Ön Söz
Türk edebiyatının eşsiz kalemi Sait Faik Abasıyanık, insan ruhunun derinliklerine eğilen, gündelik yaşamın sıradan gibi görünen anlarında saklı mucizeleri keşfeden bir hikâye ustasıdır. Onun eserleri, edebiyatın sınırlarını zorlayan, yaşamı ve insanı farklı bir pencereden görmeye davet eden metinlerdir. İşte bu pencereyi ilk kez açan kitaplardan biri olan Semaver, yazarın sıradan insanlara, sıradan olaylara ve sıradan yerlere verdiği olağanüstü anlamların bir toplamıdır.
1940 yılında yayımlanan Semaver, Sait Faik’in ilk hikâye kitabı olmasına rağmen, derin gözlem yeteneği ve kendine has anlatım tarzıyla, yalnızca döneminin değil, Türk hikâyeciliğinin de temel taşlarından biri olmayı başarmıştır. Kitap, sıradan insanların yaşam mücadelelerini, sevinçlerini, kederlerini ve hayallerini sade ama sarsıcı bir dille ele alır. Yazar, hikâyelerinde süslü anlatımlardan uzak durarak, yalın ve samimi bir üslupla okuru kendi dünyasının bir parçası haline getirir.
"Semaver", küçük mutlulukların, naif hayallerin ve insan olmanın doğallığını merkeze alır. Fabrikada çalışan bir genç, bir deniz kenarı balıkçısı, mahalledeki yaşlı bir kadın ya da işsiz bir adam... Sait Faik’in kaleminde hepsi ölümsüzleşir ve bizi yaşamın basitliğinde saklı olan güzelliklerle yüzleştirir.
Bu eser, yalnızca bir hikâye kitabı değil, aynı zamanda edebiyatımızın vicdanı ve duyarlılığıdır. Hayata, insana, doğaya, sevgiye ve umuda dair her şeyin bir yansımasını bulabileceğiniz Semaver, okuyucusunu hem kendi iç dünyasında hem de çevresinde daha dikkatli bir yolculuğa çıkarır.
Elinizde tuttuğunuz bu kitap, Sait Faik’in dünyasına bir davettir. Öyle bir dünya ki her hikâyesiyle insana, doğaya ve yaşama yeniden bakmayı öğretir. Sayfalarını çevirdikçe sadece hikâyelerin değil, hayatın kendisinin de içinde bulunduğunu göreceksiniz.
İyi bir hikâye okumak, biraz da hayatı yeniden okumaktır. Semaver'in size bu farkındalığı kazandırması dileğiyle...
Semaver
— Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.
Ali, nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenab-ı Hak’la beraber, oğlunun odasına girince, uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç yüzü ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali, işten çıkmış gibi terli ve pembeydi.
Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz ağırbaşlılıkla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren yalancı tana bakıyordu. Neredeyse ötecekti.
Ali, nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi, yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğlu ile beraber tekrar yatağa düştükleri zaman, bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver ile güzel kaynardı.
Ali, semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti elde edilirdi.
Sabahleyin, Ali’nin, bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu’ndaki askerî okulun borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.
Ali, annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O, annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek, avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.
Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğlu’na geçtiler.
Ali bütün gün zevkle, hırsla, istekle çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işleyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası, İstanbul’da bir tek elektrikçiydi. Bir Almandı. Ali’yi çok severdi. İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı, çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikteydi.
Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.
Anasını kucakladıktan sonra, karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi, anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye layık olduğu zaman, kadıncağız selâm vermek üzereydi.
Anası:
— Ali be, günah be yavrum — dedi. — Günah yavrucuğum, yapma!
Ali:
— Allah affeder ana — dedi. Sonra saf, masum sordu:
— Allah hiç gülmez mi?
Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra, yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.
*
Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor, buruşuk ve tülbent kokan vücudunda, akşam üstleri merdivenleri hızlı hızlı çıktığı zaman, bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.
Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında, üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.
Ali, annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden, tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı, uyuklar gibi vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını, soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.
Ölümün karşısında, ne yapsak, başarılı olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, başarılı olmuş bir aktör.
Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti, soğumağa başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, âciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen, o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkaramadı. Aynaya baktı. En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?
Ali, birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi.
