliğini hissetmeye hazır olun.
HAVADA BULUT
Bu uzun bacaklı, karınsız, niyeti kötü bakışlı sarışın adamın hayatına ait bildiklerimi şu veya bu kimseden öğrenmiş değilim" dersem, inanmayın! Bu adam hakkında söylenenleri buraya yazmasak da olurdu. Dedikodunun kıymetsiz bir şey olduğunu ortaya sürmek de doğru değil... Hiç olmazsa bir zevki vardır, kafirin! Dedikodu biraz şipşak fotoğrafa benzer. İcap ederse bu adam üzerine sinmiş dedikodu havasından da söz açabiliriz, korkumuz yok.
Yanında köpeği ile beraber denize nazır bir arsanın setleri üstüne oturmuştu. Köpek arka ayakları üstüne çökmüş, ön ayakları dimdik heykel gibi, burnu ıslak, soğuk... Arada bir, ince sesler çıkarıyor, sonra sahibine, gidelim, der gibi bakıyordu.
Adam sigarasını yaktıktan sonra:
—Otur, dedi, oturduğun yerde!
Köpek ön ayaklarını uzatıp burnunu arasına koydu. Gözlerini kapadı. Hafif bir rüzgâr, köpeğin sarı tüylerini, adamın sarılı beyazlı sert saçlarını oynatıyordu.
Adamın yüzünde manalı hatlar vardı. Sevilmemişlerin, çok üzülmüşlerin, sarhoşların, bir zaman güzelken çirkinleyivermişlerin, okumuşların, kısacası içi rahatsızların yüzlerindeki ifade... Bu adamın da yüzünden birtakım manaları, insan işi yoksa, bulup çıkarıverir. Gözlerinin etrafında yedi sekiz çizgi, hayatında çok güldüğünü değil, yüzünü güneşe verip mavi gözlerini kıstığını ifade ediyor dersem, inanmalısınız! O, aynaya baktığı zaman, bu çizgilerin gülmekten değil, güneşe bakmaktan olduğunu, köpeğine söylemiştir. Bir köpeğe söylenilmiş lafı komşulardan hiçbiri işitmemiştir, denebilir mi? Komşular değil, memleketin posta dağıtıcısı; bu, her gün dağıttığı mektuplar kendilerini merak ettire ettire onu bu hale sokmuş gibi, her tenha yerde kendisine sigara ikram eden her adama:
—Haa! Hani şu köpeği ile konuşan adam mı? Birader, dün mektup götürmüştüm. Sokak kapısı da aralıktı. İçerden birtakım sesler geldi. Kulak kabarttım tabii! Kendi kendime de, “Bu evde bu adamla köpekten başka mahluk yok. Allah Allah! Bu ne iştir? Bu adam ne halt karıştırır, kiminle konuşur böyle?” diyordum. Başımı uzattım baktım. Meğer köpekle konuşmaz mı? Kendisi aslen Urumelili Türktür. Köpekle Rumca konuşur…
—Nasıl bilmem beyciğim? On beş senedir bu Rum köyünde dağıtıcılık ederim. Nasıl bilmem Rumca? Yalnız beyciğim... Dilim damağım kurudu. Şuradan bir de gazozcuk ikram edin! Kolay mı efendim, mahalleleri dolaşmak? Vallahi öyle akşamlarım olur ki beyefendi, ayakkabılarımı çıkardığım zaman sanki ayaklarım benim sabahki ayaklarım değilmiş gibi olur. En aşağı iki misli büyürler... Oh! Neyse... Gazozu soğukmuş domuzun! Her zaman değildir. Evet... Ne diyordum? Ha, baktım içerden sesler geliyor, kulak verdim. “Sen” diyordu, “beni ihtiyar mı sanırsın? Hayır ihtiyar sanmazsın, bilirim! Dağ bayır dolaşırken yoruluyor muyum? Ama diyeceksin ki, hayatında çok güldün de bu gözlerinin kenarlarındaki çizgiler ondan... Ağzının kenarındakiler de... Hayır azizim! Ben hiç gülmedim demem; güldüm. Güldüm ama, şöyle içten, candan gülmedim. Hem, ben ne zaman böyle gülmek istesem anamın bir sözü hatırıma gelir: 'Çok gülen çok ağlar' sözü... Bir türlü istediğim gibi gülemem. Şöyle hani, insanlara selam şeklinde bir gülümsemek mecburiyeti vardır. En mesut anımda o kadar gülebildim. Selam makamında da hiç gülümsemedim, sonradan ağlayacağımdan korktum. Lafı uzattım dostum! Bu çizgiler, senin anlayacağın, gülmekten değil, güneşten... Evet, bildiğimiz güneşten. Sen bilirsin beni, ben güneşte çok gezerim. Hem bak, dikkat et! Sol gözümde çizgi daha fazladır. Onu yürürken daha fazla kısarım da ondan. O gözüm doğuştan zayıftır. Bereket öteki sağlam da idare ediyoruz. Yoksa monokl takmak lazım gelecekti. Düşün beni bir defa dostum! Tek gözlüklü bir züppeyi...”
