gridreads

1. Bölüm

EKİM

OKULUN İLK GÜNÜ

17 Ekim Pazar­te­si

Unu­tul­maz üç aylık tatil bir düş gibi geçti. Bugün okulun ilk günü.

Annem­le bir­lik­te sabah erken­den okulun üçüncü sını­fı­na kay­dol­mak üzere yola çıktık. Ben ise, geçir­di­ğim o güzel tatili düşü­nü­yor, bu neden­le iste­me­ye iste­me­ye anne­min peşin­den yürü­yor­dum.

Etraf çocuk­lar­la doluy­du. Anne­ler, baba­lar kitap­çı veya kır­ta­si­ye­ci dük­kân­la­rı­na doluş­muş­lar, çocuk­la­rı için kalem, kitap, çanta, defter alı­yor­lar­dı. Okulun önü de o denli kala­ba­lık­tı ki, kapıcı da, polis de kapı­nın önünü açık tut­mak­ta olduk­ça zor­la­nı­yor­lar­dı.

Annem­le kapıya yak­la­şır­ken omzuma biri­nin dokun­du­ğu­nu his­set­tim.

Her zaman neşeli, güler yüzlü, kıvır­cık kızıl saçlı ikinci sınıf öğret­me­nim:

“Eh Enrico, demek artık ayrı düştük, ha?” diyor­du.

Ben de bunu bili­yor­dum. Fakat buna karşın, yine de öğret­me­ni­min bu söz­le­ri içimi sız­lat­tı, bana çok dokun­du.

Sonun­da kala­ba­lı­ğın ara­sın­dan geçip içe­ri­ye girdik... Hanım­lar, beyler, büyük anne­ler, işçi­ler, uşak­lar... Hepsi bir elle­riy­le çocuk­la­rı­nı tut­muş­lar, diğer elle­rin­de kar­ne­ler­le holü ve mer­di­ven­le­ri dol­dur­muş­lar­dı.

O denli gürül­tü vardı ki, adeta bir tiyat­ro salo­nu­na giri­yor gibiy­dik. Kala­ba­lık arı kovanı gibi kay­nı­yor­du.. Bu sırada öğret­men­ler de gidip geli­yor­du. Hemen hemen üç yılımı geçir­di­ğim alt katta, daha önce oku­du­ğum sınıf­la­rı görün­ce neşe­len­dim. Birin­ci sınıf öğret­me­nim sını­fı­nın kapı­sın­dan:

“Sen bu yıl üst kat­ta­sın Enrico,” dedi. “Senin bura­dan geçi­şi­ni göre­me­ye­ce­ğim artık...” Bun­la­rı söy­ler­ken bana üzgün bir tavır­la bakı­yor­du.

Müdür odası da dop­do­luy­du. İnsan­lar müdü­rün başına üşüş­müş­ler, yanıp yakı­nı­yor­lar, henüz çocuk­la­rı­nı yaz­dı­ra­ma­yan­lar söy­le­ni­yor­lar­dı.

Okul müdürü bana geçen yıldan daha yaş­lan­mış, saçı sakalı daha beyaz­la­mış gibi görün­dü.

Çocuk­lar da daha geliş­miş ve boy­la­rı uza­mış­tı.

Okula ilk kez yazı­lan çocuk­lar birin­ci sını­fın kapı­sın­dan içeri girmek iste­mi­yor­lar, inatçı küçük sıpa­lar gibi ayak diri­yor­lar­dı.

Böyle dire­nen çocuk­lar kol­la­rın­dan çekile çekile sınıfa sokul­du­lar.

Sıra­lar­dan bile aniden fır­la­yıp kaçmak iste­yen­ler oldu.. Kimi­le­ri de anne­le­ri­nin ve baba­la­rı­nın git­ti­ği­ni görün­ce ağla­ma­ya baş­lı­yor­lar, bunun üze­ri­ne anne­le­ri ve baba­la­rı kapı­dan geri dönüp onları avut­ma­ya ya da alıp eve götür­me­ye mecbur kalı­yor­lar­dı. Bu kar­ga­şa­nın içinde öğret­men­ler ne yapa­cak­la­rı­nı şaşır­mış­lar­dı.

