gridreads

1. Bölüm

Ön Söz

Türk edebiyatının en güçlü öykücülerinden biri olan Sait Faik Abasıyanık, yazdığı eserlerle insan ruhunun derinliklerine inen bir sanatçıdır. "Tüneldeki Çocuk" adlı bu eserinde, yazarın kendine özgü üslubunu ve hayatı yorumlayış biçimini bir kez daha görebiliyoruz. Sait Faik, yalın dili ve etkileyici betimlemeleriyle sıradan insanları ve onların yaşadığı hayatı anlatırken, aslında büyük bir evrenselliğe ulaşır.

Bu kitapta, Sait Faik'in şehir yaşamının kuytu köşelerine, gündelik hayatın akışına ve insan ilişkilerinin karmaşasına nasıl incelikle dokunduğunu hissedeceksiniz. Onun kalemi, küçük detaylarda büyük anlamlar bulur; sıradan olayların ardında derin bir hümanizm yatar. "Tüneldeki Çocuk" ise bu anlayışın en güzel örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar.

Sait Faik'in öykülerinde sıkça karşılaştığımız deniz, balıkçılar, mahalle kahveleri ve İstanbul'un o eşsiz atmosferi, bu eserde de tüm sıcaklığıyla hissedilir. Ancak bu eser yalnızca bir İstanbul kitabı değildir; aynı zamanda insanın içsel yolculuğunu ve yaşamın anlamını arayışını da anlatır. Yazarın bir çocuğun gözünden sunduğu hikâye, masumiyetin ve büyümenin bir arada var olduğu o hassas dönemi işlerken okuyucuyu hem düşündürür hem de duygulandırır.

Sait Faik, "Yazmasam çıldıracaktım" diyerek yazının onun için bir yaşam biçimi olduğunu ifade eder. Onun bu tutkulu anlatımı, "Tüneldeki Çocuk"ta da kendini gösterir. Okuyucu, her satırda yazarın duygularını, gözlemlerini ve hayata dair derin sorgulamalarını hisseder.

Bu ön sözle, sizi "Tüneldeki Çocuk"un içine saklanmış o eşsiz dünyayı keşfetmeye davet ediyorum. Bu öykülerde, kendi hayatınızdan bir parça bulacağınıza ve Sait Faik'in büyülü anlatımıyla farklı bir perspektif kazanacağınıza inanıyorum.

Keyifli okumalar dilerim.

TÜNELDEKİ ÇOCUK

Şu insanlara hiçbir şey çok değildir.

Bugünlerde İstanbul mahallerinden birinde gecelerimi geçirmek mecburiyetindeyim. Saat dokuzdan sonra, mahallede müthiş bir karanlık denizin içinden çıkar, etrafı doldurur, mahalle derin bir uykuya dalar. Tam bu saatlerde insan arayan serin bir rüzgar sessiz ve karanlık sokakları ve sahipsiz köpekleri, dostsuz kedileri bulur, böylece sabahlara doğru giderdik.

Vaktiyle bir girişimci Rum’un mazotla işleyen iki dinamosu mahalleye bir elektrik verir; sanırım o gün bir doğru akım, insanları uzaktan hayalen belli eder ama şeklen hiç belli etmez, çiftlerin kim olduğunu kimsecikler bilmezmiş. Şimdi belediye ile anlaşamayan girişimci elektriği kesmiş. Karanlık sokaklar 20.30’dan sonra nereye giderler belirsiz!

Mahalle sakinleriyse yalnız kalanları seven insanlar olduklarından evlerine kapanıyor; insana, yanındaki dalaverelerini pencere kenarlarında sigara içerek düşünülüyorlar gibi geliyor.

Yalnız bazen çocukların paçavralara gaz bulayıp karanlığı deldikleri ve deniz kenarlarında bu meşalelerle korkunç kıskaçlı büyük pavuryaları topladıkları görülüyor. Sahil boyu evler bu egzotik, garip ve şairane manzarayı seyrederek bir dereceye kadar uykularında ışık ve ses işitip görüyorlar.