Posta dağıtıcısının şu yukarıda yazdığımız şekilde anlattığını farz etsek ne çıkar? Böyle anlatmamıştır ama, sesinin yılan ıslığına benzeyen ısırıcı halini, yılan bakışı gibi sarı, soğuk bakışını anlattığına eklersek dinleyenin, işittiklerini başka birisine naklederken dağıtıcının bakışından, kıpırdanışından, sesinin ıslığından ilave ve düzenlenmiş bir başka konuşmayı anlatmamasına imkân olmadığını siz de teslim edersiniz. Şimdi artık yazıcı sırlarımı açığa vurarak bana bir gazoza, bir sigaraya mal olmuş kısımlardan arta kalan tarafları da yazmaya hazırlandığım için bir küçük giriş yapacağım: Bundan sonraki kısmı, okuyucuya, "Nasıl öğrenmiş bunları acaba?" diye sorular sordurarak yazıma devam edeceğim. Nasıl öğrendiğime gelince, onu da söylemeyeceğim. Söylemeyeceğim ama yine şunları ilaveden de kendimi alamıyorum: Belki bu adamla aynı evde beraber yattık. Belki o adam "benim" demeyeceğim. Mesela size, "Odasında başını kaşıdı" diye yazsam, "Nereden biliyorsun, gördün mü?" diye bana sorabilirsiniz. Yahut, "Sabahleyin uyandığı zaman içinde bir yorgunluk duydu" desem, ne gülünç bir cümle olur! Okuyucu bana, "Sen o adam mısın? Be herif! Herifin içini nereden biliyorsun?" diye sorabilir. Haklıdır da... Ben, şu hikayemin devamınca aynı hataları yapmaya hazırlanıyorum, mazur görün! Bilmem size yazıya başlarken bu adamla olan müthiş iç akrabalığımı söylemiş miydim? Burada yine bir noktayı daha açıklamadan asıl konuya giremeyeceğim; o da bu hikâyenin içindeki adamın hem bana çok yakınlığıdır, hem de posta dağıtıcısının lafları gibi başka insanların o adam hakkında bildiklerini de yazarsam, o adamla benim aramda aynı zamanda hiçbir münasebetin bulunmadığını yazıyorum demektir. Bu böylece malum ola...
Posta dağıtıcısının söylediği gibi onun insanlardan kaçtığını sanmıyorum. Yalnız başına dolaşmasının bir sebebi vardır, elbette... Bu sebebi o, belki kendisi de bilmiyor. Ona göre, kendisi böyle dört tarafı su ile çevrili yerlerin adamı değildir. Büyük şehir adamıdır. İnsan sayısı milyonu geçen şehirlerin adamıdır o... Yoksa böyle küçük yerlerde o adamla kimse aşinalık etmez, rakı içmez, konuşmaz, ilk günlerde hakkında bir şeyler öğrenmek için dostlar bulunabilir ama, sonra hepsi çekilir, onu köpeğiyle yalnız bırakabilirler. Kimse meşgul olmaz onunla. Son sözü söyleyen, bir posta müvezzii yerine bir berber olur.
—Aşk yüzünden bu adam böyle olmuş, der.
Bu adamın nesi var? Sizin gibi bir adam, diyemezsiniz, gören göz kılavuz istemez: Adam köpeği ile konuşuyor be birader! Halbuki biz, birçok insanın eşya ile, duvarlarla, kendi hayalleriyle, yataklarıyla, aynalarla, kiminin hatta kravatıyla, genç kızların sandıktaki çeyizleriyle, genç erkek çocukların kendi vücutlarıyla sevişip konuştuklarını işitir, biliriz.