Annem, küçük kar­de­şi­mi de getir­miş­ti. Onu birin­ci sınıfa yaz­dır­dı. Böy­le­ce küçük kar­de­şim, Bayan Del­ca­ti’nin sını­fı­na; ben de birin­ci katta Bay Per­bo­ni’nin sını­fı­na öğren­ci olduk. Saat on oldu­ğun­da elli dört kişi sını­fı­mı­za yer­leş­miş­tik. İkinci sınıf birin­ci­si olan Deros­si de bun­la­rın ara­sın­day­dı.

Yaz mev­si­mi­ni geçir­di­ğim o gör­kem­li orman­la­rı ve dağ­la­rı düşü­nün­ce sınıf öyle sıkıcı görü­nü­yor­du ki... Sonra biz öğren­ci­le­re pek iyi dav­ra­nan, hep bizim­le gülen ve sanki biz­ler­le arka­da­şı­mız olacak kadar ufak tefek olan ikinci sınıf öğret­me­ni­mi düşü­nü­yor­dum.

Hele hele o dağı­nık kızıl saç­la­rı! Onu bir daha göre­me­ye­ce­ği­mi düşün­dük­çe üzül­mek­ten ken­di­mi ala­mı­yor­dum.

Yeni ders yılın­da­ki öğret­me­ni­miz uzun boylu, beyaz saç­la­rı olan, sakal­sız ve alnın­da derin çizgi taşı­yan biriy­di. Sesi olduk­ça güç­lüy­dü. Hiç gül­me­di­ği gibi, aklı­mız­dan geçeni oku­ya­bi­lir­miş gibi yüzü­mü­ze bakı­yor­du.

“Bu birin­ci gün,” dedim kendi ken­di­me. “Daha dokuz ay var... O kadar ev ödevi, o kadar aylık test, o kadar çalış­ma!..”

Eve dönme zamanı gelin­ce annem­le olma ihti­ya­cı his­se­dip koşa koşa gide­rek elini öptüm.

“Cesa­ret Enrico,” dedi. “Bir­lik­te çalı­şa­ca­ğız senin­le.”

Eve mutlu bir halde dön­müş­tüm. Ama artık mutlu ve güleç yüzlü öğret­me­nim olma­dı­ğı için okul, ilk baş­ta­ki kadar hoşuma git­me­miş­ti.

Güleç­yüz­lü öğret­me­ni­mi özlü­yor­dum.

ÖĞRET­ME­Nİ­MİZ

18 Ekim Salı

Bu sabah­tan sonra yeni öğret­me­ni­mi­zi de sev­me­ye baş­la­dım.

Henüz ders baş­la­ma­dan kür­sü­de­ki yerini almış­tı bile. Geçen yılki öğren­ci­le­ri, kapı­nın önün­den geçer­ken, baş­la­rı­nı içe­ri­ye uza­tı­yor­lar, selam veri­yor­lar­dı.

“İyi günler, Bay Per­bo­ni,” diyor­lar­dı.

Bazı­la­rı da sınıfa girip öğret­me­nin elini sıkı­yor, sonra hemen çıkıp gidi­yor­lar­dı. Onu çok sev­dik­le­ri bel­liy­di. Ondan ayrıl­dık­la­rı­na üzü­lü­yor­lar­dı. O da onlara “Günay­dın,” diyor, uzat­tık­la­rı elleri sıkı­yor ama yüz­le­ri­ne bak­mı­yor­du. Kar­şı­da­ki evin çatı­sı­na bakar­ken alnın­da­ki kırı­şık­lık­la çok ciddi görü­nü­yor­du. Bu selam­la­ma­lar­dan hoş­lan­mak­tan çok kat­la­nı­yor gibiy­di. Sonra tekrar bize, tek tek yüzü­mü­ze baktı. Yazı yaz­dı­rır­ken arada bir kür­sü­den iniyor, sıra­la­rın ara­sın­da dola­şı­yor­du.