Mahallede kolej eğitimi almış; Fransızca, İngilizceyi dili gibi bilen bir Türk hanımına bu uzayan, ışıksız gecelerden bahsettiğim zaman:

— Şu insanlara karanlık çok bile! dedi.

Posbıyıklı Rum balıkçılar, çıplak bacaklı sıska çocuklar, gırtlakları bir karış dünyaya fırlamış Kurt hamallar, doksanlık Rum kadınları, ben, sen, posta dağıtıcıları, o bakkal çırağı… Hepimiz şu insanlardandık.

Ben hanımın yanında, öteki biraz uzakta, beriki manavın köşesinde, güzel ve üzgün bakkal çırağı yokuşun ortasındaydı.

Tartışmaya girmedim, neme lazım! Kadın, mahalle müdürüyle senlibenli konuşur. Erkeklere fikir, kadınlara nasihat verir.

O gün İstanbul’a indim. Şuracığa Tünel’deki çocuk gözlemimi —o hanım için değil, ben ondan ümidimi kesmiştim— yine Tünel’deki çocuk için yazacağım:

Tünel’e Beyoğlu tarafından bindik. Bu saatlerde bu taraftan aşağıya kalabalık yoktur. İkinci mevkideyiz. Bir köşede üç asker, beride bir ihtiyar kadın, yanım başında gelini, daha ötede vapura yetişmekten mühim mühim bahseden bir Ermeni grubu, ben, bir de o vardık.

Ayaklarını oturduğu yerin altına mümkün olduğu kadar çekmişti. Ancak dikkat edilirse ayakkabısız olduğu fark edilebilirdi. Daha kalkmamıştı. Birinci mevkii ikinciden ayıran parmaklığın ve peronla yolcu vagonlarını ayıran parmaklığın otomatik demiri kapanmıyor, yeni kalkıyordu.

Sonra kapılar, denizden bir baharın nefes alıp vermesini hatırlatan bir iç çekişle kapandılar.

O, sağ elinin parmaklarını bükerek kulak memesinin altına koymuş, ağzı açıktı. Öteki eli; kirli, siyah, pis fakat tırnakları derisinin koyu esmerliğinden olacak bembeyaz, dizinin üstündeydi. Kalem gibi parmakları vardı. Siyah bir gömleğin üstünde, yağlıboya hissini veren beyaz denemeyecek kadar açık renk birtakım desenler fark ediliyordu. Sedef bir kopça, kirli ve incecik boynunu sıkmıştı. Şimdi yüzündeyim…

Basık bir burun, açık, hayretle açılmış sulu bir ağız, büyük, koyu kahverengi, insanı denemeyecek kadar masum gözler; gözlerin beyazlarında da hayret. Saçları karmakarışık, üstlerinde sigara külü var.

Kapılar kapanınca —ben ayakta ve hemen onun yanındayım— kafasını kaldırıp bana baktı. O zamana kadar ben vaziyetimi almıştım. Ciddi başka yerlere bakıyordum. Önce gözlerini, sonra kafasını indirdi. Ben yine kendisini dikizlemeye başladım. O kadar belirsiz ve o kadar içten zevkli bir gülüş… dudağını, gözünü ve kaşını yalayıverdi ki…

Tünel’e binmek sevincini bu on iki yaşındaki çocukta bulabilmek hoş! Belki ben de ilk binişte sevinmişimdir. Birçok sevinen çocuklar da gördük. Ellerini çırpmışlar:

— Baba, bak! Bak, ne hoş! demişlerdir.

Sevincimizi biz ne kadar belli etmiştik.