Aksine, yüzü eskisi kadar sevecen, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O, fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibiydi.
Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm sakin, anasına girdiği gibi, onun bütün hassasiyetini, şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu, o kadar...
Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.
Bir sabah, yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde, o, bir daha kaynamadı.
Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer.
Kış, Haliç etrafında, İstanbul’dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler, okul hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir süre dinlenirler; kocaman bir duvara sırtını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.
Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan, burunları nezleli, kafaları grevli, ızdıraplı, pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazan fakir okul öğrencileri, kocaman fabrika duvarına sırtını verir; üstüne rüyalarının devamına serpilen salepten yudum yudum içerlerdi.
Stelyanos Hrisopulos Gemisi
Kış, Ada’nın sahillerine lodoslarla beraber gelirdi. Koca yemiş ağaçlarının çamlarla birleştiği Ada’nın lodos tarafında, hiçbir ev yoktur. Orada, kocaman vahşi kayalar, tuhaf kuşlar ve derin uçurumlar vardır. Kalpazanlar Kayası’nın üstünden lodos aştığı zaman, Ada’nın poyraz tarafındaki evlerinde sessiz bir hayat başlardı. Göçler gitmiş olurdu. Banyolar sökülmüş; köşkler küskün ve hayatsız dururdu. Küçük sandallar yer yer karaya çekilmiş bulunurdu. İşte, balık zamanı, bu zamandı. Kocaman gırgır kayıkları sahile başvururlar, torik ve palamut, Ada’nın etrafında bütün gün döner dolaşırdı. Kocaman kayıklar, kocaman bir şehre durmadan balık götürür; Ada’ya para, pul, bir iki çuval un, birkaç kilo et getirirlerdi. O sene, kış ne kadar fazla olmuşsa, balık da o nispette az çıkmıştı. Balığın az, kışın çok olması günah çıkartan papazı bile düşündürürdü.
Stelyanos sabahtan beri çapari (olta) hazırlıyordu. Tamir ettiği ağlar çoktan bozulmuş, yazın hazırladığı oltalar kopmuş, kayığın boyaları dökülmüş, evin içi çoktan karmakarışık olmuştu. Bu sene balık yoktu. Bu seneki göçler, evvelki senekiler gibi bol keseden para harcamamışlardı. Balığı bile başka balıkçıdan almışlardı. Beş para faydalarını görmemişti. Trifon, kışa girerken hastalanmıştı. Köyde ilaç pahalıydı. Şehre inmek bir meseleydi. Trifon, gerçi mektebe gitmiyordu. Ama kendi kendine çalışıyordu. Kitap, defter bile epey para tutmuştu. Stelyanos, yarın balığa gidecekti. Çaparının hindi tüylerini düzeltiyor; kopmuş, çürümüş misinaları tamir ediyor, paslı iğneleri değiştiriyordu. Bir bol balık olsaydı, yarın da biraz gaz yağı, bir parça şeker, Trifon’a bir pantolon, bir yün yelek, kendisine bir kasket alabilseydi. Evin içini biraz düzeltse, şehirden Trifon’a bir iki küçük hediyecik getirseydi. Bir denizci hikâyesi kitabı satın alsaydı. Bir kocaman gemi resmi bulup, Trifon’un yattığı küçücük odaya çivileseydi.
Stelyanos, balığa akşamleyin çıktı. Gecenin kim bilir hangi saatinde dönecekti. Trifon, büyükbabasını beklerken uyuyakalmıştı. Rüya görüyordu. Bir kayanın önünde bir gemi vardı. Trifon, geminin içinde mi; yoksa kayanın üstünde miydi? Müthiş bir dalga, her an gemiyi o büyük kayaya çarpacak gibi yaklaşıyor, sonra nasıl oluyor bilinmez, dalga gelip gemiye çarpıyordu. Her an o kaya ile gemi arasında bir iki kulaçlık mesafe azalacak zannedildiği halde, azalmıyordu, artmıyordu da.
Bu rüya böylece devam ederken, Stelyanos içeri girdi. Rüzgâr, odanın içini karıştırdı. Bir iki fotoğraf yerlerinden düştü. Danteller uçuştu.
—Uyuyor muydun, Trifon?
—Uyuyordum ya... Balık var mı baba?
—Yok... Deniz sanki bomboş.