Tam o sırada arka­sın­da­ki bir çocuk masa­nın üstüne çıkıp, mas­ka­ra­lık yap­ma­ya baş­la­dı. Öğret­men ani olarak arka­sı­na döndü. Çocuk hemen yerine oturup başını eğerek ceza­sı­nı bek­le­me­ye baş­la­dı.

Öğret­men elini çocu­ğun başına koyup; “Bir daha yapma,” dedi, hepsi bu kadar. Sonra kür­sü­sü­ne dönüp yaz­dır­ma­yı sür­dür­dü.

Dersi biti­rin­ce bir süre ses­siz­ce bize baktı. Sonra güçlü ama hoş sesiy­le şöyle dedi:

“Din­le­yin çocuk­lar! Bir yılı­mı­zı bir­lik­te geçi­re­ce­ğiz. Bu yılı iyi geçir­me­ye baka­lım. İyi huylu olun ve çok çalı­şın. Benim ailem yok. Şimdi bütün ailem siz­si­niz. Geçen yıl annem vardı ama, o da öldü.. Bu dün­ya­da sizden başka kimsem yok, sizden başka birine de bağlı deği­lim. Tek kaygım siz­ler­si­niz. Benim çocuk­la­rım olma­lı­sı­nız... Ben sizi sevi­yo­rum, siz de beni sevin. Hiç biri­ni­ze ceza vermek iste­mi­yo­rum. Sını­fı­mız bir aile, sizler de benim için neşe ve gurur kay­na­ğı ola­cak­sı­nız. Sizden bana yüksek sesle söz ver­me­ni­zi iste­mi­yo­rum. İçi­niz­den “Evet” dedi­ği­ni­ze eminim. Siz­le­re teşek­kür ederim.”

O sırada kapıcı gelip ders saa­ti­nin bit­ti­ği­ni bil­dir­di. Yer­le­ri­miz­den ses­siz­ce kalk­tık. Masa­nın üstüne çıkan çocuk, öğret­me­nin yanına gidip tit­re­yen bir ses tonuy­la:

“Özür dile­rim efen­dim,” dedi.

Öğret­men çocuğu alnın­dan öptü:

“Gide­bi­lir­sin, oğlum,” dedi.

BİR KAZA

21 Ekim Cuma

Yeni öğre­tim yılı­mız üzücü bir kazay­la baş­la­dı.

Sabah, babam­la okula gidi­yor­duk. Ben babama geçen gün öğret­me­nin söy­le­dik­le­ri­ni anla­tı­yor­dum, baktık cad­de­de bir kala­ba­lık var. İnsan­lar okulun kapı­sı­na top­lan­mış­tı. Babam, hemen:

“Bir kaza olmuş sanı­rım...” dedi. “Ders yılı kötü baş­lı­yor!”

Güç­lük­le içeri girdik. Taşlık çocuk­lar­la, çocuk­la­rın anne­le­ri ve baba­la­rıy­la doluy­du. Öğret­men­ler çocuk­la­rı sınıf­la­ra soka­mı­yor­lar­dı.

Herkes müdü­rün oda­sın­dan yana bakı­yor­du.

“Zaval­lı çocuk!”

“Zaval­lı Giulio!”

“Oh, çok yazık!” diyor­lar­dı.

Kala­ba­lı­ğın ara­sın­dan, baş­la­rın üze­rin­den bir poli­sin ve müdü­rün başı görü­nü­yor­du. Sonra içeri silin­dir şap­ka­lı birisi girdi.

“Doktor geldi,” dedi­ler.

Babam daya­na­ma­yıp yakı­nı­mız­da­ki öğret­men­ler­den biri­si­ne sordu:

“Ne olmuş?”

“Zaval­lı çocu­ğun ayağı teker­lek altın­da kalmış.”