Halbuki o, bunu belli etmemeye çalışıyor. Aşağıya doğru titreyerek, sallanarak, gürültülü ayrılıyoruz. O, bu sefer karşıdaki madamla küçük çocuğu gözlüyor. Onlar ona bakmıyorlar bile. Biraz rahatlar. Yine bana bakıyor. Ben gazeteme dalmış görünüyorum. Şimdi büsbütün rahat. Fakat bir şeyler, benim tarafımdan bir bakış sezmiş haliyle yine, yanından karanlığın içinden insanları, ışıkları ve cehennemi gürültüsüyle geçen öteki hattaki vagona karşı, istediği gibi sevinemiyor. Yine o küçük gülüş; o minimini, kötü, masum, korkak gülüş. Şimdi uzaktan, Tünel’in Galata tarafındaki kapısının yarımküresinin ağır ağır açılışını seyrediyoruz; o da, ben de. O minimini gülüş eksilmeden devam ediyor. İşte öbür taraftayız. Küçük çocuğun yüzü, soyulmuş bir taze badem gibi parladı. Esmer, adam akıllı esmer bir yüzde bütün bir aydınlık. Sanki yüzünü bir meşale ve bir çağlayan aynı zamanda yıkayıp aydınlatıyor. Fakat bu o kadar ani bir andı ki yakalayamadım. O büyük ışığın çocuğun içine doğru birdenbire çekildiğini ve yine deminki küçük tebessümün yerine yerleştiğini gördüm. Bu sefer o beni yakalamıştı. Kendisine baktığımı gördü. Yüzünden tebessüm uçup gitmişti. Yüzlerce, binlerce defa Tünel’e binmiş bir adamın, hatta, ya yıkılırsa korkusuyla Tünel’e mecburen binen adamın ilgisizliği ve sıkıntısı üstüne çökmüştü. Kapılar gürültü ile açıldı. Küçük, yine onların da tırnakları bembeyaz, kalem bacaklarını sürüyerek giderken yine ona yetiştim.

Şimdi Tünel’in dışındaydık. Öncelikle buraya nasıl, ne çabuk geldiğine hayretini ifade eden açık ağzıyla iki kapıyı ve akşam kalabalığında Beyoğlu’na çıkan insanları seyretti. Evet, sanki ağzıyla seyretti. Sonra büyük bir hazla yürüdü.

Arkasından baktım. Pantolonunun geniş ve yırtık paçaları seviniyor. Arkasının büyük dikişlerle dikilmiş ve alt tarafı tamamen sökülmüş yamalı hali, bir Tünel’e oturmaktan memnun olduğunu söyler gibiydi.

Kara bacakları kalabalığın içine karıştılar.

Her şeyinden Edirnekapı’da, kırık bir teneke evde ve yazın bir çadırda oturduğu anlaşılıyordu.

Tünelleri insanlar için yaptılar. Yokuşlardan bir anda insinler, yokuşları çok kısa bir zamanda çıksınlar diye. Tünel’in kayışı. Tünel’e ilk defa bindiği zaman sevinen ve bu sevinci bile belli etmek istemeyen bir çocuk için yapılabilecek bir şey.

Eğer bugün biz tünel kayığı yapamıyorsak bunun en büyük sebebi Tünel’e ilk binen ve sevinen çocuğu sevmememizdendir, demeyeceğim. O zaman hem kendimi methetmiş olurum, hem de tünel kayığı yapabilecek bir iktidarda olduğumu sanarım, başvurular yapılmış olur! Diyeceğim yalnız şu:

“Şu insanlara hiçbir şey çok değil.”

Edirnekapı’da bu akşam, bir ana bir çocuğun Tünel’e nasıl bindiği hikayesini dinleyecek. Çocuk, “Kocaman gözlü bir adam bana baktı da iyice sevinemedim.” diyecek. Yabancılara gülemediği, beyaz dişlerini gösteremediği, duyduğu şeyleri, söyleyemediği şeyleri bu anaya söyleyecek, onlar da Tünel’e binmiş kadar sevinecekler.

KETENHELVACI

Vay ne güzel ketenhelvam!
Eylül başlarında köyümüze geldiğini biliyorum. Ta İstanbul'lardan kalkar gelir. 1942 senesinde ketenhelvacılık!