—Neden acaba?
—Mutlaka bir canavar belirdi, Trifon. Yoksa, bu vakit balık olmaz mı?
—Dede... Sen hiç canavar gördün mü?
Stelyanos, canavar görüp görmediğini kendi kendisine sorduğu zaman, düşünür kalırdı. Fakat başkaları sorunca; o kadar canavar hikâyeleri ile doluydu ki, o kadar gece yarıları, denizin karanlık, fosforlu yüzünden sinirle kocaman hayvanlar geçtiğini görmüştü ki... Hikâyelerle gerçekleri karıştırır, hayalinde ve hafızasında yaşayan canlıları, denizlerde yaşamış hayvanlar gibi bulup çıkarıverirdi. Zaten, deniz kadar bilinmeyen bir şey var mıydı? Kim bilir oltaların yetişmediği, ağların serpilemediği denizlerde, ne tatlı, güzel balıklar; ne haşin, yırtıcı, hayal edilmez canavarlar vardı.
—Gördüm, Trifon. Bir kıştı. Toriğe çıkmıştık. Bulunduğumuz nişanda pamuk balığı dedikleri bir canavar olduğunu işitmiştik. Bu balığın yavrusu yirmi, yirmi beş kilo ağırlığında olurmuş diye duyardık. Bu yavruları büyükler, bir tehlike karşısında yutarlarmış; tehlike atlatıldıktan sonra tekrar kusarlarmış. Düşün, Trifon, pamuk balığı ne kadar kocaman bir şey. Pamuk balığını, o akşam, Rüstem Çavuş yakalamıştı. Biz, bütün kayıklar, onun etrafını almıştık. Bembeyaz, hakikaten pamuk gibi beyaz bir canlıydı. Yalnız ağzı, görülecek bir şeydi! Belki şu kapı kadar büyük. Dişleri yoktu. Rüstem Çavuş, balığın karnına bıçağı daldırınca, bu karnın içinde, dört tane dipdiri yavru bulduk. Sonra bu hayvanın yalnızca yavrusu yakalandı mıydı, bütün deniz karışır, o cins bütün balıklar sandallara hücum ederler, devirirlermiş. O gece böyle bir olaya meydan vermemek için kaçmıştık. Sonra bir akşam da...
Hikâyeler birbirini takip eder; Trifon, gizemli bir korku içinde uyuyuverirdi.
Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun; balık ne kadar az çıkarsa çıksın; yine yaz, bildiği gibi mahrumiyetlerin içinden kafasını kaldıracak ve onu bekleyenlere gelecektir.
Yukarıki iki odasında göçlerin oturduğu, sarı maden toprağı sıvalı küçük evin sahibi Stelyanos Hrisopulos, aşağıda zeminden üç merdivenle inilen bir odada balık ağlarını örmekle meşguldü. Küçük odanın tavanı insan boyundan yüksek olmasına rağmen, insanı eğilmeye mecbur bırakan bir karanlık; kilise önlerinde, deniz kenarlarında, balık ağlarının arasında, sandalın içinde çıkmış sarı şipşak fotoğrafları hayal meyal fark ettirirdi. Bu fotoğraflara baktıkça, Hrisopulos ailesinin büyük kızını bir kraliçe tavrıyla sandal çekerken, küçük Trifon’u berrak dişleriyle gülerken görür; bütün çirkinlikleri silip süpüren alacakaranlığı seviverirdi. Hrisopulos ailesi, bütün ölüleri ve iki tek canlısıyla güzel bir aileydi.
Onları ören bir genç gözünü bozacak kadar ince ve sanatlı dantellerle süslü bir masa örtüsünün üstünde, kırmızı boyaları dökülmüş minyatür bir rakı sürahisinin yanında, Trifon’un günlerce çalışarak yaptığı bir gemi duruyordu. Geminin yanında, Stelyanos’un küçük kızı ve Trifon’un anası Yovana’nın ayakta bir resmi vardı. Yovana öleli dört sene olmuştu. Trifon, şimdi on iki yaşındaydı. Sekiz yaşındaki Trifon’un resmi, masanın üzerindeki gemi ve balık ağlarıyla beraber o sene, anasının öldüğü sene çıkmıştı. Bu resim, on yaşındaki bir çocuğun ilişemeyeceği yere asılmıştı.