İkinci sınıf­tan bir çocuk­muş. Evden okula gelir­ken bakmış, birin­ci sınıf çocuk­la­rın­dan biri anne­si­nin elin­den kur­tu­lup yolun orta­sı­na fır­lı­yor. Bir kaç adım öteden de otobüs geli­yor­muş. Hemen atılıp çocuğu yaka­la­mış, kur­tar­mış. Onu kur­tar­mış ama, ken­di­si çabuk dav­ra­na­ma­mış, bacağı oto­bü­sün teker­le­ği­nin altın­da kalmış. Bir topçu yüz­ba­şı­sı­nın oğluy­muş.

Bunu anla­tır­lar­ken, bir kadın, kala­ba­lı­ğı yara­rak deli gibi içe­ri­ye daldı. Bacağı ezilen çocu­ğun anne­siy­miş. Haber gön­de­rip çağır­mış­lar.

O sırada, kala­ba­lı­ğın ara­sın­dan başka bir kadın atılıp yeni gelen kadı­nın boy­nu­na sarıl­dı. Hıç­kı­ra hıç­kı­ra ağla­ma­ya baş­la­dı. Bu da kur­ta­rı­lan çocu­ğun anne­siy­miş. İkisi bir­lik­te içe­ri­de­ki odaya gir­di­ler.

Bağ­rış­ma­lar işi­ti­li­yor­du:

“Sev­gi­li yavrum benim!..”

“Ah, Giulio’cuğum!”

“Allah seni bize bağış­la­sın...”

Bu sırada, kapıda bir araba durdu. Biraz sonra kuca­ğın­da yaralı çocuk­la, müdür görün­dü. Çocuk başını müdü­rün omu­zu­na daya­mış­tı. Yüzü kireç gibi, göz­le­ri kapa­lıy­dı. Orada bulu­nan herkes sustu.

Yalnız anne­nin hıç­kı­rık­la­rı duyu­lu­yor­du...

Müdür bir ara durdu. Onun da yüzü sol­gun­du. Kuca­ğın­da­ki çocuğu kol­la­rıy­la kal­dı­rıp ora­da­ki­le­re gös­ter­di. Çocuk­lar, çocuk­la­rın anne­le­ri ve baba­la­rı, öğret­men­ler alçak sesle:

“Bravo sana yavrum!”

“Aferin, Giulio!”

“Sen çok yaşa!..” diye ses­len­di­ler, elle­riy­le öpücük yol­la­dı­lar. Çocuğa yakın olan­lar da, elle­ri­ni, kol­la­rı­nı öpü­yor­lar­dı.

Giulio göz­le­ri­ni açtı:

“Çantam?” diye sordu.

Kur­ta­rı­lan çocu­ğun annesi:

“Çantan bende yavrum,” dedi. “Ben de geli­yo­rum.”

Kadın ağlı­yor, göz­le­rin­den yaşlar boşa­lı­yor­du.

Yaralı çocu­ğun annesi de yan­la­rın­da yürü­yor­du. Elle­ri­ni yüzüne kapa­mış­tı. Dışa­rı­ya çık­tı­lar. Çocuğu ara­ba­ya koyup, git­ti­ler. Biz de ses­siz­ce sınıf­la­rı­mı­za girdik.

YENİ ARKA­DAŞ

22 Ekim Cumar­te­si

Cuma günü, yani dün, öğle­den sonra öğret­me­ni­miz zaval­lı Giulio’nun bir süre daha koltuk değ­ne­ği ile yürü­ye­bi­le­ce­ği­ni anla­tır­ken, başöğ­ret­men sını­fı­mı­za yeni bir öğren­ci getir­di. Esmer tenli, kara gözlü, siyah saçlı ve bir­bi­ri­ne biti­şik kara kaş­la­rı olan çocu­ğun giy­si­le­ri de siyah­tı ve belin­de de siyah meşin bir kemer bulu­nu­yor­du.