Dünyanın öyle müthiş günlerinde yaşıyoruz ki… Sonra o İstanbul denilen şehir nedir? Eskiden sapa semtlerde bazı küçük dükkanlar görülür, sahiplerinin 5 kuruşluk zeytinyağı, 100 paralık sirke ve 7 kuruşluk gazyağı alan müşterilerinden memnun olduklarını düşünürdüm.

Bugün İstanbul'da herkes vurgunculukla meşgul, harp bütün dünyada. Yine İstanbul sokaklarında bir ketenhelvacı!

Bir kayışla boynuna asılmış kutusunun içinde, hafif, ancak bir kilo ağırlığındaki mahya, dışarıda savaşın, İstanbul'da vurgunculuğun atıp yürüdüğü kötü senelerde, ketenhelvacının sesi insanı nerelere, ne düşüncelere götürmüyor.

Ketenhelvacı bir masal canlısıdır. O da göçüp gittikten sonra, belki ketenhelvacılar nesli tükenecek. Fakat bugünlük, bu masal havası içinde onunla beraber yaşamaktayız. Vapur parası gidip gelme yirmi beşten fazla tutar. Çocuklar eski çocuklar mıdır? Kadınlar eski kadınlar mıdır? Öğle uykularına yatmış sayfiyenin mavi gözlü, Fransızca konuşan çocukları şimdilik daha çok çikolata biliyorlar, ketenhelvayı ne edecekler? Onlar için, ketenhelvacı bir masal insanı bile değildir. O yalnız benim için, masalları süsleyen şehzadeler, sultanlar, kahveci güzelleri, hallaçlar gibidir. Bu çocuklar onun dilinden bile anlamazlar:

Fakirin halinden anlar fakir.
Benden keten helvası alan hanım, çakır.
Kapıdan bir tane daha çıkarsa
Kara gözlüm
Kutum kalacak tam takır.

Bahçemde düşünüyorum: Bu adam kimdir? Yalnız bununla geçinebilir mi? Yoksa ketenhelvacıların —bir masalda olduğu gibi— bir şiirine bir kese altın verecek sultanlar mı vardır hala İstanbul'da? Yoksa bunu bir zevk için mi yapar; bir işçidir de bir tatil gününü böyle mutlu mu geçirir? Ne biçim bir adamdır? Kaç yaşında vardır? Üstü başı nasıldır? Kutusunun şeklini düşünüyorum: Demin bir kayışla omuzuna asılı bir kutu düşünmüştüm. Acaba öyle midir? Yoksa dondurmacılarınki gibi iki omuza bir sırıkla tutturulmuş iki kutulu mudur?

Kimseler bilmedi.
Gözüm yaşımı silmedi.
Oğlum sekiz, torunum yedi.
Ben kazandım, o yedi.
Vay ne güzel keten helvam!

Şair olmasına mutlaka bu adam şairdir. Fakat acaba torun sahibi olacak yaşta mıdır? Mutlaka Kasımpaşa’da oturuyordur. Ses o ses! O, cesaretli söyleyişi bahçenin içini dolduran bu kabadayı sesi, Kasımpaşa’dan gelir.

1942 senesinde on iki buçukluk kundura yaldızı kutusunu yüz yirmi beş kuruşa satan Kevork Efendi"nin yanı başında bir ketenhelvacının yaşaması ne garip şey! O İstanbul’daki, senelerce, kocaman dükkan sahipleri, birçoğu memur insan kalabalığına bir tek muhabbet izi taşımadan zengin olmuşlardır. Fakat doymamışlardır. Bir lamba şişesinden yüzde yüz kar, bir makaradan elli bin lira yapmak usulünü öğrenmişlerdir. Kocaman camekanlarında isimleri büyük dükkanlar, birdenbire insanların muhtaç oldukları her şeyi yasaklamışlardır. Yahut hiç sıkılmadan, adeta günde bir liradan bir ay durmadan zam yapmışlardır. Bu ayakkabı yedi liraydı. Otuz yedi lira oldu. Ama bunlar geçen sene otuz kuruştu. Yine otuz kuruşa bulunmuyor ki. İsterseniz bir tane bulabiliriz. Fiyatı üç liradır. Üç liraya yirmi tane bulabilir misiniz? Yirmi tane değil, beş yüz tane bulunur. Aman bulunuz!