Şairlerin yıldızlar, rüzgarlar, meçhul kadınlar, göller, uzak memleketler, iki bin metreden geçen bulutlar, muhacir kuşlarla; balıkçıların sandalları, oltaları, balıklarıyla konuştukları bir hakikat olduğu halde, bu adamın köpeği ile konuşması memlekette müthiş bir dedikoduya sebep olmuştu. Ben kendi hesabıma, bu adamın aşk yüzünden bu hale geldiğine de inanmam. Bana kalırsa bu adamın tabiat dışı bir hali de yoktur ya! Ama, benim gibi hiç kimse düşünmüyor, ne yapabilirim? Hatta adamcağızın kendisi bile hafif kaçıklığına emin... Benim fikrim şu: Bu adamın köpekle konuşması insanları sevdiği halde onlarla konuşmamasından, hatta nasıl diyeyim, insanlarla ruhi alışverişinde onlara çok düşkünlüğünden, insanları merak edip bir türlü öğrenememesinden...
Adam hakkındaki dedikodularımıza dönelim, daha iyi:
Şehirde iki dükkânı varmış, kiralarını alırmış. Nerede olduğu, ne iş yaptığı bilinmeyen bir tüccarın yanında da katipmiş. Tüccar da kendisi gibi bir adammış, kimseye muhabbet göstermezmiş, o da bekarmış. Beraberken birbirlerine bir “Merhaba” derler, bir de “Allahaısmarladık!” derlermiş.
Bir de şu olay var:
Vapurda bir zamanlar, genç birisiyle konuştuğunu söylerlerdi. Hatta bir akşam bu orta yaşlı adamla bu on sekiz yaşlarındaki genç birisinin, vapurun burnunda sıkı fıkı konuştuklarını, hatta erkeğin şarkı söylediğini duyanlar olmuş. Bu on sekiz yaşlarındaki birisinin babasına haber gitmiş. Sıkı bir tembih sonunda kız adamla konuşmaz olmuş. Yine son vapurda bazen buluşurlarmış ama, kızcağız gider, iki arkadaşının yanına oturur, köpekli adam da bir müddet oralarda gezinir, sonra vapurun başına gider, orada yine hafif hafif ıslık çalar, türkü mırıldanırmış. Kimseye selam vermediği halde kıza selam verir, garibim, o da alırmış...
Hatta iki kelime de “Nasılsın, iyi misin, ne var ne yok?” şeklinde konuşuyorlarmış da...
İşte bunlar, adam hakkındaki dedikodulardır. Bunları herkes bilir. Adamın asıl sırrını bize açan – söylemeden yapamayacağım – bir küçük köpektir. Zeki gözlü, buz gibi soğuk burunlu, tüyleri havalanan sarı bir köpek... Bu köpek onun köpeğidir ama ben burada bir vasıta olarak kullanıyorum. Yoksa köpek tamamen değilse bile oldukça hayalidir. Sebebi de zavallı bir adamın hayatını, kuruntularını, düşünce kırıklarını, dünyada tek başına kalışını, bir köpeğin asla anlatamamasıdır. Köpekler sevgisini, bizim gibi ne anlatmak ne de yazmakla belli eder. Köpek koşar, kuyruğunu sallar, sahibinin elini yalar. Hayali köpeğimi dinleyin:
“O sabah erken uyanmıştı. Hafif bir ıslık sesiyle yanına koştum...”
Köpeği anlatmaya bırakırsam, sanırım, hikayemin fena halde tadı kaçacak... Onun için akşamları seddin üstünde sigara tüttüren, kimsenin sevmediği, konuşmadığı, çekindiği adamla ahbaplık etmek üzere yanına ben yanaşıyorum:
—Beyefendi, diyorum, müsaadenizle... Sigaramı yaktım. Yanına oturdum. İlk kendisinin konuşması lüzumunu duydu herhalde ki, ben köpeği okşarken mırıldandı:
—Hayvanları sever misiniz?
—Bayılırım beyefendi!
—Vallahi bendeniz pek sevmezdim. Şimdi de pek alıştım. Bir zamanlar oturduğum pansiyondaki madamın köpeğiydi bunun anası... Bu daha dünyada yoktu. Kadıncağız öldü. Yanımdan ayıramadım hayvanı. Madamı da pek severdim. Zaman geçti. Köpek öldü. Ölen köpek dişiydi. Bu erkektir. Bu yavruyu o günlerde birisi istemiş, vermek üzereydim. Hayvan ölünce yadigarını muhafaza ettim...