Başöğ­ret­men, öğret­me­ni­mi­zin kula­ğı­na bir şeyler fısıl­da­dık­tan sonra, çocuğu bıra­kıp gitti. Çocuk sanki kor­ku­yor­muş gibi bakı­yor­du biz­le­re o iri kara göz­le­riy­le. Öğret­men onun elini tuttu ve sınıfa:

“Mutlu olma­lı­sı­nız çocuk­lar,” dedi. “Bugün, bura­dan beş yüz mil uzakta Kalab­ri­ya Böl­ge­si’nde doğmuş olan genç bir İtal­yan oku­lu­mu­za geldi. Bu kadar uzak­tan gelmiş kar­de­şi­ni­zi bağ­rı­nı­za basın. İtalya’ya güçlü asker­ler ve emek­çi­ler veren, büyük dağlar ve büyük orman­lar­la kaplı, yete­nek­li ve yürek­li insan­la­rın yaşa­dı­ğı yerden geli­yor arka­da­şı­nız. Onu bağ­rı­nı­za basın ki, doğ­du­ğu kasa­ba­dan ne kadar uzakta oldu­ğu­nu düşün­me­sin.”

Bun­la­rı söy­le­dik­ten sonra duvar­da­ki İtalya hari­ta­sı­na gidip, Kalab­ri­ya Böl­ge­si’ni gös­ter­di. Sonra yüksek sesle sını­fın hep birin­ci­si olan çocuğu çağır­dı:

“Ernes­to Deros­si!”

Deros­si ayağa kalktı.

“Buraya gel!”

Deros­si, öğret­men kür­sü­sü­nün yanın­da duran Kalab­ri­ya­lı çocu­ğun yanına gitti.

Öğret­men:

“Sını­fın birin­ci­si olarak, sınıf adına yeni gelen arka­da­şı­mı­zı kucak­la,” dedi. “Bir Pie­mon­te evladı ile bir Kalab­ri­ya evladı kucak­laş­sın.”

Deros­si, Kalab­ri­ya­lı­yı kucak­la­ya­rak gür sesiy­le:

“Hoş geldin!” dedi.

Kalab­ri­ya­lı, Deros­si’nin yanak­la­rın­dan öptü. Herkes el çırp­ma­ya baş­la­dı.

“Susun!” diye bağır­dı öğret­me­ni­miz. “Okulda el çırp­ma­yın.”

Ama memnun oldu­ğu­nu görü­yor­duk. Kalab­ri­ya­lı da memnun olmuş­tu.

Öğret­men çocuğa yer gös­ter­di.

“Şimdi beni iyi din­le­yin. Kalab­ri­ya­lı bir çocu­ğun Torino’da ve Tori­no­lu bir çocu­ğun ken­di­si­ni Kalab­ri­ya’da evinde his­set­me­si için elli yıl müca­de­le veril­di. Bunun için yur­du­muz otuz bin can verdi. Bir­bi­ri­ni­zi ger­çek­ten sev­me­li­si­niz. Böl­ge­miz­de doğ­ma­dı diye arka­da­şı­nı­za kötü dav­ra­nış­ta bulu­nur­sa­nız, şanlı bay­ra­ğı­mı­zın yanın­dan geçer­ken göz­le­ri­ni­zi yerden kal­dır­ma­ma­lı­sı­nız.”

Yeni arka­da­şı­mız yerine otu­run­ca, yakı­nın­da otu­ran­lar ken­di­si­ne kalem, kâğıt ve bir resim ver­di­ler. En geride oturan bir çocuk da elden ele bir İsveç pulu gön­der­di.

ARKA­DAŞ­LA­RIM

25 Ekim Salı

Kalab­ri­ya­lı çocuğa pul gön­de­ren arka­da­şı ben de çok sevi­yo­rum.

Adı Gar­ro­ne. Sını­fın en büyüğü, on dört yaşın­da var. Geniş omuzlu, koca kafalı bir oğlan. İyi yürek­li olduğu belli, gülüm­se­me­sin­den anla­şı­lı­yor. Ayrıca büyük adam gibi sürek­li düşü­nen bir hali var.