İstanbul’un bu korkunç günlerinde bir ketenhelvacının sokaklarından geçişini görmek, daha doğrusu işitmek… Neredesiniz masallar? Merak ediyorum, bu adamı göreceğim:

Köyün çarşısına iniyorum. Kestaneci mangalım önünde oturmuş.

— Merhaba Ali, ketenhelvacıyı gördün mü?
— Çocukluğun aklına geldi galiba beyim.
— Öyle oldu… Hayır, şaşıyorum be Ali! Bu adam ne kazanır diye?
— Kazanır beyim, değil ekmek parasını çıkarmak, rakı parasını da çıkarır. İçmeden yapamaz o! Ben tanırım. Şimdi mutlaka sarhoştur. İşte gözüktü.

Bir aralıktan çıkmıştı. Esmer bir yüzü vardı. Kasketinden taşmış siyah saçları yakına gelince çok kırçıllaştı. Gözleri harikulade ve çok güzel. Kalın gür kaşları var. Sırtında ceketi yak. Bir kruvaze yelek giymiş: Ön cepleri büyük. Kırk iki senedir bu işi yaparmış. Yazın nane satarmış. Sonbahar ve ilkbaharda ketenhelvası. Allah’ın verdiği bereketten bahsetti. Sarhoş değildi. Bu Ali’nin bir yalanıdır. O da belki ayda yılda bir, Kağıthane’de zurna dinlerse içermiş. Yoksa içmem, dedi. Bazen de efkarlanırmış. Mahpushanede oğlu varmış da çekermiş.

Ayağında yarısı bitmiş lastikler vardı. Onları arkadan ince bir sicimle bağlamıştı. Bir ayağı dimdik, bükülmüyordu. Onu sürüklüyor, ötekini kıvırarak yürüyordu.

Konuşurken müthiş geniş bir sesi vardı.
— Siz şairsinizdir ketenhelvacılar, değil mi? dedim.

Adeta utandı. Cevap vermedi. Doğrusunu isterseniz, iyi anlamadım. Fakat cevap vermeyişinden şöyle manalar sezdim:

— Ne haddimize efendim? Yahut da, doğru, şairizdir. N’olacak? Başka ne olabiliriz, mi demek istemişti.

Ali’ye:
— Üç buçukta mıdır vapur? dedi. Öyle ise bir volta daha vurayım mahallelerde, belki bir şey çıkar. Ekmek parası! Allah bereket versin!

Gururluydu. Bir şiir daha söyledi, zemin ve zamana uygun bir şiir:

Kaldım bir kemik bir deri,
Volta vurdum mahalleleri.

En tuhafı, bahçeden onun sesini işittiğim zaman, düşündüklerimin yarısının doğru olmasıydı.

Torunları da vardı. Kutusu dondurmacınınki gibi değildi. Bir kayışla boynundan asılmıştı. Kutusu derin bir kutuydu. Bir kilise gibi kubbesi vardı. Kutunun kenarından bir de cep gibi bir çıkıntısı. Oraya sarılı, pembeli, yeşilli ince kağıtlar doldurmuştu. Üstelik Kasımpaşalıydı da.

1942 senesi Eylül ayında gazeteler, vurgunculuk haberleriyle yayımlayıp dururken İstanbul sokaklarında, arkaları yenmiş lastik ayakkabılarıyla bir ketenhelvacının varlığını düşünmek, insanı masalların memleketine sürüklüyor. Masalların kötü, aldatıcı, yalancı, hain memleketine. Kahrolsun masallar!

ÖNÜNDEKİ KIŞ

Bölüm 1 · 1/9

Bu bölüm sana nasıl geldi?

Sıradaki

2. Bölüm

Kitap sayfasına dön
Önceki

~9 dk kaldı

Sonraki