O akşam şu yukarıdaki cümlelerden daha önemli bir şey konuşmadık. İkimiz de siyasi olayları ya hiç anlamıyor ya anlamak istemiyorduk, yahut siyasi bahisler üstüne her fikrimiz tasvip edilecek şekilde birbirine sunuluyordu: Yani siyasetten konuştuk. Akşam evime döndüğüm zaman şu posta dağıtıcısının bu adamda ne gördüğünü bir türlü anlayamamıştım. Bayağı, basbayağı bir adamdı. Şu karşımızda oturan zengin bakkalın bu adamdan kat kat daha enteresan bir hayatı vardır. Değil mi ya canım? Düşüncelerini zeytinyağı, fasulye, un, nohut sarmış sarmalamış; dünyalığını düzmüş, çocukları büyük mekteplere gidiyor, dans ediyor, şık mı şık giyiniyorlar... Kızı ne güzel İngilizce konuşur hele! Kolej mezunu, boru değil! Babası bundan ne memnun! Ne gurur duyuyor kızıyla! Sakız'dan nasıl geldiğini, bir bakkala nasıl çırak olduğunu, sonra nasıl dükkânda bütün işi eline aldığını, ustanın dükkana arada bir uğradığını, günün birinde de kızını elinden tutup kendisine nasıl verdiğini bir anlatsa... Hayatının en hareketli zamanı da o zamandı. Nasıl adım adım yürümüş, damla damla bardağı doldurmuştu. Herkesin küçücük dükkân gördüğü Balıkpazarı'nın aşağısını yalnız küçük dükkanın büyük ardiyesi hakkında hiç fikirleri olmayanlar ne bilir? Kapıdaki Kürt, kimsecikleri dinlemez. Bu korkunç Bizanslı ardiyelerin demir kapakları her göze görünmezdi. Her şey orada, o yağlı, siyah kaldırımların sağında solunda hamalların bağrıştığı, arabaların birbirlerine girdiği orta çağ sazlı sözlü labirentteydi. Kendisi beyaz adamdı. Karısı esmerdi. Bu sarışın, karabaş, ballı gözlü çocuk, kendi çocuğu muydu? Burnu tam Grek burnuydu. Omuzları genişti. Babasına Büyük İskender'i hatırlatırdı. Yani Efendi mürekkep yalamış adamdı. Oğluna bayılırdı. Kızını sever, onun İngilizcesinden gurur duyardı. Ondan öte Yunanistan'da açlıktan ölürlermiş. Kahvede üzülür, evde karısının yanında, ağlamaklı gibi olur. Kahve içerken, "Alalım beş on kilo, bir kenara atalım, Eleniçamu" derdi, "günün günü var!"
Bundan öte Yani Efendi'nin hayat hikayesi de zınk diye duruyor, öteye geçemiyordum. Kabahat bende! Biraz yorgunlukla Balzac bir parfümericinin hayatını nasıl adım adım kovalamışsa, ben de Yani Efendi'nin evinin içine girip daha birçok bilmediğim yerleri yazar, kocaman bir roman yapamaz mıydım sanki?
Yani Efendi ile uğraştığım bu sıralarda, herkesin merakını çeken, bu herkesin içinde evvelce ben de dahil olup da sonradan çıktığım, köpekli adamı göremiyordum. İstesem belki her akşam orada setin üstünde onu yakalar, ağır ağır birçok şeylerini öğrenebilirdim. Hayır, garip insanlarla uğraşmak istemem. Onlardan bana hayır yok, bana seven, gülen, bağıran mahlukat lazım! Bu adam yaşamıyor ki. Köpeğinden başka kimsesi yok. Yalnız onunla konuşuyor, insanları sevmiyor; yine posta dağıtıcısının gözlemlerine geçelim:
—Beyim, bu adamın bir kişiye bir kahve ısmarladığı görülmemiştir. Buyurun, şu gazinoya girelim. Birer kahve içelim. Size ona dair bakın ne haberlerim var?
—Başka zaman, başka zaman!
Dinlemek istemiyorum. Yani Efendi, merakımı sardı. Oğluyla ahbaplık ediyorum şimdi.