Çocuk­lar­dan birini daha da çok sevi­yo­rum. Adı Corot­ti. Her zaman neşeli ve güler yüzlü. Babası keres­te­ciy­miş. 66 Savaşı’nda asker olarak bulun­muş. Prens Umber­to’nun ala­yın­day­mış. Üç madal­ya­sı varmış.

Bir de kambur, kısa boylu, zaval­lı bir çocuk var. İnce yapılı, sıska yüzlü. Adı Nelli.

Bir de çok iyi giyi­nen bir çocuk var: Vol­ti­ni. Üze­rin­de­ki kürkün tüy­le­ri­ni çekip kopa­rı­yor.

Benim otur­du­ğum sıra­nın önünde bir çocuk otu­ru­yor. “Duvar­cı” diyor­lar, çünkü babası duvar­cıy­mış. Yüzü elma gibi yuvar­la­cık; burnu da top gibi. Bir bece­ri­si var; duda­ğı­nı tavşan dudağı gibi yapı­yor. Bütün çocuk­lar ona bunu yap­tı­rı­yor­lar. Ufacık bir bez par­ça­sı gibi şap­ka­sı var, mendil gibi buruş­tu­rup cebine soku­yor.

Sonra çok gurur­lu görü­nen Carlo Nobis adın­da­ki bir çocuk var, o da çok sev­di­ğim iki çocuk ara­sın­da otu­ru­yor. Bun­lar­dan birisi diz­le­ri­ne dek inen ceke­tiy­le, has­tay­mış gibi soluk yüzü, sürek­li kor­ku­yor görü­nen ve hiç gül­me­yen demir­ci­nin oğlu­dur. Diğeri ise sakat kolunu bir askıda taşı­yan kızıl saçlı bir çocuk. Babası Ame­ri­ka’ya gitmiş, annesi de pazar­da sebze satar. Sol tara­fım­da da tuhaf bir tip otu­ru­yor. Stardi. Bu çocuk kısa boylu ve tık­naz­dır. Boynu yok gibi­dir.

Kim­sey­le konuş­maz ve sanki söy­le­nen­ler­den pek azını anlar, göz­le­ri­ni hemen hiç kırp­ma­dan öğret­me­ni dinler. Kaş­la­rı hep çatık, çenesi sanki kilit­li­dir. Öğret­men ders anla­tır­ken birisi ken­di­si­ne bir şey sora­cak olursa, birin­ci ikinci kez cevap vermez, üçün­cü­sün­de ise tekme sallar.

Onun yanın­da başka bir okul­dan atıl­mış olan, asık ve keder­li yüzlü Franti oturur. Bir de bir­bir­le­ri­ne çok ben­ze­yen ve aynı giyi­nen, her iki­si­nin de tüylü Kalab­ri­ya şap­ka­la­rı olan ikiz­ler var.

Ancak bütün çocuk­la­rın en yakı­şık­lı­sı ve en çalış­ka­nı, bu yıl yine sınıf birin­ci­si olacak olan Deros­si’dir. Bunu anla­yan öğret­men de soru­la­rı hep ona sorar. Ama ben yine de en uzun ceketi ve has­ta­lık­lı görü­nen yüzüy­le demir­ci­nin oğlu Pre­cos­si’yi seve­rim. Baba­sı­nın ken­di­si­ni döv­dü­ğü­nü söyler. Çok utan­gaç­tır ve birine bir soru sor­du­ğun­da ya da kazay­la çarp­tı­ğın­da hemen özür diler. Ve o güzel keder­li göz­le­riy­le insa­nın yüzüne bakar. Ancak bütün çocuk­la­rın en büyüğü ve en iyisi Gar­ro­ne’dir.

ARKA­DAŞ­CA

BİR DAV­RA­NIŞ

26 Ekim Çar­şam­ba

Gar­ro­ne ne denli iyi yürek­li oldu­ğu­nu bu sabah gös­ter­di. Okula gel­di­ğim­de iki yıl önceki öğret­me­nim, birin­ci sınıf­ta­ki bayan öğret­men, beni dur­dur­du.

“Yarın size, annen­le görüş­me­ye gelmek isti­yo­rum, ne zaman gele­bi­li­rim?” diye sordu.

Onunla konuş­tu­ğum için sınıfa biraz geç kaldım. Ama baktım, öğret­men daha gel­me­miş, içim rahat etti.

O sırada üç dört çocuk kızıl saçlı Crossi’ye, hani kolu sakat çocuğa takı­lı­yor­lar ve canını sıkı­yor­lar­dı. Cet­vel­le vuru­yor­lar, yüzüne de kes­ta­ne kabuğu atı­yor­lar­dı. Dil­le­ri­ni çıka­rı­yor­lar, sakat olan koluy­la alay edi­yor­lar­dı.

Çocuk­ca­ğız, sıra­nın arka­sı­na çekil­miş, hiç sesini çıkar­mı­yor, onlara yal­va­rır gibi bakı­yor­du. Öbür­le­ri git­tik­çe azı­tı­yor­lar, cana­var­la­şı­yor­lar­dı. Crossi’nin yüzü kıp­kır­mı­zı olmuş, tit­re­me­ye baş­la­mış­tı.

Derken, Franti sıra­nın üze­ri­ne çıktı, iki kolun­da birer sepet varmış gibi, Crossi’nin pazar­cı­lık yapan anne­si­nin tak­li­di­ni yap­ma­ya baş­la­dı. Kadın­ca­ğı­zı oğlunu almaya kapıya gel­di­ğin­de gör­müş­tü.

Bu oyun çocuk­la­rın pek hoşuna git­miş­ti. Kah­ka­ha­lar­la gülü­yor­lar­dı.

İşte o anda Crossi’nin tepesi attı. Kalem kutu­su­nu kap­tı­ğı gibi olanca gücüy­le Franti’nin kafa­sı­na fır­lat­tı. Franti başını eğdi, kutu gitti, tam o sırada içe­ri­ye giren öğret­me­nin göğ­sü­ne çarptı...

Çocuk­la­rın hepsi hemen yer­le­ri­ne geçip otur­du­lar. Kork­muş­lar­dı.

Sınıf­ta çıt çık­mı­yor­du. Öğret­men mosmor kesil­miş­ti. Kür­sü­sü­ne çıktı, oturdu.

“Kim yaptı bunu?” diye bağır­dı.

Hiç kim­se­de ses yok. Öğret­men bir daha sordu:

“Kim yaptı?”

Zaval­lı Crossi’ye acıyan Gar­ro­ne ayağa kalkıp:

“Bendim,” dedi.

Öğret­men bir ona, bir şaşkın şaşkın bakı­şan öğren­ci­le­re baktı ve sakin bir ses tonuy­la:

“Sen değil­sin,” dedi. “Suç­lu­ya ceza ver­me­ye­ce­ğim, ayağa kalk­sın!”

Crossi ayağa kalktı:

“Bana haka­ret edi­yor­lar­dı, beni dövü­yor­lar­dı... Ken­di­mi tuta­ma­dım.. Ben de..”

“Otur,” dedi öğret­men. “Onu kış­kır­tan­lar ayağa kalk­sın!”

Dört çocuk baş­la­rı öne eğik, ayağa kalk­tı­lar.

“Sizler, size hiçbir şey yap­ma­mış bir arka­da­şı­nı­za kötü dav­ran­dı­nız, bir insa­nın talih­siz­li­ğiy­le alay etti­niz, ken­di­si­ni savu­na­ma­ya­cak kadar zayıf birini döv­dü­nüz. En aşa­ğı­lık dav­ra­nış­lar­dan birini yap­tı­nız. Bundan daha ayıp bir şey olamaz. Kor­kak­lar!”

Bölüm 1 · 1/14

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~10 dk kaldı

Sonraki